Karamanlılar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Karamanlılar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Yunanistan'daki Karamanlı Çocukları 90 Senedir Türkçe Konuşuyor

Yıldız Teknik Üniversitesi Akademisyenlerinden Sevim Yılmaz, Karamanlı Türkçesi Projesi kapsamında gittiği Yunanistan'ın Yanniça (Yenice) kentinde incelemelerde bulundu.

Yıldız Teknik Üniversitesi (YTÜ), Bilimsel Proje Araştırmaları (BAP) Koordinatörlüğüne bağlı "Osmanlı Dönemi Karamanlı Türkçesi Dilbilgisi ve Sözvarlığı" projesi kapsamında, proje yürütücüsü Y. Doç. Dr. Sevim Yılmaz Önder, proje elemanları Y. Doç. Dr. Celile Eren Ökten ve Atina Üniversitesi'nden Vasil Dafnopatidis, "Karaman Türkçesi" çalışmasına devam ediyor.

Sevim Yılmaz Önder, "Osmanlı Dönemi Karamanlı Türkçesi Dilbilgisi ve Sözvarlığı" projesi kapsamında Yunanistan'ın Yenice kentinde araştırmalarda bulundu. Yılmaz, Selanik yakınında bulunan Yanniça (Yenice) şehrinin köylerinde yaptığı incelemelerde, 1923 yılında Türkiye-Yunanistan arasında yapılan mübadelede Anadolu'dan Yunanistan'a giden Karamanlıların çocuklarının 2013 yılında hala Türkçe konuştuklarına şahit oldu. Önder, çalışmalar esnasında rastladığı oldukça ilginç profil ve yaşam hikayelerinden bazılarını öne çıkartarak hazırladığı raporda şu karakterleri ön plana çıktı: "Ebeveynleri Adana doğumlu olan Meletiadou ailesi hala Adana ağzı ile duru bir Türkçe konuşuyor. Anadolu insanın sıcaklığı ve misafirperverliğini yaşatan ve kapısı yoldan geçen herkese açık olan bu aile, Türkiye'den gelenleri akrabası gelmiş gibi karşılıyor.

Ailenin babası Paraskevas Meletiadou, bugün hala kullanılan 'eski çamlar bardak oldu' sözündeki bardak kelimesinin anlamını Türkiye'den gelenlere sorduğunu ama hiç kimsenin bilmediğini anlatırken kendisinde bulunan ağaçtan yapılmış olan Anadolu bardağını keyifle gösteriyor. Ailenin annesi Sousani Meletiadou ve kızları Eleni daha sessiz olmakla beraber, Sousani Meletiadou çok güzel konuşmasına rağmen, çekingen ve Adana ağzı dışındaki kullanımlara pek alışık değil. Sevim Yılmaz ile köy köy gezen Eleni ise kendi kendine Türkçe öğrenmiş. Orta seviyeye yakın olan Türkçesini İstanbul'da ilerletmek istiyor."

KATERİNA NENE, YILDIZLI AKADEMİSYENİ VAFTİZ ETMEK İSTEDİ

Raporda ayrıca, "5-6 yaşlarında Adana'dan gelen Katerina Nine çok güzel Türkçe konuşuyor. Geldiğinde Yunanca bilmediğini ancak diğer çocuklarla beraber okula giderek öğrendiğini ve büyüklerin ölene kadar birkaç kelime dışında Yunanca bilmediklerini anlatıyor. İki dilli olan Katerina nene bir dilden ötekine geçtiğinin farkına bile varmadan konuşurken, zaman zaman geçmişi ve kaybettikleri yaşlılarını hatırlayıp, sesini kısarak ve utanarak türkü söylemeye devam ediyor. Sevim Yılmaz Önder'in bugüne kadar vaftiz olmamasına şaşırıyor ve bu üzüntüsünü ziyarete gidilen papazda anlatıyor. Babasını sadece bir defa görmüş olan papazı din adamı olan dedesi büyütmüş. Hayran olduğu dedesi Türkçe vaaz verirken çok dinlemiş. Dedesine özenen papaz, Katerina Ninenin de en favori din adamı. Çok güzel Türkçe türkü söylüyor. Evli ve çocuklu olan Papazın oğulları da Türkçe biliyor. Katerina ninenin araştırmayı yapan Sevim Hanım'a Hristiyanlığı tebliğ etmesi konusunda ısrarı üzerine sabrı taşan Papaz, 'Kızcağız kaç senedir böyle, senin bir söylemenle hemen vaftiz mi olacak?' diyerek Katerina nineyi tatlı bir dille azarlıyor" ifadeleri de yer aldı.

EVGENİS-HARİS VEZİROĞLU ÇİFTİ, BAŞBAKAN ERDOĞAN'A HAYRAN

Raporda, Evgenis- Haris Veziroğlu çiftinin Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'a olan hayranlığı da aktarılıyor. Karamanlı Haris hanıma söyleşi yapılmaya gidiliği belirtilirken, "Ekibi uzaktan gördüğünde yanındaki hanıma Türkçe 'Kim Bunlar?' diye sorunca, insanın beklenmedik anlarında anadiline döndüğü gerçeği akıllara geliyor. Türk televizyonlarını seyrettiklerini, Başbakan Erdoğan'ı çok beğendiklerini ve Yunanlı yöneticilerin Başbakan Erdoğan gibi olmadığını" söyleyen Haris Hanım, 'Bizimkiler hiç çalışmıyor' diye dert yanıyor" ifadeleri raporda kendisine yer buldu.

Önder'i gittiği her evde ikramlarla karşılayan Karamanlılar, kendisini uğurlarken de çam sakızı çoban armağanı vermeyi ihmal etmediler. İmkanları dahilinde bazı bahçelerden birer nar, bir kavanoz reçel, ya da el emeği göz nuru eserler ikram ettiler.

KARAMANLILAR KİMDİR

Karamanlılar, Osmanlı İmparatorluğu döneminde Orta Anadolu ve civarında Müslüman nüfusla beraber yaşayan ve Türkçe konuşan Ortodoks Hristiyanlar olarak biliniyor. Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşundan sonra 1923'te Türkiye ile Yunanistan arasında yapılan Nüfus Mübadelesi sonucu Karamanlılar, Yunanistan'a göç etmek zorunda kaldı. Karamanlıların etnik kökenleri ise tam olarak bilinmiyor. Bu konuda ise iki ana tez kabul görüyor. Yunan tezi olarak adlandırılan görüşe göre, Karamanlılar Yunanca konuşan Bizanslıların doğrudan torunları. Bu tezde Türk ve Moğol boylarının Anadolu'ya yaptıkları işgaller sonucu Karamanlıların, Bizanslılardan uzaklaştırıldıklarına ve böylece Müslüman komşularına benzemeye başladıklarına inanılıyor.

Türk tezi olarak adlandırılan görüşe göre ise Karamanlılar, Bizans imparatorları tarafından Anadolu'ya yerleştirilen Türk askerlerdir. Bu tezde Karamanlılar Anadolu'nun fethi öncesi Orta Asya'dan Bizans'a göç ederek Bizans ordularında ticaret ve askerlik yapan Hıristiyanlığı benimsemiş fakat ana dillerini kaybetmemiş Türkler olarak görülüyor.

KARAMAN TÜRKÇESİ DİLİ VE EDEBİYATI

Karamanlı Türkçesi, Karamanlılar tarafından 14. 19. yüzyıllar arasında Osmanlı döneminde Anadolu'da geliştirilmiş bir dil olarak biliniyor.

Bu dilde, Osmanlı Türkçesi'nin yanı sıra bir miktar Yunanca kelime de kullanılıyor. Türkçe konuşmalarına rağmen, yazıda Grek alfabesini tercih eden Karamanlıların Türk dilinde yayınlamış oldukları eserler Karamanlıca veya Karamanlı Türkçesi olarak adlandırıldı.

Karamanlılar kendi yazdıkları eserlerde dillerini genellikle "Anadolu lisanı" olarak tanımlamaktadırlar. "Anadolu lisanı"nın yanı sıra "Yavan Türkçe", "Açık Türkçe" ve "Sade Türkçe" gibi adlandırmalara da rastlanıyor.

Grek harfleriyle Türkçe olarak çıkan ilk gazete Gazete-i Anatoli, E. Misiliadis tarafından 1840 yılında çıkarılmaya başlandı.

KAYNAK: http://www.haberler.com/yunanistan-daki-karamanli-cocuklari-90-senedir-5464439-haberi/?utm_source=RSS_Konu

Yunanistanda Karamanlılar

Karamanlılar Türkiye-Yunanistan Nüfus Mübadelesi'nden önce Anadolu'nun Karaman bölgesinde yaşamış Rum Ortodoks inancına mensup Türk halkı.

Anadolu'daki bellibaşlı Karamanlı yerleşim merkezleri Mersin'in Tarsus ve Anamur ilçesi ve Konya'nın Sille kasabası, Ermenek, Karaman-Madenşehir, Ereğli, Aksaray'ın Güzelyurt ilçesi, Niğde merkez ve köyleri, Bor, Kemerhisar, Ihlara, Malakopi (Derinkuyu), Prokopi (Ürgüp) ilçesi,Alanya ve Yozgat ve ilçeleri, Amasya, Kırıkkale,Keskin ve Kayseri idi. Bölgede Türkçe konuşan Hıristiyan halktan en erken 15. yüzyıla ait kaynaklarda söz edilmektedir. Rum abecesi ile yazılmış Türkçe metinlere "Karamanlıca" adı verilir. Bölgede halen çok sayıda Karamanlıca mezar taşı ve kilise yazıtlarına rastlanmaktadır. İstanbul-Yedikule'deki cemaatten kaynaklanan Karamanlıca elyazmaları 15. yüzyıldan itibaren görülür. Karamanlıca ilk matbu eserler 1718'den itibaren İstanbul'da basılmıştır. 18. yüzyılda basılan eserlerin çoğu dini nitelikte iken, 19. yüzyılda basıldığı tespit edilebilen 500'ü aşkın Karamanlıca kitap arasında ise tarih kitapları, romanlar ve diğer dünyevi konular yer tutar. Kula'lı gazeteci-yazar Evangelinos Misailidis'in 1871'de Rum harfleriyle yayımladığı Temaşa-i Dünya ve Cefakâr u Cefakeş adlı romanı Türkçenin seyahat-macera türündeki ilk romanı sayılmaktadır. 20. yüzyıl başlarında Karamanlıca günlük gazeteler de yayımlanmıştır. 1923 Lozan Antlaşmasına ekli protokol hükümlerince Türkiye'de yaşayan yaklaşık 193.000 Karamanlı, Rum sayılarak zorunlu nüfus değişimine tabi tutulmuşlardır. Büyük bir bölümü hiç Rumca bilmeyen Karamanlılar Yunanistan'daki yaşama kültürel uyum sağlamakta ciddi zorluklarla karşılaşmışlar ve yakın yıllara kadar evlerinde Türkçe konuşmaya devam etmişlerdir.

1551 'de İstanbul'a gelen gezgin Nicolas de Nicolay, Karamanlıların Yedikule yakınlarında büyük bir mahallede oturduklarını, geçimlerini ticaret ve zanaatla sağladıklarını, özellikle kuyumculuk ve işlemecilikte çok yetenekli olduklarını belirtir. Dükkânlarının Kapalıçarşı yakınında olduğu anlaşılmaktadır. Nicolay'a göre Karamanlı kadınlar diğer Rum kadınları gibi, hamama gitme ve kilise ziyareti dışında, sokağa nadiren çıkarlar. Evlerinde nakış işlemekte ustadırlar. Bu işlemeleri Kapalıçarşı'da ve pazarlarda satılır. Dar gelirli Karamanlı kadınlar geçimlerini sokaklarda yumurta, piliç, peynir ve sebze satarak kazanırlar. Karamanlılar, aynı dinden oldukları için Rum-Ortodoks patriğine tabidirler. Ama Rum ortodoks Patrikhanesi Ortodoks Türk cemaati ve kilisesini tanımamaktadır. Evliya Çelebi "Alanya kadim eyyamından berü Urum (Rum) keferesi bir mahallededir... Amma Urum dili bilmeyüb, batıl Türk dili bilirler. Ve Antalya, dördü Urum keferesi mahallesidir. Amma keferesi asla Urumca bilmezler, batıl Türkçe lisân üzre kelâmet ederler" diye yazar.

Süreç içinde Karamanlılar Yedikule'den Fener, Cibali, Tahtakale, Kumkapı semtlerine ve Rumların yaşadığı diğer mahallelere dağılıp yerleştiler. Karamanlıların büyük çoğunluğu İstanbul'da ticaretle uğraşırlardı. Niğde'nin Kurdonos Köyü'nden gelenler sabun tüccarı, Aravan'dan gelenler kuruyemişçi, Uluağaç'tan gelenler kabzımal, Niğde'den gelenler zahireci ve peynirci, Fertek'ten gelenler beratlı şarapçı idiler; Ürgüp'ün Sinasos Köyü'nden gelenler havyar ve tuzlu balık ticareti, Kayserililer pastırma ve sucuk ticaretiyle uğraşırlardı. Dükkanları Eminönü'nde ve Galata'daydı. İstanbul'daki Karamanlılar, Tanzimat'tan sonra kurdukları yardımsever dernekler kanalıyla köylerinin kalkınması için kayda değer çabalar harcamışlardır.

Günümüzde ise İstanbulda tamamen asimile olan Karamanlılar cemaati yanlızca Mersin ve Tarsusta birkaç mahalleden oluşan öbekler halinde yaşamlarını sürdükmektedirler.En büyük cemaatlari ise yine Mersin Çamlıbel ve Pozcu semtlerinde ikamet etmektedirler. Kentte ibadet için kullandıkları 5 ev kilisesi (şapel) bulunmaktadır. Onlar içinde en kutsal yerlerin başında Silifke yakınlarındaki Aya-Tekla (Meryemlik) kilisesi başta gelmektedir.

Bağımsız Türk Ortodoks Patrikhanesi 1921 yılında Kayseri'de kurulmuştur. Anadolu'da cemaat kalmamıştır.193.000 Karamanlı Ortodoks'un Yunanistan'a gönderilmesinden sonra aslen Akdağmadeni doğumlu Baba Eftim isimli Keskin Metropoliti Karamanlı Ortodoks papaz Atatürk'ün özel izniyle İstanbul'a ailesiyle birlikte yerleştirilmek suretiyle mübadeleden muaf tutulmuşlardır. Baba Eftim ve ailesi Galata ve Tophane semtlerinde Fener Rum Ortodoks Patrikhanesine rakip olarak kendi patrikhane ve kiliselerini kurmuşlardır. Fakat cemaati olmayan kilise çok uzun ömürlü olmayacaktır. Bunun üzerine Moldova'dan 60-70 kadar öksüz Gagavuz çocukları İstanbul'a Türk Ortodoks cemaat oluşturulsun diye getirilmişlerdir. Fakat bu çocuklar da büyüyünce İslam dinine geçerek Müslümanlarla evlenip asimile olmuşlardır. İlk Türk Ortodoks patriği Baba Eftim, daha sonra oğlu Turgut Erenerol ve kardeşi Selçuk Erenerol'dur. Kilise basın sözcüsü ve rahibesi Sevgi Erenerol yönetimi üstlenmiştir.

TBMM ilk dönem Eskişehir milletvekllerinden aslen Bodrumlu olan İstamat Zihni Özdamar ortodoks Türk, Karamanlı kökenlidir.

Kaynak: http://tr.wikipedia.org/wiki/Karamanl%C4%B1lar_%28Rum_Ortodoks%29

TARİHİ VERİLERLE KARAMANLI ORTODOKS TÜRKLER

Yonca ANZERLİOĞLU

Doç. Dr., Hacettepe Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi Enstitüsü Öğretim Üyesi

ÖZET

Tarih boyunca geniş bir coğrafyada hüküm süren Türkler arasında eşine az rastlanır bir hoşgörü ortamında Budizm, Maniheizm, Yahudilik, Müslümanlık ve Hıristiyanlık gibi farklı inançlar varlıklarını devam ettirebilmiştir. Bu bağlamda, Hıristiyanlığın, özellikle de doğu Hıristiyanlığının, İç Asya’ya ulaştığı ve Nasturi kilisesinin Türkler arasında kabul gördüğü ve hatta Horasan’dan bir Türkün bir süre bu kilisenin patrikliğini yaptığı da bugün kabul edilen bir tarihi gerçektir (1281-1317). Bunun dışında Karadeniz’in kuzeyi ve oradan da Balkanlara ulaşan Türkler arasında da Bizans Kilisesi’nin belirli bir misyon yürüttüğü ve bu misyon sonucunda da Ortodoksluk inancının anılan coğrafyada yaşamaya başlayan ve Bizans için önemli bir problem haline gelen Hunlar, Bulgarlar, Peçenekler, Uzlar ve Kuman-Kıpçaklar arasında kabul gördüğü de bilinmektedir. Bizans kilisesinin bu misyonu çerçevesinde Hıristiyanlığın yayılması Kilise açısından önemli olduğu kadar Bizans devlet siyaseti açısından da ayrı bir öneme sahip olmuştur. Balkanlardaki Türk varlığının Bizans açısından bir tehlike oluşturması karşısında Türk topluluklarını birbirine karşı kullanan Bizans devleti yine bu siyaset çerçevesinde Türk topluluklarına mensup Hıristiyan olan birçok Türkü, Bizans ordusunda hizmete aldığı ve Anadolu topraklarına özellikle de Kapadokya bölgesine yerleştirdiği bilinmektedir. Bu çerçevede 1071 Malazgirt Savaşı ve sonrasında Miryakefalon Savaşı sırasında Bizans ordusunda görev yapmış binlerce Türkten Bizans tarih yazıcılarının bahsettiği de bilinmektedir.

Benzer şekilde, Bizans Kilisesinin Türk topluluklarına yönelik misyonu kadar Roma Katolik kilisesinin de benzer bir misyon yürüttüğü de bilinen bir diğer gerçektir. Bu bağlamda, 14.yy. başlarına ait olan Codex Cumanicus adlı eser bunun önemli verilerinden birisidir. Sonuçta, gerek Roma Katolik kilisesi gerek Bizans kilisesi gerekse Nasturi kilisesi faaliyetleri sonucu Hıristiyanlık mezhepleri Türkler arasında yayılma imkanı bulmuştur denilebilir. Tüm bu gerçekler çerçevesinde; Osmanlı idaresi altında yaşamış ve var olan millet sistemi dahilinde Ortodoksluğu benimsemiş diğer tüm topluluklar gibi Rum milleti kategorisine dahil edilen Karamanlılar da bu tarihi gerçekliğin bir parçası mıdır? Onlar, Türk yönetiminin baskıları sonucu inançlarını terk etmektense dillerini terk etmeyi tercih ederek Rumcadan vazgeçen ve Türkçe konuşmak zorunda kalan Hıristiyan Rumlar mı, yoksa Hıristiyanlığı kabul eden Türkler midir?

Bizans kilisesinin misyonu sonucu Balkanlar’daki Türkler’in Ortodoksluğu benimsediği şekilde acaba Anadolu’daki Türklerden de bu inancı benimseyenler olmuş mudur? Osmanlı idaresi sonrasında yeni Türk devletinin Lozan Barış Antlaşması’nın imzalanmasından önce Yunanistan ile imzaladığı Türk-Yunan Ahali Mübadelesi antlaşması çerçevesinde Yunanistan’da yaşayan batı Trakya hariç, Müslümanlar Türkiye’ye, Türkiye’de yaşayan İstanbul hariç, Rumlar Yunanistan’a zorunlu olarak göç ettirilirken Anadolu’daki milli Mücadeleye Papa Eftim önderliğinde destek olmuş Fener Rum Patrikhanesinden bağımsızlığını ilan ederek Kayseri’de bir Türk Ortodoks kilisesi kurarak ve Anadolu’da Ortodoksluk Sedası adıyla bir de gazete çıkararak Türklüklerini dile getirmeye çalışan Karamanlı Ortodokslar gerçekten Türk dünyasının bir parçası mıdır?

Zihinleri meşgul eden bu meseleden hareketle bu makalede, adı geçen Karamanlı Ortodoksların tarihi süreçteki izleri tarihi veriler ışığında ve 2000 yılında Yunanistan’da yapılan saha çalışmasında elde edilen veriler çerçevesinde incelenmeye çalışılmaktadır.

Sonuç olarak konuştukları duru Türkçeleri, sahip oldukları adet, gelenek ve görenekleri dışında bugün Gagauz Türklerinin Anadolu Türklüğü ile bağlantısının açıklanmasında önemli bir tarihi gerçek olarak İzzeddin Keykavus’un kardeşi ile yaşadığı taht mücadelesi sonrası Bizans devletine sığınmasını takiben ortaya çıkan gelişmelerle paralel bir biçimde Bizans ordusunda hizmet eden binlerce Uz, Kuman, Peçenek Türkü yanında ayrı bir askerî birim olarak Bizans ordusu bünyesinde önemli bir yere sahip olan Türkopollerin Anadolu Türkmenleri oldukları, Karamanlı ismi ile anılan Bizans ordusunda görev yapan Türklerin olduğu bugün Yunan ve batı kaynaklı birçok bilimsel eserde zikredilmektedir. Bunu destekleyecek şekilde Osmanlı Şer’iye Sicilleri ve Tapu Tahrir Defterleri de incelendiği takdirde Anadolu’nun farklı noktalarında birçok yerleşim biriminde yaşamakta olan Müslüman Türklerde dahi rastlanmayacak oranda öz Türkçe isimler taşıyan Ortodoks nüfusun varlığı ile karşılaşılmaktadır. Bu bağlamda, özellikle Karamanoğulları Beyliği’nin hüküm sürdüğü orta Anadolu ve yine benzer şekilde güney Marmara bölgesi oldukça dikkat çekici bir özelliğe sahiptir denilebilir. Dolayısıyla, bugün artık eldeki tarihî veriler göstermektedir ki, bir zamanlar kendi gazeteleri ve kiliseleri ile Türk olduklarını tüm dünyaya ilan etmelerine rağmen zorunlu bir biçimde Yunanistan’a gönderilmiş olsalar da hiçbir zaman Yunan toplumu içinde benimsenemeyen ve sürekli Türkospori yani Türk tohumu olarak isimlendirilen Karamanlı Ortodokslar geniş Türk inanç hoşgörü coğrafyasının bir parçasıdırlar.

Anahtar Kelimeler: Karamanlılar, Ortodoksluk, Papa Eftim, Hıristiyan Türkler, Türkopoller.

ABSTRACT

In the past, Budhism, Maniheism, Jewish, Christianity and Islam could spread among the Turkish people from the inner Asia towards the Balkans. In this manner, It is known that the Nestorianity could reach Asia and the some Turkish people accepted the Nestorian Christianity and also a Turk from Horasan became the patriarch of the Nestorian Church for a time (1281-1317). Beside that, ıt is also known that Turks like Huns, Bulgarians, Pecheneks, Uzes and Cuman-Kıpchaks living in the North of Black Sea and in Balkans were in the interest of Byzantine Church. With the misson of this Church some Turkish people mentioned above accepted Orthodox Christianity. This was an important event for the Orthodox Church in the missionary manner but it was important in administrative manner for Byzantine Empire too. The emergence of Turks in Balkan regions created serious problems fot the Byzantine Empire. So, the Byzantines first tried to use one Turkish group against the other. In time, these Turks became a member of Byzantine army too.

But before enrolling in the army, they must convert to Christianity. Because ıt was the prerequisite of enrolling in Byzantine army. So, they accepted Christianity and then enrolled in Byzantine army. Later, they were settled particularly at the border lands of Byzantine Empire in Anatolia, against first Arabs and Persians and then to the Turks coming from the east. In this manner, it is wellknown that there were Turkish soldiers in Byzantine army at Malazgirt Battle in 1071 and later in Mryakefalon Battle took place between Byzantine and Seljuks. The Byzantine Chronicals gives some details about these Turks enrolled in Byzantine army.

Beside the mission of Byzantine Church, because of the missionary activities of Roman Church, the Catholic Christianity was accepted by some Turks living especially at the North of Black Sea. The Codex Cumanicus is an important historical data for Catholic missionary towards these Christian Turks. So, because of the missionary movements of Roman Catholic Church, Byzantine Orthodox Church and Nestorian church, the Christianity could spread among Turkish people living in an area streched from the inner Asia to Balkans.

In this perspective, there was a Christian group in Anatolia called Karamanians under the reign of Ottoman Empire. They were the members of Greek Orthodox Church. They lived particularly in the inner part of Anatolia, in Cappadocia which had been the border between Byzantine and ıts enemies coming from the east like Arabs and Turks, and in some other regions of Anatolia. Though they were Orthodox Christians and the members of Greek Orthodox Church in Istanbul, they did not speak Greek, even not knew any Greek word. Instead they spoke Turkish and prayed in Turkish. Their names were genuine Turkish names, different even from Muslim Turks Who, in many times, had Arabic or Persian names. Beside that, their customs and rituals were the same as their Muslim neighbours .

The question that Who the Karamanian Christians are has been an important subject of history. There are two thesis about their origins. One of them is that the Karamanian Christians were Greek people of Anatolia, because of the pressure of Turkish administration, they forgot their mother tongue and begun to speak Turkish. Beside that, the trade relations between Muslim and Christians motivated them to speak Turkish too. The other thesis is that they were the Christian Turks.

In this context, there are some questions: Was there any relation between Karamanians and the Christian Turks enrolled in Byzantine army and settled at the Byzantine frontiers against Arabs, Persian and Turks? Or were there any Turks converted to Christianty in Anatolia? Who were the Karamanians? Why did they declare their independence from the Greek Orthodox Church and establish an independent church in Kayseri under the leadership of Papa Eftim and denounce the Greek invasion of Anatolia during the Turkish National Struggle period? Why did they publish a newspaper named the ‘voice of the Orthodoxy in Anatolia’ (Anadolu’da Ortodoksluk Sadası)and declare that they were not Greeks but Turks. And Why did they support wholeheartedlly the Turkish National Government in Ankara?

It is known that the Gagauzes are the Christian Turks and that there is a link between Gagauzes and Anatolian Turks. The developments took place after the throne conflict between İzzeddin Keykaus and his brother Kılıçarslan II, explained this relation clearly. If so, Is it possible to think that Karamanians with their Turkish language, names, customs and rituals, are also the Christian Turks? Because it is known that beside the Turkish soldiers coming from the North of Byzantine Empire like Bulgarians, Pecheneks, Uzes and Cumans, there was a group of soldiers in Byzantine army under the name of “Turcopols” who were the real Turcomans of Anatolia. They, like the other Turks, first converted to Orthodox Christianity and then enrolled in the Byzantine army. It is well known that the Turcopols were an important part of Byzantine army particularly in 13th and 14th centuries.

The historical sources of Ottoman Empire like Ottoman Şeriye Sicilleri and Tapu Tahrir Defterleri pointed out that there was an undinaible Christian population with Turkish names in many parts of Anatolia, especially in the lands where Karamanoğulları ruled before the Ottomans in inner and the sothern part of Anatolia too.
Today, Karamanians are living in Greece. They sent to Greece according to the population excange agreement signed between Turkey and Greece during the Lousanne Confrence in 1923. According to this agreement the Muslim population of Greece except the western Trace sent to Turkey and the Orthodox population of Turkey, except Istanbul, sent to Greece. Though they were sent to Greece and living there today, they have been never accepted as Greek with their Turkish language, names and customs.They called always “Turkospori”, Turkish descendants, in Greek society.

So, in this article, it is tried to evaluate the Karamanian Orthodoxes under the light of datas of fieldwork performed in Greece in 2000 and of the datas in historical sources and it can be pointed out clearly that the Karamanian Christian peoples are not the Greeks lost their mother tongue but they were the Christian Turcomans of Anatolia.

Key Words: Karamanians, Papa Eftim, Orthodox Christianity, Christian Turks, Turcopols.


Giriş

Lozan görüşmelerinin devam ettiği dönemde 1923 yılı Ocak ayında Türkiye ile Yunanistan arasında imzalanan Türk-Yunan Ahali Mübadelesine ilişkin Sözleşme ve Protokol gereği Batı Trakya hariç olmak üzere Yunanistan’da yaşayan Yunan uyruklu Müslümanlar ile İstanbul hariç, Türkiye’de yaşayan Türk uyruklu Rum Ortodoksların karşılıklı mübadeleye tabi tutulmasına karar verilmiştir. Bu bağlamda, Yunanistan’da yaşayan Müslümanlarla Anadolu’da yaşayan tüm Ortodokslar karşılıklı göç etmek zorunda kalmıştır.

Bu göçün tüm Milli Mücadele dönemi boyunca Yunan ordusunun ilerleyişine destek olan Rum Ortodoksları kapsaması dışında, onların tam tersi bir tavır takınıp Anadolu’nun işgaline ve Fener Rum Ortodoks Patrikhanesinin Anadolu’da girişmiş olduğu Osmanlı ve daha sonrasındaki dönemde de Ankara hükümeti karşıtı faaliyetlerine karşı gelerek Ankara hükümetinin yanında yer alan ve kendilerine son dönemde kurmuş oldukları Anadolu Türk Ortodoks Patrikhanesi çatısı altında toplanarak Türk Ortodokslar diyen Karamanlı
Ortodoksları da kapsamıştır.

Yukarıda belirtildiği gibi Milli Mücadelenin son döneminde kendilerini açık bir biçimde Türk Ortodoks olarak adlandıran ve tarihi süreçte ise Ortodoks Rum toplumu içerisinde ayrı bir kimlikle Zımmiyan-ı Karaman veya Karamanyan olarak adlandırılan bu topluluk üyelerinin kim oldukları bugüne kadar tartışılan bir konu olmuştur. Bu makalede Karamanlı Ortodoksların tarihî süreçteki izleri eldeki veriler ışığında incelenmeye çalışılacaktır.

Din ve Dil

Osmanlı idaresi altında dinin esas alındığı Millet sistemi dahilinde Ortodoks milleti bünyesine dahil edilen Karamanlıların, tüm diğer topluluklar gibi, toplumsal bilinçlerinin en temel unsurunu dinleri oluşturmuştur. İçinde yaşamış oldukları topluma bakıldığında dinleri onları diğerlerinden ayıran önemli bir özellikleriydi. Ancak, bu özellikleri kadar, onlara hitaben kaleme alınan Yunan alfabesiyle Türkçe yazılan ve literatürde Karamanlıca eserler olarak ayrı bir isimlendirmeye tabi tutulan eserlerin hitapları ve bunun dışında en önemli özellikleri olarak eserlerin dili dikkat çekmektedir. Karamanlıca eserlerde Hıristiyanlar veya Anadolu Hıristiyanları, Ortodoks Hıristiyanlar, kardeş Hıristiyanlar ve dindaş olarak hitap edilmiştir (Balta 1990: 82) ve onlara hitaben yazılan bu kitaplar Yunanca değil, Türkçedir.

Osmanlı idaresi altında kimliği belirleyici etkenin din olması yanında Patrikhanenin de anlayışına göre din ve soy arasında bağ olduğu inancı karşısında din temelli hitapların ön plana çıkması doğal olarak kabul edilebilir. 19. ve 20. yüzyıllarda ulus-devletlerin oluşum sürecinde, Fener Rum Ortodoks Patrikhanesinin tüm çabalarına rağmen, bu insanların kendilerini birer Yunanlı olarak ifadelendirmedikleri de dikkat çekicidir.

Yunanistan bir Karamanlı için vatan ya da memleket diyebileceği bir yer değildir. Onun için vatan, memleket Anadolu’dur. Elines-Yunan sözcüğü Yunanlıların konuştukları dili nitelemek için kullanılan bir tabirdir. Tüm bunlar bir yana, kendileri de Yunanca konuşmamaktadır ve Yunanlı değildir, Onlar Anadolu Rum’udur. Konuştuğu dil ise yavan Türkçedir, sade Türkçedir (Balta 1990: 84).

Diğer taraftan ise inanç olarak onlar Yunanistan ile aynı dini paylaşmakta olup Ortodoks kilisesine mensupturlar. Resmiyette Yunanlılarla aynı dini paylaşıp Ortodoks kilisesi mensubu olsalar da, bu onların Yunan ulusal bilinci taşıdıkları anlamına gelmemiştir. Çünkü, 19. yüzyıl boyunca var olan milliyetçilik hareketleri ile Patrikhanenin Yunanistan destekli faaliyetleri çerçevesinde kendilerinin aslen Yunan etnik kimliğine sahip oldukları propagandaları1 karşısında çok az Karamanlı olumlu cevap vermiştir. Büyük oranda

1 Karamanlı Ortodokslar ile ilgili detaylı bilgi için bakınız: (Anzerlioğlu 2003; Agustinos 1997).

Yunanistan’daki olaylara karşı sessiz ve hatta ilgisiz kalarak Yunanistan’ın istediği olumlu yaklaşımı göstermemiştir (Benlisoy ve Benlisoy 2000: 83-84). Karamanlılar inanç olarak Yunanlılarla aynı kiliseye mensup olup Ortodoks inancının gereği sahip oldukları değerler dışında Yunanlı Ortodokslarla fazla bir benzerlikleri olmayıp din dışında, sosyo-kültürel yapıları çer-
çevesinde daha çok Müslüman Türk komşularıyla ciddi benzerlikler göstermektedirler. Bu durum ise, Karamanlıların zihinlerinde kaçınılmaz olarak bir ikileme sebep olmuştur. Bu ikilemin en çarpıcı unsurunu da dil oluşturmuştur denilebilir. İnanç olarak Ortodoks olup konuştukları dil açısından Müslüman Türklerle aynı kategoride yer almalarının yaratmış olduğu ikilem şu dizelerde açıkça görülebilmektedir:

Gerçi Rum isek de Rumca bilmez Türkçe söyleriz
Ne Türkçe yazar okuruz ne de Rumca söyleriz
Öyle bir mahludi hattı tarikatimiz vardır
Hurufumuz Yonanice Türkçe meram eyleriz(Şakiroğlu 1974: 761).

Dil, toplumların sahip oldukları kültürlerinin sürekliliğini sağlayan en temel öğe durumundadır. Dolayısıyla, toplumların tüm kültürel varlıklarının kuşaklar arası aktarımında önemli bir yere sahiptir. Bu açıdan bakıldığında, bugün hayatta olan birinci kuşak yanında ikinci kuşak Karamanlı mübadillerin arasında Türkçe’nin korunduğu açık bir biçimde belirtilebilir2. Geçmişte Osmanlı
idaresi altında Karamanlıların yoğun olarak yaşadıkları coğrafi alan, ve aynı zamanda Osmanlı karşısında kuvvetli bir Türkmen beyliği olarak uzun süre mücadele etmiş olan Karamanoğullarının hüküm sürdüğü, Orta Anadolu’nun esas alınarak yapılan incelemelerde ortaya ilginç sonuçlar çıkmıştır. Bu bağ lamda, Türkçe konuşan Ortodoks nüfusun yoğun olduğu bu bölgede Rumca konuşan köylerin de var olması dikkat çekici bir durum yaratmaktadır. Şöyle
ki, Orta Anadolu’da toplam 81 cemaat içerisinde Türkçe konuşan Ortodoks cemaat sayısı 49 iken Rumca konuşanlar sadece 32 cemaatten oluşmaktaydı. İç batı Anadolu’da ise mevcut 19 yerleşim biriminden 14’ü Türkçe, 5’i Rumca, Antalya ve civarında var olan 6 yerleşim biriminin tamamı ise Türkçe konuşan Ortodokslardan oluşmaktaydı (Dawkins 1916: 10-38; Paschalidis
ve Aleksandris t.y.: 20).

2 2000 yılı Eylül ve Ekim aylarında Yunanistan’ın farklı şehir ve köylerinde Karamanlı mübadillerle yapılan mülakatlar.

Bu verilere dayanarak Türkçe konuşan Ortodoks nüfusun varlığını Müslümanlarla bir arada yaşamaya, ticari ilişkiye veya baskıya dayandırarak açıklamak pek mümkün görünmemektedir. Eğer Türkçe konuşan Ortodokslar açısından çevrelerindeki yoğun Müslüman nüfus sosyal yaşamın gereklerini yerini getirmede bir baskı oluşturuyorsa bu baskının tüm Ortodoks nüfusa
sahip köyler üzerinde hissedilmesi gerekmektedir. Oysa verilere göre durum hiç de bu şekilde değildir.

Diğer taraftan, 2000 yılında Yunanistan’da yapılan saha çalışması bugün dahi Yunanistan’da yaşamakta olan Karamanlılar arasında Türkçe’nin varlığını devam ettirmekte olduğunu açık bir biçimde ortaya koymuştur.

Yunanistan’ın farklı yerleşim birimlerinde mülakatlar yapılan Karamanlıların mübadele öncesi Anadolu’daki köylerinde konuşulan dil ile ilgili olarak verdikleri bilgiler önemli bir veridir. Bu bağlamda, Yunanistan’da Karditsa’ya bağlı Kapadokiko köyü sakinlerinin günlük yaşamlarında kendi aralarında Türkçeyi devam ettirmeleri ve genç kuşaklara bizim dilimiz dedikleri Türkçeyi
öğretmeye çalışmaları önemli bir örnek oluşturmaktadır3. Köy halkının mübadele öncesi yaşadığı yer olan Kayseri’ye bağlı Çukur Köyü, Müslüman ve Ortodoks mahallelerinden oluşan karışık bir köydür. Bu köyden 78 yaşındaki Maria Sütoğlu köylerinde konuşulan dil ile ilgili şunları söylemektedir: “Türkçe konuşuyorlardı. Buraya gelincik de Türkçe konuşuyorduk. Urumca bilen yok idi. Çocuklarımız bilmiyordu Urumca.Yasak ettiler bizim dilimizi mektepte”.4

Karışık bir köy olarak Çukur örneği bir tarafa bırakılarak nüfus yapısı olarak sadece Ortodokslardan oluşan Kayseri’ye bağlı Taşlık köyüne bakıldığında ise konuşulan dil ile ilgili Serafim Papadopoulos: “...Urumcayı burda öğrendiler”demekteydi. Serafim Papdopoulos’un ağabeyi Mihail Papadopoulos ise köyün durumunu şu şekilde açıklamaktaydı: “vardı 185 hane. Alayı da Rumudu, Türk yoğudu” demekte ve köylerine yakın bir mesafade Müslüman köyü de bulunmadığını belirtmekteydi5. 88 yaşındaki Sultan Çiçekoğlu ise köyde yine “ Türkçe... Urumca kim biliyor... Türkçe....” konuşulurdu derken başka bir konuya dikkat çekmekte ve kilisede ibadet ederken de : “Türkçe, Türkçe okurlardı”6 diyerek konuşma dili yanında ibadet dili olarak da Türkçenin kullanıldığına vurgu yapmaktaydı.

3 Ekim 2000 tarihinde Karditsa-Kapadokiko köy sakinleriyle yapılan mülakatlar.
4 Maria Sütoğlu ile 2.10.2000 tarihinde Karditsa-Kapadokiko’da yapılan mülakat.
5 Serafim Papadopoulos ile 5.10.2000 tarihinde Larissa şehrinde yapılan mülakat; Mihail Papado
poulos ile 6.10.2000 tarihinde Agios Konstantinos köyünde yapılan mülakat.
6 Sultan Çiçekoğlu ile 6.10.2000 tarihinde Farsala-Zoodohos Pigi köyünde yapılan mülakat.

Ürgüp’e bağlı, iki Müslüman köy arasındaki Potamya-Başköy ve Melekopi-Derinkuyu köyleri ise nüfus yapısı itibariyle sadece Ortodoks nüfus barındıran iki köy olup günlük konuşma dili Rumcadır. Potamya-Başköy’de konuşulan dil ile ilgili 84 yaşındaki Suzanna Evyenidou evde Rumca konuşulduğunu, halı dokumacılığına dayanan ticari ilişkilerini yürütürken de Türkler-
le Türkçe konuştuklarını belirmektedir7. Yine, Ekaterini Evyenidou’da köyde Rumca konuşulduğunu, köy halkının Türkçeyi de anladıklarını, gerektiğinde de konuşabildiklerini dile getirmektedir. Evyenidou’nun evde Rumca konuşulduğunu belirtmesi bir tarafa, konuşması sırasında ilginç bir noktaya da temas etmiştir. Evyenidou’nun annesi gece yatmadan önce şu duayı etmektedir:

“Anam söylerdi: Aman Panaiyam, tatlı panaiyam sağdan sola yokla panaiyam. Yoklayasında bekleyesin. Hristos efendinin kilitleri başıma yastık. Yattım sağıma döndüm soluma melekler şahad olsun datlı canıma, gümüş dinime, altın imanıma. Ben de proskinis (?) edeyim gideyim mekanıma”8.

Bu duanın “Yattım sağıma, döndüm soluma şahit olsun melekler dinime imanıma eşhedüenlailaheillallah ve eşhedüennamuhammedünresulallah” şeklindeki Müslüman Türkler tarafından edilen duaya benzerliğine burada dikkat çekmek gerekmektedir. Rumca konuşulan bir köyde gece dua ederken Türkçe bir dua edilmesinin sebebi anılan kişinin Rumca konuşan bir aileye gelin giden ana dili Türkçe olan bir kişi olması ihtimalini akla getirirken, diğer taraftan köyün Anadolu’ya Rum kültürünün nüfuz ettirilmesi ve özellikle Türkçe konuşan Ortodoksların asıl kökeninin Yunanlı olup yeniden Helenleştirilebilmeleri adına açılan Rum okullarının en önemlisi denilebilecek bir yer olarak Sinasos’a (Mustafa Paşa) yakın olmasının köydeki Rumca kullanımına etkisinin olup olmadığı da diğer bir ihtimal olarak değerlendirilebilecek bir durum denilebilir.

Evlerinde ve köyde konuşulan dil ile ilgili olarak başka bir örneği Yunanistan’da Selanik şehrinde yaşayan 55 yaşındaki bir mübadil Chrisula Oikonomidou oluşturmaktadır. Oikonomidou’nun anne ve babası mübadele öncesi Niğde’nin Ovacık köyünde yaşamaktaydılar. Köylerinin Müslümanlarla karışık olup köyde Türkçe konuşulduğunu belirten Oikonomidou, evlerinde
ise sadece dedesinin Türkçe konuştuğunu diğer aile üyelerinin Rumca konuştuğunu belirtmektedir.9

7 Suzanna Evyenidou ile 5.10.2000 tarihinde Larissa şehrinde yapılan mülakat.
8 Ekaterini Evyenidou ile 4.10.2000 tarihinde Larissa şehrinde yapılan mülakat.
9 Chrisula Oikonomidou ile 28.9.2000 tarihinde Selanik’te yapılan mülakat.

Bu şekilde yukarıda verilen örnekleri çoğaltmak mümkündür. Burada dikkat edilmesi gereken nokta karışık bir köyde Türkçe konuşulması normal kabul edilebilecekken insanların kendi evleri içinde Rumca konuşmaları, gerektiğinde Türkçe kullanmaları gibi sadece Ortodoks nüfus barındıran, Müslüman köylerle teması bulunmayan köylerde sadece Türkçe konuşuluyor
olması Türk yönetiminin baskısı yada hayat şartlarının gereği ile açıklanamaz bir durum ortaya koymaktadır.

Genelde tarihte Ortodoks Karamanlı isimlendirmesine ilk olarak 16. yüzyıl seyyahlarından Alman Hans Dernschwam’ın eserinde rastlandığı üzerinde durulmaktadır. İstanbul ve Anadolu’yu dolaşan Dernschwam’a göre Karamandan gelerek İstanbul’da Yedi kule’de bir mahallede oturan ve Karamanos denilen Ortodoks Hıristiyan bu topluluğu İstanbul’a getiren Sultan I. Selim’dir. Sultanın emriyle İstanbul’a getirilen bu insanlar sadece Türkçe konuşmaktadırlar (Dernschwam1992: 78). Evangelios Misailidis ise Karamanlı adının Karamandan geldiğinin altını çizmekte ve bu isimlendirmenin Sultan Murat Han döneminden itibaren varolup İstanbul’un Karamanından kaynaklandığını ileri sürmektedir. Misailidis’e göre Anadolu’dan İstanbul’a gelen ve büyük Karaman ve küçük Karaman olarak adlandırılan mahallelerde yaşayan inşaat ustası ve amelelerin devletin veya kişiye ait binaların inşası sırasında çağrılmalarına bağlı olarak Karamanlı adı ortaya çıkmıştır (Anhegger 1979-
1980: 19; Ekincikli 1998: 124).

Diğer taraftan, Türkçe konuşan Ortodokslarla ilgili olarak bir diğer tarihi bilgiye Dernshwam’dan tam bir yüzyıl önce, 15. yüzyılda batı kilise tarihine ait bir raporda rastlamak mümkündür. 1437 yılında Basle Konsili’ne sunulan Latince raporda Türk kafirlerin kıyafetlerini giyen din adamlarının, piskoposların ve başpiskoposların Anadolu’da değişik yerlerde dolaştıklarına, Türkçe konuştuklarına ve ibadet sırasında vaazın Türkçe verildiğine dikkat çekilmekteydi (Vryonis 1971: 452-453).

15 ve 16. yüzyıllara ait bu bilgilerin ötesinde, adı geçen topluluk ile ilgili tarihî veriler bugün artık bu yüzyılların da gerisine götürülebilmekte ve Karamanlı isimlendirmesine 13. yüzyılda da rastlandığı anlaşılmaktadır. İstanbul’un Latin hakimiyeti altında bulunduğu bu yüzyılda Edirne’ye düzenlenen bir saldırıya ait bilgilere yer verilen Essai de Chronoraphie Byzantine pour Servir á l’examen des annales du Byzantine Empire et particulierment des Chronographes Slavons adlı eserde Ulahya ve Karamanie krallarının Edirne’yi 1205 yılında kuşatmasına ve 120.000 kişilik Bulgar, Kuman ve Ulah’tan oluşan bu ordunun Latinleri yenilgiye uğratıp krallarını esir aldıklarına dikkat çekilmektedir. Yine aynı eserde 1304 yılında Anadolu’da Alaşehir’in (Filedelfiya) Türkler tarafından kuşatılması sırasında kuşatmaya takviye kuvvetlerin gelmesini engellemek amacıyla Bizans hizmetinde bulunan Alişir ve emrindeki Karamanlılardan bahsedilmektedir. Burada adından bahsedilen Alişir, Bizans hizmetindeki binlerce Peçenek, Uz, Kuman Türkü yanında Bizans’a hizmet etmiş Anadolu Türklerinden birisidir ve emrinde kendilerine Karamanlılar denilen askerleri bulunmaktadır(Muralt t.y.: 8, 285).

Bizans devleti bünyesindeki bu Türk varlığının kökenlerine bakılacak olursa ortaya şöyle bir tablo çıkmaktadır: Aslında tarihî süreçte Hıristiyanlık misyon geleneği çerçevesinde gerek Roma Katolik kilisesi gerekse Bizans kilisesi misyonu sonucu Hıristiyanlığı kabul eden Türklerin olduğu bugün bilinmektedir. Yine bu bağlamda Ortodoks dünyasında yaşanan Kristolojik tartışmalar sonucu aforoz edilen İstanbul patriği Nestorious’un adıyla anılan Nasturi kilisesi İç Asya’ya kadar uzanan bir etki sahasına sahip olmuş hatta bir Türk, kiliseye bir süreliğine patriklik de yapmıştır (Anzerlioğlu 1999: 121).

Katolik kilisesinin özellikle Kuman-Kıpçaklara yönelik misyonu hakkında en önemli kaynaklarından birisini Codex Cumanicus’un oluşturduğu da bilinmektedir (Kurat 1972: 100-101).

Özellikle Bizans kilisesinin yürüttüğü misyon10 sonucu Karadenizin kuzeyi ve Balkanlara hakim olmaya başlayan Hun, Bulgar, Peçenek, Uz ve Kuman-Kıpçak Türklerinden Hıristiyanlığı benimseyenler olmuştur. Bizans kilisesinin bu misyonunun siyasi saha açısından da ayrı bir önemi olduğuna burada dikkat çekmekte fayda vardır. Bizans Devleti açısından Balkanlarda Türk varlığının ortaya çıkması bir tehdit oluşturmuş ve bu tehdit Bizans tarafından Türk
boylarının birbirlerine karşı kullanılması dışında Hıristiyanlığı kabul etmeleri şartıyla Bizans’a asker olarak hizmet etmeleri ve yine bu hizmet dahilinde Bizans imparatorluk arazilerine ve özellikle sınır bölgesi olarak Anadolu’da Kapadokya bölgesine iskan edilmeleri sağlanarak bertaraf edilmeye çalışılmıştır. Bizans ordusunda hizmet eden Türklerin varlığına yönelik olarak özellikle 1071 Malazgirt Savaşı ve onu takiben Miryakefalon Savaşı Bizans tarih yazıcılarının eserlerinde de yer aldığı gibi önemli örnekler olarak tarihteki yerini almıştır denilebilir. Ancak, Bizans ordusunda hizmet eden ve imparatorluk topraklarına iskan edilen Türkler Balkanlardakilerle sınırlı kalmamıştır. Bu bağlamda, Anadolu Türklerinden de Bizans ordusunda görev yapanlar oldu

10 Detaylı bilgi için bakınız: (Prokopios 1990: 51); (Muralt t.y.: 326); (Moravscik 1958: 26);
(Rasonyi 1982: 135); (Kurat, 1972: 239).

ğu bilinmektedir. Hatta, Anadolu Türkleri diğer Türk boylarından ayrı olarak Türkopoller isimlendirmesi ile anılmışlar ve 13 ve 14. yüzyıllarda Bizans ordusunun standart birlikleri olarak Bizans tarihindeki yerlerini almışlardır11.

Tüm bu tarihi verilerin dışında Selçuklu tarihinde Karamanlılar açısından önem arz eden tarihi bir olaydan ve ona bağlı gelişmelerden de kısa bir şekilde bahsetmek gerekmektedir. 13.yüzyılda Selçuklu Sultanlığı’nın Konya merkez olmak üzere batı kesimini idare eden Sultan İzzeddin Keykavus ile sultanlığın doğu kesimini idare eden kardeşi Rukneddin Kılıçarslan arasındaki taht mücadelesi 1259 yılında Sultan Keykavus’un, Bizans’a sığınması ile son bulmuştur. İşte bu tarihten sonra sultanı takip ile Anadolu Türklerinden aileleriyle birlikte Bizans topraklarına iskan edilenler olmuştur. İskan bölgesi, Gagauz Türkleri’nin yaşadıkları saha göz önüne alınırsa, ağırlıklı olarak Dobruca bölgesi olmuştur. Bizans’a hizmet gereği veya zaman içerisinde Müslümanlığın kaybedilerek Hıristiyanlığın kabulü ile bugünkü Gagauz Türkleri’nin kökenlerinin dayandığı, Peçenek, Uz ve Kuman Türkleri yanında, Anadolu Türkleri’nin arasında Selçuklu Sultanı Keykavus’a verdikleri destekle tanınan Karamanlıların var olup olmadıkları konusunda sanırız yukarıda anlatılan, özellikle Alaşehir olayındaki Karamanlılar önemli bir tarihî veri durumundadır denilebilir. Bundan sonra ise 14. yüzyılın başlarında, 1311 yılında Dobruca
bölgesindeki Türklerden bazılarının Anadolu’ya geri döndükleri de bilinmektedir. İşte bu noktada, Anadolu’ya dönen Türkler arasında Hıristiyanların da olabileceği ihtimali gündeme gelmektedir (Wittek t.y.: 666). Bu konuda İsmail Hakkı Uzunçarşılı’nın Anadolu Beylikleri adlı eserini ve İrene Beldiceanu’nun Bitinya bölgesi gayrimüslim nüfusu üzerinde tahrir defterlerine dayanarak yapmış olduğu çalışmasını dikkatle incelemek gerekmektedir. Uzunçarşılı
(1982: 96), Anadolu’ya dönen Dobrucalı Alevi Türkmenlerin Çanakkale-Balıkesir bölgesinde hüküm süren Karesi Beyliği topraklarına yerleştiğine dikkat çekerken, Beldiceanu (1997: 18) ise 15.yüzyılda aynı bölgeye ait tapu tahrir defterlerinde yazılı bulunan gayri Müslim nüfus arasındaki öz Türkçe isimli Ortodoksların yoğunluğu karşısında ve özellikle doğrudan Yüreğir ve Çepni isimleriyle anılan köylerde, Yüreğir’in tüm nüfusu ile Çepni köylülerinin yarısının Hıristiyan olarak belirtildiklerini, köylerde Grek Ortodoks takviminden isimlerle birlikte öz Türkçe isimlerin de yer aldığını vurgulamakta ve buna bağlı olarak da Hıristiyanlık inancını benimseyen bir Türk-Tatar topluluğunun 11 Bizansa hizmetindeki Anadolu Türkleri, Türkopoller için bakınız: (Megali Elleniki Egkylopedia, 1933;, c.23); (Savvides 1993); (Ellinika, 1933: v.40, 325); (Brand 1989); (Anzerlioğlu, 2003: 79-95).

var olduğuna dikkat çekmektedir. Beldiceanu’nun bu tespitleri dışında, tüm Osmanlı imparatorluğu idaresi boyunca ağırlıklı olarak bir zamanlar Karamanloğullarının hüküm sürdüğü topraklarda, Orta Anadolu bölgesindeki bir çok şehre ait tapu tahrir defterinde de benzer bir durumla karşılaşılmaktadır.

Nitekim, Kayseri, Niğde, Nevşehir, Ankara, Tokat, Sivas gibi illerde yaşayan Ortodoks nüfus arasındaki Türkçe isim kullanımının yoğunluğu oldukça dikkat çekicidir. Bu konuda Sivas Sancağını esas alarak kişi adları üzerinde bir çalışma yapan Yılmaz Kurt, adı geçen sancağa bağlı olan Tokat Zile-Artıkabad yöresindeki gayri müslim nüfus arasında Türkçe isim yoğunluğu-
na dikkat çekerek (%50.7), bu durumun Türkçenin Ortodoks nüfus üzerindeki etkisiyle, ticarî ilişki zorunluluğuyla veya baskı ile açıklanamayacağını vurgulamaktadır(Kurt 1993: 233-239)12. Yine, Ömer Lütfi Barkan(Ekim 1955-Temmuz 1956:13,19) Süleymaniye Camii ve imaretinin inşaatına ait mufassal muhasebe defterlerini incelerken karşılaştığı gayri müslim isimlerinin dikkat çekici bir biçimde öz Türkçe isimlerden oluştuğunu vurgulamaktadır.

Bu örneklerin dışında Osmanlı Şeriye sicilleri de incelendiğinde Ortodoks nüfus içinde benzer isimlerin yer aldığı görülecektir. Bugün Kayseri iline ait olan şer’iye sicilleri Erciyes Üniversitesi bünyesinde yer alan Kayseri Araştırmaları Merkezi (KAYTAM) bünyesinde yapılan tez çalışmalarıyla gün ışığına çıkarılmaya çalışılmaktadır. Adı geçen merkezde yer alan tezlerden bazıları tarafımızdan yeniden gözden geçirilmiş ve aşağıda yer verilen ilginç isimler tespit edilmiştir. 1609-1611 yıllarına ait Kayseri Şer’iye Sicilinde yer alan gayri müslimlerin taşıdığı Türkçe isimler arasında:
Tanrıverdi veled-i Timur, Yağmur, Sefer ve Altun (?), Beşe Balı ve Devlet ve Öksüz oğlu, Sinan veled-i Uğurlu, Meryem bint-i Beyler, Sultan, Şahin (?) veled-i Balı, Dede Balı veled-i Şahbalı, Küçük veled-i Tarşad(?), İbrahim veled-i İse Balı, Bulgar veled-i Mihal ve İne, Karaman ve Sultan ve Yovan, Murad ve Bayram, Beğli veled-i Todori, Dostum veled-i Karaca. Uğurlu veled-i Yardımcı. Erkilet nam Karyeden; Nurlu veled-i Sefer, Yovan veled-i Kel Murad. Umur
veled-i Aydın, Kumrı veled-i Keşiş, Gülabi veled-i Kayser (Ertürk 1994: varak 50) isimlerinin yer aldığı tespit edilmiştir.

Diğer taraftan, bir gayri müslim ailenin üç kuşak boyunca taşıdıkları isimlerine bakıldığında “Kayseri’ye müzafatından İstefane nam karyeden Hüseyin bin Abdullah nam kimesne mahfil-i kazada Mihail veled-i Saka nam yetimin 12 Konu ile ilgili daha geniş bilgi için bakınız. (Ongan 1958); (Önen 1959: sa.3-4); (Turgal, t.y.: c.4, sa.2).

vasi-i şer’isi olan Anna Peşe nam zımmiye üzerine takrir-i dava edüp Karye-i mezburede Tavlı tarlası demekle maruf ma’lümetü’l-hudud bir kıt’a tarla dedem Küçük tarlası olup, Küçük mürd olup babam Karlı’ya kaldı. Karlı mürd olup bana kaldı. Şer’e sual olunmasın taleb ederim..... 1019/5 Nisan 1610” (Ertürk 1994: varak 50) denildiği görülmektedir. Babasının adı Abdullah
olan Hüseyin (bin Abdullah) bir Hıristiyanken Müslüman olmuştur. Dedesi Küçük’ün ve babası Karlı’nın mürd olmak tabiriyle nitelenmesi bu kişilerin Hıristiyanlığına bir delil teşkil ederken, bu ailenin her ne kadar Hüseyin’in Müslüman olmadan önceki ismi belirtilmemişse de, dedesi ve babasının taşıdığı isimler oldukça ilgi çekici görünmektedir.

Şer’iye Sicilleri dışında Tapu tahrir defterleri de benzer örnekler içermektedir. Bu bağlamda, 16.yy. Tapu tahrir defterinde yer alan isimlere bakıldığında bugün Yunanistan’ın Kapodokiko köyünde yaşayan Karamanlıların Türkiye’deki yerleşim yerleri olan Çukur ilginç bir örnek oluşturmaktadır:

Karye-i Çukur’da: mahalle-i Kor: Karlı veled-i Aydoğdu ve Hızır veled-i O (yani Karlı’nın oğlu Hızır), Yağmur veled-i Aydoğdu,Satılmış veled-i İneverdi ve Yardım birader-i O ( yani Satılmış’ın kardeşi Yardım), Aydoğdu veled-i O ( Yardım’ın oğlu Aydoğdu), Kademşah veled-i Aydoğdu, Ağabalı veled-i O, Emir veled-i Tutuk ve Yörük birader-i O (emir’in kardeşi Yörük), Ayurdı veled-i Yahşi ve Budak veled-i O ve Sefer veled-i O, mirerşah veled-i Uğurlu, Tekir
veled-i O, Garip veled-i Ayurdı ve Durmuş birader-i o, Sefer veled-i Çalapverdi ve Gökçe birader-i O ve Döğenci birader-i O, Sefer veled-i Küçük ve Mihail veled-i O, Hızır veled-i Küçük ve Yardım birader-i O, Kayser birader-i O, Yardım veled-i Karaca, Tanrıverdi veled-i Yörük ve İnebey birader-i O ve Yasef birader-i O ve Bahadır veled-i O, Tanrıverdi veled-i Yörük ve İnebey veled-i O, Aydığdu veled-i Seydi,Hızır veled-i Hızır ve Sefer veled-i O, Balıcan veled-i
Hızır(Kırpık 1997: 60-62) isimlerine rastlamak mümkündür.

Bu örneklerin sayısını artırmak mümkündür. Bu şekilde, özellikle Karamanlıların yoğun bir şekilde yaşadıkları yerlerdeki gayrimüslim nüfus arasında Türkçe isim kullanımının yoğunluğu kadar sahip oldukları adet, gelenek ve görenekleri ve bugün dahi dilimiz dedikleri Türkçeyi konuşmaları Karamanlıları Anadolu’da yaşamış olan Rum Ortodoks nüfustan ayıran en önemli
özellikleridir. Ancak, geçmişte onları Rumlar’dan ayıran başta dilleri olmak üzere, tüm bu özellikleri kadar, yine onları büyük benzerlikler gösterdikleri Müslüman Türkler’den ayıran dinleri kimlikleri konusunda bazı Karamanlılar’ın hafızasında bir ikilem yaratmıştır denilebilir. Diğer taraftan ise, bu ikilem sorununu yaşamayan binlerce Karamanlı için ortada aslında bir sorun yoktur.

Çünkü onlar sadece din açısından farklılık gösterdiği Müslüman Türkler ile aynı soydan gelmektedir. Yukarıda da açıklanmaya çalışılan bu tarihî gerçeği bilen Karamanlılar bilindiği gibi Papa Eftim önderliğinde tüm Milli Mücadele boyunca Ankara hükümetinin yanında yer alarak ve her fırsatta Türklüklerini tüm dünyaya haykırarak Anadolu’nun işgaline karşı mücadele etmişlerdir.

Ancak sonuç onlar açısından büyük bir olumsuzlukla noktalanmıştır. Hakimiyeti altında yaşadıkları Osmanlı idaresi altında dini esas alan Millet sistemi dahilinde Ortodoks milletine dahil edilmelerinin yarattığı ortamı Cumhuriyetin ilk yıllarında gerçekleşen ve yine dinin esas alındığı bir mübadele süreci izlemiştir. Bu süreçte İstanbul hariç olmak üzere Anadolu’da yaşayan
tüm Ortodoks Hıristiyanların Yunanistan’a gönderilmeleri kararı alınmıştır.

Ancak bu karardan Türk Ortodoks Patrikhanesi patriği Papa Eftim ve ailesi muaf tutulmuştur. Bu noktada Karamanlı Ortodoks Türklerin Yunanistan’a gönderilmeleri ile Türkiye ve Yunanistan açısından o günlerde homojen bir nüfusa sahip olma düşüncesinden hareketle, ki bu homojenlik de maalesef din bazında olmuştur, iki ülke arasındaki sorunlar belirli bir oranda çözüme kavuşmuş olabilir. Ancak, bu süreç sonunda en az Müslüman Türkler kadar mücadele eden Karamanlıların Türkiye’yi terk etmek zorunda kalmaları onlar açısından ciddi bir hayal kırıklığı yaratmıştır. Diğer taraftan, Türkiye’yi terk etmeyen Papa Eftim açısından mücadele sona ermemiştir13. Çünkü her ne kadar patrikhane cemaatini kaybettiyse de, bu defa az sayıdaki aile mensuplarıyla Fener Rum Ortodoks Patrikhanesine karşı Türk Ortodoks kimliğiyle
ayakta durmak için mücadele etmiş ve bunda da tüm olumsuzluklara rağmen büyük bir başarı elde ederek kendinden sonra da Türk Ortodoks Patrikhanesinin varlığını devam ettirmesi için uygun ortamı hazırlamıştır.

13 Türk Ortodoks Patrikhanesi ile ilgili olarak ayrıntılı bilgi için bakınız. (Şahin 1996); (Çetin
2004); (Cihangir 1996); (Ergene 1951); (Ercan 1967); (Ekincikli, 1998); (Anzerlioğlu 2003);
(Özkan 2003).

KAYNAKLAR
Kitap ve Makaleler
AMANTOS, K. (1933): “ Tourcopoloi”, Ellinika, v.40.
ANHEGGER,Robert (1979-1980): “Hurufumuz Yunanca. Ein Beitrag zur Kenntnis der Karamanisch-Türkischen Literatür”, Anatolica, no.VII.
ANZERLİOĞLU, Yonca (1999): ‘İç Asya’da Nasturilik’, KÖK Araştırmalar,1/1,
Bahar.
ANZERLİOĞLU, Yonca (2003): Karamanlı Ortodoks Türkler, Ankara.
AGUSTİNOS, Gerasimos (1997): Küçük Asya Rumları, Ankara.
BALTA, Evangelia (1990): “Anadolulu Türkofon Hıristiyan Ortodoksların “Ulusal Bilinçlerini” Araştırmaya Yarayan Kaynak Olarak Karamanlıca Kitapların Ön Sözleri”, Tarih ve Toplum, 13/74, Şubat.
BARKAN, Ömer Lütfi (Ekim 1955-Temmuz 1956 ): “Türk Yapı Malzemesi İçin Kaynaklar”, İktisat Fakültesi Mecmuası, c.17.
BELDİCEANU, İrene (1997): “Bitinya’da Gayri Müslim Nüfus (14. yüzyılın ikinci yarısı- 15. yüzyılın ilk yarısı), Osmanlı Beyliği, der. Elizabeth Zachariadou, İstanbul.
BENLİSOY, Foti ve Stefo BENLİSOY (2000): “ Nevşehir Mektepleri”, Tarih ve Toplum, Şubat.
BRAND, Charles M. (1989): “The Turkish Element in Byzantium, eleventh-twefth centuries”, Dumbarton Oaks Papers, vol. 43.
CİHANGİR, Erol (1996): Papa Eftim’in Muhtıraları ve Bağımsız Türk Ortodoks Patrikhanesi, İstanbul
ÇETİN, Ensar (2004):Toplum Bütünleşmemizde Bağımsız Türk Ortodoks Partikhanesi, İstanbul.
DAWKİNS, R.M. (1916): Modern Greek in Asia Minor, Cambridge.
DERNSCHWAM, Hans (1992): İstanbul ve Anadolu’ya Seyahat Günlüğü, çev. Prof. Dr. Yaşar Ören, Ankara, Kültür Bakanlığı Yayınları.
EKİNCİKLİ, Mustafa (1998): Türk Ortodoksları, Ankara.
ERCAN,Yavuz (1967): “Fener ve Türk Ortodoks Patrikhanesi,” DTCF Tarih Araştırmaları Dergisi, sa.XIII-IX, Ankara.
ERGENE, Teoman (1951): İstiklal Harbinde Türk Ortodoksları, İstanbul,; Page 16
Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Velî Araştırma Dergisi / Sayı 51
ERTÜRK, Mustafa (1994): Kayseri’nin 13 nolu Şer’iye Sicili, Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi Kayseri, Erciyes Üniversitesi, Tarih bölümü.
KIRPIK, Güray (1997): Kayseri, Niğde ve Aksaray Livalarında Hıristiyan Türkler, Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Ankara, G.Ü. Eğitim Fakültesi.
KİTROMİLİDES, Paschalidis M. ve Alexis Aleksandris (t.y.): “ Ethnic Survival, Nationalism and Forced Migration, The Historical Demography of the Greek Community of Asia Minor at the close of the Ottoman Era”, Deltio, c.4.
KURAT, Akdes Nimet (1972): IV-XVIII.yüzyıllarda Karadeniz Kuzeyindeki Türk Kavimleri ve Devletleri, TTK, Ankara.
KURT, Yılmaz (1993): “ Sivas Sancağı Kişi Adları”, OTAM; sa.4.
MORAVSCİK, Gyula (1958): Byzantino Turcica, II, Sprachste der Türkvölker in den Byzantine Quellen, Leiden.
MURALT, Edouard de (t.y.): Essai de Chronoraphie Byzantine pour Servir á l’examen des annales du Byzantine Empire et particulierment des Chronographes Slavons 395 á 1057, Petersburg, c.1,2.
ONGAN, Halit (1958): Ankara’nın I Numaralı Şer’iye Sicili, TTK, Ankara,
ÖZKAN, Salih (2003): Kayseri’de Türk Ortodoks Kilise Kongresinin Toplanması ve Anadolu’da Ortodoksluk Sadası Gazetesi, Kayseri.
ÖNEN, Ragıp (1959): “Bor Halil Nuri Bey Kütüphanesindeki Mahkeme-i Şer’iye Sicilleri ve bunlarda Görülen Türkçe Kişi ve Köy İsimleri”, Türk Etnoğrafya Dergisi, Ankara.
PROKOPİOS (1990): Bizans’ın Gizli Tarihi, İstanbul.
RASONYİ, Lazlo (1982): Tarihte Türklük, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü
Yayınları, Ankara.
SAVVİDES, Alexis (1993): “Late Byzantine and Western Historiographers on Turkish Mercenaries in Greek and Latin Armies: Turcopoles/Tourkopouloi”, in Making of Byzantine History, studies dedicated to Donald M. Nicol, ed. Roderick Beaton and Charlotte Rouche, Variorum.
ŞAHİN, Süleyman (1996): Fener Patrikhanesi ve Türkiye, İstanbul.
ŞAKİROĞLU, Mahmut (1974): “S. Salaville ve Dallegio, Karamanlıdıka, Bibliographie Analitique D’ourrages en Langue Turque İmpremes en Caracteres Grecs, III, 1866-1900”, Belleten, c.XXXVIII, sa. 149-152, Ankara.
“TOURCOPOLOİ” (1933): Megali Ellniki Egkylopedia, c.23, Page 17
TURGAL, Hasan Fehmi (t.y.): “Anadolu’da Gregoryen ve Ortodoks Türkler”, Ülkü, c.4, sa.2.
UZUNÇARŞILI, İsmail Hakkı (1982): Osmanlı Tarihi, I, Ankara.
VRYONİS, Speros (1971): The Decline of the Medivial Hellenism in Asia Minor and the Process of Islamization from 11th through the 15th centuries, Los Angeles.
WİTTEK, Paul (t.y.): “Yazıcıoghlu Ali on the Christian Turks of the Dobrudja”, Bulletin of the School of Oriental and African Studies, University of London, vol. 14, part: 3, s.666.
Mülakatlar Ekim 2000 tarihinde Karditsa-Kapadokiko köy sakinleriyle yapılan mülakatlar.
OİKONOMİDOU, Chrisula ile 28.9.2000 tarihinde Selanik’te yapılan mülakat.
EVYENİDOU, Ekaterini ile 4.10.2000 tarihinde Larissa şehrinde yapılan mülakat.
SÜTOĞLU, Maria ile 2.10.2000 tarihinde Karditsa-Kapadokiko’da yapılan müla-
kat.
PAPADOPOULOS, Mihail ile 6.10.2000 tarihinde Agios Konstantinos köyünde yapılan mülakat.
PAPADOPOULOS, Serafim ile 5.10.2000 tarihinde Larissa şehrinde yapılan mülakat.
ÇİÇEKOĞLU, Sultan ile 6.10.2000 tarihinde Farsala-Zoodohos Pigi köyünde yapılan mülakat.
EVYENİDOU, Suzanna ile 5.10.2000 tarihinde Larissa şehrinde yapılan mülakat.



KAYNAK: Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Velî Araştırma Dergisi / Sayı 51 179 http://www.hbektasveli.gazi.edu.tr/dergi_dosyalar/51-%20Tarihi%20Verilerle%20Karamanli%20Ortodoks%20Turkler.pdf

Karamanlılar, Gagauzlar ve Urumlar Arasında Tarihî ve Sosyo-Kültürel Bağlar Var mıdır?

Karamanlılar, Gagauzlar ve Urumlar Arasında Tarihî ve Sosyo-Kültürel Bağlar Var mıdır? -Yonca Anzerlioğlu-    


Karamanlılar, Gagauzlar ve Urumlar Arasında Tarihî ve Sosyo-Kültürel Bağlar Var mıdır?
-----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
KAYNAK: Yonca Anzerlioğlu, Çağdaş Türklük Araştırmaları Sempozyumu 2002, Bildiriler, 8-10 Mayıs 2002, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Çağdaş Türk Lehçeleri ve Edebiyatları Bölümü

http://mtad.humanity.ankara.edu.tr/ctas/e-bildiriler/ctas2002/3ctas2002_govde.pdf
----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

Bugün Türk dünyasının büyük bir çoğunluğunun İslâm dinine mensup olduğu bilinmekle birlikte, Musevî Karaylar ve Kırımçaklar, Budist Tuvalar ve Sarı Uygurlar ve Hıristiyan Gagauz, Çuvaş, Kreşen Tatar, Hakas, Saha, Dolgan ve Tofa-Karagas gibi Türk boylarının da var olduğu çoğu zaman gözden kaçırılabilmektedir. Diğer taraftan, Türk oldukları şüphe götürmeyen ve Müslümanlıktan farklı inançları benimseyen bu toplulukların dışında günümüzde dilleri, adet, gelenek ve görenekleriyle Türk dünyasıyla benzer özelliklere sahip iki Hıristiyan topluluğun daha varlığı dikkat çekmektedir: Karamanlılar ve Urumlar olarak adlandırılan bu Hıristiyan topluluklardan ilki 1924 yılında Türkiye ile Yunanistan arasında imzalanan Türk-Yunan Ahali mübadelesi sözleşmesi ile Anadolu’dan Yunanistan’a gönderilen ve Rum olarak değil de, Karamanlı olarak adlandırılan Ortodoks Hıristiyanlardır. Urumlar ise, 1783 yılına kadar Kırım’da yaşamış, daha sonra II. Katerina tarafından Kırım’dan çıkarılarak günümüz Ukrayna topraklarında özellikle Donetsk bölgesine yerleştirilen Türkçe konuşan Ortodoks Hıristiyan bir topluluktur. Bu bildiride adı geçen bu iki topluluğun tarihî süreçteki durumu ve sosyo-kültürel yapıları 2001 yılında Yunanistan’da ve 2002 yılında Ukrayna’da gerçekleştirilen saha çalışmaları ve literatür taramaları sonucunda elde edilen ilk veriler ışığında değerlendirilmeye çalışılacaktır.

Karamanlılar
Karamanlı isimlendirmesi ilk defa 1553-1555 yılları arasında İstanbul ve Anadolu’yu dolaşan Alman seyyah Hans Dernschwam tarafından İstanbul ve Anadolu’ya Seyahat Günlüğü adlı eserinde kullanılmıştır. Dernschwam, bu isimlendirmeyi İstanbul’da Yedikule yakınlarında bir mahallede oturan ve Karamanos denilen ve Karaman’dan geldiğini belirttiği bir topluluğu nitelemek için kullanmıştır. Ortodoks Hıristiyan olan ancak hiç Yunanca bilmeyen ve Türkçe konuşan bu insanları İstanbul’a getiren kişi Sultan I. Selim’dir (Dernshwam 1992: 78; Jaschke 1964: 98). Evangelinos Misaelidis ise, bu isimlendirmenin Karaman’dan gelenleri ifade etmek için kullanıldığını ve: “Anadolululara Karamanlı ismi ta Sultan Murad Han-ı Gazi hazretlerinin asrından sehven(yanlışlıkla) İstanbul’un Karamanından dolayı kalmıştır. Şöyle ki, Anadolu’dan İstanbul’a gelen taşçı, duvarcı, sıvacı ustalarının ve amelenin cümlesi büyük Karaman ile Küçük Karaman’da otururlar idi. Ve devlet ebniyesine (binalarına) veyahut onun bunun binasına ustalar iktiza ettiğinde, “gidin birkaç nefer Karamanlı usta getirin” derlerdi, yani Karamanda oturan ustalardan demek idi. Ve ustaların kaffesi Anadolulu olduklarından vakit geçerek, İstanbullular kaffe-i Anadoluluları Karamanlı zanneylediler. Ve böylelikle bu isim kalmış ise de yanlıştır, asıl Karaman İstanbul’dadır” demek suretiyle isimlendirmenin İstanbul’daki küçük Karaman ve büyük Karaman isimlendirmelerinden kaynaklandığını vurgulamaktadır (Anhegger 1979-80: 149; Ekincikli 1998: 124).
Bu iki görüşten ilkinin Anadolu’daki Karaman’a ikincisinin de İstanbul’daki Karaman’a atıfta bulunmasına paralel olarak anılan bu topluluğun coğrafi bir isimlendirmeye dayanarak Karamanlı şeklinde adlandırıldıkları görüşü geniş kabul görmektedir. Karamanlı isimlendirmesi ile ilgili olarak dilleri dışında aralarında Türkçe adlara da rastlanan bu Ortodokslara Orta Anadolu’nun Karaman bölgesinde rastlandığından dolayı Karamanlı Rumlar adı verildiğine dikkat çeken Semavi Eyice gibi Karamanlıların her ne kadar Anadolu’nun bir çok yerinde yaşadığını belirtmekle birlikte çoğunluğun Anadolu Türkmen Beylikleri döneminde Karamanoğulları Beyliğinin hüküm sürdüğü topraklarda yaşadığını dile getirenler (Eyice 1962: 102, 369) bunun dışında Suriye’den, Balkanlar’a, Besarabya’ya, hatta Kırım’a kadar uzanan daha geniş bir coğrafî alan içerisinde (Tesalya, Makedonya ve Tuna’ya kadar uzanan bölgelerde, Basarabya, Odessa ve Mariupol’de (Zdanow)) Türkçe konuşan Ortodokslara rastlandığı (Eckmann, 1950: 165) vurgulanan bir gerçektir. Bu geniş coğrafya içerisinde ise Anadolu’da Trabzon-Fırat-Toros-Silifke hattından batıya düşen kısmın, özellikle Kayseri, Nevşehir, Niğde, Konya ve Karadeniz sahil mıntıkasının ayrı bir yeri vardır. Çünkü bu alan yukarıda da belirtildiği gibi Türkçe konuşan bu Ortodoks topluluğun yoğun olarak yaşadıkları yeri oluşturmaktadır (Anhegger 1988: 73).
Coğrafî isimlendirme açısından bakıldığında; genel bir ifadeyle orta Anadolu’ya hâkim olan Karamanoğulları beyliğinin sınırları içindeki alanda sıklıkla Türkçe konuşan Ortodokslara rastlanması Karamanlı isimlendirmesinde önemli bir veri niteliğindedir denilebilir. Bu bağlamda, 13.yy. ‘da Anadolu topraklarında yaşanan gelişmelerin ayrı bir önemi vardır. 1256 öncesinden başlayarak Anadolu Selçukluları’nın Moğol nüfuzuna girmeleri ile Baba İshak müridlerinden (Ocak: 2000) olan Nure Sufî’nin oğlu Kerimüddin Karaman babasının sahip olduğu etki alanını genişletmiştir. Bu arada Karamanoğullarına IV. Kılıç Arslan ve kardeşi II. İzzeddin Keykavus arasında yaşanan taht mücadelesinde rastlanmaktadır. Bu mücadele II. İzzeddin Keykavus’un Bizans’a sığınması (1260) ve Kılıç Arslan’ın ülkenin tek hükümdarı olarak Konya’ya yerleşmesi ile son bulurken, bu olayı İzzeddin Keykavus’un safında yer alan uç beylerinin isyanı takip etmiştir (1261). Türk-Moğol kuvvetlerinin isyanı bastırması ile Karaman Bey kardeşleriyle birlikte harekete geçtiyse de yenilgiye uğramış ve bu yenilgi sonrasında da kardeşleri asılmıştır. Yine 1261 yılında Karaman Bey ölmüş, ancak bu olay Anadolu’daki Karamanlıların mücadelesinin sonu anlamına gelmemiştir. Bu tarihten sonra da Karamanoğlulları Anadolu’daki Moğol hâkimiyetine karşı mücadeleye devam etmişlerdir. Selçuklu Sultanlığı’nın İlhanlı idaresi altına girdiği dönemden başlamak üzere adına sıkça rastlanan Karamanoğulları, Osmanlı Devleti idaresi açısında da sürekli uğraşılması gereken bir güç olarak varlığını korumasını bilmiştir. Ancak, Osmanlı Devleti’ne karşı Haçlılarla dahi ittifak yapmayı göze alan Karamanoğulları, 1487 tarihinde Osmanlı idaresi altına girmiş ve Karaman 1500 yılında bir eyalet hâline getirilmiştir (Uzunçarşılı 1988:2-35). İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Devleti’ni uzun süre meşgul eden bu beylik döneminde özellikle Ermenak, Anamur, Larende (Karaman), Aksaray, Konya ve Niğde’de inşa edilen bir çok eserin Karamanoğullarının Selçuk Saltanatının takipçileri olduklarının bir göstergesi olduğuna dikkat çekmektedir. Benzer şekilde, Claude Cahen de Karamanlıların Selçukluların ana kolu gibi hareket ettiklerini ve diğer Türkmenler gibi Selçuklu Sultanı İzzeddin Keykavus’u desteklediklerini belirtmektedir( Uzunçarşılı 1998: 36; Cahen 1985 : 204).
Tarihî süreç içerisinde Osmanlı devleti karşısında bir güç olarak varolmaya çalışan Karamanoğlularının hakimiyeti altındaki topraklarda yaşayan ve Türkçe konuşarak Türkçe isimlere sahip bu Ortodoks Hıristiyan topluluğun isimlendirilmesinde yaşadıkları coğrafyaya dayanıldığı görüşüne paralel olarak, bir noktaya daha temas etmenin bu isimlendirme konusunda farklı bir boyutu ortaya çıkaracağına inanmaktayız. Anadolu’da mevcut Karaman coğrafî isimlendirmesi bir yana bırakılacak olursa aynı isimlendirmeye yani Karaman’a ve doğrudan Karamanlı -Karamanie olarak adlandırılan bir topluluğa Bizans tarihi kaynaklarında rastlanmaktadır. Edouard de Muralt’ın, Essai de Chronographie Byzantine pour Servir à l’Examen des Annales du Byzantine Empire et particulierment Des Chronographes Slavons de 395 à 1057 başlıklı eseri incelendiği takdirde, İstanbul şehrinin Latin hakimiyeti altında olduğu dönemde Edirne’ye bir saldırının gerçekleştirildiği (1205) ve bu saldırıda Ulahya (Eflak) ve Karamanie krallarının Edirne’yi ele geçirdikleri görülür. Haçlılardan on kat daha güçlü durumdaki 120.000 kişilik Kuman, Bulgar ve Ulahlardan oluşan büyük bir ordunun başındaki Johannes Edirne’yi kuşatırken, Kumanlar Haçlıları kendilerini takibe zorlayıp bir tuzak kurarak onların bölünmelerine sebep olup yenilgiye uğratmışlar ve Latin imparatorunu esir alıp Tırnova’ya götürmüşlerdir (Muralt t.y. : 285). Muralt’ın eserinde Ulahya kralı ile birlikte bahsi geçen Karamanie kralının kim olduğu burada üzerinde önemle durulması gereken bir nokta iken, yine Anadolu’da Alaşehir (Philedelphia)’in 1304 yılında Türkler tarafından kuşatılması hakkında Muralt’ın verdiği bilgiler bir diğer önemli noktayı daha ortaya çıkarmaktadır. Anadolu Türklerinin gerçekleştirdikleri bu kuşatmada Türk tarafından gelecek takviye güçleri engellemekle görevli Alişir isminde bir komutandan ve emrindeki Karamanie’lerden bahsedilmektedir (Muralt t.y.: 8). Burada bahsedilen Alişir’in ve emrindeki Karamanie’lerin kimler olduğu ve adlarının neden Bizans safında geçtiği ve Edirne kuşatmasında bahsi geçen Karamanie ülkesinin neresi olduğu sorusu Bizans İmparatorluğu hizmetinde çalışan binlerce Peçenek, Uz, Kuman Türkleri ve en az onlar kadar Bizans’a hizmet etmiş bulunan bir çok Anadolu Türkmeni ile ilgilidir. Zira, M.S. 5.yy.’da Hunlar’dan başlamak üzere Bulgar, Peçenek, Uz, Kuman Türklerinin Hıristiyanlığı kabul etmeleri şartı ile Bizans İmparatorluğu’nda başta ordu olmak üzere çeşitli dinî ve hatta idarî ve diplomasi mekanizmalarında bir çok göreve getirildikleri bilinmektedir. Diğer taraftan, yukarıda da değinildiği gibi adı geçen bu Türk boyları dışında Anadolu Türkmenleri de ön koşul olarak Hıristiyanlığı kabul ile benzer hizmetlerde bulunmuşlardır. Burada Balkanlardaki Türk boyları dışında Bizans’a hizmet veren Anadolu Türklerinin farklı bir isimlendirmeyle anıldığının da altını çizmek gerekmektedir. Türkopoller olarak1 adlandırılan ve ağırlıklı olarak askeri sınıf içinde görev alan Türkmenler arasında oldukça ünlü olan birkaç örneğe burada yer verilebilir: Vatopedi manastırında keşiş olan Sergios Türkopoulos (Savvides 1993: 125), megas primikerios ünvanlı ve Vardar Türklerinin başındaki kişi olarak bilinen ve yine 1098 yılında Haçlılara Antakya’ya kadar eşlik eden Bizans komutanı Tatikios (Megali Elliniki Egkyklopedeia 1933: 22), yine megas domestikos (doğu ve batı Bizans orduları başkumandanı) ünvanlı John Aksukhos Garzya 1984: 83-91; Krumbacher 1895: 10; Khoniates 1995; Muralt t.y.: 143), XI.yy.’ın tanınmış kumandanlarından George Maniakes (Muralt t.y.: 228; Mikhail Psellos’un Khronografyası 1992; Vasiliev 1952: 312) ve bu ünlü isimlerin dışında Nicephorus Prosouchos, Tziknoglos, İshak, Pairames, İlhan (Muralt t.y.: 145; Brand 1989: 4,7,11) gibi ve bugün dahi Yunanistan’da Aynaroz’daki (Athos) manastırlar arasında ayakta durmakta olan Kutlumuş manastırı adındaki manastırın
1 Türkopoller hakkında bkz.: ‘Tourcopoloi”, Megali Ellniki Egkyklopaideia, c.23, 1933, s. 235;
Alexis Savvides, “Late Byzantine and Western Historiographers on Turkish Mercenaries in
Greek and Latin Armies: Turcoples /Tourkopouloi” in Making of Byzantine History, Studies
dedicated to Donald M. Nicol, ed. by Roderick Beaton and Charlotte Rouche, Variorum, 1993,
s.122; K. Amantos, “Tourcopoloi”, Ellinika, v. 40, 1933, s. 325; Charles M. Brand, “ The Turkish
Element in Byzantium, Eleventh- Twelfth Centuries”, Dumbarton Oaks Papers, vol.43,1989, s.13.

kurucusu, Selçuklu sülâlesi mensubu olduğu dahi iddia edilen, Kutlumuş’un (Nastase: 1985: 263-368; Brand 1989: 6) Anadolu Türk’ü oldukları Bizans kaynaklarında açıkça belirtilmektedir.
Kutlumuş’un Selçuklu sülâlesi mensubu olup olmadığı ayrı bir inceleme konusu iken, Bizans kaynaklarında açıkça ifade bulan bu Türklerin varlığı yanında yukarıda değinilen Selçuklu Sultanı İzzeddin Keykavus’un Bizans’a sığınması olayını biraz daha detaylı bir biçimde incelemek gerekmektedir.
İzzeddin Keykavus kardeşi ile olan taht mücadelesi sonrasında Bizans’a sığınmasını takiben maiyetindeki askerlerinin de sınır bölgesi olan Sivrihisar’a çekilip oradan Bizans topraklarına geçerek İzzeeddin Keykavus’a katıldıkları bilinmektedir. Bundan sonra ise Bizans topraklarında özellikle Dobruca bölgesine iskân edilen bu askerlerin Anadolu’daki akrabalarının da bölgeye gelmesiyle 30-40 obadan oluşan iki ya da üç Müslüman kasabası oluşturulmuştur. Bundan sonra ise İzzeddin Keykavus’u Bizans tahtını ele geçirme konusunda ikna etmeye çalıştığı söylenen iki komutan imparator tarafından cezalandırılırken, olaya katıldığı belirlenenler ölümden ancak vaftiz olmayı kabul ile kurtulabilmişlerdir. Sultan ve iki oğlu Mesut ve Kayumert hapsedilmişler, Sultanın annesi ve diğer iki oğlu da sarayda tutulmuşlar, daha sonra da Karaferya’ya gönderilmişlerdir (Hionidi 1970: 115; Wittek t.y.: 48). Ancak, Sultan İzzeddin Keykavus, Berke Hanın devreye girmesiyle esaretten kurtularak Kırım’a gitmiştir. Bu arada sultanın annesinin ölümü üzerine iki oğlundan büyük olanı bölgenin valisi olurken küçük saraya alınmıştır. Berke Han bundan sonra Dobruca’da bulunan Türkleri de kendi hakimiyetindeki topraklara yerleştirdiyse de, Sultanın 1280 yılında ölümünden sonra Dobrucalı Türkler tekrar Dobruca’ya dönerken oğlu Mesud, babasının varisliğini üstlenerek gemiyle Rum’a, yani Anadolu’ya dönmüştür. Mesud Anadolu’ya geçtikten sonra kardeşleri hakkında bilgi almak için imparator Basileos’a gönderdiği elçi aracılığıyla kardeşlerinden birinin sarayda, diğerinin de Karaferya’da vali olduğunu öğrenmiştir. Bu kardeşlerinden sarayda bulunanı yanındaki bazı Türklerle kaçmaya çalıştıysa da, yakalanmış ve prens ünvanıyla vaftiz edilerek keşiş yapılmıştır. Bir süre Aya Sofya Patriğinin servisinde çalıştıktan sonra Dobruca’daki Türklere katılarak tekrar Müslüman olmuştur. Ancak diğer prens ve oğlu Karaferya’da kalmış ve Müslüman olarak ölmüşlerdir. Diğer taraftan ise, prensin torunu Basileos’un emriyle vaftiz edilmiştir (Wittek t.y.: 648). Bu arada Georgio Hionidi, Keykavus’un çocukları ve özellikle torunları arasında ünlü olanlardan bazılarının isimlerini şu şekilde belirtmektedir: Konstantin Melik ve arazi sahibi olup ayrıca Veria bölgesininn temsilcisi sıfatını taşıyan Astrapiris ve Astrapiris Melikis, Kumaniçi arazilerinin sahibi Atanasios, Alexios, Sultan Dimitrios ve Konstantin Melik (Hionidi 1970: 116,133). Burada yer verilen bu isimler arasında yer alan Astrapiris Melikis ismi ve
Kumaniçi arazileri ile ilgisi olduğunu düşündüğümüz ve bugün Yunanistan’ın Veria bölgesinde Meliki ve Koman isimlerini taşıyan yerleşim birimlerinin bulunduğunu belirtmek gerekmektedir. Bu arada Hionidi yine Keykavus ailesine mensup olup Hıristiyan toprak sahipleri olarak bilinen ve Veria’nın sembolü haline gelen üç Keykavus’tan daha bahsetmektedir. Bu kişilerden yetenekli bir asker olan Lizikos Georgios 1328 yılında Selanik şehrinin, 1341 yılında Kastoria ve 1350 yılında da Edessa şehrinin komutanlığını yapmış, ancak bir yıl sonra Sırplara esir düşmüş ve esaret sırasında ölmüştür. Bir diğer Keykavus ise Mihail Lizikos’tur. 1326 yılında Veria’da bugünkü Tripotam yakınlarında mal sahibi olan Mihail muhtemelen ileriki yıllarda bu şehri I. Beyazıt döneminde Osmanlı’ya teslim eden kişidir. Şehrin teslim edilmesinin ardından hepsinin kafir savaşçılar olarak nitelendiği ve Lizikos ve diğer kardeşlerinin Serez yakınlarındaki Zikhna’ya gönderildikleri ve Lizikos’un bu şehrin valisi tayin edildiği, Sultan Beyazıt’ın bunlara bazı imtiyazlar verdiği ve Lizikos’un Zikhna’da bir keşiş olarak öldüğüne dair bilgiler bulunmaktadır. Sonuç olarak ise, Yazıcıoğlu Ali’nin şu son cümleleri konuya açıklık getirmektedir:
“Kardeşleri ve oğulları Zikhna’da yaşıyorlar ve ne haraç ne onda ödüyorlar birinin adı Dimitri Sultan, diğerinin adı Mikho Sultan hepsi bu vesselam”( Wittek t.y.: 651).
Buraya kadar yer verilen bilgilerden de anlaşılacağı üzere Sultan İzzeddin Keykavus tek başına Bizans’a sığınmamıştır. Maiyetinde olan ve ona destek veren sayıları kesin olarak bilinmese de, küçümsenemez bir oranda oldukları tahmin edilebilecek sayıda askerin ve bu askerlerin ailelerinin de kendisiyle beraber olduğu, çoğunun başlangıçta Müslümanlığını koruması yanında Hıristiyanlaştırılanların da bulunduğu anlaşılmaktadır. Ayrıca, Hıristiyanlaştırma dışında, Dobruca’da yaşamakta olan ve Sultan ile birlikte Kırım’a gitmeyen veya gidip tekrar geri dönen Türklerden zaman içerisinde Hıristiyanlığı kabul ile Türkopol adını alan ve Bizans ordusunda hizmet etmeye başlayanlar olduğuna dair de bilgiler bulunmaktadır (Wittek t.y.: 657). Diğer taraftan, Askeri görev dışında Dobruca’da yaşamakta olan Türklere ne olduğu sorusunun cevabı, Bulgar Çarı Svoloslav ve Bizans İmparatoru Andronicus II arasında 1307-8 yılında imzalanan antlaşmada yatmaktadır. Bu antlaşma ile Bizans imparatoru, Bulgar Çarının ele geçirdiği yerleri, özellikle iki önemli liman olan Anchilaos ve Mesembria’yı tanımak zorunda kalınca Dobruca’da yaşamakta olan Türklerin Bizans ve diğer akrabalarıyla olan bağı kopmuştur. Zaman içerisinde de özellikle ünlü Sarı Saltık’ın ölümünden sonra Müslümanlıklarını tamamen kaybetmişlerdir (Wittek t.y.: 657). Bugün Balkanlarda yaşamakta olan Gagauz Türklerinin varlığı ortadayken diğer taraftan, Karaferya ve Zikhna olarak adlandırılan diğer iki bölgede de Gagauz Türklerinin yaşadığının belirtilmesi konu ile ilgisi bakımından ayrıca dikkate değerdir. Bu arada Sultan Keykavus’un maiyetindeki askerlerin arasında kimler olduğu konusunda özellikle Bizans kaynaklarında mevcut bilgilere dayanarak bazı sonuçlara ulaşmak mümkündür. Her şeyden önce Sultanın Bizans’a sığınması aşamasında Anadolu Türkmen beyliklerinin, bu arada Karamanoğullarının, kendisine destek oldukları ve bu destek çerçevesinde ayaklandıkları ve bu ayaklanmanın İlhanlı ordusu tarafından bastırıldığı bilinmektedir. Bu bağlamda, Türk tarihî kaynaklarından elde edilen bilgilere göre bir taraftan Karamanoğlullarının İzzeddin Keykavus’a destek oldukları gerçeği karşısında, diğer taraftan Bizans kaynaklarında bahsi geçen Alişir adındaki komutanın emrindeki Karamanie ismindeki askerlerin Anadolu’daki Karamanoğulları ile ve benzer şekilde, Muralt’ın eserinde bahsedilen Ulahya (Eflak) Kralı ile birlikte adı geçen Karamanie ülkesinin Osmanlı idaresi altında Boğdan (Besarabya) olarak adlandırılan idari birim içinde bulunan Akkerman ile ve bu bölgenin Türk nüfusu ile bir ilgisi olma ihtimali yüksektir. Dolayısıyla, bugün Balkanlardaki Türk varlığının en çarpıcı örneğini oluşturan Gagauz Türklerin kökenlerinin izahı da bu tarihi gerçeklerle bağlantılıdır. Diğer bir ifadeyle, Balkanlar özellikle Hunlarla başlayan süreçle birlikte sürekli olarak Türk göçleri sonucu Bulgar, Hazar, Peçenek, Uz ve Kuman-Kıpçak Türklerinin yerleşimine sahne olmuştur. Bu yerleşim sürecinde ise bahsi geçen bu Türk boylarının Bizans ile teması söz konusudur. Bu temaslar çerçevesinde yukarıda da değinildiği gibi binlerce Hazar, Peçenek, Bulgar, Kuman ve Uz Türkü Bizans’a ön koşul olarak Hıristiyanlığı kabul ile özellikle asker olarak hizmet vermişlerdir. 11. yy. sonrasında ise Anadolu Türklerinin de Türkopol isimlendirmesiyle benzer bir süreci takip ettikleri görülmektedir. Gerek İzzeddin Keykavus ile birlikte gerekse kişisel olarak Bizans hizmetine giren Türkmenler ön şart olarak Hıristiyanlığı kabul etmişlerdir. Bizans hizmetine girdikten sonra ise imparatorluğun özellikle sınır bölgelerine yerleştirilmişlerdir. Dolayısıyla, bugün Balkanlarda yaşamakta olan Gagauzların kökenlerinin bu bölgeye yüzyıllarca süren Türk göçleri sonucu bölgede var olan Peçenek, Kuman ve Uz Türkleri ile Anadolu Türkmenlerine dayandığı açıklıkla ifade edilebilir.
Gagauz Türklerinin köklerinin bir koldan Anadolu’ya bağlı olması gerçeği kadar kendilerine Karamanlı denilen ve bugün Yunanistan’ın farklı bölgelerinde yaşamakta olup birinci kuşak açısından bakıldığında hala akıcı bir Türkçe konuşan ve isimleri olmasa bile soy isimleri olarak Türkçe isimler taşıyan Karamanlıların neden bu isimle anıldıkları konusunda sadece yaşamış oldukları coğrafyaya dayanılmasının doğru olmadığını belirtmek gerekmektedir. Anadolu Türkmenleri arasında Bizans’a hizmet için Hıristiyanlığı kabul edenlerin varlığı ve Sultan Keykavus’a destek olanlar arasında Karamanoğullarının da bulunması bu durumun açıklanmasında birer veri niteliği taşımaktadır denilebilir. Bunun dışında, 1924 yılına kadar Türkiye topraklarında özellikle orta Anadolu’nun Kayseri, Niğde, Karaman, Nevşehir ve Konya gibi illerinde yaşamış olup o dönemde Yunanistan tarafından yürütülen Helenleştirme siyasetine büyük bir çoğunlukla olumlu cevap vermeyerek Millî Mücadele döneminde Anakara Hükümeti ile birlikte hareket eden binlerce Karamanlı Ortodoks, iki ülke arasında gerçekleştirilen nüfus mübadelesine dâhil edilerek Yunanistan’a gönderilmişlerdir.
Geçmişte ve bugün kendilerinin Rum Ortodokslardan farklı bir yapıya sahip olduklarını dile getirmekte olan Ortodoks Karamanlılar her şeyden önce konuştukları dilleri, geçmişte taşıdıkları Türkçe isimleri ve sahip oldukları diğer bir çok kültürel özellikleriyle Ortodoks Rumlardan çok Müslüman Türklere benzediklerini vurgulamaktadırlar. Bu konuda 2000 yılı içerisinde Yunanistan’da yapılan saha çalışması sırasında elde edilen veriler de bu durumu destekler niteliktedir. Özellikle Yunanistan’a adaptasyon sürecinin ancak yakın bir zamanda sağlanabilmesi gerçeği dışında, yukarıda da değinildiği gibi, birinci kuşak mübadil Karamanlıların bugün hala akıcı bir Türkçe ile konuşabildikleri tespit edilmiştir. Bunun dışında kendileriyle görüşme imkânı bulunan Karamanlıların bugün yaşatmaya çalıştıkları adet, gelenek ve görenekleriyle ilgili bilgiler bir araya getirildiğinde ortaya ilginç bir tablo çıkmaktadır. Bu konuda birkaç çarpıcı örneğe yer vermek konunun daha açık bir şekilde anlaşılmasını sağlayacaktır. Tarih içinde tekrarlanan ve insanları bir arada tutan gelenek, görenek, örf ve adetler arasında önemli bir yeri olan düğünlerin Karamanlılar arasında nasıl yapıldığına bakıldığında bir Ortodoks Karamanlı düğünün, dini inancın gereği yapılan törenler hariç, Müslüman Türk düğününden farkı olmadığı görülür. Bir hafta boyunca süren düğünün ilk gününde gelin arkadaşlarıyla gelin hamamına gitmektedir. Ertesi gün ise yine arkadaşları gelinin evinde toplanarak ekmek yapmaktadırlar. Bir teknenin içindeki una atılan altını ellerini kullanmadan ağızlarıyla bulmaya çalışırlar. Genelde Cuma gününe denk gelen günde gelinin elbiselerini almak için davul, zurna eşliğinde damadın evine, damadın elbiselerini almak için de gelinin evine gidilmektedir. Cumartesi günü akşam damadın evinde büyük bir eğlence düzenlenirken, kız evinde daha sessiz bir eğlence yapılmaktadır. Damadın evinde evin damına kırmızı bayrak asılırken, damat tıraşı geleneği doğrultusunda davul zurna eşliğinde köyün yaşlıları, gençleri ve sonrasında damat tıraş edilir. Bu sırada içinde pamuk , pirinç ve çorap bulunan ve damat tarafından gezdirilen büyük bir tepsiye atılan paralar berbere verilmektedir. Daha sonra cirit ve güreş oyunlarının düzenlenmesinin arkasından yemek yenilir ve en son damda oynanan oyunlarla geç vakitte eğlenceye son verilir. Pazar günü Ortodoks inancının gereği köyün papazı gelinin ve damadın evlerine giderek elbiselerinin üzerine dualar okur. Damadın ve gelinin yaşça en büyük akrabaları hazırlanmalarına yardımcı olur. Daha sonra ise damat ve arkadaşları davul zurna eşliğinde önce kirvenin (sağdıç) evine gider ve kirveyi alırlar. Bunu gelinin evinden alınması takip eder. Bundan sonra davul zurna önde olmak üzere damat ve akrabalarını gelin ve ailesi takip ederek kiliseye doğru gitmeye başlarlar. Gelinin yüzüne damadın bakması yasaktır ve gelinin yüzü kıvrak veya al denilen kırmızı bir örtü ile örtülmüştür. Hz. İsa ikonası önünde duran gelin ve damadın başlarına altın kaplama taç koyan papaz töreni tamamladıktan sonra kiliseden çıkılırken gelinin başına buğday, leblebi ve küçük paralar atılır. Damadın evine gelindiğinde damat annesi elinde bal dolu bir tas tutarak gelini çağırır ve tarla, bahçe gibi hediyeler vermeyi teklif eder. Gelin sesini çıkarmayıp naz yaparken damadın annesi iki kere geline bal verir gibi yapıp geri çekilir ve üçüncü de balı gelinin ağzına verir. Daha sonra anne üç parmağını balın içine sokarak evin kapısı üzerine bir haç işareti yapar.Bu ağız tatlılığına delalet iken, gelin kapıdan girmeden önce evliliğinin sağlam olması için eşikte duran demire basar. Sonra damadın akrabaları geline bir erkek çocuk veriler. Bu neslin devamında erkek çocuğa verilen önemin göstergesidir. Gelin ve damat eve girdikten sonra dışarıda eğlence başlar. Düğün gecesi gençleri yaşlı bir kadın beklerken sabahında da çarşaf gösterme âdeti vardır. Bir hafta sonra ise gelin çeşmeden su almaya gittiğinde çeşmede genç kızlarla türküler söylenir, oyunlar oynanır. Gelin bereket olsun ve hepsi de çabuk evlensin diye kızların üzerine su serper (Katsikas 2000 ; Alivanoğlu 2000: 37).
Yukarıda verilen düğün tarifinde yer alan dama kırmızı bayrak asılması, gelinin yüzüne kıvrak veya al denilen kırmızı bir örtü ile örtülmesi, geleneksel Türk ailesinde soyun erkek çocukla devamı inancı, evlilik kurumunun sağlam olması için demire basılması, gelin ve damadın düğün gecesi beklenerek sabahında çarşaf gösterilmesi bugün dahi Türkiye’nin bir çok yerinde olduğu gibi Türk dünyasında da aşağı yukarı aynı özellikleri taşıyan düğünlerle benzer özellikler yer almaktadır. Düğün âdeti dışında bir kadının çocuk sahibi olduğu zaman gerçekleştirilen bazı uygulamalar da oldukça ilgi çekicidir. Bebek tuzlanıp kundağına ince kum serpilerek hayırlı kırklanma dilenir ve nazardan korunması için de yatağına sarımsak ve mavi boncuk konulur ve kötü ruhlardan korunması içinde tütsü yapılır. Bu arada çocuk oyunları arasında aşık, körebe, hoplamaç, saklambaç, körebe, beş taş, sırt-sırt ve güreş sevilen oyunlardır. Tüm bunların dışında ayrıca dikkati çeken bir uygulama da Türklere hiç de yabancı olmayan ve bir çeşit halk doktorluğu denilen ocak-ocaklı kavramıdır(Alivanoğlu 2000: 43,83).
Gelenek ve görenekler bir tarafa bırakılacak olursa, Karamanlıların en çarpıcı özelliklerden birini konuştukları Türkçe oluşturmaktadır. Karamanlıların neden Türkçe konuştukları ile ilgili olarak farklı yorumlar bulunmaktadır. Her şeyden önce Türkçe konuşan bu Ortodoks nüfusun yoğun Türk nüfus arasında kültürel etkileşim sonucunda ve hatta Türk nüfusun baskısıyla Türkçe konuşmak zorunda kaldıkları fikri özellikle Yunanlı bilim adamları tarafından ileri sürülmektedir (Vryonis 1971; Dawkins 1916). Bu görüş bir oranda Müslüman ve Hıristiyan nüfusun karışık olarak yaşadıkları köyler için geçerli olabilir ise de, tamamen Ortodoks nüfus barındıran köylerde Türkçe konuşulması açısından yeterli olmamaktadır. Örneğin, mübadele öncesi Anadolu’da Kayseri-Sivas yolu üzerinde yer alan ve sadece Ortodoks nüfus barındıran bir köy olarak Rum Kavak köyünden 90 yaşındaki Kosmas Pavlidis “Türkçe konuşurduk Rumca yoh”derken, kilisede ibadet sırasında Rumca’yı anlamadıkları için papazın İncil’i Türkçe’ye çevirmek zorunda kaldığını belirtmekteydi(Pavlidis 2000). Benzer şekilde sadece Ortodoks nüfustan oluşan Karacaören köyünden 88 yaşındaki Sultan Çiçekoğlu hangi dili konuştukları sorusuna: “Türkçe... Urumca kim biliyor...Türkçe” şeklinde cevap verirken kilisedeki ibadet dilinin de Rumca değil, Türkçe olduğuna dikkat çekmekteydi (Çiçekoğlu 2000).
Orta Anadolu’daki bazı Ortodoks köylerinde Türkçe konuşulması ile ilgili olarak R.M. Dawkins, sayısal bazı veriler sunmaktadır. Bu verilere göre bahsi geçen bölgede Rumca konuşan köy sayısı 32 iken, toplam 81 cemaat içinde Türkçe konuşan Ortodoks cemaatin sayısı 49’dur. Benzer şekilde sayısal verilerden hareket ederek Frigya olarak adlandırılan iç batı Anadolu’da 19 Ortodoks yerleşim biriminden 14’ünün, Psidia olarak adlandırılan güney bölgesinde ise 6 Ortodoks yerleşim biriminin tamamının dilinin Türkçe olup Rumca’Dan eser olmadığını belirten Kitromilides ve Alexandris, Pampilya olarak adlandırdıkları Antalya ve çevresi için de mevcut 7 Ortodoks köyden 6’sının da Rumca bilmeyen köyler olduğuna dikkat çekmektedir (Kitromilides ve Alexandris t.y.: 20). Eğer Ortodoks nüfus yoğun Müslüman baskısı karşısında veya günlük yaşamı devam ettirmenin bir gereği olarak Türkçe konuşmak zorunda kaldıysa bunun aynı çevredeki tüm köyler için geçerli olması gerekirdi. Ancak, verilere bakıldığında durumun bu şekilde olmadığı görülmektedir. Kısacası, iç batı Anadolu’nun kuzeyinde 19 yerleşim birimine sahip olan Ortodoks nüfus arasında 14 köy Türkçe konuşurken neden 5 köy Rumca konuşmaktaydı veya güney kesimde 7 Ortodoks köyden neden sadece birisi Rumca konuşmaktaydı. Bu köylerde yaşayanlar Müslüman baskısına maruz kalmamışlar mıydı ya da Rumca konuşanlar neden ticaret ve sosyal ilişkiler açısından kendi dillerini unutacak derecede Türkçe konuşmaya başlamamışlardı.
Diğer taraftan, konuşulan dil olarak Türkçe onlar açısından bizim dilimiz olarak nitelendirilirken taşıdıkları isimler de dilleri kadar dikkat çekicidir. Bugün için Yunanistan’da yaşayan Karamanlıların sadece soy isimlerinde (Çiçekoğlu, Kulaksızoğlu, Çakpinoğlu, Sütoğlu gibi), Türkçe isimlere rastlanırken geçmişte şahıs isimleri arasında Türkçe isimlere rastlamak mümkündür. Bu konuda Osmanlı Tahrir defterleri ve Şer’iye Sicillerinde yapılan incelemeler sonucunda elde edilen birkaç örneğe burada yer verilecek olursa:
Kayseri’ye ait 16.yy. tapu tahrir defterinde: Karye-i Çukur’dan mahalle-i Kor: Karlı veled-i Aydoğdu ve Hızır veled-i O (Karlı’nın oğlu Hızır), Yağmur veled-i Aydoğdu, Satılmış veled-i İneverdi ve Yardım birader-i O ( Satılmış’ın kardeşi Yardım), Aydoğdu veled-i O (Yardım’ın oğlu Aydoğdu) Kademşah veled-i Aydoğdu, Ağabalı veled-i O, Emir veled-i Tutuk ve Yörük birader-i O (Emir’in kardeşi Yörük), Ayurdı veled-i Yahşi ve Budak veled-i O ve Sefer veled-i O, Sefer veled-i Çalapverdi ve Gökçe birader-i O ve Döğenci birader-i O, Sefer veled-i Küçük ve Mihail veled-i O, Hızır veled-i Küçük ve Yardım birader-i O (Kırpık 1997: 60-62) şeklinde gayri müslim nüfus arasında Türkçe isimlere rastlanırken, benzer şekilde ilginç isimler, Ankara’ya ait I numaralı Tapu Tahrir defterinde de yer almaktadır: Bayram veled-i İnebeyi, Tanrıverdi veled-i Budak, zımmi Şahbula, zımmi Hüdaverdi, zımmi Karaman ve Hüsrev, zımmiye Katunpeşe, Körpe veled-i Sultanşah, Şehbula veled-i Seferşeh, Şahbula bint-i Tatar, Yağmur (Ongan 1958: 17, 46, 48, 609, 581, 226, 103, 180, 61, 206,268).
Burada yer verilen örnekleri çoğaltmak mümkündür. Nitekim, Kayseri ve Ankara dışında Niğde, Sivas, Karaman, Konya ve Nevşehir gibi illere ait Tapu Tahrir ve Şer’iye sicillerinde benzer isimlere rastlanmaktadır. Konu ile ilgili olarak Ömer Lütfi Barkan’ın Türk Yapı Malzemesi ve Tarihi için Kaynaklar başlıklı makalesi da konu itibarıyla önemli bir bilgi içermektedir. Süleymaniye Camii ve imaretinin Mufassal Muhasebe Defterlerini inceleyen Barkan, çalışan gayrimüslim işçiler arasında Budak, Karagöz, Arslan, Karaman, Timur, Alagöz, Tanrıverdi, Aydoğmuş, Ayvat, Kalender, Hızır, Murad, Aslıbeg, Aydın, Paşa Bey, Karyağdı, Karabaş, Karakaş, Kaplan, Hüsrev, Kumru, Kuzu, Bahadır, Bayram, Balı, Melikşah gibi isimler taşıyanların kalabalık Türk kitleleriyle iç içe yaşayan gayri müslim veya geçmişte Hıristiyanlığı kabul etmiş, fakat lisan ve isimlerini değiştirmemiş Türk soylu kimseler olabileceğine dikkat çekmektedir (Barkan 1955-56:13,19)
Hıristiyan nüfus arasında Türkçe isim örnekleri sadece orta Anadolu ile sınırlı değildir. İrene Beldiceanu, Bitinya olarak adlandırılan güney Marmara bölgesi ile ilgili olarak Tapu Tahrir defterleri üzerinde yapmış olduğu incelemeler sonucunda ilginç tespitler yapmıştır. Beldecianu, 16.yy. sonuna kadar kentlerdeki gayri müslim nüfusun azaldığına dikkat çekerken, doğrudan Türk adlarını taşıyan Yüreğir ve Çepni köyleri üzerinde önemle durmaktadır. Yüreğir köyünde yaşayanlar Hıristiyan ve Grek Ortodoks takviminden isimler taşımaktayken, Çepni köyü nüfusu Müslüman ve Hıristiyan olarak ayrılmakta ve Hıristiyanlar arasında Türkçe isimlere rastlanmaktadır. Beldecianu, Yüreğir köyündeki Grek Ortodoks takviminden isim taşıyanların varlığını Bizans döneminde hizmet eden Türklere ve Bizans’ın Hıristiyanlaştırma siyasetinde katı bir kural olarak var olan barbar isimlerinin bırakılması olayına bağlarken, Çepni köyü sakinlerinin babadan oğula uzanan bir süreç içinde Hıristiyanlıklarının incelenmesi gereken bir Türk-Tatar topluluğunun varlığına dayandırmaktadır (Beldecianu 1997: 18).
Güney Marmara bölgesindeki Ortodoks nüfus yerleşim birimleri arasında Çepni ve Yüreğir isimlerini taşıyan köylerin bulunması ilgi çekici iken, bu bölgenin durumu ile ilgili tamamlayıcı bir bilgiye daha yer vermek gerekmektedir.
Yukarıda Bizans hizmetindeki Anadolu Türkmenlerinden bahsedilmişti. 14.yy. içerisinde Türkopol ismiyle anılan bu askerlerden bazılarının Bizans-Katalan mücadeleleri sırasında saf değiştirerek Katalanların tarafına geçtikleri ve Bizans’a karşı yağma hareketlerine katıldıkları bilinmektedir. İşte bu dönemde Halil ve Melik isminde iki komutanın emrinde savaşan Türkopoller Anadolu’daki Türkmenlerden destek almışlardır. Bu yağma hareketlerinin ardından bu askerlerden bazıları Halil komutanla birlikte Anadolu’ya geçmişlerdir. Bu geçiş sırasında Dobruca’da yaşayan ve İzzeddin Keykavus ile birlikte Anadolu’yu terk eden Türklerin de var olduğu bilinmekle birlikte, Müslümanların yanında Hıristiyan Türkopollerin de olabileceği üzerinde durulması gereken bir noktadır (Wittek t.y.: 666). Diğer taraftan, Halil komutanın Anadolu’ya geçmesi sonrasında neler olduğu konusunda ise İsmail Hakkı Uzunçarşılı’nın Anadolu Beylikleri Tarihi adlı eserine bakmak gerekmektedir. Uzunçarşılı, Halil komutanla Anadolu’ya geri dönen Dobrucalı Sarı Saltık’ın Alevî Türkmenlerinin Çanakkale-Balıkesir bölgesindeki Karesi Beyliği’nin başındaki Karasi Bey tarafından beyliğinin topraklarına yerleştirildiklerini vurgulamaktadır (Uzunçarşılı 1988: 96). Dolayısıyla, bugün dahi bahsi geçen bölgede tahtacı Türkmenlerinin yaşıyor olması bir tarafa, Osmanlı döneminde 16.yy. da bölgede Yüreğir ve Çepni isimlerini taşıyan köy nüfusu arasında yoğun bir şekilde Türkçe isim taşıyan gayrimüslimin varlığı da komutan Halil ile birlikte Anadolu’ya geçen Türkopollerle bağlantılı olsa gerektir.
Sonuç olarak, bazı Ortodoksların Karamanlı olarak adlandırılmalarını, Karamanoğullarının hâkim olduğu sahada yaşamış olmalarından dolayı sadece coğrafî bir isimlendirmeye bağlamak kanaatimizce doğru değildir. Anadolu Türkmen beylikleri içerisinde önemli bir güç unsuru olarak İlhanlı ve Osmanlı Devletleri karşısında Selçuklu Sultanlığı’nın bir vârisi gibi hareket eden, kardeşi ile giriştiği taht mücadelesi sonunda Bizans İmparatorluğu’na sığınan İzzeddin Keykavus’u destekleyen Karamanlıların ve Bizans hizmetindeki Anadolulu Hıristiyan Türkmenlerin, yani Türkopollerin, varlığı kadar, özellikle Osmanlı idaresi altında orta Anadolu bölgesindeki Ortodoks nüfus arasında rastlanan öz Türkçe isimlerin yoğunluğu ve bu insanların günlük yaşamlarında tek kelime Yunanca bilmeden Türkçe konuşmaları ve hatta ibadet etmeleri dışında bugün dahi akıcı bir şekilde Türkçe konuşabilmeleri bir zamanların güçlü Türkmen beyliği Karamanoğullarının Karamanlı Ortodokslarla doğrudan alâkalı olduklarını açıkça ortaya koymaktadır, denilebilir.

Urumlar

Günümüzde Ukrayna’nın Donetskk bölgesine bağlı Donetsk merkez başta olmak üzere Manguş, Starokırım, Granitnaya, Starolaspa, Staroignatovka, Mirna, Staromolinovka, Starobeşevo, Komar, Ulaklı, Bagatiri köyleri ve Maripol şehrinde yaşayan ve resmi belgelerde Grek olarak adlandırılan bir Ortodoks topluluk yaşamaktır. Topluluğun en çarpıcı özelliği Türkçe konuşuyor olmalarıdır. Dil dışında gelenek ve görenekleri açısından da ilginç bir yapı sergileyen bu topluluk mensupları kendilerine Urum demektedirler.
1989 Sovyetler Birliği nüfus sayımına göre Ukrayna topraklarında 45.000 Urum yaşamaktadır. Ancak, sosyolojik tahminlere göre belirtilen tarih için Urumların nüfusu 60.000 kadardır. Günümüzdeki nüfusları ile ilgili olarak elde resmî bir veri bulunmamasına karşın topluluğun önde gelen aydınlarından Valeri Kior, tüm Ukrayna’da yaklaşık 300.000 Grek yaşamakta olduğunu bu nüfusun yarısını da Urumların oluşturduğunu belirtmiştir (Kior 2002). Bugün ağırlıklı olarak Ukrayna’nın Donetsk bölgesinde yaşayan Urumların asıl yerleşim yerleri ise Kırım’dır. 1778 yılına kadar Kırım’da Kırım Hanlığı idaresi altında yaşamış olan Urumlar, Rus İmparatoriçesi II. Katerina tarafından Ermeni ve Greklerle birlikte Kırım’dan çıkarılarak Donetsk bölgesinde iskana tabi tutulmuşlardır. Kırım’dan ayrılışlarını topluluk üyeleri sürgün olarak nitelendirmektedirler. Bu konuda görüşülen Urumların ortak düşüncesi II. Katerina’nın amacının Kırım Hanlığının ekonomik gücünü elinde tutan Hıristiyan halkın Kırım’dan uzaklaştırıp böylece Hanlığı ekonomik olarak çökertmek olduğudur. Akademik çevrede de benzer görüş hakim durumdadır. Donetsk Devlet Üniversitesi’nde Matematik Profesörü olan Stephan Kalayerov ve Kazakistan’da, Almata’da Deşt-i Kıpçak sahası ve Urumlar üzerine incelemeler yapmakta olan Dr. Aleksandr Garkavets, Ermeni, Rum ve Urumlara yönelik bu iskânın gerçek amacını Kırım hanlığının ekonomik olarak çökertilmesine bağlamaktadırlar (Kalayerov 2002). Nitekim, bu olaydan beş yıl sonra 1785 yılında Kırım Hanlığının Rusya’ya bağlandığı bilinmektedir.
Kırım’dan ayrıldıktan sonra iskân edilecekleri yerlere geldiklerinde kendilerine verilen sözlerin yerine getirilmediğini gören Ermeni, Grek ve Urumların çoğu zaten açlık, soğuk ve hastalıktan yollarda hayatlarını kaybetmiştir. Geride kalan Ermeniler zaman içinde toplam 5 köy kurarken, Grekler ve Urumlar da toplam 22 köy kurmuşlardır. İskân sonrası dönemde hiçbir konuda yardım almadan bugüne kadar varlıklarını sürdürmüş olan Urumlar, gerek Sovyet döneminde var olan, gerekse resmi olarak diğer Greklerle birlikte anılmalarının verdiği ortam dolayısıyla doğrudan Grek toplumundan gördükleri baskıya rağmen ana dilimiz dedikleri Türkçe’yi ve sahip oldukları âdet, gelenek ve göreneklerini kaybetmemişlerdir.
2002 yılı içerisinde yukarıda bahsi geçen yerleşim birimlerinde yapılan saha çalışması sonucunda elde edilen verilere bakıldığında topluluğun 1778 yılı öncesine ait tarihî herhangi bir bilgiye veya yazılı kaynağa sahip olmadıkları tespit edilmiştir. Urumların geçmişlerine yönelik bilgi sahibi olmadıkları gerçeği bir tarafa bu konu ile ilgilenmedikleri de söylenemez. Zira, Urumların merak ettikleri en önemli konu geçmişleri ve kimlikleridir. Onlar resmî kayıtlarda Grek olarak adlandırılsalar da, kendilerinin Greklerden oldukça farklı olduklarını her fırsatta dile getirmektedirler. Başka bir ifadeyle onlar Grek değillerdir, Rus veya Ukrayn da değillerdir. Bu durum karşısında Urumlar kimlerdir?
Urumların tarihi ile yakından ilgilenen ve Ukrayna tarihi üzerine doçentlik tezi hazırlamakta olan Kior, topluluğun tarihi geçmişi üzerine yapmış olduğu araştırmalara dayanarak ilginç bir açıklama yapmaktadır. Kior’a göre Urumlar, yüzyıllar boyunca Hunlardan itibaren Bulgar, Hazar, Peçenek, Uz ve Kıpçak Türklerinin hakim oldukları Deşt-i Kıpçak ismiyle anılan bu coğrafyada yaşamışlar ve yaşamaktalar. Bunun yanında, dil olarak hem güney hem de kuzey Türkçesinin özelliklerini taşımaktalar ve aşağıda örnekleri görüleceği gibi âdet, gelenek ve görenek olarak da Greklere değil, Türklere benzemekteler. Sonuçta, Kior’a göre Urumlar köken olarak Kıpçak-Oğuz Türklerinin bir karışımıdırlar (Kior 2002). Diğer taraftan, Kior’un bahsetmiş olduğu Deşt-i Kıpçak sahasının yüzyıllar boyunca Roma Katolik Kilisesi ve Bizans Ortodoks Kilisesinin misyon faaliyetlerine sahne olması ve bu faaliyetler sonucunda bu Türk boylarına mensup binlerce Türkün Hıristiyanlığı kabul ettikleri bugün bilinen tarihî bir gerçektir.2 Ayrıca, başta konuştukları dil ile Greklerden tamamen ayrılan Urumlar, sahip oldukları gelenek ve görenekleriyle de Greklerden farklı bir yapı sergilediklerini vurgulamayı ihmal etmemektedirler(Kior 2002).

2 Deşt-i Kıpçak sahasında misyonerlik faaliyetleri hakkında detaylı bilgi için bkz.: Peter Golden,
“Religion Among the Qıpcaqs of Medivial Eurasia”, Central Asiatic Journal, no.42, 1998; İstvan
Vasary, “ Orthodox Christian Qumans and Tatars of Crimeea in the 13th-14th centuries”,
Central Asiatic Journal, vol.32, no. 3-4, 1988; Gyula Moravcsik, “ Byzantinische Mission im Kraise
der Türkvölker an der Nordküste des Schwarzen Meeres”, Proceedingss of the 13th International
Congress of Byzantine Studies, Oxford, 5-10September 1966, ed. J.M. Hussey, D. Obelensky and S.
Runciman, Oxford Un. Press, London, 1977.

Bir toplumu tanımanın en önemli kaynakları o toplumun sahip olduğu kültürel öğeleridir. Bu bağlamda, Urum toplumunu tanımak için bugün hâlâ devam ettirmeye çalıştıkları gelenekleri ve adetleri arasında yer alan düğün, doğum ve ölüm âdetleri ayrı bir yere sahiptir. Eski Kırım’da (StaroKırım) yaşamakta olan Feodora Mihaeliç, geleneklerinin Greklerden farklı olduğunun altını çizerken bir Urum düğününü şu şekilde tarif etmektedir: ilk gün süslenen iki at ile gelinin evine gidilir ve gelinin vaftiz annesi geline damat ile paylaşacağı bir yastığı satar. Gelin evine gidilirken gelinin vaftiz annesi ön sırada yeri alır ve gelinin temizliğini simgeleyen kırmızı bir bayrak taşır. İkinci gün köy meydanında gelinin anne ve babası ile damadın anne ve babası oluşturulan bir çember içinde davul, klarnet, kemençe eşliğinde oyunlar oynarlar. Bu iki ailenin birbirine saygısı için yapılan bir uygulamadır. Üçüncü gün ise gelinin çeyizi alınmaya gidilir ve sonrasında düzenlenen eğlence ve törenle evlilik gerçekleştirilir. Bu arada çalınan gelin havası ile gelin ağlatılmaya çalışılır. Yeni bir çocuk dünyaya geldiğinde ise aile, kendilerine göz aydına gelen misafirleri için göz aydın sofrası hazırlamaktadır. Ayrıca, bebeğin kötü ruhlardan korunması için de yatağa istavroz-haç konur. Bu arada yeni doğan bebek-balanın kırklanması gerekmektedir. Loğusa kadın ise 40 gün dışarıya çıkmamaktadır. 40.gün ise banyoda iyice yıkandıktan sonra kiliseye giderek dua eder. Loğusanın 40 gün boyunca dışarı çıkmamasının sebebini geçmişte Urumlar arasında yaygın olan bir inanca bağlamak mümkündür. Bunun temelinde yeni doğum yapan bir kadının bastığı yerde ot bitmeyeceği inancı vardır. Düğün ve doğum kadar ölüm olayı karşısında da Urumların sahip oldukları inanç ve uygulamalar dikkat çekicidir. Her şeyden önce cenaze töreni düzenlenmeden cenazenin bir gece evde yatması gerekmektedir. Cenazenin bulunduğu odada mum yanarken cenazenin ayakları ve çenesinin bağlanması gerekmektedir. Karnının üzerine ise mıknatıs konulmakta eline de haç verilmektedir. Bu arada evde yaşayan kedi ve köpekler kapatılmalıdır. Ayrıca evdeki tüm aynalar da bir örtüyle kapatılmaktadır. Ertesi gün düzenlenen cenaze töreni ile defin işlemi gerçekleştirilir. Cenazenin defnedilmesinden sonraki 8. ve 40.günleri önemlidir ve ölen kişinin akrabalarının tıraş olmaması âdeti vardır. Urumlar arasında var olan bir diğer inanç da nazar değmesidir. Mihaeliç, nazar değmesinin esneme ve baş ağrısı ile ortaya çıktığını belirtirken, bazı insanların gözünün değebileceğini vurgulamaktadır. Nazara karşı İncil’den dua okunduğunu belirtirken bu duayı da herkesin okuyamayacağının altını çizmekte ve kendi ailelerinde bu özelliğin büyük annesinin elini sürüp sırtını sıvazlamasıyla kızı Ludmila’ya geçtiğini belirtmektedir. Çocuk oyunlarına bakıldığında ise koyun ayağı kemiği ile oynanan aşık oyunu, dip düştü, elçi geldi, çaka oyunu, çelik çomağın geçmişte çocuklar arasında oynan oyunlar olduğu anlaşılmaktadır. Bugün dahi yapılan yemeklerine bakıldığında, kavurmanın sızık ismiyle, ayranın aryan, kaymağın haymah olarak, pekmezin bekmez olarak telâffuz edilmesi dışında yoğurdun süzme yoğurt hali ile, köbetenin ve kolbasının (Mihaeliç 2002; Konstantinova 2002) var olması ilgi çekicidir.
Sahip oldukları gelenekleri ve âdetleri ile ve bugün dahi taşıdıkları Arabacı, Keçeci, Yağmurci, Nalça, Karasakal, Kör (Kior), gibi Türkçe soy isimleriyle Grek olarak adlandırdıkları Yunanlılardan tamamen farklı olduklarını ve aralarında hiç de iyi bir ilişkinin bulunmadığını dile getiren Urumlar, resmî literatürde Grek olarak adlandırıldıkları hâlde neden Greklere benzemedikleri, neden onlarla anlaşamadıkları ve en önemlisi de neden Türkçe konuştuklarını sorgulamaktadırlar.
Topluluk üyeleri açık ve sade bir biçimde Türkçe konuşuyor olsa da, kendileri dillerini Türkçe olarak değil de, Greko-Tatar ve Urumca olarak adlandırmaktadırlar. Greko-Tatar adlandırması bugün batı literatüründe yer alan bir adlandırma olup (Podolsky 1985) Urumlar arasında da bu isimlendirme kullanılmakta ve kendilerinin Yunanlılardan ayrı olduklarını belirtmek için “biz Helen değiliz Greko-Tatarız. Helen başka Greko-Tatar başka” şeklinde ifade etmektedirler. Bunun dışında ayrıca yaşlı kuşak özellikle Urum tabirini kullanmaktadır. Gündelik yaşamlarında her ne kadar Rusça etkin bir yere sahipse de, kendi aralarında ve evlerinde orta ve yaşlı kesim Urumca konuşmaktadırlar. Kırım’dan 1778’de ayrılmalarını takiben her türlü kısıtlama ve yasağa rağmen dillerini korumayı bu şekilde başardıklarını belirten Urumlar, kendi aralarındaki konuşmalarda Rusça konuşanları “bizces laf et” diyerek uyarmaktadırlar. Diğer taraftan, bizces dedikleri dillerinin Türkçe ile %99 oranında aynı olduğunu da kabul etmektedirler. Ancak, topluluk üyeleri arasında dillerinin ölmek üzere olduğu yönünde ciddî bir endişenin de var olduğu gözlenmektedir. Bu konuda özellikle gençlerin kendi ana dillerini konuşmaları ve unutmamaları için topluluk üyelerinin önde gelen isimlerinin önemli sayılabilecek girişimlerinin olduğu da gözlenmiştir. Bu bağlamda, Urumların Karan dedikleri ancak, Ukrayna devleti tarafından Granitnaya olarak ismi değiştirilen bir Urum köyünde emekli bir kütüphane görevlisi olan Dora Vasilevna Famiçova, evlenmeden önceki soyadının Körük olduğunu belirtirken Urum gençlerinin kendi kültürlerini ve dillerini unutmamaları için köy kütüphanesinde büyüklerinden kalan çeşitli eşyaların sergilendiği bir köşe oluşturduklarını vurgulamıştır. Bunun dışında yine Urum gençlerine kütüphane görevlisiyken ana dillerini doğru dürüst öğrenebilmeleri için onlara Urumca öğrettiğini de dile getirmiştir. Bunun için ayrı bir çalışma yaparak Türkiye’de kullanılan Latin alfabesinin Urumca’nın ifade edilmesinde en uygun alfabe olduğunu tespit eden Famiçova, Latin alfabesini Urumca’ya uyarlamıştır. Bu şekilde, köyün gençlerine görevli olduğu dönemde dillerini Latin alfabesine dayanarak öğreten Famiçova, bugün de bunu yapmak istediklerini ancak, maddî yönden yetersiz olduklarını dile getirmiştir. Famiçova’nın dışında benzer bir uygulama bugün hâlen Valeri Kior tarafından Eski Kırım (StaroKırım)’da yürütülmektedir. Kior, köyün gençlerine Latin alfabesiyle değil de, Kiril alfabesiyle Urumca öğrettiğini ve bunu devam ettirmek istediklerini belirtmiştir (Famiçova 2002 ; Kior 2002).
Yukarıda yer verilen bilgiler ışığında 18. yy. sonundan itibaren Rus denetimi altına girmelerine rağmen Urumca dedikleri dillerinden ve kültürlerinden vazgeçmemiş olan Urumların bugün hala kendi içlerinde bu şekilde varlıklarını devam ettirmeye çalışmalarının gerçekten büyük bir başarı olduğunu belirtmek gerekmektedir. Ancak, Urumlar bu varlık mücadelesinde bugüne kadar başarılı olsalar da, bu başarılarının devamı için önlerinde uğraşmaları gereken bir takım meselelerin olduğu da açıktır. . Şöyle ki, yukarıda adı geçen köy ve şehirlerde yaşayan tüm Urumları ve Grekleri bir arada toplamak amacıyla Yunanistan destekli bir federasyon faaliyet hâlindedir. Donetsk şehrinde bulunan Grek federasyonu başkanı Feodor İstanbulci, 1990 yılında tüm Urum ve Greklerin aynı soydan geldikleri fikrinden hareketle kurulan ve zamanla tüm Grek ve Urumları bir çatı altında toplamayı hedefleyen federasyonun şu anda parçalanmış olduğunu belirtirken bu parçalanmanın nedenleri konusunda herhangi bir açıklama yapmaktan kaçınmıştır (İstanbulci 2002). Diğer taraftan, bahsedilen bu parçalanmanın nedenleri konusunda Urumlar oldukça açık bir şekilde Greklerin kendilerini dışladıklarını, din dışında onlarla dilleri dahil hiçbir ortak noktalarının da olmadıklarına dikkat çekmektedirler. Ayrıca, yapılan görüşmelerden anlaşıldığı kadarıyla Yunanistan destekli federasyon bu bölgede on yıldır faaliyettedir ve Urumlar arasında aslen Helen soyundan gelmekte oldukları ve Türklerin baskısı sonucu Türkçe konuşup onlara benzedikleri şeklinde propaganda yürütmekte, topluluk mensuplarının Yunanca öğrenmelerini sağlamakta, Urum gençlerini eğitim veya çalışma amacıyla Yunanistan’a götürmekte, hatta Yunan vatandaşlığına geçmeleri için çaba sarf etmektedirler. Federasyonun bu çabalarının tamamen boşa gittiği söylenemezse de, federasyona tepki gösteren Urumların sayısının çokluğu federasyonun tam anlamıyla hedefine ulaşamadığını göstermektedir. Çünkü Staroignatovka’da yaşayan Syvetlana Konstantinova, Maria Sağırova ve Evdokia Tırnaksız’ın söylediklerine bakılırsa Yunanistan’a giden Urumlar tıpkı Türk-Yunan nüfus mübadelesinde Yunanistan’a gönderilen Karamanlı Ortodokslar gibi Yunan toplumu tarafından kabul görmemekte ve toplumdan dışlanmaktadırlar. Bunun dışında, Greklerden farklı olduklarının bilincinde olan Urumlar da, her ne kadar maddi açıdan yetersiz olsalar da, kendi başlarına bir organizasyon oluşumunu arzulamaktadırlar (Konstantinova, Sağırova ve Tırnaksız 2002). Şu an için sahip oldukları Birlik adlı gazete ile bu tür bir oluşumun temellerini atmış görünmektedirler. Sahip oldukları bu gazete dışında yukarıda adı geçen akademisyen Kior’un ve ünlü güreşçileri ve şairleri Viktor Borata’nın yazmış oldukları Kiril alfabesiyle Urumca şiir ve yazılar tüm topluluk üyeleri tarafından ilgiyle takip edilmektedir.
Kökenleri konusunda ciddî anlamda sorun yaşayan Urumlar üzerine akademik çevrelerde yapılan çalışmalara bakıldığında bugüne kadar bu konuda tek isim denilebilecek olan Dr. Alexander Garkavets’in adına rastlanmaktadır. Aslen bir Ukrayn olup, şu anda Kazakistan’da Avrasya Araştırmaları Merkezinin başkanlığını yürüten Garkavets, 1973 yılından bugüne Urumlar üzerine dil ve folklorik incelemeler yapmış ve bu anlamda bir çok eser kaleme almıştır. Türkçe konuşmakta olan Urumların köken itibariyle Helen olduklarını iddia eden Garkavets, Urum tabirinin Türkler tarafından Romalılara verilen bir adlandırma olmasının ötesinde bu iddiasını destekleyecek ciddî anlamda tarihî bir veri ileri sürememektedir. Diğer taraftan, konu ile ilgili olarak bugüne kadar Türkiye’de herhangi bir bilimsel çalışmanın bulunmaması da üzerinde durulması gereken bir diğer önemli gerçektir.
Sonuç olarak, 1999 yılından itibaren bugüne kadar gerek Karamanlılar gerekse Urumlar ile ilgili gerçekleştirilen saha çalışmaları ve yapılan literatür taramaları sonucunda ulaşılan verilere dayanarak;Türk tarihi açısından oldukça önemli olan ve bugüne kadar haklarında detaylı çalışmaların yapılmadığı Bizans hizmetindeki Hıristiyan Türklerin konumlarının ve Selçuklu tarihinin özellikle XIII.yy’daki Selçuklu Sultanlığı’nı idare eden iki kardeş, Rukneddin Kılıçarslan ve İzzeddin Keykavus, arasındaki taht mücadelesinde Keykavus’un maiyetindeki binlerce askerle birlikte Bizans İmparatorluğu’na sığınması sonrasında yaşanan gelişmelerin özellikle Yunan kaynakları esas alınarak Türk kaynakları ile karşılaştırmalı olarak detaylı bir şekilde incelenmesi gerektiğini vurgulamak gerekmektedir. Diğer taraftan, bugüne kadar elde edilen veriler, Gagauz Türklerinin, bir zamanlar Kırım’da yaşamış olup ve şimdi, geçmişten bugüne dilleri ve kültürleri konusunda taviz vermeden, Ukrayna topraklarında yaşamakta olan Urumların ve 1924 yılına kadar Türkiye topraklarında Rum Ortodoks nüfustan çok Müslüman Türk toplumu ile büyük benzerlikler gösteren, Türkçe konuşan, Türkçe isimler taşımış olan Karamanlılar arasında tarihi bir bağın var olduğunu gösterir niteliktedir denilebilir. Başka bir ifadeyle, en büyük desteği Anadolu Türkmen beyliklerinden ve bu arada Karamanoğullarından alan Sultan Keykavus ile birlikte Bizans’a sığınan ve yine onunla birlikte Kırım Hanlığı topraklarına giden Türklerin varlığı yanında, adı geçen Kırım Hanlığı topraklarının tarihte Deşt-i Kıpçak olarak adlandırılan ve yüzyıllar boyunca Bulgar, Hazar, Peçenek, Uz ve Kıpçakların hüküm sürdüğü sahanın bir parçası olması ve bu sahada Roma Katolik kilisesi ve Bizans Ortodoks Kilisesinin misyon faaliyetlerine sahne olması ve adı geçen Türk boylarına mensup binlerce Türkün Hıristiyanlığı kabul etmesi gerçekleri konuştukları dil ve sahip oldukları kültürel özellikleri açısından Karamanlıların ve bugün kendi üyeleri arasında köklerini Oğuz-Kıpçak Türklerine dayandıran ve Urum olarak adlandırılan bu iki Ortodoks Hıristiyan topluluğun Türklük ile bir bağlarının olduğunu açık bir şekilde ortaya koymaktadır, denilebilir.
Kaynaklar

“Tourcopoloi”, (1933). Megali Ellniki Egkyklopaideia, 23, 235 s.
“Tatikios”, (1933). Megali Elliniki Egkyklopedeia, 22, 822s.
ALİVANOĞLU, Kaliopi, (2000). Apo to Çukur Kappadokia isto Kappadokiko, Karditsa.
AMANTOS, K., (1933). “Tourcopoloi”, Ellinika, 40, 325 s.
ANHEGGER, Robert, (1988). “Evangelinos Misaelidis ve Türkçe Konuşan Dindaşları”, Tarih ve
Toplum, 50, Şubat, 73 s.
---, (1979-1980), “Hurufumuz Yunanca. Ein Beitrag zur Kenntniss der Karamanish-Türkischen Literatür”, Anatolica, no.VII, 159 s.
BARKAN, Ömer Lütfi, (1955-1956). “Türk Yapı ve Yapı Malzemesi İçin Kaynaklar”, İktisat Fakültesi Mecmuası, 17 (1-4 Ekim –Temmuz): 13-19.
BELDECİANU, İrene, (1997). “Bitinya’da Gayri Mülsem Nüfus (14.yy’ın ikinci yarısı –15.yy’ın ilk yarısı), Osmanlı Beyliği, (ed.) Elizabeth ZACHARİADOU, İstanbul.
BRAND, Charles M., (1989). “The Turkish Element in Byzantium, Eleventh- Twelfth Centuries”, Dumbarton Oaks Papers, 43: 13.
CAHEN, Claude, (1985). Osmanlılardan Önce Anadolu’da Türkler, İstanbul.
ÇİÇEKOĞLU, Sultan ile 6.10.2000 tarihinde Farsala Zoodohos Pigi köyünde yapılan mülakat.
DAWKİNS, R.M., (1916). Modern Greek in Asia Minor, Cambridge.
DERNSCHWAM, H., (1992). İstanbul ve Anadolu’ya Seyahat Günlüğü, çev. Prof. Dr. Yaşar ÖREN, Ankara, Kültür Bak. yay.
ECKMANN, J., (1950). “Anadolu Karamanlı Ağızlarına Ait Araştırmalar,I. Phonetika”, A.Ü. D.T.C.F. Dergisi, VIII (Mart 1): 165.
EKİNCİKLİ, Mustafa, (1998). Türk Ortodoksları, Ankara, Siyasal yayınevi.
EYİCE, Semavi, (1962). “Salaville Severien ve Dalleggio, Eugine, Karamanlidika, Bibliographie analytique d’ouvrages en langue Turque imprimes en caracteres Grecs I, 1584-1850”, Belleten, XXVI (Nisan 102): 369.
FAMİÇOVA, Dora ile Karan-Donetsk’de 09.05.2002 tarihinde gerçekleştirilen mülakat.
GARKAVETS, Aleksandre ile Akmescit’te 13.05.2002 tarihinde gerçekleştirilen mülakat.
GARZYA, Antonius,(ed.), (1984). Oraiones et Epistolae, Leipzig.
GOLDEN, Peter, (1998). “Religion Among the Qıpcaqs of Medivial Eurasia”, Central Asiatic Journal, 42.
HİONİDİ, Georgio, (1970). İstoria Tis Veria, Selanik.
İSTANBULCİ, Feodor ile Donetsk’de 08.05.2002 tarihinde yapılan mülakat
JASCHKE, Gotthard, (1964). “ Die Türkisch-Orthodoxe Kirche”, Der Islam : 98.
KALAYEROV, Stephan ile Donetsk’de 08.05.2002 tarihinde gerçekleştirilen mülakat.
DİMİTRİOS ile 9.10.2000 tarihinde Yunanistan’ın Larissa şehrinde yapılan mülakat.
KHONİATES, Niketas, (1995). Historia, (çev.) Fikret IŞILTAN, Ankara, TTK.
KIRPIK,Güray, (1997). Kayseri, Niğde ve Aksaray Livalarında Hıristiyan Türkler, Gazi Ün. Eğitim Fak. Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Ankara.
KİOR, Valeri ile Eski Kırım (Staro Kırım)’da 10.05.2002 tarihinde gerçekleştirilen mülakat.
KİTROMİLİDES, M. PASCHALİDİS ve Alexis ALEXANDRİS, “Ethnic Survival, Nationalism and Forced Migration, The Historical Demograph of the Greek Community of Asia Minor at the Close of the Ottoman Era”, Deltio, 4: 20.
KONSTANTİNOVA, Syvetlana ile Staroigneteva-Donetsk’de 09.05.2002 tarihinde yapılan mülakat.
KRUMBACHER, Karl, (1895). “Michail İtalikos”, Byzantinische Zeitshrift, 4: 10.
MİHAELİÇ, Feodora ile StaroKırım-Donetsk’de 10.05.2002 tarihinde yapılan mülakat.
Mikhail Psellos’un Khronografyası, (1992). (çev.) Işın DEMİRKENT, Ankara, TTK.
MORAVCSİK, Gyula, (1977). “Byzantinische Mission im Kraise der Türkvölker an der Nordküste des Schwarzen Meeres, “Proceedingss of the 13th International Congress of Byzantine Studies, Oxford, 5-10 September (1966), (ed.) J.M. HUSSEY, D. OBELENSKY and S. RUNCİMAN, London: Oxford Un. Press
MURALT, Edouard de, Essai de Chronographie Byzantine pour Servir à l’Examen des Annales du Byzantine Empire et particulierment Des Chronographes Slavons de 395 à 1057, St.Petersburg, 1, 2.
NASTASE, D, “Les Debuts de la Communaute Ecumenique du mont Athos”, Simmetika, tom. Ektos: 263-368.
OCAK, Ahmet Yaşar, (2000). Babiler İsyanı, Aleviliğin Tarihsel Altyapısı, Yahut Anadolu’ya İslam-Türk Heteredoksisinin Teşekkülü, İstanbul.
ONGAN, Halit, (1958). Ankara’nın ı numaralı Şer’iye Sicili, Ankara, TTK.
PAVLİDİS, Kosmas ile 6.10.2000 tarihinde Farsala-Zoodohos Pigi köyünde yapılan mülakat.
PODOLSKY, Baruch, (1985). A Greek Tatar-English Glossary, Ottoharrassowittz, Wiesbaden.
SAĞIROVA, Maria ile Staroignatovka-Donetsk’de 09.05.2002 tarihinde yapılan mülakat
SAVVİDES, Alexis, (1993). “Late Byzantine and Western Historiographers on Turkish Mercenaries in Greek and Latin Armies: Turcoples /Tourkopouloi” in Making of Byzantine History, Studies dedicated to Donald M. Nicol, ed. by Roderick Beaton and Charlotte Rouche, Variorum, 122 s.
TIRNAKSIZ, Evdokia ile Staroignatovka-Donetsk’de 09.05.2002 tarihinde yapılan mülakat.
UZUNÇARŞILI, İsmail Hakkı, (1988). Anadolu Beylikleri ve Akkoyunlu -Karakoyunlu Devletleri, Ankara,: TTK.
VASARY, Istvan, (1988). “Orthodox Christian Qumans and Tatars of Crimeea in the 13th-14th centuries”, Central Asiatic Journal, 32 (3-4).
VASİLİEV, A. A., (1952). History of the Byzantine Empire, 324-1453, I, Madison.
VRYONİS, Speros, (1971). The Decline of The Medivial Hellenism in Asia Minor and the Process of Islamization from the 11th through the 15th century, Los Angeles,.
WİTTEK, Paul, “Yazıcıoghlou Ali on the Christian Turks of the Dobrudja”, Bulletin of the School of Oriental and African Studies, University of London, 14, 3: 48.