NTV Tarih Konuşmaları, 16 Ocak 2012
Dokuz Eylül Üniv. Öğr. Üyesi Doç. Dr. Kemal Arı, NTV Tarih Dergisi
Editörü Ayşen Gör ve Lozan Mübadilleri Vakfı Gen. Bşk. Sefer
Güvenç, Lozan mübadelesi hakkında konuşuyor.
http://video.ntvmsnbc.com/#tarih-konusmalari-15-ocak-2012-1.html
http://tvarsivi.com/player.php?y=13&z=2012-01-16 05:17:12&res=2012-01-16 05:17:12
SEFER GÜVENÇ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
SEFER GÜVENÇ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Drama Köprüsü
Belki Drama’lı Hasan artık aramızda yok, Drama Mahpusu’ndaki Karakedi çoktan beri inlemez olmuş. Martin tüfek çürümüş, barut kokusu yok olmuş, köprünün soğuk suları akmaz, tas ise toprak olmuş. Yanko çorbacı çoktaaaan gitmiş. Ama tek bir şey değişmemiş, o da “Drama köprüsü Hasan dardır geçilmez”
Evet, yılların gerçek bir öyküsü dillere destan olmuş Drama Türküsü. Halen onunla hüzünlenir, onunla coşarız. İçimizi bir hüzün kaplar o türküyü dinlediğimizde. Çünkü o türkü bize uyar, bizi bize anlatır. O türkü biziz aslında. O türkü damarlarımızda şırıl şırıl delice akan kıpkırmızı kandır. Köprünün özlemiyle birlikte güneşin doğuşunu seyretmeyi bekleriz. Kimbilir, belki sahiden güneş bir gün yeniden doğar o yeşil ormanların tepelerinden. Şahin bey’i de sırtına alarak süzülür Drama’nın ovasına. Yanındaki Serez ovası altın yuvası derler ya, işte aslında gönlümüzün parıltısı odur. Biz o parıltıya aşığız, yüreğimiz temiz, kalplerimiz yankı edercesine parıltıyla etrafına ışık saçar.
Ammaaaa, o ışığın kim ki farkındadır?
Değerli okurlarım, yeter bukadar zannedersem. Daha yazacak çok şeyler var bende. Şair değilim, ama hatasıyla doğrusuyla, günahıyla sevabıyla içimden yazmak geliyor. Drama’da yaşayan Türkler uzun yıllar önce Türkiye’ye göç ederek kendilerine yeni bir vatan edinmiş olsalarda, halen yürekleri buralarda çarpıyor. Osmanlı döneminden bu yana Balkan coğrafyasındaki hareketlerde çok önemli bir yeri olan, adına türküler yakılan ve bizim Batı Trakya’mızda da geniş bir şekilde halen günümüzde ağızdan ağıza dolaşıp söylenen Drama Köprüsü türküsü sonunda taş yerinde ağırır misali ortaya çıktı ve tam anlamıyla gerçekleşti. Böylece Drama köprüsünün yeri konusunda bugüne kadar net ortak bir görüş oluşmamış, aksine köprünün nerede ve hangisi olduğu bilinmiyordu. İşte Drama’daki Mübadiller Derneği başkanı Nikos Laçistalis, Drama Köprüsü'nün yerini tespit ettiğini açıkladı. Drama’lı Hasan’ın türküsü vardı ancak köprüsü yoktu. Şimdi artık hem türküsü var, hem de Drama’nın bir de halkları birleştirecek bir köprüsü var.
Bu bilgi üzerine Lozan Mübadilleri Vakfı'nı Drama’ya davet eden Başkan Laçistalis, bir önemli projeye de imza atmış oldu. Lozan Mubadilleri Vakfı Korosu İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti etkinlikleri kapsamında Selanik ya da Atina’da vermeyi planladığı konseri Drama’da gerçekleştirildi.
Konserde İstanbul Türküleri ile “Drama Köprüsü Bre Hasan”, “Drama’nın İçinde Yaparlar Pazar” adlı türküler önce korolar tarafından ayrı ayrı, daha sonra da birlikte Türkçe ve Yunanca olarak seslendirildi. Lozan Mubadilleri Vakfı Korosu ile Bizans Müziği Kavalas-Sofias Neohoritu koroları Konser sonunda Drama’lılar tarafından ayakta alkışlandı.
Koronun içinde önemli bir konuya değinmeden geçemeyeceğim. Narlıköy’lü olan, T.C. eski Karayolları Genel Müdürü Ali Ağaoğlu’nun kızı bayan Yasemen Ağaoğlu da koronun içinde Drama türkülerini okudu. Kendisi aslen Narlıköylü ancak İstanbul’da ikamet ediyor. Ali Ağaoğlu aynı zamanda Susurköy eski belediye başkanı Mustafa Mustaoğlu’nun da amcasıdır.
NİKOS LAÇİSTALİS: “TÜRKİYE’DEN BÖLGEMİZE BU KÖPRÜYÜ GÖRMEYE GELSİNLER”
“Drama Küçükasyalılar Kültür Derneği başkanıyım ve aynı zamanda bir araştırmacı olarak 19. ve 20. Yüzyılın Drama’sını araştırıyorum. Türk’lerin yaşadığı dönem ve daha sonrasını araştırıyorum. Bu araştırmalar esnasında, sizlerinde bildiği gibi türkülere konu olan “Drama Köprüsü”nü nihayet buldum. Önceleri orasımıydı, burasımıydı der dururduk ve elimizde sağlıklı bilgiler yoktu. Ancak bu gün şunu emin olarak söyleyebilirim, Drama Köprüsü Nikifiros (Nusratlı) köyünde bulundu. Türkünün içinde de geçtiği gibi bu gün halen ancak ayakta kalan bölümleriyle tarihe tanıklık etmektedir. Evet, Drama Köprüsü dardır, Drama Köprüsü buradadır. Bu önemli neticenin ardından Türkiye’den sürekli bölgemizi ziyarete gelen dostlarımızı, arkadaşlarımızı buraya davet ettim. Kendilerini davet ettim ve gerçek belgelerle kendilerine Drama’lı Hasan’ın köprüsünün bu köprü olduğunu göstermiş oldum. Köprünün bulunduğu bölgeye gittik ve ardından Drama Belediyesi ve diğer belediyelerin de katkılarıyla bu güzel ve anlamlı geceyi organize ettik. Sizlerinde gördüğü gibi bu akşam burada Türkiye’den gelen Lozan Mubadilleri Vakfı Korsu ile bizim derneğimizin korosu Drama Köprüsü türküsünü Yunanca ve Türkçe olarak birlikte söylediler. Bizlerin bu buluşması burada ikinci defa gerçekleşiyor. Bizlerde İstanbul’a gidip ortaklaşa etkinlikler gerçekleştiriyoruz.
Sonuç itibarıyla gerçek köprünün bulunmasının ardından, Drama Köprüsü halkları birleştiren ve sevgi saygı çerçevesinde birlikte kalkınarak yaşamalarına vesile olsun.
Şans artık sizin elinizde, Türklerin demek istiyorum çünkü Drama Köprüsü’nün öyküsü türkülere konu olmuş ve tüm Türkiye’de derin bir şekilde ağızdan ağıza yıllarca süregelerek söyleniyor. Bu vesileyle bölgemizde bulunan bu köprünün tanıtımını en iyi şekilde yaparak Türkiye genelinden bölgemize bu köprüyü görmeye gelsinler.”
SEFER GÜVENÇ: “DRAMA KÖPRÜSÜ’NÜN TÜRKÜSÜ VARDI, KENDİSİ YOKTU”
Lozan Mübadilleri Vakfı başkanı Sefer Güvenç Birlik gazetesine bu etkinlik hakkında şunları söyledi:
“Drama Köprüsü’nün türküsü vardı, kendisi yoktu. Drama’yı ziyaret eden bütün Mübadillerin yani Drama bölgesinden göç etmiş olan ailelerin çocukları ve torunlarının sorduğu ilk soru “Drama Köprüsü nerededir? Bugüne kadar aldıkları cevap, “Drama’da köprü yoktur” olmuştu. Ancak buradaki Mübadillerin başkanı Nikos Laçistalis uzun bir çalışmadan sonra Drama Köprüsü’nün yerini tespit etti ve bizide bu konuda bilgilendirdi. Bizde “İstanbul 2010” Kültür Etkinlikleri kapsamında Yunanistan’da vermeyi düşündüğümüz konseri Drama’ya kaydırdık. Böylece Drama Köprüsü bir Kültür köprüsü, barış köprüsü oldu. Ben Drama halkına, Drama belediyesine ve diğer belediyelere ve başkan Nikos Laçistalis’e ve emeği geçen herkese çok teşekkür ediyorum.”
Drama Valiliği’nde bulunan “Konstandinos Karamanlis Kültür Etkinlikleri” salonunda gerçekleşen etkinliği izlemeye gelen Drama Metropoliti Pavlos, etkinlik sonrası sahneye çıkarak Türkiye’den gelen Koronun en yaşlı ve kıdemlisi olan 1914 doğumlu Yanya göçmeni Lütfü Karadağ’a bir plaket sundu. Plaketi sunmazdan önce yaptığı konuşmasında Türkiye’den gelen konukları Türkçe selamladı ve “hoşgeldiniz” dedikten sonra şunları söyledi:
“Sizleri burada aramızda görmekten sevinç ve mutluluk duyuyoruz. Müzikler, tarihi kalıntılar bizleri birleştiriyor. Biz nasıl Türkiye’deki tarihi kalıntıları ziyaret ediyorsak, sizlerde buralara gelerek dedelerinizin yaşadığı yerleri görün. Sizler göçün acılarını iyi biliyorsunuz. Drama’dan ayrılırken şu mesajla gidin, söylemiş olduğunuz türkünün hikayesi olan bu köprü, burada yaşamış olan ve oradan buraya göç etmiş olan insanların sevgisini birleştiriyor. Çok teşekkür ederiz ve güle güle gidin.”
SÜMELA MANASTIRI’NDA AYİN YAPMAK İSTİYORUZ
Etkinliğin ardından salondan ayrılırken TRT Temsilcisi Birlik gazetesi sahibi İlhan Tahsin’e çok özel açıklamalarda bulunan Metropolit Pavlos şunları söyledi:
“Konuştuğunuz mükemmel Yunancadan ötürü sizleri tebrik ediyorum. Ben de göçmenim. Benim ailem Trabzon’dan Drama’ya göç etmiş. Zaman zaman gidip oralarını ziyaret ediyorum. Sümela Manastırı bizim için büyük önem taşıyor. Babalarımız oradan gelirken Meryem Ana’nın ikonunu oradan Darama’ya getirmişler. Bizim için kutsal olan bu ikonun yeri aslında orasıdır. Onun yeri oradadır. Eğer Türk devleti Sümela Manastırı’nda yılda birkaç defa ayin yapmamıza izin verirse, o kutsal ikonu yeniden oraya götürmeyi düşünüyoruz. Aslında bu Türkiye açısından da bir zenginliktir. Biz dinler arası hoşgörüye önem veriyoruz. Savaşlar artık geride kaldı. Sizler 80 milyonsunuz ve bizler sadece 10 milyonuz. Bu 10 milyon da zaten giderek yaşlanıyor, dolayısıyla savaşa dahi gerek yok. Umarım bizim kutsal bayramlarımızda Sümela Manastırı’nda ayin yapmamıza Türk Devleti müsade eder, bunu çok arzuluyoruz. Sümela Manastırı’nda ayin yapmak istiyoruz.” Dedi.
BİR DALDA İKİ KİRAZ, BİRİ AL BİRİ MAVİ
Onlar sahneye çıkarken heyecanlı ve yıllardır pek de dillendiremedikleri kimliklerini birlikte söylemenin rahatlığı içindeydiler. Vakıf başkanı Sefer Güvenç Yunanlılara “bir dalda iki kiraz” olan birer beyaz meddil hediye etti.
1925'te Selanik'ten başlayan yolculuğu şöyle anlatıyor bir mubadil: "Samsun'a gidecektik. Gemide çok sayıda tütüncü mübadildik. İstanbul'a vardığımızda liman idaresi, geminin Karadeniz'e gidemeyecek kadar eski olduğunu söyleyince çok üzüldük. Tütün dikme mevsimiydi, mutlaka gitmeliydik. Yola devam... Samsun'a tam üç günde vardık. Bizim Yunanlılarla öyle çok ortak yanımız var ki, birbirimize düşman olamayız."
Lozan Mübadilleri Vakfı Başkanı Sefer Güvenç'in, "mübadilliği bilince çıkarmasaydık, bu örgütlenme olmazdı," sözleriyle de daha anlaşılır oluyor.
1 Mayıs 1914 doğumlu Lütfü Karadağ ise hikayesini " 18 Temmuz 1924'de Yanya'dan vapurla İstanbul Pendik!e geldik" sözleriyle özetliyor.
Bu buluşmalarda en çok duyulan soru belli: "sizinkiler neredenmiş?"
Bizimkiler, Drama'dan.
Mübadiller, geçen yıl 30 Ocak günü ilk buluşmalarında , Türkiye'den Yunanistan'a giden mübadil konuklarıyla da beraberdiler. Ünlü müzisyen Monolis Rezolis , o toplantıda "Aşağıdan birileri tepinmedikçe, yukarıdan birileri vurmadıkça bu dostluk çökmez," demişti.
MÜBADİL KİME DENİR?
Mübadil, Lozan Barış Anlaşması'nın bir eki olan, Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti ile Yunanistan Hükümeti arasında, 30 Ocak 1923'de imzalanan "Halkların Mübadelesi Sözleşmesi " çerçevesinde zorla göç etmek zorunda kalan insanlara deniyor. İşte bu sözleşme çerçevesinde, Yunanistan'daki yerleşik Müslümanlar Anadolu'ya; Anadolu'da yerleşik Rumlar da Yunanistan'a göç etmek zorunda kaldılar.
Halkların mübadelesi sözleşmesi; sadece 1923'teki yerleşik nüfusu değil, 1912'den itibaren yurtlarını terk etmek zorunda kalanları da kapsıyordu . Bu anlamda fiili duruma yasal bir açıklık kazandırılmıştı.
Mübadele kapsamında Küçük Asya ve Trakya'dan Rumeli ve Adalar'a göç edenlerin sayısı 1,200,000, Rumeli ve Adalar'dan Anadolu ve Trakya'ya göç edenlerin sayısı, 600,000 kişi civarında kabul ediliyor.
HÜKÜMET İZNİ OLMADIKÇA
Sözleşmenin birinci maddesi'nde, "Türk topraklarında yerleşmiş Rum Ortodoks dininden Türk uyruklularla Yunan topraklarına yerleşmiş, Müslüman dininden Yunan uyrukluların, 1 Mayıs 1923'ten başlayarak zorunlu mübadelesine girişilecektir. Bu kimselerden hiçbiri, Türk hükümetinin izni olmadıkça Türkiye'ye ya da Yunan hükümetinin izni olmadıkça Yunanistan'a dönerek oraya yerleşemeyeceklerdir ."
"Türkiye'den Yunanistan'a göç edenlerin kültür, sanat ve folklorik değerleri korumak için çeşitli etkinlikler yaptıklarını, kendi aralarında dernekler, vakıflar kurarak örgütlendiklerini, araştırma enstitüleri, müzeler kurduklarını görüyoruz."
DRAMA KÖPRÜSÜ RUMELİ YÖRESİ
Drama köprüsü Hasan dardır geçilmez
Soğuktur suları Hasan bir tas içilmez
At martinini Debreli Hasan dağlar inlesin
Drama mahpusunda Hasan Karakedi dinlesin
Mezar taşlarını Hasan koyun mu sandın
Adam öldürmeyi Hasan oyun mu sandın
At martinini Debreli Hasan dağlar inlesin
Drama mahpusunda Hasan dostlar dinlesin
Drama köprüsü Hasan dardır daracık
Çok istemem Yanko Çorbacı bin beş yüz liracık
At martinini Debreli Hasan dağlar inlesin
Drama mahpusunda Hasan Karakedi dinlesin
Drama köprüsünü Hasan gece mi geçtin
Ecel şerbetini Hasan ölmeden mi içtin
At martinini Debreli Hasan dağlar inlesin
Drama mahpusunda Hasan dostlar dinlesin
Mübadillerin 87 yıllık mücadelesi
EMİN AKDAĞ
Sayı: 792/ Tarih : 08-02-2010
Sayı: 792/ Tarih : 08-02-2010
Lozan Mübadilleri Vakfı kurucu Genel Sekreteri SeferGüvenç’e göre, 1923
Türk-Yunan Nüfus Mübadelesi sözleşmesiyle buradan Yunanistan’a giden
yaklaşık bir milyon kişinin yüzde 50’sinin ana dili Türkçe idi. Yılda
5-6 defa dedelerinin topraklarını ziyaret ettiğini ve her köyde en az
iki üç Türkçe konuşanla karşılaştığını söylüyor.
Savunma Bakanı Vecdi
Gönül, “Mübadele olmasaydı, böyle bir millî devlet kurabilir miydik
acaba?” dediğinde kopan tartışmanın ardındaki gerçekleri iyi okumanın
tam zamanı şimdi. Yunanistan ile Türkiye arasında 30 Ocak 1923 yılında
imzalanan Türk-Yunan Nüfus Mübadelesi sözleşmesinin üzerinden 87 yıl
geçmesine rağmen olaya ilişkin bazı sorular hâlâ taptaze. Vurgulamak
gerekir ki, dünya tarihinde buna benzeyen başka bir göç yaşanmadı.
İstanbul ve Batı Trakya’da oturanlar hariç, buradaki Rum Ortodokslar
ile oradaki Müslümanlar mecburiyet esasına göre yer değiştirmişti.
Kriter dindi. Müslüman’dılar; ama topraklarımıza gönderilenlerin hepsi
Türk değildi. Giden Ortodoksların tümünün damarlarında da Rum kanı
dolaşmıyordu. Giden Türk Ortodokslardan ve gelen gizli Yahudilerden söz
ediliyor.
10 yıl öncesine kadar bu zorunlu
göçle Anadolu topraklarına gelenler acı ve özlemlerini hep kalplerine
gömdü. 17 Ağustos 1999 Marmara ve birkaç hafta sonrasındaki 7 Eylül
Atina depremleri göçen halkları harekete geçirdi. Bu, sıradan bir
duyarlılık değildi. 2000 yılında Türkiye’nin bu konudaki ilk etkin
sivil toplum kuruluşu Lozan Mübadilleri Vakfı’nın temelleri atıldı. 14
mübadil derneği ve vakıf, 5 Aralık 2009 tarihinde ‘Türkiye Mübadil
Kuruluşları İşbirliği, İletişim ve Dayanışma Platformu’ (Türkiye
Mübadilleri Platformu) çatısı altında birleşti. “Sivil oluşumlar 10
yıllık sürede neler yaptı? Amaç ve hedeflerine hangi ölçüde
ulaşabildi?” soruları önemli elbette. Ancak ‘mübadeleye niçin mecbur
kalındığı ve bunun altında nelerin yattığı’ da önem arz ediyor. Vakfın
kurucu Genel Sekreteri Sefer Güvenç, bir hakikati şöyle dile getiriyor:
“Ulus devlet homojen bir ulus ister. Tek dilli, dinli, tek kültürlü,
tek tip insan ister. Oysa bizim yaşadığımız coğrafya hiç buna uygun
değil. Biz büyük bir imparatorluğun bakiyesiyiz. Yani Osmanlı’nın
devamıyız. Türkiye Cumhuriyeti Osmanlı’nın bir devamıdır.” Sıradan bir
göçmen ya da hemşehri örgütü niteliği taşımadıklarını söyleyen Güvenç,
kültürel mirasın korunması ve Yunanistan’a geçişte vizenin kaldırılması
için her iki ülke hükûmetinden destek beklediklerini belirtiyor.
-Deprem, mübadilleri nasıl tetikledi?
O günkü gazeteleri açıp bakarsanız, birdenbire dost oluverdik. Eskiden düşmandık, depremden sonra dost olduk. Ulusal eğitim politikası, ders kitapları, bize “en büyük düşman Yunan’dır”; Yunan ders kitapları da “en büyük düşman Türk’tür” diye tanıttı. Şartlanmışlık vardı. Veya hâlâ var! Deprem sonrası birdenbire ilkyardım ekiplerinin Yunanistan’dan gelmesi ve bunun basına yansıması…
-İlk ekiplerin bu ülkeden gelmesi coğrafi yakınlıkla açıklanabilir. Dünyanın diğer yerlerine yaptıklarındakinden biraz daha fazla mıydı?
Fazlaydı?
-Bunun sebebi nedir?
Mübadeledir.
Marmara Bölgesi mübadelenin yoğun yaşandığı yerdir. Mübadelede Rum
Ortodoksların terk ettiği bölgeler genellikle Marmara Denizi
çevresidir. Trakya, Ege sahilleri. Gölcük’te deprem olmuş. Oradan
Yunanistan’a gidenlerde, kendi memleketlerinde deprem olmuş hissi
uyanıyor. Duyarsız kalamazlar o depreme. Öncelikle yerel yönetimlerde
de mübadil kökenli belediye başkanları buna öncülük etti. Hatırlar
mısınız, o günlerde MHP’li Sağlık Bakanımız vardı (Osman Durmuş), “Biz
Yunan kanı istemeyiz” gibi bir ifade kullanmıştı. Bu talihsiz bir
ifadeydi.
-Son yıllarda komşularla ilişkilerde sıfır sorun politikası güdülüyor. Dışişleri bakanları İsmail Cem ile Yorgo Papendreu’nun 2001’deki Türk-Yunan ilişkilerini yumuşatma çabalarında mübadillerin yaktığı kıvılcımın etkisi var mı?
O, hükûmetler düzeyinde, pek halka yansımayan bir yumuşama süreciydi. Halka depremle yansıdı. 7 Eylül’deki Atina depreminde de, Türk sivil toplum kuruluşları yardıma koştu. Kökenimiz Selanik, Girit vs... Atalarımızın geldiği yerlere duyarsız kalamazdık. ‘İki halk arasındaki hiç beklenmedik yakınlaşma ve dayanışmaya katkımız ne olabilir?’ diye düşünce geliştirdik. Kendi aramızda bir grup mübadil çocuğu bu amaçla bir araya geldik, örgütlendik. İki halk arasındaki dostluğun, sevginin, barışın ve dayanışmanın gelişmesi temel amacımızdı. Sıradan bir göçmen veya hemşehri örgütü değiliz. Selaniklileri bir araya getirelim diye bir derdimiz yok. Mübadele tarihte yaşanmış acı bir olaydır. Dünya tarihinde ilk defa uluslararası bir sözleşme imzalanmıştır zorunlu göç konusunda. Sormuyorlar sana ‘gidecek misin, kalacak’ mısın diye. Türk-Yunan mübadelesi; ama bunun arkasında İngiltere ve Fransa da var. Birinci Dünya Savaşı’nın galip devletlerinin hepsi
- Mübadeleyi o zamanlar zorunlu kılan sebepler nelerdi, bu mecburi göç hangi düşünce ve yaklaşımların üzerinde kurgulandı?
Bir defa tarihsel bir süreç var. 1789 Fransız İhtilali’nden sonra bütün dünyada ulusçuluk akımı başladı. Ulus devlet homojen bir ulus ister. Tek dilli, dinli, tek kültürlü, tek tip insan ister. Oysa bizim yaşadığımız coğrafya hiç buna uygun değil. Biz büyük bir imparatorluğun bakiyesiyiz. Yani Osmanlı’nın devamıyız. Türkiye Cumhuriyeti Osmanlı’nın bir devamıdır. Ayrıca, Türkiye gibi, Osmanlı İmparatorluğu’ndan ayrılan ulus devletler de; Yunanistan, Bulgaristan, Makedonya, eski Yugoslavya da Osmanlı bakiyesidir. Osmanlı’nın 500 yıllık ortak yaşama deneyimi var burada. Farklı etnik kökende, farklı dilde ve dinde insanlar bir arada beraber yaşamışlardır. Böyle bir deneyim var. Şimdi siz uluslaşma sürecinde istediğiniz kadar tek tipleşmeye gidin, bunu başarmanız mümkün değil. Bunu ne Yunanistan başarabilmiştir, ne de Türkiye. Bu şartlar altında politika üretmek zorundasınız.
-Türkiye bu düşünceyle mi kurulmuştu?
Yunan ulus devletinin inşa sürecinde de bu var, Türk ulus devletinin inşa sürecinde de. Balkanlar’daki ulus devletlerin hepsinde de. Bulgaristan’da 1989’a kadarki olayları hepimiz biliyoruz. İsim değiştirme, din değiştirmeye zorlama ve benzeri. Artık bu yürümüyor. Tıkandı.
-Ulus devlet anlayışının bir isteği ve öngörüsü müydü mübadele?
Kesinlikle. Tarihsel şartlar bunu dayattı. Bunun sebebi nedir, savaşlardır. Tabii yanlıştır. Bunu savunmak mümkün değildir. Lozan Barış Konferansı tutanakları mevcuttur. Zorunlu göç gündeme geldiğinde diplomatik olarak tarafların hiçbiri bunu savunmuyor. İnsani açıdan bunun çok zor ve yanlış olduğunu herkes kabul ediyor ama sözleşmeyi imzalıyorlar.
-İstememelerine rağmen bu zorunlu göçü iki tarafa hangi güçler dayatttı?
Birinci Dünya Savaşı’nın galip devletleri. İngiltere başta olmak üzere, Fransa ve diğer güçler dayattı. Şimdi durup dururken ‘hadi halkları mübadele edelim’ diye bir şey olmadı. Balkan Savaşı diye bir olay var tarihimizde. Tarih derslerinde hep zaferleri anlatırız. Yenilgileri es geçeriz. Balkan Savaşı büyük bir hezimet. Makedonya ve Rumeli toprakları Osmanlı’nın elinden çıktı. Çatışmalarda ölen insanları bırakın, sivil halk perişan oldu, oradan göçler oldu. Balkan Savaşı göçleri. O günkü gazete ve fotoğraflara bakarsanız, Sirkeci’nin göçmen topluğuyla işgal edildiğini görürsünüz. Gelenler ilkin Trakya ve Ege’de iskân edildi. İttihat ve Terakki buna karşılık, Ege Bölgesi’ndeki Rum Ortodokslara baskı yaparak göçe zorladı. Aşağı yukarı 200-250 bin Rum Balkan Savaşı’ndan sonra 1913-14’ten önce Yunanistan’a gönderildi. Fiilî bir göçe zorlama var. Makedonya ve Rumeli’nden gelen göçmenleri de, gönderdikleri Rumların ev ve tarlalarına yerleştirdiler. Ama Birinci Dünya Savaşı’ndan Osmanlı yenik ayrıldı. Bu sefer, 1919’da Yunan ordusu İzmir’e çıkarma yaptı. İttihat ve Terakki döneminde gönderilen Rum Ortodokslar orduyla birlikte topraklarına döndü. Buralara yerleştirilenler terk etmek zorunda kaldı. Kurtuluş Savaşı başladı sonuçta. Bu savaş sonunda aşağı yukarı, Balkan savaşlarında Türk sivil halkın başına gelenlerin aynısı Ortodoksların başına geldi. Bir ay içinde 9 Eylül’den Mudanya Anlaşması’na kadar 650 bin kişi Anadolu’yu panik halinde terk etti. Yunanistan’ın nüfusu 4-5 milyon idi. Nüfusu 1/5 oranında arttı. Türkiye’ye şu anda 10 milyon göç gelse ne yapılır? Birleşmiş Milletler, o zamanki adıyla Cemiyet-i Akvam devreye girdi, mülteciler sorunu adı bunun. Araştırılarak ve taraflarla görüşülerek rapor hazırlandı. Sonuç, mübadele olsun, zorunlu olsun. Sözleşme imzalandı. Yani mübadelenin sebebi savaşlardır. Bu savaşlar da tarihsel süreç içinde ulus devletlerinin inşa sürecinde maalesef her yer yerde yaşanmıştır.
-Yer değiştiren nüfusa dair farklı bilgiler var söylenen. Siz hangi verileri kabul ediyorsunuz?
Karşılıklı iki milyon insanı etkiledi diyoruz kısaca. Sözleşme öncesi aşağı yukarı 650 bin kişi bir ayda gitti. Sözleşme sonrası 193 bin kişi gitti. Bunlar Kapadokya Rumları, Anadolu’nun iç bölgelerinde yaşıyorlardı. Yunanistan’ın resmî rakamlarıdır bu. Bilimsel verilere göre gelenler de şöyle: Bir defa Osmanlı döneminde bugünkü Yunanistan topraklarındaki Müslüman nüfusun sayısı 900 bin. Bunun bir kısmı mübadeleden önce terk ediyor toprakları. 1821 ayaklanmasından itibaren göç var. Arkasından Tesalya göçleri. Değişik kaynaklara göre sözleşmeyle gelen insan sayısı 400 ila 500 bin arasında. Sözleşmeden önce de Balkan Savaşı sırasında gelenlerin sayısı bazı akademisyenlere göre 200 bin civarında. Giden 900, gelen 650 bin civarında.
-Sözleşme bir müddet öncesindeki göçleri de içine alıyor bildiğim kadarıyla…
Sözleşme 18 Ekim 1912 sonrası yurtlarını terk edenleri de kapsıyor. Kapsamasa 1922 Rumlarını kapsamaz. Çoğunluğu 1922’de gitti. Diğer ülkelere göç var, Yunanistan’a değil de Avrupa’ya, Amerika’ya giden Rumlardan söz ediliyor. Artık ‘şu kadar gitti geldi’ demiyoruz. Önceden hata yaptık. ‘Yaklaşık olarak her iki taraftan iki milyon insanı doğrudan etkiledi’, diyoruz.
-Türk Ortodokslarla ilgili net bilgi var mı? Buraya gelen, Türk olmayan Müslümanlarla ilgili araştırma var mı?
Araştırma yok, etnik kökene bakarsan işin içinden çıkamazsın. Balkanlar’da karşılıklı evlenmeler var. Makedon Yörük’le evlenmiş örneğin. Ana dil bazında bakıyoruz. Farklı ana diller var tabii ki. Buradan giden bir milyon insanın içinde ana dili Türkçe olanların sayısı bana göre yüzde 50’nin üzerinde. Neden öyle? Bir defa Kapadokya bölgesi birkaç yerleşim bölgesi hariç hepsi Türkçe konuşuyor. Ege Bölgesi’nin iç kesimleri olduğu gibi Türkçe konuşuyor.
-Bu, Türk asıllı olduklarını mı gösteriyor?
Hayır, ana dilleri Türkçe. Samsun, Havza, Tokat, Sivas, Çorum o bölgelerden gidenlerin hepsinin ana dili Türkçe. İkinci kuşaklar Türkçe konuşuyor.
-İstanbul’daki azınlıklar gibi mi?
Evet. Anadolu’nun etnik kökeni karmakarışık. Ona girmek istemiyorum. Buradan gidenler arasında Gagavuzlar var. Trakya’dan gittiler. Ana dilleri Türkçe. Hatta kimlikleri bile tartışılmıyor. Gidenler arasında Ortodoks Arnavutlar var. Arnavutça konuşuyorlardı. Slavca konuşanlar var. Kıyı bölgelerinde, İzmir ve Ayvalık gibi yerlerde insanlar Yunanca konuşuyor. İç bölgelerin büyük çoğunluğu Türkçe konuşuyor.
-Yunanistan’da Türkçe bilenler var mı hâlâ? Tabii tabii... Senede 5-6 defa gidiyoruz. Mesela ben Yunanca bilmiyorum. Orada her köyde Türkçe bilen birkaç kişiyle karşılaşabiliyorum.
-Gelenlerin ne kadarı Yunanca konuşuyordu?
Giritliler, Yunancanın bir aksanını konuşuyor, buna Giritçe diyorlar. İçinde Antik ve modern Yunanca kelimeler var. Yanya’dan gelenlerin ana dilleri yine Rumca. Grevena (Grebene) bölgesinden gelenlerin ana dilleri Rumca. Rumcanın dışında mesela Dama’dan gelenler, Pomakça konuşuyorlar. Biraz daha ileri, Makedonya sınırına doğru gittiğinde oradan gelen bir grup Slav kökenli, bugünkü Makedonya’daki dile çok benzeyen bir dili konuşuyorlar. Arnavutça, Çingenece konuşanlar var. Bir projemiz oldu bu konuda. Belleklerdeki güzel mübadele türküleri diye. Türküler derledik. Kendi ana dillerinde. Romence konuşanlar var, Ulahlar var. Müslüman Ulahlar gelmişler. Romencenin bir lehçesi gibi. Sayı vermek zor, bilimsel veri yok. O grupların hangi bölgelerden geldiklerini, hangi bölgelere iskân edildiklerini biliyoruz şu anda. Ama gelenlerin büyük çoğunluğunun ana dili Türkçe. Kavala, Drama, Serez, Selanik o bölgelerden gelenlerin hepsi Türkçe konuşuyor. Türkçe dışında dil bilmiyor. Büyük çoğunluğu da Yörük bunların.
-Evlad-ı Fatihan deniyor…
Evet, Evlad-ı Fatihan deniyor. Yörük yani Yörük. Hatta Mustafa Kemal’in soyu da Yörük’tür. Anne tarafını çok net biliyorum da. Baba tarafının köyü Yunanistan’da olmadığı için bilmiyorum. Yunanistan uzmanıyım. Anne tarafı yüzde yüz Yörük. Köyleri var. Selanik 15 kilometre mesafede Langaza diye bir yer var. Langazalı annesi, Zübeyde Hanım.
-Vakıf tam ne zaman kurulmuştu?
2000 yılında bir girişimdi, ‘Büyük Mübadele çocukları girişimi’ diye. O günden bugüne faaliyetimiz sürüyor.
-Bu
10 yılda bir şeyler yapıldı, etkinlikler, plan ve projeler. Sizin
girişimlerinizle neler ortaya konuldu? Yunanistan’da mübadele kültürü
daha ilk günlerde başlamıştı…
Bir defa 10 yılda mübadele diye tarihsel bir olayı kamuoyunun ve akademik dünyanın gündemine getirdik. Tarih kitaplarında mübadele olayından söz edilmez. Türkiye’de edebiyatta, sinemada, tiyatroda sanat dallarında söz edilmezdi. Vakfın çalışmalarıyla birlikte bu tarihsel olay, gerek akademik çevre tarafından, gerek kamuoyu tarafından bilinir oldu.
-Neden böyleydi?
Mübadele olayına Türkler ve Yunanlar farklı bakıyor. Onlar mübadele kavramını kullanmıyorlar. Onlar için bu olay, ‘Küçük Asya Felaketi’dir. Yani 1922 Yunan ordusunun mağlubiyetidir. O mağlubiyetle birlikte sivil halkın doğdukları toprakları terk etme meselesidir. Yani Helenizm’in küçük Asya’da son bulmasıdır. Tarih kitaplarında böyle okutuluyor. Romanlarda, hikâyelerinde, sanat dallarında böyle işlenmiş. Türkler mübadeleye nasıl bakmış? ‘Azınlıklardan kurtulduk’ diye bakmış. Çünkü azınlıklar baş belası olmuş. Osmanlı’da da baş belası olmuş. Avrupa müdahale etmiş azınlık hakları vs. diye. Ermeni tehciri, arkasından mübadele rahatlamış Türkiye. Böyle bir olayı da hiçbir zaman gündeme getirmek istememiş Türk tarafı. Kişisel düşüncem bu. Bu yüzden ne edebiyatta ne de diğer sanat dallarında yer verilmemiş.
-’Ulus devleti olayın üzerini örtmüş’ diyorsunuz…
Evet. Çünkü işine de gelmemiş. Mübadeleyi anlatırsan adamın aklına kurt düşürürsün. Mübadele olmuş. Bu topraklarda eskiden Türk olmayanlar da yaşıyormuş… Sordurtmamak lazım, tehlikeli sorular bunlar. O nedenle mübadele her iki tarafta da es geçilmiş. Lozan Mübadilleri Vakfı’nın yaptığı en önemli işlerden biri mübadelenin çift taraflı bir trajedi olduğunu, hem burada Müslümanların, hem de orada Ortodoksların acı çektiğini, buna da savaşların yol açtığını ısrarla her iki tarafa da anlatmaya çalışması.
-Olayın en hakiki ve çıplak boyutunu yani…
Hem Türk, hem de Yunan kamuoyuna; her iki toplumun akademik dünyalarına aktarmaya çalışıyoruz. Neden? Biz çok kültürlü bir yaşamı savunuyoruz. İnsanların dini, dili, siyasi inancı ne olursa olsun, çok kültürlü bir yaşam deneyimine sahibiz biz. Bu deneyimi mutlaka sürdürebiliriz. Türkiye Cumhuriyeti Avrupa Birliği’ne (AB) üye olmak için çok ciddi çaba sarf ediyor. Aday üye, inşallah da olur. AB’nin temel prensiplerinden biri de çok kültürlü yaşamdır. Bunu her iki tarafa da anlatmaya çalışıyoruz.
-Anlatabildiniz mi? Ne kadar etkili oldunuz ya da oluyorsunuz?
Her iki tarafta da başarılı olduğumuza inanıyoruz. Yunanistan’da çok yakın tarihlere kadar mübadele kavramı yoktu. Bu kavramı, çift taraflı trajediyi gündeme getirdik. Orada artık bu konuda makaleler yazılıyor, bilimsel toplantılar düzenleniyor, doktora tezleri yazılıyor. Onlar da geçmişleriyle yüzleşme durumuyla karşı karşıya, bizimkiler de. Millî Savunma Bakanı Vecdi Gönül bir söz söyledi. Çok tartışıldı. Aslında çok tarihî bir gerçeği dile getirdi. “Mübadele olmasaydı, ulus devlet olmazdı. (“Mübadele olmasaydı, böyle bir millî devlet kurabilir miydik acaba?”) Bu ‘neden böyleydi’ sorunuzun cevabıdır. Demek ki, ulus devlet olmak için azılıklardan arınmak şart. O zamanki düşünce oydu, hem Yunanistan’da, hem de Türkiye’de.
-Niçin bu denli ses getirdi Bakan Gönül’ün mübadele açıklaması, niçin eleştirildi böylesine?
Mübadeleyi bugün savunmak ne mümkün. Bakan, düşünmeden söyledi o sözü. Geçmişe yönelik söyledi ama bugünü de var bu işin. Kaldı ki mübadele bugün şartlar izin verse, uluslararası çatışmalarda bir çözüm yolu olarak gündeme gelebilir. ‘Nerede bir çatışma var, mübadele yapalım azınlıklardan kurtulalım’, İsrail’de, Kıbrıs’ta, Pakistan’da.
-Neden gelmiyor?
Zorunlu olarak “al Müslüman’ını ver Hıristiyan’ımı” diyemezsin şimdi. O zaman nasıl yaşayacağız, farklı din ve dildeki insanlar nasıl yaşayacak bir arada? Bu zorunlu göçün bir daha yapılmaması gerekiyor. Aradan 87 yıl geçti; ama günümüze yansımaları, çektiğimiz sıkıntılar var.
-En temel sıkıntılar nedir bugün de süren?
Bir defa en büyük sıkıntımız, ‘terk ettikleri topraklara bir daha yerleşemeyecekleri’ne dair bir hüküm var. Yerleşmenin dışında Türk-Yunan ilişkileri hep problemli olmuştur. Turist olarak dahi ülkelerini ziyaret edememişlerdir. Birinci kuşakların, orada doğup buraya gelenlerin büyük çoğunluğu, büyüdükleri toprakları göremeden göçüp gittiler. Ama hep sayıklamışlar, anmışlar: ‘Bizim orası şu kadar güzeldi, meyveleri şöyleydi, suları böyleydi.’ Çocukları ve torunları, haliyle anne-babaları ve dedelerinin doğup büyüdüğü toprakları merak ediyor. Ziyaret etmek istiyorlar. Ama vize engeli. Yunanistan Schengen vizesi uygulaması kapsamında. Vize zorunlu. Bir sürü bürokratik işlem. Ayrıca maddi yanı da var. Pasaport harcı hariç, ‘niyet ettim Yunanistan’a gitmeye’ 100 Avro gitti. Biz diyoruz ki, ‘dedelerimizin topraklarını görmek en insani hakkımız’. Onlara vize yok. Bize de kaldırılmasını talep ediyoruz. Dışişleri bakanlığımız biraz da Balkanlar’a bakmalı. Aksi takdirde ne olacak; Rumeli kökenli halkımızın geldiği ülkelerin hepsi AB üyesi olunca vize uygulayacak. Yarın bugün Makedonya girecek AB’ye. Vizesiz gidilebilenler de AB üyeliği sonrası vize isteyecek. Balkanlar’dan göçen insanlarımız atalarının topraklarını özgürce ziyaret edebilmeli.
-Gelenlerin, 87 yılın 10’unu düşersek, 77 yıl mübadele konusunu açmamalarının bir sebebi de vatana gelmenin rahatlığı mı acaba?
O da var. İnsanlar kapalı devre yaşamışlar, düzenlerini kurmuşlar. Resmî tarih bunu es geçmiş bir defa. Gelen insanlar da, geldikleri yeni vatanlarında sorun çıkarmaktan çekinmiş. Açılım tartışılırken, Kürtçe haricinde farklı dillere de ana dille yayın hakkı veriliyorken, göçmen dernekleri hemen tepki gösterdi. Boşnaklar, Bosna dilinde yayına ihtiyacı olmadıklarını söyledi. Bunun sebebi şudur; burada ‘sorun oluşturan bir topluluk’ gibi görülmek ve ‘ayrılıkçı damgası’ yemek istemedikleri için hep içlerine atmışlardır kültürel taleplerini. 87 yıl sonra da olsa bu insanlar neler çektiklerini yavaş yavaş dillendirmeye başladı. Bir defa konuşmamış bu insanlar, çocuklarına anlatmamış. ‘Çocuklarımız yeni vatanda dışlanmasın, sıkıntı çekmesinler’ diye. Belki yaşlanınca torunlarıyla paylaşmışlar sıkıntılarını.
-Yer değiştirenlerin gittikleri yerlerde, bıraktıkları şehirlerin adını yaşattıklarını biliyoruz, örnekler verebilir misiniz?
Dini farklıdır ama buradan gidenler bizim insanlarımız. Yunanistan hiçbir zaman anavatanları olmamıştır. Gelenlerde olay biraz farklı. Osmanlı sancağının dalgalandığı yer vatan. Anavatana geldim demişler. Oysa 1830’da kurulmuş bir devlet Yunanistan. Ortodoks Hıristiyan inancının merkezidir Anadolu. Buradan hiç bilmedikleri yere gitmişler. Gittikleri yerlerde terk ettikleri yerlerin adlarını koymuşlar. Nea Efesos (Yeni Efes), Nea Mudanya (Yeni Mudanya), Nea Malkara, Nea Fokea (Foça), Nea Kalvari, (Gelveri, şimdiki adı Güzelyurt) Nea Sinasos (Ürgüp’e bağlı Mustafapaşa beldesi). Buraya gelenlerin, başına ‘yeni’ getirerek kurdukları bir yer yok. Yeni Kavala, Yeni Selanik gibi… Sonradan gelenler kurmuşlar mesela, Yeni Bosna... Mübadiller arasında böyle bir yer yok.
Kültürel mirasın
korunmasında karşılıklılık ilkesi olmaz...
-Kültürel Mirasın Korunması projesi vardı AB’nin desteklediği… O proje nasıl etki oluşturdu her iki tarafta?
İlk
defa 18-24 Eylül 2004 tarihlerinde Uluslararası Anıtlar ve Sit Alanları
Konseyi (ICOMOS) ile Mustafapaşa Beldesi’nde gerçekleştirdiğimiz ‘Ortak
Kültür Mirasımız- 1923 Nüfus Mübadelesinden Kalan Mimari Mirasın
Korunması ile İlgili Yerel Bilincin Geliştirilmesi’ projesi
kapsamındaki sempozyum, gezi ve atölye çalışmalarıyla, (21-27 Ekim 2004
tarihlerinde benzeri Girit’teki Rethymno’da düzenlendi) mübadillerin
geride bıraktığı kültürel mirasın korunması gündeme geldi. Hem
Türkiye’de, hem de Yunanistan’da. İşte o tek tip insan ve ulus
oluşturma sürecinde ötekine ait olduğu düşünülen her türlü simge
yıkılmış. Cami İslam’ı simgeliyorsa cami ve minare yıkılmış. Mezarlar,
hepsi tahrip olmuş. Sadece Yunanistan’da değil, İstanbul ve Mersin gibi
bir iki yer haricinde Türkiye’de de tahribata uğramış. Rum Ortodoks
mezarlığı yok, mübadillerin terk ettiği. Yunanistan’da da Müslüman
mezarlığı kalmamış. Batı Trakya hariç. Mezar taşlarına dahi
tahammülsüzlük var. Kilise ve manastırların çok azı ayakta kalmış.
Amacımız bunların korunması adına bilinç oluşturmak. Bu konuda ses
getirdik. İki ülke dışişleri bakanları tarafından kültürel mirasın
korunmasına dair ayrı bir birim kuruldu. Böyle bir çabaya girildi
sempozyumdan sonra. Bakanlığımız vakıftan görüş istedi birim
kurulurken. Bildirdik. Çok yavaş da olsa bazı koruma çalışmaları
yapılıyor. Yeterli değil. Projemiz AB, kültür mirası ödülü de aldı.
Türkiye ve Yunanistan devletlerinde şöyle bir anlayış var. Uluslararası
ilişkilerde karşılıklılık ilkesi var ya. Bunu kültürel mirasa da teşmil
ediyorlar. İddia ve niyetimiz şu, Yunanistan’da bir cami varsa, oranın
kültürel mirasıdır. Sahip çıkması gereken Yunan halkı ve devletidir. O
toprakta kültür yaşamış ve onun ürünüdür. Buradaki kilise de bu
coğrafyanın kültürel mirasıdır. Sahip çıkması gereken Türk hükûmetidir.
Ama hükûmetler öyle bakmıyorlar. Türk hükûmeti oradaki cami benimdir
diye, Yunan hükûmeti de kilise benimdir diye bakıyor. Sen bir tane cami
onar, ben de kilise. Karşılıklılık mantığı. Biz diyoruz ki bu kültürel
miras konusunda karşılıklılık ilkesi olamaz. Olmamalıdır.
-Sivil toplumlara bıraksalar…
Çok iyi olur bırakılsa. Vakıf olarak böyle bir organizasyona talibiz. Her iki hükûmete de çağrıda bulunuyorum. İnşaat ruhsatlarında çok cüz’i bir fon ayrılabilir kültürel mirasın korunması adına. Yönetimi de mübadil ve uzman kuruluşlara bırakılsın.
-Ya da her iki ülkede etkin ortak bir sivil oluşuma devredilebilir bu iş…
UNESCO’ya bağlı ICOMOS var zaten, Türkiye ve Yunanistan’da.
-Kültürel mirasa dair oluşturmak istediğiniz bilinçlenme hamlesinde ne gibi geri dönüşler oldu? Doktora tezi için başvuranlar vs.
İlginç bir örnek. Kültürel mirasın korunması konusunda. Osmanlı’dan kalan mirası ziyaret ediyoruz. Cami, hamam, tekke vs. ‘Niye bakmıyorsunuz?’ diye söylüyoruz. Oradaki insanları duyarlı kılıyor. Ortodokslar’da doğal olarak kiliselerini ziyaret ediyor. Bu tür çalışmalara yerel yönetimler çok istekli. Turistik boyutu da olduğu için. Turizm gelir kapısı. Son gelişmeler; Yenice-i Vardar, Gazi Evrenos Bey’in kurduğu bir şehirdir. Evi belediye tarafından restore edildi geçen yıl. Orada bir saat kulesi var. Selanik’in 50 kilometre kuzeyinde. İskeçe’de bir Yenice daha var. Yunanlılar Yaniça diyor. Çok yavaş yürüyor bu işler tabii. Kapadokya’da birkaç kilise restore edildi. Merkezî yönetimlerin de destek vermesi lazım. AB’nin sağa sola yolladığı fonların bir kısmını buraya ayırması lazım.
Türkiye’deki mübadele
kuruluşlarından denize
karanfil…
Türkiye’deki
15 mübadele kuruluşu tarihî olayın 87’nci yıldönümünde ortak bildiri
yayınladı. İstanbul-Tuzla Tahaffuz Hane İskelesi, İstanbul-Büyükçekmece
Mimar Sinan İskelesi, Kuşadası sahili Heykel önü, Samsun Tütün İskelesi
ve Mudanya İskelesi’nde savaşlarda ve göç yolunda hayatını
kaybedenlerin anısına denize karanfil bırakıldı. Lozan Mübadilleri
Vakfı ile Amasya Mübadele ve Balkan Türk Kültürü Araştırmaları, Ankara
Lozan Mübadilleri, Büyük Mübadele (Büyükçekmece, Çatalca, Silivri),
Edirne Lozan Mübadilleri, Gelibolu Lozan Mübadilleri, Isparta Lozan
Mübadilleri, Kuşadası Selanik Mübadilleri ve Rumeli Göçmenleri Kültür
ve Dayanışma, Lozan Mübadilleri Derneği (İstanbul), Mudanya Lozan
Mübadilleri, Mübadele Göçmenleri Kültür ve Dayanışma (Bursa-Görükle),
Samsun Mübadele ve Balkan Türk Kültürü Araştırmaları, Sarıyer Lozan
Mübadilleri, Selanikliler Yaşatma (Fethiye) ve Tuzla Sosyal Yardım ve
Dayanışma derneklerinin bildirisinde, şu ifadeler yer aldı: “Aradan 87
yıl geçmiş olmasına karşın mübadele acısı hâlâ yüreklerimizi
sızlatıyor. Mübadil kuruluşları olarak tüm mübadiller adına Türkiye ve
Yunanistan hükûmetleri ile Avrupa Birliği’nden insancıl olan güncel ve
somut sorunlarımıza acil çözümler bekliyoruz. Son aylarda bazı
komşularımızla kaldırılmış ve kaldırılma sürecinde olan vizenin, Ege
Denizi’nde de bir engel olmaktan çıkmasını bekliyoruz. Günümüzde çok
azı ayakta kalabilmiş olan ortak kültürel-tarihî mirasa ait olan
yapıların korunması için bir an önce harekete geçilmesini talep
ediyoruz.”
TVNET'te Yunanistan'dan yapılan zorunlu göçün öyküsü
Yunanistan'dan yapılan zorunlu göçün öyküsü
Ahmet Savaş Özpınar'ın hazırlayıp sunduğu Kayıp Tarih, 1923 yılında Türkiye ile Yunanistan arasında yaşanan zorunlu göçü, yani mübadeleyi ekranlara taşıyor. 1923 yılında imzalanan Lozan Anlaşması'na eklenen bir protokol, ardında bırakacağı izlerle bugün anıları hâlâ canlı tutan bir öykünün de başlangıcı olmuştur. Türkiye topraklarında yaşayan Ortodoks Rumlarla, Yunanistan topraklarına yerleşmiş Müslüman Türkler 1 Mayıs 1923'ten başlayarak zorunlu mübadele edilecekti. Bu anlaşmanın ardından zorunlu göçle Türkiye'den 1 milyon 200 bin Ortodoks Rum, Yunanistan'dan da 600 bin Müslüman Türk doğup büyüdükleri topraklardan ayrıldı. Programa mübadelenin yaşandığı 1923'te beş yaşında olan ve mübadeleye tanık olan Mehmet Filiz, Lozan Mübadilleri Vakfı Genel Sekreteri Sefer Güvenç, Çimen Turan ve Bilgi Üniversitesi'nden Yrd. Doç Dr. Serhat Güvenç konuk oluyor. TVNET'te 19 Aralık 2008 saat 20.10'da.
KAYNAK: http://yenisafak.com.tr/Televizyon/?t=19.12.2008&i=157076
Ahmet Savaş Özpınar'ın hazırlayıp sunduğu Kayıp Tarih, 1923 yılında Türkiye ile Yunanistan arasında yaşanan zorunlu göçü, yani mübadeleyi ekranlara taşıyor. 1923 yılında imzalanan Lozan Anlaşması'na eklenen bir protokol, ardında bırakacağı izlerle bugün anıları hâlâ canlı tutan bir öykünün de başlangıcı olmuştur. Türkiye topraklarında yaşayan Ortodoks Rumlarla, Yunanistan topraklarına yerleşmiş Müslüman Türkler 1 Mayıs 1923'ten başlayarak zorunlu mübadele edilecekti. Bu anlaşmanın ardından zorunlu göçle Türkiye'den 1 milyon 200 bin Ortodoks Rum, Yunanistan'dan da 600 bin Müslüman Türk doğup büyüdükleri topraklardan ayrıldı. Programa mübadelenin yaşandığı 1923'te beş yaşında olan ve mübadeleye tanık olan Mehmet Filiz, Lozan Mübadilleri Vakfı Genel Sekreteri Sefer Güvenç, Çimen Turan ve Bilgi Üniversitesi'nden Yrd. Doç Dr. Serhat Güvenç konuk oluyor. TVNET'te 19 Aralık 2008 saat 20.10'da.
KAYNAK: http://yenisafak.com.tr/Televizyon/?t=19.12.2008&i=157076
LOZAN MÜBADİLLERİNDE SELANİKLİLİK KİMLİĞİ
SELANİKLİLİK KİMLİĞİ ÜZERİNE BİR DENEME(*)
Sefer Güvenç
(Lozan Mübadilleri Vakfı Genel Sekreteri)
30 Ocak 1923 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti ile Yunan Hükümeti arasında İsviçre’nin Lozan kentinde imzalanan “Nüfus Mübadelesi Sözleşmesi” sonrasında Yunanistan’dan Türkiye’ye zorunlu olarak göç ettirilen Türk- Müslümanların sayısı konusunda araştırmacılar 350.000 ile 490.000 arasında değişen rakamlar vermektedirler. Bu sayıya 1821-1923 yılları arasında bugünkü Yunanistan sınırları içinde kalan topraklarını terk edenler dahil değildir. “Yunanistan’ın farklı bölgelerinde yaşayan “Müslümanların sayısı”nı, Osmanlıların ayrılışı esnasında belirlemek imkansızdır. En iyimser tahminlere göre 800.000 ile 900.000 arasındadır, ki bu sayı oldukça mantıklı gözükmektedir. Bu topluluğun hemen hemen yarısı 1923’ten önce ülkeyi terk etmişlerdir. (Aleksandre Popovic, Balkanlarda İslam s.328, İnsan Yayınları İstanbul 1995)
Osmanlı yönetimi döneminde Selanik yoğun bir sivil-asker bürokrat nüfus barındırmaktaydı. Osmanlı bürokratlarının1912 sonrası ülkeyi terk etmeleri ile Müslümanların nüfusunda bir azalma olsa da toplam nüfus içindeki oranlarında bir değişme olmamıştır. Kentin Yahudilerden sonra gelen ikinci kalabalık gurubunu yine Müslümanlar oluşturmaktaydı.
1913 yılında yapılan resmi nüfus sayımına göre kent merkezinde 157.889 kişi (32.184 aile) yaşıyordu. Bu nüfusun 61.439’u Yahudi, 45.867’si Türk, 39.956’sı Yunan, 6.236’sı Bulgar ve 4.364’ü yabancıydı. (Alexandra Yerolympos, Selanik 1850-1918, İletişim Yayınları,1999 İstanbul-Hazırlayan Gilles Veinstein)
500 yıl süren “Türk Yönetimi” döneminde çok etnisiteli, çok dinli, çok dilli Selanik kenti Avrupa ile Osmanlı imparatorluğun bağlantısını sağlayan en önemli liman kentlerinden biriydi. Batı Avrupa Ülkelerindeki her türlü teknolojik, bilimsel, felsefi, sanatsal gelişme imparatorluğa bu kapıdan giriyordu. Osmanlı yönetimine muhalif olan “Genç Türkler”in merkeziydi Selanik. İttihat ve Terakki Partisi burada kurulmuştu. Abdülhamid’e II. Meşrutiyeti ilan ettirerek Meclis-i Mebusan’nın açılmasını sağlayan 1908 devriminin beşiği Selanikti. 1909’da İstanbul’da anayasal düzene karşı girişilen 31 Mart ayaklanmasını bastıran ve Abdülhamid’i tahtan indiren Hareket Ordusu Selanik’ten hareket etmişti. Mustafa Kemal bu kentte doğmuştur.. Mustafa Kemal ile birlikte Cumhuriyetin kuruluşunda görev alan sivil ve asker kadroların yetiştiği bir okuldur Selanik. Büyük şair Nazım Hikmet gibi bir çok ünlü edebiyatçının doğum yeridir. Osmanlı Türkiye’sinde kapitalist üretim tarzı öncelikle Selanik’te filiz vermiştir. Kapitalizmin bağrından çıkan işçi hareketinin beşiği, Sosyalist İşçi Federasyonun kurulduğu kenttir Selanik. Bir adı da “Kabe-i Hürriyet”tir onun..
Türkiye’nin ekonomik, siyasi, sosyal ve kültürel tarihi açısından bu kadar önemli olan, özelliği olan bu kentte yaşamış insanlar hakkında Türkiye’de yapılmış, yayımlanmış bilimsel çalışmaların yeterli olduğu söylenemez.
Gerçi, “Türkiye’de yayımlanmış Osmanlı İmparatorluğunun son birkaç on yılının politik ve kültürel tarihiyle ilgili çalışmalarda Selanik adına sık sık rastlanır. Fakat şehirdeki Müslüman öğenin yaşamını görmemizi sağlayacak derinlikli çalışmalar son derece eksiktir.” (Meropi Anastassiadou, Tanzimat Çağında Bir Osmanlı Şehri-SELANİK, Tarih Vakfı Yayınları, İstanbul 2001)
Affınza sığınarak LMV tarafından sözlü tarih çalışmalarında ulaşabildiğimiz ikisi erkek ikisi kadın Selanik doğumlu dört mübadilin anlattıklarından ve Reşat Tesal’ın yayımlanmış anılarından yola çıkarak Selaniklik kimliği üzerine bir denemede bulunmak istiyorum.
Görüşme kayıtlarına başvuracağım kişilerden;
Bay Faruk Özvardar: 1907 Selanik, Akçe Mescit Mahallesinde doğmuştur. Tekirdağ’da yaşıyor.
Bay Reşat D.Tesal: 1911 Selanik doğumlu. LMV’nin kurucu üyesi. İstanbul, İletişim Yayınlarından çıkmış “Selanik’ten İstanbul’a –Bir Ömrün Hikayesi”adlı anı kitabı var. İki yıl önce vefat etti.
Bayan Makbule Süren: 1912 Selanik doğumlu. İzmir’de bir huzur evinde yaşıyor..
Bayan Vedia Elgün: 1922 Selanik doğumlu. LMV’nin kurucu üyesi. İstanbul’da yaşıyor.
Faruk Özvardar Selaniği 17 yaşında, Reşat Tesal 13 yaşında, Makbule Süren 12 yaşında, Vedia Elgün ise 2 yaşında terk etmiştir.
Vedia Elgün dışındaki 3 kişinin anlatımları ilk elden anılardır. Vedia Elgün’ün anlatımları ise aile büyüklerinden aktarılanlara dayanmaktadır.
Reşat Tesal’ın babası Ömer Dürrü Tesal, Gunaris’in Kral yanlısı Halkçı Partisinden Yunanistan Meclisine seçilmiş ve iki dönem azınlık milletvekili olarak görev yapmış. Ailenin geçimi sağlayan bütün malvarlıkları Volos’taymış. “Volos’taki emlak, şehrin hemen girişinde bir büyük iş hanı ile, Eskiler bölgesinin en işlek yerinde,20 küsur dükkandan oluşan bir blok yapıdan oluşuyormuş…” Reşat Tesal’ın büyük babasından kalan bu dükkanlar iyi kira getiriyormuş. Kiracıların hepsi de Yunanlıymış.
Vedia Elgün’ün babası çiftlik sahibiymiş. Geçim kaynakları Kılkış’taki çiftlikten elde edilen gelirlermiş.
Faruk Özvardar’ın babası da geçimini çiftçilikten ve ipek böcekçiliğinden sağlıyormuş. Toprakları Selaniğin kuzey batısında kalan Boymitsa’daymış. (Aksiupoli).
Makbule Süren’in babasının ise esnaf. Selanik merkezde şekerci dükkanı varmış.
Selanikli Müslümanlar çoğunlukla Suluca, Çınarlı, Yakup Paşa, Koca Kasım Paşa, İshak Paşa (Kule Kahveleri Semti), Hazma Bey gibi Vardar (Egnetia) Caddesinin kuzeyindeki mahallelerde oturuyorlardı. (Vasili Demetriadis,Topografia tis Thessaloniki Kata Tin epohi tis tourkokratias 1430-1912 ).
Reşat Tesal, “Selanik’ten İstanbul’a” adlı anı kitabında ve yapılan sözlü tarih görüşmesinde ev ortamına ilişkin ayrıntılı bilgiler vermişitr. “Selanik”te çocukluğumun bir bölümünün geçtiği ev Kaymakam Hıfsı Bey”in konakları diye anılan dörder katlı,renkli camlarla geniş sofalara açılan ferah odalardan oluşan ve ara yola “Kemal’in Yokuşu”na nazır avlularında birer selamlık dairesini de kapsayan, birbirine bitişik gerçek iki konaktan bir tanesi idi.İki konak da her katta mevcut orta kapılarla birbirine bağlanmıştı.Konaklar,oturduğumuz diğer evler gibi, Müslüman mahallerinin en yoğununu oluşturan Kule Kahveleri semtindeydi.”
Reşat Tesal’ın anlatımlarından Selanikli Müslümanların geleneksel yaşam tarzından uzaklaşarak modern yaşam tarzına geçiş sürecini de izlemekteyiz . “Bizim evin eşyası, geliş kaynağı açısından, iki türden oluşuyordu. Bir bölümü, eskiden gelme ve çoğu alaturka şeylerdi. Sedirler, yer yatakları, hamam takımları, alaturka mutfak eşyası bunlardandı. Diğer eşya, annemin çeyizi ile gelenlerden ve Batı zevkini benimsemiş, sevmiş bulunan babamın edindiklerinden meydana gelmekteydi. Babamla anneme ve biz çocuklara tahsis edilmiş bulunan üst kattaki misafir salonu ile babamların ve biz iki kardeşin yatak takımları, salonun Viyana mamulü kanepe ve koltukları, duvarları süsleyen tablo ve biblolar bu türden modern ve kıymetli şeylerdi.( Resat tesal s.14-15)”
Vardar Caddesinin güneyinde Hristiyanların ve Yahudilerin yaşadıkları mahallelere komşu olan Akçe Mescitte de Müslümanlar yaşamaktaydı. Faruk Özvardar’ın çocukluğu Akçe Mescit Mahallesinde geçmiştir.”Akçe Mescit Mahallesi şehrin merkezinde Ayasofya camii, Beyaz Kule ve Kemeraltının ortasındaydı. İki katlı evimizin bir tarafı ihtiyarhane idi. Bir tarafında metropolitlik vardı. Mahallede çoğunluk Türklerdeydi. Az da olsa Rum ve Yahudi vardı.” Diyor Özvardar anlatımında. Makbule Süren ve Vedia Elgün’ün anlatımlarından Tanzimat döneminde yerleşime açılan, Selanikli zengin ailelerinin yalı ve köşklerinin bulunduğu Yalılar semtinde Frenkler, Yahudiler ve Hıristiyanlarla birlikte Müslümanların da yaşadıklarını öğreniyoruz . Makbule Süren ve Vedia Elgün evlerinin Yalılar (Vasilis Olgas) semtinde olduğunu gururla ve övünerek dile getiriyorlar.
Eğitimlerini ve dini ibadetlerini ciddi bir baskı ve dışlanma görmeden sürdüren, kentin sosyal yaşamına aktif olarak katılan Selanik’li Müslümanların mutlu yaşamı 1919 yılına kadar sürecektir. Bu döneme ilişkin anlatımlarda kentin çok kültürlü yaşamına ilişkin bilgiler ediniyoruz.
Reşat Tesal anılarında: “Yunanlarla mahallede arkadaştık, beraber gezer tozar, oyun oynardık. Sinemaya beraber giderdik. Ben tercümesini yapardım. Fransızcam vardı benim. Yunanlı arkadaşlarım dinlerdi benim tercümelerimi. Böyle haşır neşirdik.”diyor.
Makbule Süren’in anlatımları da aynı doğrultuda: “Oturduğumuz sokakta hem Türkler vardı, hem de Rumlar. Rumlarla gayet iyi görüşürdük. Güzel muameleleri vardı.Hatta Madam Aleksandria vardı karşımızda,ben sık sık oraya giderdim. Onun kızı vardı, onunla oynardık.
Hiçbir gün Türksünüz diye hakarette bulunmadılar. Yapmadılar. Bilakis Türkiye’den gelen Rumlara fırından ekmek istedikleri zaman, Türkçe söyledikleri için “Git Kemal versin” diye kovalıyorlardı.”
R.Tesal’ın anılarından o günkü eğlence anlayışı ve eğlence mekanları hakkında da ayrıntılı bilgiler ediniyoruz. “ En büyük zaafım olan sinema zevkimi, tatil günlerinde babam veya ağabeyimle tatmin ediyordum. Babam hafta tatillerinde bizi ya Molozboyu denen sahil kıyısındaki Penciki ve Floka pastahanelerinden , yahut Beyazkuledeki sinemalardan birine götürürdü. Bu sinemalar içinde en çok Yalılardaki Kerim Efendi sineması ili Beyazkule’ye ulaştıran Rıhtım caddesindeki, kapıları çikolata gibi dilimli ve imrendirici Palas sinemasını severdim. Birde Beyazkule bahçesindeki Açıkhava revü ve sinemasını beğenirdim. Bu bahçeye ve Yalılardaki meşhur Almozlino pastahanesine ağabeyim ile de giderdik. Babamız bir iki defada, arkadaşları ile her zaman oturduğu Penciki’de ağabeyimle bana bira bile içirmişti.”
Bilindiği gibi Müslüman inancına göre alkollü içki kullanmak haramdır. Bu gün dahi Türkiye’nin bir çok kesiminde bir babanın oğulları ile birlikte alkol alması yadırganacak bir davranış olarak yorumlanır. Selanikli Müslümanların içki kullanması o günkü koşullarda ilericiliğin, batılılığın, modernizmin bir simgesiydi. ( Meropi Anastassiadou)
GİYİM TARZLARI
Selanikli Müslüman erkeklerin ve kadınların giyim tarzları da geleneksel olandan farklıydı. Anlatımlardan ve o döneme ait fotoğraflardan erkeklerin başlarında fesleri, takım elbise giydiklerini, kravat ya da papyon taktıklarını, kadınların siyah çarşaf yerine manto giydiklerini öğreniyoruz.. Türkiye’de Mustafa Kemal ve arkadaşlarının yürüttüğü mücadeleye duyulan sempati nedeniyle fes yerine vatanseverliğin simgesi olarak kalpak giymek de giderek yaygınlaşıyor. Faruk Özvardar Türkiye’ye gelirken başında fes değil kalpak olduğunu ifade etmiştir. “Çarşaf giymedi annem. Annem manto ile eşarp. Annem İdadiyi bitirmiş, çok kültürlü bir kadındı.”diyor Makbule Süren.
MÜZİKLE İLİŞKİLERİ
“Selanik’te mandolin dersi aldım. Sonra kemana başladım. Sekiz sene keman çaldım. Çarlık Rusyası yıkılınca Selaniğe gelen Ruslardan dans dersi aldım. Yağlı boya dersi aldım.” (Makbule Süren) Annem çok güzel kanun çalardı diyor Vedia Elgün. Özenle koruduğu en değerli anı eşyası annesinin nota defteri.
DİNİ İNANÇLARI
Çok kapsamlı bir konu olmasına karşın Selanik Müslümanlarının dini inançları üzerinde de kısaca durmak istiyorum. Bu konuda görüşme kayıtları şunlar var: “Okulda din dersi yanında,namaz uygulaması da öğretiliyordu. Özellikle ramazanlarda ibadete daha büyük önem verilir. Müdürlük katındaki sofada namaz kılınırdı (R.Tesal). Dini bilgileri annem verirdi. Duaları ezberletirdi bize. Babamın sabah erken kalktığını, sabah namazına gittiğini, Cuma namazına gittiğini hatırlıyorum.” Diyor Vedia Elgün.
“Evimizin yanında bir cami vardı. Mevlüt olduğu zaman oraya giderdik, şerbet falan içerdik. Annem idadiyi bitirmiş. Dini terbiye öğretmişler ona okulda, her okulda olduğu gibi din dersleri var. Annem hepsini biliyordu, fakat yapmıyordu. Dini ibadetlerime üniversiteyi bitirdikten sonra başlayabildim. 26 yaşında başladım. O gün bu gün hala namazımı kılarım. Orucumu tutarım. Duada Allah, Peygamber ve annem-babamdan sonra Atatürk’ün ismini okuyorum. Çünkü bu hayatı bize o verdi. memleketi kurtardı. Bir de nankörler, Atatürk’e leke sürmeye kalkıyorlar…”
Türkiye’deki bütün mübadiller Mustafa Kemal Atatürk’ün hemşehrisi olmakla gurur duyarlar. Lozan Mübadilleri Vakfının yapmış olduğu sözlü tarih görüşmelerinin hemen tümünde Atatürk’e bir gönderme yapılıyor. Kimi Atatürk hakkında bir anı anlatıyor. Kimi Selanik’te yakın komşu olduklarını belirtiyor. Kimi de Atatürk’ün anne-babası ile bir akrabalık bağından söz ediyor. Makbule Süren gibi dini inancı güçlü, İslamın dini kurallarını tam olarak uygulayanlar dahi Atatürk’e kötü bir söz söyletmiyor.
POLİTİK DURUŞLARI
Makbule Süren’in bu son cümlesini biraz açmak gerekirse şu söylenebilir. Türkiye’de son iki yüz yıldır bir “ilericik-gericilik” başka bir ifade ile “laiklik - İslamcılık” çekişmesi yaşanıyor. 1900’lü yılların ilk çeyreğinden itibaren rasyonalizmin, ilericiliğin, batıcılığın, çağdaşlığın temsilcisi Mustafa Kemal’dir. Toplumsal ve ekonomik gelişmeye karşın geçmişe özlem duyan tutucu çevreler ise İslamcı bir düzeni, şeriatı savunmuşlardır. Onların referansı da İslamın kutsal kitabı Kur’an ve Peygamber Hz. Muhammed Mustafa’dır. Geçmişe özlem duyanlar, Mustafa Kemal’i dinsizlikle, masonlukla, dönmelikle suçlamışlardır. Bu suçlamalar karşısında dini inançlarından şüphe edemeyeceğimiz Selanik Müslümanlar hiç tereddüt etmeden Atatürk’ün yanında yer almışlardır. Şöyle de denebilir. Selanik Müslümanları dini Peygamberleri Hz. Muhammed Mustafa ile siyasi önderleri Kemal Mustafa’yı birlikte benimsemişler, özümsemişlerdir. Dogmatizm’i dışlayıp akılcılığı ön plana çıkarmayı başarabilmişlerdir. Mübadillerin siyasi duruşlarında da bunu gözlemlemekteyiz. 90’lı yıllarda Türkiye’de siyasi islamın yükselişine tanık olduk. 1996 seçimlerinden İslamı referans alan anti-laik, anti-batıcı Refah Partisi genel seçimlerden birinci parti olarak çıkmış ve iktidar ortağı olmuştur. Bu seçimlerde mübadillerin yoğun olarak yaşadıkları Trakya, Marmara ve Ege bölgesinden bu partinin aldığı oy oranı % 5-8 arasında kalmıştır. 1946’dan sonra çok partili yaşama geçen Türkiye’de mübadil yerleşimlerindeki oylar genellikle Liberal ve sosyal demokrat partilere gitmiştir.
DÖNMELİK SUÇLAMALARI
Türkiye’de Selanik Mübadillerine yönelik başka bir saldırı da “dönmelik” suçlamasıdır.
Mesih olduğunu ilan eden Musevi cemaatinden Sabetay Sevi cezadan kurtulmak için Osmanlı Sultanının huzurunda İslamiyeti kabul etmiştir. Dış çevrelere karşı Müslüman gibi davranan fakat kendi aralarında ise Museviliğin ibadetlerini gizlice yerine getirdikleri söylenen bu gurup da Mübadelede Müslüman oldukları yada sayıldıkları için Türkiye’ye gönderilmişlerdir.
Sayıları çok fazla olmayan (verilen tahmini sayı: 5000 civarında) bu küçük topluluk, ekonomik olarak güçlü olmaları, batılı bir yaşam tarzı sürdürmeleri nedeniyle mübadelenin ilk günlerinden itibaren özellikle ırkçı ve İslamcı çevrelerin hedefi olmuşlardır. Selanik’teki Yeni Asır gazetesinin sahipleri, Feyziye Mekteplerinin sahipleri, Türkiye’de tekstil sanayinin öncüleri olan Bezmenler gibi ailelerin bu guruptan oldukları söyleniyor. Türk-Yunan dostluğu için mücadele eden gazeteci Abdi İpekçi ve yine son dönem Türk-Yunan ilişkilerinin gelişmesinde önemli katkıları olan eski dışişleri bakanı İsmail Cem’in bu guruptan olduğu ileri sürülüyor. Mustafa Kemal’in öğrenim gördüğü Selanik’teki Şemsi Efendi ilkokulu’nun sahibinin de bu guruptan olması nedeniyle Mustafa Kemal’in de “dönme” olduğu savları öne sürülmektedir. Son yıllarda Soner Yalçın’ın “Efendi-Beyaz Türkler”, Yalçın Küçük’ün “Tekelliyet” adıyla piyasaya sürdükleri kitaplarla bu konu üzerinde yapılan tartışmalar güncelleşmiştir. Türkiye’nin ekonomik, siyasi ve sosyal yaşamında önemli roller üstlenmiş Selanik kökenli bu zengin, eğitimli-kültürlü topluluğa yönelik gizli YAHUDİLİK suçlaması popülerleşerek tüm Selanik mübadillerini kapsar şekilde algılanmaya dönüşüyor. Selanik kökenli yaşlı bir mübadilin ilk tanışmamızda söylediği şu cümle suçlamaların boyutunu çok net özetliyor. “Selanikliyim; ama dönme değilim”.
ZOR YILLAR
15 Mayıs 1919 tarihinden sonra Selanikli Müslümanlar için sıkıntılı günler başlıyor. Yunan Ordusunun İzmir’e çıkışıyla birlikte Yunan milliyetçiliği de tırmanışa geçiyor. R.Tesal’ın o günlere ilişkin anıları şöyle: “Babamız bizi Akteon pastahanesine götürmüştü (Volos) Tam pastalarımızı yerken, dışarıda bir gürültü, bir bağrış çağrış oldu. Gazete satan çocuklar avaz avaz bağırarak içeri daldılar. İlave baskı satıyorlardı. İlk sayfasında kocaman bir resim vardı. Birtakım savaş gemilerini gösteriyordu. Ve iri puntolarla, Yunanların İzmir’i işgal ettikleri haberi veriliyordu. Bizim için savaş bundan sonra başlamıştı. Hele iskeleden (Kefaloskalo”dan Anadolu’ya sevkedilen asker dolu gemilerin “zito-yaşa” teraneleri arasındaki nümayişli uğurlanışı, artık iyice aklı başına gelen beni ve ağbeyimi çileden çıkarıp duruyordu… Türk delikanlı başında fes dolaşıyor. Bir Yunanlı gördü mü tepesi atardı, fanatik çünkü ve küt diye fesine vurur..” (R.Tesal)
“Türkiye’de İstiklal Harbi devam ederken bazı geceler aniden kiliselerin çanları çalmaya başlar, “Rumlar Kemal’i yakaladık,Kemal yakalandı..” diye bağırırlardı.” (Faruk Özvardar)
“Bir ara, bir eğlence falan gibi bir şeyler oldu. Sevinçliydiler. Sonra bir komşu gitti. “Ne oldu? Bir şey mi var” dedi. “Var ya Afyon düştü” demişler” (Makbule Süren)
.Selanik’te Türk-Yunan Savaşı her iki toplumda da dikkatle izleniyordu. Türkler Anadolu’daki hareketiYeni asır gazetesinden takip ediyorlarmış. “Gazeteyi alır, koltuğumun altında gizler getirirdim. Gizli gizli gazete okurdu burada evdekiler.” Diyor Makbule Süren. Yunan toplumunda yükselen milliyetçilik kendi zıddını da yaratıyor. Selanik’teki Müslümanlar arasında da Türk milliyetçiliği filizlenmeye ve yayılmaya başlıyor. Okullarda Türk milliyetçiliğinin temsilcisi yazarların kitaplarının okunması teşvik ediliyor, milliyetçi duyguları dışa vuran marşlar öğretiliyor. Reşat Tesal bu süreci şöyle açıklıyor: “…hocalarımız bize, milli harsı, elden gelen güçle ve temin edilebilin ders kitapları yardımıyla vermekten de geri kalmıyorlardı. Kurtuluş Savaşı başlangıcında Atatürk’ün söylediği dağ başını duman almış marşını dahi çın çın öttürürdük.Yunanlılar tabi bunun anlamını kavramıyorlardı..”
Yunan Ordusunun yenilgisinden sonra Yunanistan’a sığınan Rum Ortodoks mültecilerin Selaniğe gelişiyle baş gösteren kaos ortamı Selanikli Müslümanların yaşamını da derinden etkiliyor. Selanikli Müslümanlar, bu kaos ortamında evlerinin mülteciler tarafından işgal edildiğini, okullarının kapatılarak mültecilerin yerleştirildiğini dile getirmişlerdir.
Reşat Tesal bu günleri şöyle anlatıyor: “Yunanların Anadolu’da hezimete uğraması üzerine, ülkenin her yanında olduğu gibi Selanik’te de Türk azınlığı aleyhine korkulu bir baskı, tecavüz ve taşkınlık havası esmeye başladı. Bizim çevremizde bunu babamın mebusluk gücü bile durduramamıştı. Zaten uğradıkları hezimetin hemen ardından, ordu mensubu muhalifler, bir hükümet darbesi ile babamın mebusu olduğu partiyi iktidardan uzaklaştırmışlar,. Sakıt başbakan Gunaris ile diğer sorumlular kurşuna dizilmişti. Ülkenin bir çok yerinde sıkıyönetim ilan edilmiş ve buraya tam ve mutlak yetkili olarak, haşinliği ve sertliği ile tanınan general Pangalos tayin edilmişti…Yunan baskı ve taşkınlığı karşısında evimize kapanıyor, ışık bile yakamıyorduk. Azgın başıbozuklar tecavüzlerini, mebusluğu nedeniyle babamıza silah çekmeye, pencere altlarında birikerek saldırgan nümayişlere kadar vardırıyorlardı. Diğer Türk aileleri gibi biz de, geceleri evde bekçi bulundurmaya başlamıştık..Bu korkulu günlerin ardından, Anadolu’dan kaçan Rum ve Ermenilere barınacak yer bulma problemi çıktı. Bunlar pek perişandılar. Sokaklarda sürünüyorlar, geceleri de buralarda yatıp kalkıyorlardı. Ve durmadan iniltiyi andırır şarkılarla felaket ve sefaletlerini dile getiriyorlardı. Rumca bilmedikleri için Türkçe konuşuyorlar,şarkılarını da bizim makamlarımızla ve Türkçe olarak söylüyorlardı. İnleye inleye, hıçkıra hıçkıra söyledikleri bir şarkının sözleri hala hatırımdadır.
Atımı bağladım delikli taşa,
On iki kaymakam,bir Kemal Paşa,
Attılar bizi dağdan taşa,
Oooof, gençliğim evyaah!
Çaresiz kalan sıkıyönetim idaresi bunlara, Türk evlerine saldırıp işgal etme hakkını tanıdı. O
zaman korkunç bir tecavüz başladı. Ve, bir öğleden sonra, bizim de kapılarımız kırılarak içeriye kadın, erkek,çoluk, çocuk belki 50 kişi doldu. Kimseye bir şey sormadan ve babamın yalvar yakarına bakmadan, alt ve üst odaları paylaşmaya başladılar.. Zavallı babam ani bir kararla fesini kaptı, sokağa fırladı…Büyük bir teessür içinde doğruca sıkıyönetim komutanı general Pangalos’a çıkmış, kendisini tanıtarak aile hariminin korunmasını istemiş. Babam silahlı askerlerle geri geldi. General evi boşaltma emri vermiş… O akşam için kurtulmuştuk, Ancak, ertesi gün sabah erkenden saldırılar yeniden başladı. Saldırganlar,fırıncıdan sağladıkları kalın odunlarla evin kapısını zorluyorlardı. Sonunda kapı devrildi. İçeriye dört beş kişi girdi. Bunlar hemen sokak kapısını kaldırıp kırık döküğünü tamir edip yeniden yerine taktılar. Arkasını da destekleyerek başka kimseyi içeri sokmadılar. Biz de, uygunsuz işgalcilerin muhtemel yeni saldırılarını önlemek için, bu kimseleri kabullenmek zorunda kaldık. Şansımıza yeni gelenler gerçekten de çok efendi insanlar çıktı. Tekirdağ taraflarından geliyorlarmış. Gerçekten de mübadele ile Selanik’ten ayrılıncaya kadar bu aile ile bir çatı altında huzur içinde yaşayacaktık.”
Makbule Süren’in ve Vedia Elgün’ün ailelerine ait evlerde işgale uğramış. Vedia Elgün Vedia Elgün’ün bu konuya ilişkin anıları anlattıkları şöyle: “Yakup Paşa’da Atatürk’ün evinin civarında evimiz varmış. Fakat mübadeleden önce gelenler (1922) evimizin bir katını işgal etmişler. Kapıyı kırıp giriyorlarmış. Derken ikinci bir aile daha gelmiş. Babam, annem, babaannem, dört kardeşim var. Annem hamile, benim doğumum yaklaşmış, orada artık oturulamayacağını düşünerek babam Yalılar semtinde bir ev tutmuş. Ben orada dünyaya gelmişim.’
Türkiye’den gelen Rum Ortodoks mültecilerin barınma sorunlarına çözüm bulmak amacıyla Müslüman Cemaate ait cami, okul gibi kamu binaları da kullanılmış. Okul binalarına mültecilerin yerleştirilmesinden sonra Reşat Tesal’ın öğrenim gördüğü Ali Paşa Okulu, Makbule Süren’in öğrenim gördüğü Terakki Lisesi eğitim faaliyetlerine ara vermek zorunda kalmışlar.
EĞİTİM
Reşat Tesal Selanik Müslümanlarının eğitimi konusunda da ayrıntılı bilgiler veriyor: “Osmanlı idaresi zamanında, Selanik bizim başta gelen kültür kentimiz idi ve burada Türkiye’nin ilközel okuluŞemsi Efendi mektebinden doğan özel İdadi Feyziye Mektebi ve yine özel nitelikliteki diğer okul Yadigar-ı Terakki’den başka, resmi kimlikli bir Sultani, yine resmi bir İdadi, Rüştiye mektepleri, medreseler, hatta İstanbul Darülfünu’nun bir şubesini oluşturan ve Selanik Mekteb-i Hukuku adını taşıyan bir de Hukuk Fakültesi varmış. ..Ne yazık ki, Yunan işgalinden sonra Yadigar-ı Terakki gibi İstanbul’a göç edecek olan Feyziye Mektebi ile Mithatpaşa Caddesinin sonuna doğru, Türk azınlığın karargahı Cemaat-İslamiye’ye yakın yerde bulunan Türk Okulu Ali Paşa Mektebi ve Pazar Tekkesi semtinde bir ilk okul kalmıştı. Yunanlılar, bizim Ali Paşa Okulu’nu muhacirlere tahsis ettikleri için benim öğrenim işim dahi sekteye uğramıştı.”
Okulları kapanmış olsa da öğrencilerin eğitimlerini sürdürebilmeleri için yeni çözüm yolları aranmıştır. Reşat Tesal’ın babası Türk, Fransız ve Yunan öğretmenler tutararak oğlunun eğitimini sürdürmesini sağlamıştır. Bazı öğrenciler küçük guruplar halinde eğitimlerini evlerde, ya da mahallelerde yeni düzenlenen mekanlarda sürdürmüşler, bazı öğrenciler ise Mission Laique Française gibi Fransız okullarına devam etmişlerdir.
Mübadeleden önce Selanik’teki Türk okullarında uygulanan ders programlarında Yunanca da olduğu için yaşı küçük olan Vedia Elgün hariç diğer üç tanık Yunanca bildiklerini ifade etmişlerdir. Fransız okuluna giden Makbule Süren okul arkadaşlarının çoğunluğunun Musevi olması nedeniyle Yahudi dilini de bildiğini ifade etmiştir.
Selanikli Müslümanların çağdaş sanatlara da ilgisiz kalmadığını öğreniyoruz. Makbule Süren:“Selanik’te mandolin dersi aldım. Sonra kemana başladım. Sekiz sene keman çaldım. Çarlık Rusyası yıkılınca Selaniğe gelen Ruslardan dans dersi aldım. Yağlı boya dersi aldım.” Diyor. Vedia Elgün annesinin çok güzel mandolin çaldığını, arkadaşları ile toplu olarak müzikli toplantılar düzenlediklerini anlatıyor. Annesinden kalan nota defterini özenle koruyor.
Müslüman aileleri o dönemde yaşanan sıkıntılara rağmen çocuklarının eğitimini sürdürebilmeleri için her türlü fedakarlığa katlanmışlardır.
Çocuklarının eğitimine önem vermek Selanik mübadillerinin belki de en önemli özelliklerinden biridir.
Selanik’te eğitim hayatına başlayan Reşat Tesal mübadeleden sonra Türkiye ve Lozan’da eğitimi sürdürmüş. Hukuk doktoru diploması almış. Adalet Bakanlığının çeşitli kademelerinde görev yapmış. İstanbul’daki Marmara İktisadi ve Ticari İlimler Akademisinde dekanlık yapmıştır.
Makbule Süren, 1938 yılında İstanbul Üniversitesi Dişçilik Fakültesini bitirmiş, Cumhuriyet döneminin ilk kadın diş hekimlerinden biri olarak meslek hayatını İzmir’de sürdürmüştür.
Vedia Elgün, Öğretmen okulunu bitirmiş, yıllarca İstanbul Rum Cemaatine ait olan Zapyon Lisesinde Türkçe öğrenmenliği yapmıştır.
Faruk Süren Türkiye’de eğitimini sürdürememiştir. Selanik’te berber Kanaki’nin yanında çırak olarak başlayıp öğrendiği berberlik mesleğini Tekirdağ’da sürdürmüş. Kentin hem kadınları hem de erkekleri tarafından tercih edilen berberi olmuştur.
ELVEDA SELANİK
1912’den 1924 yılına kadar 12 yıl Yunanistan Vatandaşı olarak yaşamını sürdüren Selanikli Müslümanlar ile Selanikli Hıristiyanlar ve Museviler arasında ufak tefek anlaşmazlıklar dışında ciddi hiçbir sorun yaşanmamış. “Biz Selanik’te 12 sene Yunan yönetimi altında yaşadık ama doğrusunu söylemek gerekirse pek baskı görmedik” diyor Faruk Özvardar. Makbule Süren: “Memleketten ayrılırken Rum ve Yahudi komşularımız ile vedalaşıp, helalleştik. Bazı komşularımız ile ilişkilerimizi mektuplaşarak sürdürdük”lerini söylüyor.
Reşat Tesal’ın düşünceleri de aynı doğrultuda: “Yunanlı olan kiracılarımızla aramız çok iyiydi. Özellikle toptan içki bayiliği yapan Kiryazi ve iyi yetişmiş oğulları ile kiracı malsahibi ilişkisinin çok üstünde bir dostluğumuz vardı. Hele avukat olan büyük evlat Stamuli Kiryazi babama bir kardeş yakınlığı gösteriyordu. Diğer kiracılardan berber Niko ile fırıncı Miltiyadi bizlere candan bağlıydılar. Berber Niko’yu yıllarca sonra evinde ziyaret ettim. Yaşlı olmasına rağmen beni hatırladı, boynuma sarıldıve ağlayarak eski günleri yad etti. Volos’tan ayrılırken mübadele hükümlerine göre yasaklanmış olmasına rağmen”Bey, sen Türkiye’de mal edininceye kadar sıkıntı çekebilirsin. Bu nedenle biz, gelecek ayların kiralarını, hükümet yerine sana vereceğiz.” Dediklerini ve birkaç aylık toplu kiralarını babasına verdiklerini aktarıyor.
Selanikli Müslümanlar arasında sayıları az da olsa ekonomik güçlerini kaybetmemek için Arnavut tebasına geçerek Selanik’te kalanlar da olmuştur. Makbule Sürenin teyzesinin dünürleri ve Vedia Elgün’ün vapurları, zeytinyağı ve soda fabrikası olan eniştesi’nin ailesi de kalanlar arasındaymış.
MERHABA DOĞDUĞUM TOPRAK
Selanik mübadillerinin memleket özlemleri hiç dinmemiş. Reşat Tesal, Faruk Özvardar ve Vedia Elgün doğdukları toprakları ziyaret etme imkanı bulmuşlar.
1982 yılında kızı Meral ile Selanik’e gitmiş. “Selanik’i memleketimi çok özlemiştim. Hep aklımdaydı. Baba kız otobüsle gittik. Şehre vardığımızda gece olmuştu. İlk geceyi otelde geçirdik. Sabah baktım memleketimdeyim.Beyaz kuleyi gördüm, gözlerim açıldı. Kızıma “Çimdikle beni Meral, rüya mı değil mi gördüklerim anlayayım.” Dedim. Akçe Mescit’e, Boymisa’ya gittim. Kayınvalidemin evini buldum. Evde oturanlara kendimi tanıtınca çok sevindiler. Evin sahibi Hristo Bey ve eşi bizi çok güzel ağırladı. On gün kaldım doğduğum topraklarda. Çocukluğumda nereleri gezmişsem oraları gezdim. Hasret giderdim. Selanik’e gittim ama memleket özlemim dinmedi. Bir daha gitmeyi isterim doğrusu. Hep aklımda. Bazı geceler rüyama giriyor.”( İskender Özsoy, Mübadelenin Öksüz Çocuklar,Bağlam Yayınları,İstanbul 2006)
Ailesi Giresun’a iskan edilen Vedia Elgün mübadillerden uzak bir çevrede yetişmiş. Anne ve babasının anlattıkları Selanik öyküleri ile büyümüş. 70 yaşına girdiğinde öldüğünde gazetelerde yayımlanmak üzere bir ilan hazırlamış. Hazırladığı ilanda Selanik doğumlu bir mübadil olduğunu özel olarak vurgulamış. “Okuyan bir mübadil cenazeme gelecek, ben de tabutun içinde, bunu hissedeceğim. O kadar bir özlem benim ki” diyor. İlanı yazmasının üstünden yedi yıl geçtikten sonra 2000 yılının Ocak ayında mübadil çocuklarının bir araya geldiğini NTV televizyonun verdiği haberden öğrenir öğrenmez bizimle ilişki kurdu. O günden sonra vakfımızın en aktif üyelerimizden biridir.
Cumhuriyet Türkiye’sinde Selanikli olmak bir onur ve övünç kaynağı olmuştur. Mübadele Sözleşmesi gereğince Kara Yunanistan’ından Türkiye’ye gelen mübadillerin büyük çoğunluğu hangi kent veya bölgeden gelmiş olurlarsa olsunlar kendilerini öncelikle Selanikli olarak adlandırmışlardır. Bu adlandırma 2. ve 3.kuşaklarda da aynı şekilde devam etmektedir. Osmanlı yönetimi döneminde Selanik Vilayeti çok geniş bir alanı kapsıyordu. Kavala, Sarışaban, Drama, Serez, Demirhisar, Kılkış, Langaza, Karaferye, Vodina kentleri Selanik vilayetine bağlı sancaklar, mutasarrıflıklar ya da kaymakamlıklardı. Buralardan gelenlerin kendilerini Selanikli olarak adlandırmalarından daha doğal bir şey olamaz.
Ne var ki, Osmanlı yönetimi döneminde Manastır vilayetine bağlı olan Kozana, Kayalar, Florina, Gerebene, Nasliç ve Kesriye’den göç ettirilen mübadiller de kendilerini Selanikli olarak adlandırmaktadırlar. Bunun iki nedeni olabilir. Birinci neden; Bu yerleşim yerlerinden gelen mübadillerin tümü Selanik limanından gemilere bindirilmişlerdir. Sevk için sıranın kendilerine gelmesi için haftalarca, kimileri aylarca Selanik limanında kurulan çadırlarda bekletilmiştir. Selanik “Memleket”lerine son kez “elveda doğduğum toprak” denilen yerdir. İkinci ve en önemli neden ise; Atatürk ile hemşeriliğe vurgu yapılmasıdır. Atatürk ile hemşeri olmak onlar için yeni vatanlarında dışlanmalara ve haksızlıklara karşı koruyucu ve kollayıcı bir kalkan olmuştur.
Selaniklilik kimliği kuşaktan kuşağa aktarımlarla bu gün de varlığını sürdürmektedir.
(*) 30 Mart 2007 – 1 Nisan 2007 tarihinde Atina’da “Institute for Neohellenic Research” binasında yapılan RAMSES 2: EURO-MEDITERRENEAN RESEARCH NETWORK WORKSHOP: MEMORIES IN THE MEDITERRENEAN, BETWEEN HISTORY AND POLITICS” başlıklı çalıştaya İngilizce sunulan bildirinin Türkçesi.
http://www.lozanmubadilleri.org.tr/selaniklilik_kimligi.htm
Sefer Güvenç
(Lozan Mübadilleri Vakfı Genel Sekreteri)
30 Ocak 1923 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti ile Yunan Hükümeti arasında İsviçre’nin Lozan kentinde imzalanan “Nüfus Mübadelesi Sözleşmesi” sonrasında Yunanistan’dan Türkiye’ye zorunlu olarak göç ettirilen Türk- Müslümanların sayısı konusunda araştırmacılar 350.000 ile 490.000 arasında değişen rakamlar vermektedirler. Bu sayıya 1821-1923 yılları arasında bugünkü Yunanistan sınırları içinde kalan topraklarını terk edenler dahil değildir. “Yunanistan’ın farklı bölgelerinde yaşayan “Müslümanların sayısı”nı, Osmanlıların ayrılışı esnasında belirlemek imkansızdır. En iyimser tahminlere göre 800.000 ile 900.000 arasındadır, ki bu sayı oldukça mantıklı gözükmektedir. Bu topluluğun hemen hemen yarısı 1923’ten önce ülkeyi terk etmişlerdir. (Aleksandre Popovic, Balkanlarda İslam s.328, İnsan Yayınları İstanbul 1995)
Osmanlı yönetimi döneminde Selanik yoğun bir sivil-asker bürokrat nüfus barındırmaktaydı. Osmanlı bürokratlarının1912 sonrası ülkeyi terk etmeleri ile Müslümanların nüfusunda bir azalma olsa da toplam nüfus içindeki oranlarında bir değişme olmamıştır. Kentin Yahudilerden sonra gelen ikinci kalabalık gurubunu yine Müslümanlar oluşturmaktaydı.
1913 yılında yapılan resmi nüfus sayımına göre kent merkezinde 157.889 kişi (32.184 aile) yaşıyordu. Bu nüfusun 61.439’u Yahudi, 45.867’si Türk, 39.956’sı Yunan, 6.236’sı Bulgar ve 4.364’ü yabancıydı. (Alexandra Yerolympos, Selanik 1850-1918, İletişim Yayınları,1999 İstanbul-Hazırlayan Gilles Veinstein)
500 yıl süren “Türk Yönetimi” döneminde çok etnisiteli, çok dinli, çok dilli Selanik kenti Avrupa ile Osmanlı imparatorluğun bağlantısını sağlayan en önemli liman kentlerinden biriydi. Batı Avrupa Ülkelerindeki her türlü teknolojik, bilimsel, felsefi, sanatsal gelişme imparatorluğa bu kapıdan giriyordu. Osmanlı yönetimine muhalif olan “Genç Türkler”in merkeziydi Selanik. İttihat ve Terakki Partisi burada kurulmuştu. Abdülhamid’e II. Meşrutiyeti ilan ettirerek Meclis-i Mebusan’nın açılmasını sağlayan 1908 devriminin beşiği Selanikti. 1909’da İstanbul’da anayasal düzene karşı girişilen 31 Mart ayaklanmasını bastıran ve Abdülhamid’i tahtan indiren Hareket Ordusu Selanik’ten hareket etmişti. Mustafa Kemal bu kentte doğmuştur.. Mustafa Kemal ile birlikte Cumhuriyetin kuruluşunda görev alan sivil ve asker kadroların yetiştiği bir okuldur Selanik. Büyük şair Nazım Hikmet gibi bir çok ünlü edebiyatçının doğum yeridir. Osmanlı Türkiye’sinde kapitalist üretim tarzı öncelikle Selanik’te filiz vermiştir. Kapitalizmin bağrından çıkan işçi hareketinin beşiği, Sosyalist İşçi Federasyonun kurulduğu kenttir Selanik. Bir adı da “Kabe-i Hürriyet”tir onun..
Türkiye’nin ekonomik, siyasi, sosyal ve kültürel tarihi açısından bu kadar önemli olan, özelliği olan bu kentte yaşamış insanlar hakkında Türkiye’de yapılmış, yayımlanmış bilimsel çalışmaların yeterli olduğu söylenemez.
Gerçi, “Türkiye’de yayımlanmış Osmanlı İmparatorluğunun son birkaç on yılının politik ve kültürel tarihiyle ilgili çalışmalarda Selanik adına sık sık rastlanır. Fakat şehirdeki Müslüman öğenin yaşamını görmemizi sağlayacak derinlikli çalışmalar son derece eksiktir.” (Meropi Anastassiadou, Tanzimat Çağında Bir Osmanlı Şehri-SELANİK, Tarih Vakfı Yayınları, İstanbul 2001)
Affınza sığınarak LMV tarafından sözlü tarih çalışmalarında ulaşabildiğimiz ikisi erkek ikisi kadın Selanik doğumlu dört mübadilin anlattıklarından ve Reşat Tesal’ın yayımlanmış anılarından yola çıkarak Selaniklik kimliği üzerine bir denemede bulunmak istiyorum.
Görüşme kayıtlarına başvuracağım kişilerden;
Bay Faruk Özvardar: 1907 Selanik, Akçe Mescit Mahallesinde doğmuştur. Tekirdağ’da yaşıyor.
Bay Reşat D.Tesal: 1911 Selanik doğumlu. LMV’nin kurucu üyesi. İstanbul, İletişim Yayınlarından çıkmış “Selanik’ten İstanbul’a –Bir Ömrün Hikayesi”adlı anı kitabı var. İki yıl önce vefat etti.
Bayan Makbule Süren: 1912 Selanik doğumlu. İzmir’de bir huzur evinde yaşıyor..
Bayan Vedia Elgün: 1922 Selanik doğumlu. LMV’nin kurucu üyesi. İstanbul’da yaşıyor.
Faruk Özvardar Selaniği 17 yaşında, Reşat Tesal 13 yaşında, Makbule Süren 12 yaşında, Vedia Elgün ise 2 yaşında terk etmiştir.
Vedia Elgün dışındaki 3 kişinin anlatımları ilk elden anılardır. Vedia Elgün’ün anlatımları ise aile büyüklerinden aktarılanlara dayanmaktadır.
Reşat Tesal’ın babası Ömer Dürrü Tesal, Gunaris’in Kral yanlısı Halkçı Partisinden Yunanistan Meclisine seçilmiş ve iki dönem azınlık milletvekili olarak görev yapmış. Ailenin geçimi sağlayan bütün malvarlıkları Volos’taymış. “Volos’taki emlak, şehrin hemen girişinde bir büyük iş hanı ile, Eskiler bölgesinin en işlek yerinde,20 küsur dükkandan oluşan bir blok yapıdan oluşuyormuş…” Reşat Tesal’ın büyük babasından kalan bu dükkanlar iyi kira getiriyormuş. Kiracıların hepsi de Yunanlıymış.
Vedia Elgün’ün babası çiftlik sahibiymiş. Geçim kaynakları Kılkış’taki çiftlikten elde edilen gelirlermiş.
Faruk Özvardar’ın babası da geçimini çiftçilikten ve ipek böcekçiliğinden sağlıyormuş. Toprakları Selaniğin kuzey batısında kalan Boymitsa’daymış. (Aksiupoli).
Makbule Süren’in babasının ise esnaf. Selanik merkezde şekerci dükkanı varmış.
Selanikli Müslümanlar çoğunlukla Suluca, Çınarlı, Yakup Paşa, Koca Kasım Paşa, İshak Paşa (Kule Kahveleri Semti), Hazma Bey gibi Vardar (Egnetia) Caddesinin kuzeyindeki mahallelerde oturuyorlardı. (Vasili Demetriadis,Topografia tis Thessaloniki Kata Tin epohi tis tourkokratias 1430-1912 ).
Reşat Tesal, “Selanik’ten İstanbul’a” adlı anı kitabında ve yapılan sözlü tarih görüşmesinde ev ortamına ilişkin ayrıntılı bilgiler vermişitr. “Selanik”te çocukluğumun bir bölümünün geçtiği ev Kaymakam Hıfsı Bey”in konakları diye anılan dörder katlı,renkli camlarla geniş sofalara açılan ferah odalardan oluşan ve ara yola “Kemal’in Yokuşu”na nazır avlularında birer selamlık dairesini de kapsayan, birbirine bitişik gerçek iki konaktan bir tanesi idi.İki konak da her katta mevcut orta kapılarla birbirine bağlanmıştı.Konaklar,oturduğumuz diğer evler gibi, Müslüman mahallerinin en yoğununu oluşturan Kule Kahveleri semtindeydi.”
Reşat Tesal’ın anlatımlarından Selanikli Müslümanların geleneksel yaşam tarzından uzaklaşarak modern yaşam tarzına geçiş sürecini de izlemekteyiz . “Bizim evin eşyası, geliş kaynağı açısından, iki türden oluşuyordu. Bir bölümü, eskiden gelme ve çoğu alaturka şeylerdi. Sedirler, yer yatakları, hamam takımları, alaturka mutfak eşyası bunlardandı. Diğer eşya, annemin çeyizi ile gelenlerden ve Batı zevkini benimsemiş, sevmiş bulunan babamın edindiklerinden meydana gelmekteydi. Babamla anneme ve biz çocuklara tahsis edilmiş bulunan üst kattaki misafir salonu ile babamların ve biz iki kardeşin yatak takımları, salonun Viyana mamulü kanepe ve koltukları, duvarları süsleyen tablo ve biblolar bu türden modern ve kıymetli şeylerdi.( Resat tesal s.14-15)”
Vardar Caddesinin güneyinde Hristiyanların ve Yahudilerin yaşadıkları mahallelere komşu olan Akçe Mescitte de Müslümanlar yaşamaktaydı. Faruk Özvardar’ın çocukluğu Akçe Mescit Mahallesinde geçmiştir.”Akçe Mescit Mahallesi şehrin merkezinde Ayasofya camii, Beyaz Kule ve Kemeraltının ortasındaydı. İki katlı evimizin bir tarafı ihtiyarhane idi. Bir tarafında metropolitlik vardı. Mahallede çoğunluk Türklerdeydi. Az da olsa Rum ve Yahudi vardı.” Diyor Özvardar anlatımında. Makbule Süren ve Vedia Elgün’ün anlatımlarından Tanzimat döneminde yerleşime açılan, Selanikli zengin ailelerinin yalı ve köşklerinin bulunduğu Yalılar semtinde Frenkler, Yahudiler ve Hıristiyanlarla birlikte Müslümanların da yaşadıklarını öğreniyoruz . Makbule Süren ve Vedia Elgün evlerinin Yalılar (Vasilis Olgas) semtinde olduğunu gururla ve övünerek dile getiriyorlar.
Eğitimlerini ve dini ibadetlerini ciddi bir baskı ve dışlanma görmeden sürdüren, kentin sosyal yaşamına aktif olarak katılan Selanik’li Müslümanların mutlu yaşamı 1919 yılına kadar sürecektir. Bu döneme ilişkin anlatımlarda kentin çok kültürlü yaşamına ilişkin bilgiler ediniyoruz.
Reşat Tesal anılarında: “Yunanlarla mahallede arkadaştık, beraber gezer tozar, oyun oynardık. Sinemaya beraber giderdik. Ben tercümesini yapardım. Fransızcam vardı benim. Yunanlı arkadaşlarım dinlerdi benim tercümelerimi. Böyle haşır neşirdik.”diyor.
Makbule Süren’in anlatımları da aynı doğrultuda: “Oturduğumuz sokakta hem Türkler vardı, hem de Rumlar. Rumlarla gayet iyi görüşürdük. Güzel muameleleri vardı.Hatta Madam Aleksandria vardı karşımızda,ben sık sık oraya giderdim. Onun kızı vardı, onunla oynardık.
Hiçbir gün Türksünüz diye hakarette bulunmadılar. Yapmadılar. Bilakis Türkiye’den gelen Rumlara fırından ekmek istedikleri zaman, Türkçe söyledikleri için “Git Kemal versin” diye kovalıyorlardı.”
R.Tesal’ın anılarından o günkü eğlence anlayışı ve eğlence mekanları hakkında da ayrıntılı bilgiler ediniyoruz. “ En büyük zaafım olan sinema zevkimi, tatil günlerinde babam veya ağabeyimle tatmin ediyordum. Babam hafta tatillerinde bizi ya Molozboyu denen sahil kıyısındaki Penciki ve Floka pastahanelerinden , yahut Beyazkuledeki sinemalardan birine götürürdü. Bu sinemalar içinde en çok Yalılardaki Kerim Efendi sineması ili Beyazkule’ye ulaştıran Rıhtım caddesindeki, kapıları çikolata gibi dilimli ve imrendirici Palas sinemasını severdim. Birde Beyazkule bahçesindeki Açıkhava revü ve sinemasını beğenirdim. Bu bahçeye ve Yalılardaki meşhur Almozlino pastahanesine ağabeyim ile de giderdik. Babamız bir iki defada, arkadaşları ile her zaman oturduğu Penciki’de ağabeyimle bana bira bile içirmişti.”
Bilindiği gibi Müslüman inancına göre alkollü içki kullanmak haramdır. Bu gün dahi Türkiye’nin bir çok kesiminde bir babanın oğulları ile birlikte alkol alması yadırganacak bir davranış olarak yorumlanır. Selanikli Müslümanların içki kullanması o günkü koşullarda ilericiliğin, batılılığın, modernizmin bir simgesiydi. ( Meropi Anastassiadou)
GİYİM TARZLARI
Selanikli Müslüman erkeklerin ve kadınların giyim tarzları da geleneksel olandan farklıydı. Anlatımlardan ve o döneme ait fotoğraflardan erkeklerin başlarında fesleri, takım elbise giydiklerini, kravat ya da papyon taktıklarını, kadınların siyah çarşaf yerine manto giydiklerini öğreniyoruz.. Türkiye’de Mustafa Kemal ve arkadaşlarının yürüttüğü mücadeleye duyulan sempati nedeniyle fes yerine vatanseverliğin simgesi olarak kalpak giymek de giderek yaygınlaşıyor. Faruk Özvardar Türkiye’ye gelirken başında fes değil kalpak olduğunu ifade etmiştir. “Çarşaf giymedi annem. Annem manto ile eşarp. Annem İdadiyi bitirmiş, çok kültürlü bir kadındı.”diyor Makbule Süren.
MÜZİKLE İLİŞKİLERİ
“Selanik’te mandolin dersi aldım. Sonra kemana başladım. Sekiz sene keman çaldım. Çarlık Rusyası yıkılınca Selaniğe gelen Ruslardan dans dersi aldım. Yağlı boya dersi aldım.” (Makbule Süren) Annem çok güzel kanun çalardı diyor Vedia Elgün. Özenle koruduğu en değerli anı eşyası annesinin nota defteri.
DİNİ İNANÇLARI
Çok kapsamlı bir konu olmasına karşın Selanik Müslümanlarının dini inançları üzerinde de kısaca durmak istiyorum. Bu konuda görüşme kayıtları şunlar var: “Okulda din dersi yanında,namaz uygulaması da öğretiliyordu. Özellikle ramazanlarda ibadete daha büyük önem verilir. Müdürlük katındaki sofada namaz kılınırdı (R.Tesal). Dini bilgileri annem verirdi. Duaları ezberletirdi bize. Babamın sabah erken kalktığını, sabah namazına gittiğini, Cuma namazına gittiğini hatırlıyorum.” Diyor Vedia Elgün.
“Evimizin yanında bir cami vardı. Mevlüt olduğu zaman oraya giderdik, şerbet falan içerdik. Annem idadiyi bitirmiş. Dini terbiye öğretmişler ona okulda, her okulda olduğu gibi din dersleri var. Annem hepsini biliyordu, fakat yapmıyordu. Dini ibadetlerime üniversiteyi bitirdikten sonra başlayabildim. 26 yaşında başladım. O gün bu gün hala namazımı kılarım. Orucumu tutarım. Duada Allah, Peygamber ve annem-babamdan sonra Atatürk’ün ismini okuyorum. Çünkü bu hayatı bize o verdi. memleketi kurtardı. Bir de nankörler, Atatürk’e leke sürmeye kalkıyorlar…”
Türkiye’deki bütün mübadiller Mustafa Kemal Atatürk’ün hemşehrisi olmakla gurur duyarlar. Lozan Mübadilleri Vakfının yapmış olduğu sözlü tarih görüşmelerinin hemen tümünde Atatürk’e bir gönderme yapılıyor. Kimi Atatürk hakkında bir anı anlatıyor. Kimi Selanik’te yakın komşu olduklarını belirtiyor. Kimi de Atatürk’ün anne-babası ile bir akrabalık bağından söz ediyor. Makbule Süren gibi dini inancı güçlü, İslamın dini kurallarını tam olarak uygulayanlar dahi Atatürk’e kötü bir söz söyletmiyor.
POLİTİK DURUŞLARI
Makbule Süren’in bu son cümlesini biraz açmak gerekirse şu söylenebilir. Türkiye’de son iki yüz yıldır bir “ilericik-gericilik” başka bir ifade ile “laiklik - İslamcılık” çekişmesi yaşanıyor. 1900’lü yılların ilk çeyreğinden itibaren rasyonalizmin, ilericiliğin, batıcılığın, çağdaşlığın temsilcisi Mustafa Kemal’dir. Toplumsal ve ekonomik gelişmeye karşın geçmişe özlem duyan tutucu çevreler ise İslamcı bir düzeni, şeriatı savunmuşlardır. Onların referansı da İslamın kutsal kitabı Kur’an ve Peygamber Hz. Muhammed Mustafa’dır. Geçmişe özlem duyanlar, Mustafa Kemal’i dinsizlikle, masonlukla, dönmelikle suçlamışlardır. Bu suçlamalar karşısında dini inançlarından şüphe edemeyeceğimiz Selanik Müslümanlar hiç tereddüt etmeden Atatürk’ün yanında yer almışlardır. Şöyle de denebilir. Selanik Müslümanları dini Peygamberleri Hz. Muhammed Mustafa ile siyasi önderleri Kemal Mustafa’yı birlikte benimsemişler, özümsemişlerdir. Dogmatizm’i dışlayıp akılcılığı ön plana çıkarmayı başarabilmişlerdir. Mübadillerin siyasi duruşlarında da bunu gözlemlemekteyiz. 90’lı yıllarda Türkiye’de siyasi islamın yükselişine tanık olduk. 1996 seçimlerinden İslamı referans alan anti-laik, anti-batıcı Refah Partisi genel seçimlerden birinci parti olarak çıkmış ve iktidar ortağı olmuştur. Bu seçimlerde mübadillerin yoğun olarak yaşadıkları Trakya, Marmara ve Ege bölgesinden bu partinin aldığı oy oranı % 5-8 arasında kalmıştır. 1946’dan sonra çok partili yaşama geçen Türkiye’de mübadil yerleşimlerindeki oylar genellikle Liberal ve sosyal demokrat partilere gitmiştir.
DÖNMELİK SUÇLAMALARI
Türkiye’de Selanik Mübadillerine yönelik başka bir saldırı da “dönmelik” suçlamasıdır.
Mesih olduğunu ilan eden Musevi cemaatinden Sabetay Sevi cezadan kurtulmak için Osmanlı Sultanının huzurunda İslamiyeti kabul etmiştir. Dış çevrelere karşı Müslüman gibi davranan fakat kendi aralarında ise Museviliğin ibadetlerini gizlice yerine getirdikleri söylenen bu gurup da Mübadelede Müslüman oldukları yada sayıldıkları için Türkiye’ye gönderilmişlerdir.
Sayıları çok fazla olmayan (verilen tahmini sayı: 5000 civarında) bu küçük topluluk, ekonomik olarak güçlü olmaları, batılı bir yaşam tarzı sürdürmeleri nedeniyle mübadelenin ilk günlerinden itibaren özellikle ırkçı ve İslamcı çevrelerin hedefi olmuşlardır. Selanik’teki Yeni Asır gazetesinin sahipleri, Feyziye Mekteplerinin sahipleri, Türkiye’de tekstil sanayinin öncüleri olan Bezmenler gibi ailelerin bu guruptan oldukları söyleniyor. Türk-Yunan dostluğu için mücadele eden gazeteci Abdi İpekçi ve yine son dönem Türk-Yunan ilişkilerinin gelişmesinde önemli katkıları olan eski dışişleri bakanı İsmail Cem’in bu guruptan olduğu ileri sürülüyor. Mustafa Kemal’in öğrenim gördüğü Selanik’teki Şemsi Efendi ilkokulu’nun sahibinin de bu guruptan olması nedeniyle Mustafa Kemal’in de “dönme” olduğu savları öne sürülmektedir. Son yıllarda Soner Yalçın’ın “Efendi-Beyaz Türkler”, Yalçın Küçük’ün “Tekelliyet” adıyla piyasaya sürdükleri kitaplarla bu konu üzerinde yapılan tartışmalar güncelleşmiştir. Türkiye’nin ekonomik, siyasi ve sosyal yaşamında önemli roller üstlenmiş Selanik kökenli bu zengin, eğitimli-kültürlü topluluğa yönelik gizli YAHUDİLİK suçlaması popülerleşerek tüm Selanik mübadillerini kapsar şekilde algılanmaya dönüşüyor. Selanik kökenli yaşlı bir mübadilin ilk tanışmamızda söylediği şu cümle suçlamaların boyutunu çok net özetliyor. “Selanikliyim; ama dönme değilim”.
ZOR YILLAR
15 Mayıs 1919 tarihinden sonra Selanikli Müslümanlar için sıkıntılı günler başlıyor. Yunan Ordusunun İzmir’e çıkışıyla birlikte Yunan milliyetçiliği de tırmanışa geçiyor. R.Tesal’ın o günlere ilişkin anıları şöyle: “Babamız bizi Akteon pastahanesine götürmüştü (Volos) Tam pastalarımızı yerken, dışarıda bir gürültü, bir bağrış çağrış oldu. Gazete satan çocuklar avaz avaz bağırarak içeri daldılar. İlave baskı satıyorlardı. İlk sayfasında kocaman bir resim vardı. Birtakım savaş gemilerini gösteriyordu. Ve iri puntolarla, Yunanların İzmir’i işgal ettikleri haberi veriliyordu. Bizim için savaş bundan sonra başlamıştı. Hele iskeleden (Kefaloskalo”dan Anadolu’ya sevkedilen asker dolu gemilerin “zito-yaşa” teraneleri arasındaki nümayişli uğurlanışı, artık iyice aklı başına gelen beni ve ağbeyimi çileden çıkarıp duruyordu… Türk delikanlı başında fes dolaşıyor. Bir Yunanlı gördü mü tepesi atardı, fanatik çünkü ve küt diye fesine vurur..” (R.Tesal)
“Türkiye’de İstiklal Harbi devam ederken bazı geceler aniden kiliselerin çanları çalmaya başlar, “Rumlar Kemal’i yakaladık,Kemal yakalandı..” diye bağırırlardı.” (Faruk Özvardar)
“Bir ara, bir eğlence falan gibi bir şeyler oldu. Sevinçliydiler. Sonra bir komşu gitti. “Ne oldu? Bir şey mi var” dedi. “Var ya Afyon düştü” demişler” (Makbule Süren)
.Selanik’te Türk-Yunan Savaşı her iki toplumda da dikkatle izleniyordu. Türkler Anadolu’daki hareketiYeni asır gazetesinden takip ediyorlarmış. “Gazeteyi alır, koltuğumun altında gizler getirirdim. Gizli gizli gazete okurdu burada evdekiler.” Diyor Makbule Süren. Yunan toplumunda yükselen milliyetçilik kendi zıddını da yaratıyor. Selanik’teki Müslümanlar arasında da Türk milliyetçiliği filizlenmeye ve yayılmaya başlıyor. Okullarda Türk milliyetçiliğinin temsilcisi yazarların kitaplarının okunması teşvik ediliyor, milliyetçi duyguları dışa vuran marşlar öğretiliyor. Reşat Tesal bu süreci şöyle açıklıyor: “…hocalarımız bize, milli harsı, elden gelen güçle ve temin edilebilin ders kitapları yardımıyla vermekten de geri kalmıyorlardı. Kurtuluş Savaşı başlangıcında Atatürk’ün söylediği dağ başını duman almış marşını dahi çın çın öttürürdük.Yunanlılar tabi bunun anlamını kavramıyorlardı..”
Yunan Ordusunun yenilgisinden sonra Yunanistan’a sığınan Rum Ortodoks mültecilerin Selaniğe gelişiyle baş gösteren kaos ortamı Selanikli Müslümanların yaşamını da derinden etkiliyor. Selanikli Müslümanlar, bu kaos ortamında evlerinin mülteciler tarafından işgal edildiğini, okullarının kapatılarak mültecilerin yerleştirildiğini dile getirmişlerdir.
Reşat Tesal bu günleri şöyle anlatıyor: “Yunanların Anadolu’da hezimete uğraması üzerine, ülkenin her yanında olduğu gibi Selanik’te de Türk azınlığı aleyhine korkulu bir baskı, tecavüz ve taşkınlık havası esmeye başladı. Bizim çevremizde bunu babamın mebusluk gücü bile durduramamıştı. Zaten uğradıkları hezimetin hemen ardından, ordu mensubu muhalifler, bir hükümet darbesi ile babamın mebusu olduğu partiyi iktidardan uzaklaştırmışlar,. Sakıt başbakan Gunaris ile diğer sorumlular kurşuna dizilmişti. Ülkenin bir çok yerinde sıkıyönetim ilan edilmiş ve buraya tam ve mutlak yetkili olarak, haşinliği ve sertliği ile tanınan general Pangalos tayin edilmişti…Yunan baskı ve taşkınlığı karşısında evimize kapanıyor, ışık bile yakamıyorduk. Azgın başıbozuklar tecavüzlerini, mebusluğu nedeniyle babamıza silah çekmeye, pencere altlarında birikerek saldırgan nümayişlere kadar vardırıyorlardı. Diğer Türk aileleri gibi biz de, geceleri evde bekçi bulundurmaya başlamıştık..Bu korkulu günlerin ardından, Anadolu’dan kaçan Rum ve Ermenilere barınacak yer bulma problemi çıktı. Bunlar pek perişandılar. Sokaklarda sürünüyorlar, geceleri de buralarda yatıp kalkıyorlardı. Ve durmadan iniltiyi andırır şarkılarla felaket ve sefaletlerini dile getiriyorlardı. Rumca bilmedikleri için Türkçe konuşuyorlar,şarkılarını da bizim makamlarımızla ve Türkçe olarak söylüyorlardı. İnleye inleye, hıçkıra hıçkıra söyledikleri bir şarkının sözleri hala hatırımdadır.
Atımı bağladım delikli taşa,
On iki kaymakam,bir Kemal Paşa,
Attılar bizi dağdan taşa,
Oooof, gençliğim evyaah!
Çaresiz kalan sıkıyönetim idaresi bunlara, Türk evlerine saldırıp işgal etme hakkını tanıdı. O
zaman korkunç bir tecavüz başladı. Ve, bir öğleden sonra, bizim de kapılarımız kırılarak içeriye kadın, erkek,çoluk, çocuk belki 50 kişi doldu. Kimseye bir şey sormadan ve babamın yalvar yakarına bakmadan, alt ve üst odaları paylaşmaya başladılar.. Zavallı babam ani bir kararla fesini kaptı, sokağa fırladı…Büyük bir teessür içinde doğruca sıkıyönetim komutanı general Pangalos’a çıkmış, kendisini tanıtarak aile hariminin korunmasını istemiş. Babam silahlı askerlerle geri geldi. General evi boşaltma emri vermiş… O akşam için kurtulmuştuk, Ancak, ertesi gün sabah erkenden saldırılar yeniden başladı. Saldırganlar,fırıncıdan sağladıkları kalın odunlarla evin kapısını zorluyorlardı. Sonunda kapı devrildi. İçeriye dört beş kişi girdi. Bunlar hemen sokak kapısını kaldırıp kırık döküğünü tamir edip yeniden yerine taktılar. Arkasını da destekleyerek başka kimseyi içeri sokmadılar. Biz de, uygunsuz işgalcilerin muhtemel yeni saldırılarını önlemek için, bu kimseleri kabullenmek zorunda kaldık. Şansımıza yeni gelenler gerçekten de çok efendi insanlar çıktı. Tekirdağ taraflarından geliyorlarmış. Gerçekten de mübadele ile Selanik’ten ayrılıncaya kadar bu aile ile bir çatı altında huzur içinde yaşayacaktık.”
Makbule Süren’in ve Vedia Elgün’ün ailelerine ait evlerde işgale uğramış. Vedia Elgün Vedia Elgün’ün bu konuya ilişkin anıları anlattıkları şöyle: “Yakup Paşa’da Atatürk’ün evinin civarında evimiz varmış. Fakat mübadeleden önce gelenler (1922) evimizin bir katını işgal etmişler. Kapıyı kırıp giriyorlarmış. Derken ikinci bir aile daha gelmiş. Babam, annem, babaannem, dört kardeşim var. Annem hamile, benim doğumum yaklaşmış, orada artık oturulamayacağını düşünerek babam Yalılar semtinde bir ev tutmuş. Ben orada dünyaya gelmişim.’
Türkiye’den gelen Rum Ortodoks mültecilerin barınma sorunlarına çözüm bulmak amacıyla Müslüman Cemaate ait cami, okul gibi kamu binaları da kullanılmış. Okul binalarına mültecilerin yerleştirilmesinden sonra Reşat Tesal’ın öğrenim gördüğü Ali Paşa Okulu, Makbule Süren’in öğrenim gördüğü Terakki Lisesi eğitim faaliyetlerine ara vermek zorunda kalmışlar.
EĞİTİM
Reşat Tesal Selanik Müslümanlarının eğitimi konusunda da ayrıntılı bilgiler veriyor: “Osmanlı idaresi zamanında, Selanik bizim başta gelen kültür kentimiz idi ve burada Türkiye’nin ilközel okuluŞemsi Efendi mektebinden doğan özel İdadi Feyziye Mektebi ve yine özel nitelikliteki diğer okul Yadigar-ı Terakki’den başka, resmi kimlikli bir Sultani, yine resmi bir İdadi, Rüştiye mektepleri, medreseler, hatta İstanbul Darülfünu’nun bir şubesini oluşturan ve Selanik Mekteb-i Hukuku adını taşıyan bir de Hukuk Fakültesi varmış. ..Ne yazık ki, Yunan işgalinden sonra Yadigar-ı Terakki gibi İstanbul’a göç edecek olan Feyziye Mektebi ile Mithatpaşa Caddesinin sonuna doğru, Türk azınlığın karargahı Cemaat-İslamiye’ye yakın yerde bulunan Türk Okulu Ali Paşa Mektebi ve Pazar Tekkesi semtinde bir ilk okul kalmıştı. Yunanlılar, bizim Ali Paşa Okulu’nu muhacirlere tahsis ettikleri için benim öğrenim işim dahi sekteye uğramıştı.”
Okulları kapanmış olsa da öğrencilerin eğitimlerini sürdürebilmeleri için yeni çözüm yolları aranmıştır. Reşat Tesal’ın babası Türk, Fransız ve Yunan öğretmenler tutararak oğlunun eğitimini sürdürmesini sağlamıştır. Bazı öğrenciler küçük guruplar halinde eğitimlerini evlerde, ya da mahallelerde yeni düzenlenen mekanlarda sürdürmüşler, bazı öğrenciler ise Mission Laique Française gibi Fransız okullarına devam etmişlerdir.
Mübadeleden önce Selanik’teki Türk okullarında uygulanan ders programlarında Yunanca da olduğu için yaşı küçük olan Vedia Elgün hariç diğer üç tanık Yunanca bildiklerini ifade etmişlerdir. Fransız okuluna giden Makbule Süren okul arkadaşlarının çoğunluğunun Musevi olması nedeniyle Yahudi dilini de bildiğini ifade etmiştir.
Selanikli Müslümanların çağdaş sanatlara da ilgisiz kalmadığını öğreniyoruz. Makbule Süren:“Selanik’te mandolin dersi aldım. Sonra kemana başladım. Sekiz sene keman çaldım. Çarlık Rusyası yıkılınca Selaniğe gelen Ruslardan dans dersi aldım. Yağlı boya dersi aldım.” Diyor. Vedia Elgün annesinin çok güzel mandolin çaldığını, arkadaşları ile toplu olarak müzikli toplantılar düzenlediklerini anlatıyor. Annesinden kalan nota defterini özenle koruyor.
Müslüman aileleri o dönemde yaşanan sıkıntılara rağmen çocuklarının eğitimini sürdürebilmeleri için her türlü fedakarlığa katlanmışlardır.
Çocuklarının eğitimine önem vermek Selanik mübadillerinin belki de en önemli özelliklerinden biridir.
Selanik’te eğitim hayatına başlayan Reşat Tesal mübadeleden sonra Türkiye ve Lozan’da eğitimi sürdürmüş. Hukuk doktoru diploması almış. Adalet Bakanlığının çeşitli kademelerinde görev yapmış. İstanbul’daki Marmara İktisadi ve Ticari İlimler Akademisinde dekanlık yapmıştır.
Makbule Süren, 1938 yılında İstanbul Üniversitesi Dişçilik Fakültesini bitirmiş, Cumhuriyet döneminin ilk kadın diş hekimlerinden biri olarak meslek hayatını İzmir’de sürdürmüştür.
Vedia Elgün, Öğretmen okulunu bitirmiş, yıllarca İstanbul Rum Cemaatine ait olan Zapyon Lisesinde Türkçe öğrenmenliği yapmıştır.
Faruk Süren Türkiye’de eğitimini sürdürememiştir. Selanik’te berber Kanaki’nin yanında çırak olarak başlayıp öğrendiği berberlik mesleğini Tekirdağ’da sürdürmüş. Kentin hem kadınları hem de erkekleri tarafından tercih edilen berberi olmuştur.
ELVEDA SELANİK
1912’den 1924 yılına kadar 12 yıl Yunanistan Vatandaşı olarak yaşamını sürdüren Selanikli Müslümanlar ile Selanikli Hıristiyanlar ve Museviler arasında ufak tefek anlaşmazlıklar dışında ciddi hiçbir sorun yaşanmamış. “Biz Selanik’te 12 sene Yunan yönetimi altında yaşadık ama doğrusunu söylemek gerekirse pek baskı görmedik” diyor Faruk Özvardar. Makbule Süren: “Memleketten ayrılırken Rum ve Yahudi komşularımız ile vedalaşıp, helalleştik. Bazı komşularımız ile ilişkilerimizi mektuplaşarak sürdürdük”lerini söylüyor.
Reşat Tesal’ın düşünceleri de aynı doğrultuda: “Yunanlı olan kiracılarımızla aramız çok iyiydi. Özellikle toptan içki bayiliği yapan Kiryazi ve iyi yetişmiş oğulları ile kiracı malsahibi ilişkisinin çok üstünde bir dostluğumuz vardı. Hele avukat olan büyük evlat Stamuli Kiryazi babama bir kardeş yakınlığı gösteriyordu. Diğer kiracılardan berber Niko ile fırıncı Miltiyadi bizlere candan bağlıydılar. Berber Niko’yu yıllarca sonra evinde ziyaret ettim. Yaşlı olmasına rağmen beni hatırladı, boynuma sarıldıve ağlayarak eski günleri yad etti. Volos’tan ayrılırken mübadele hükümlerine göre yasaklanmış olmasına rağmen”Bey, sen Türkiye’de mal edininceye kadar sıkıntı çekebilirsin. Bu nedenle biz, gelecek ayların kiralarını, hükümet yerine sana vereceğiz.” Dediklerini ve birkaç aylık toplu kiralarını babasına verdiklerini aktarıyor.
Selanikli Müslümanlar arasında sayıları az da olsa ekonomik güçlerini kaybetmemek için Arnavut tebasına geçerek Selanik’te kalanlar da olmuştur. Makbule Sürenin teyzesinin dünürleri ve Vedia Elgün’ün vapurları, zeytinyağı ve soda fabrikası olan eniştesi’nin ailesi de kalanlar arasındaymış.
MERHABA DOĞDUĞUM TOPRAK
Selanik mübadillerinin memleket özlemleri hiç dinmemiş. Reşat Tesal, Faruk Özvardar ve Vedia Elgün doğdukları toprakları ziyaret etme imkanı bulmuşlar.
1982 yılında kızı Meral ile Selanik’e gitmiş. “Selanik’i memleketimi çok özlemiştim. Hep aklımdaydı. Baba kız otobüsle gittik. Şehre vardığımızda gece olmuştu. İlk geceyi otelde geçirdik. Sabah baktım memleketimdeyim.Beyaz kuleyi gördüm, gözlerim açıldı. Kızıma “Çimdikle beni Meral, rüya mı değil mi gördüklerim anlayayım.” Dedim. Akçe Mescit’e, Boymisa’ya gittim. Kayınvalidemin evini buldum. Evde oturanlara kendimi tanıtınca çok sevindiler. Evin sahibi Hristo Bey ve eşi bizi çok güzel ağırladı. On gün kaldım doğduğum topraklarda. Çocukluğumda nereleri gezmişsem oraları gezdim. Hasret giderdim. Selanik’e gittim ama memleket özlemim dinmedi. Bir daha gitmeyi isterim doğrusu. Hep aklımda. Bazı geceler rüyama giriyor.”( İskender Özsoy, Mübadelenin Öksüz Çocuklar,Bağlam Yayınları,İstanbul 2006)
Ailesi Giresun’a iskan edilen Vedia Elgün mübadillerden uzak bir çevrede yetişmiş. Anne ve babasının anlattıkları Selanik öyküleri ile büyümüş. 70 yaşına girdiğinde öldüğünde gazetelerde yayımlanmak üzere bir ilan hazırlamış. Hazırladığı ilanda Selanik doğumlu bir mübadil olduğunu özel olarak vurgulamış. “Okuyan bir mübadil cenazeme gelecek, ben de tabutun içinde, bunu hissedeceğim. O kadar bir özlem benim ki” diyor. İlanı yazmasının üstünden yedi yıl geçtikten sonra 2000 yılının Ocak ayında mübadil çocuklarının bir araya geldiğini NTV televizyonun verdiği haberden öğrenir öğrenmez bizimle ilişki kurdu. O günden sonra vakfımızın en aktif üyelerimizden biridir.
Cumhuriyet Türkiye’sinde Selanikli olmak bir onur ve övünç kaynağı olmuştur. Mübadele Sözleşmesi gereğince Kara Yunanistan’ından Türkiye’ye gelen mübadillerin büyük çoğunluğu hangi kent veya bölgeden gelmiş olurlarsa olsunlar kendilerini öncelikle Selanikli olarak adlandırmışlardır. Bu adlandırma 2. ve 3.kuşaklarda da aynı şekilde devam etmektedir. Osmanlı yönetimi döneminde Selanik Vilayeti çok geniş bir alanı kapsıyordu. Kavala, Sarışaban, Drama, Serez, Demirhisar, Kılkış, Langaza, Karaferye, Vodina kentleri Selanik vilayetine bağlı sancaklar, mutasarrıflıklar ya da kaymakamlıklardı. Buralardan gelenlerin kendilerini Selanikli olarak adlandırmalarından daha doğal bir şey olamaz.
Ne var ki, Osmanlı yönetimi döneminde Manastır vilayetine bağlı olan Kozana, Kayalar, Florina, Gerebene, Nasliç ve Kesriye’den göç ettirilen mübadiller de kendilerini Selanikli olarak adlandırmaktadırlar. Bunun iki nedeni olabilir. Birinci neden; Bu yerleşim yerlerinden gelen mübadillerin tümü Selanik limanından gemilere bindirilmişlerdir. Sevk için sıranın kendilerine gelmesi için haftalarca, kimileri aylarca Selanik limanında kurulan çadırlarda bekletilmiştir. Selanik “Memleket”lerine son kez “elveda doğduğum toprak” denilen yerdir. İkinci ve en önemli neden ise; Atatürk ile hemşeriliğe vurgu yapılmasıdır. Atatürk ile hemşeri olmak onlar için yeni vatanlarında dışlanmalara ve haksızlıklara karşı koruyucu ve kollayıcı bir kalkan olmuştur.
Selaniklilik kimliği kuşaktan kuşağa aktarımlarla bu gün de varlığını sürdürmektedir.
(*) 30 Mart 2007 – 1 Nisan 2007 tarihinde Atina’da “Institute for Neohellenic Research” binasında yapılan RAMSES 2: EURO-MEDITERRENEAN RESEARCH NETWORK WORKSHOP: MEMORIES IN THE MEDITERRENEAN, BETWEEN HISTORY AND POLITICS” başlıklı çalıştaya İngilizce sunulan bildirinin Türkçesi.
http://www.lozanmubadilleri.org.tr/selaniklilik_kimligi.htm
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
