Kimlik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kimlik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1923 TÜRK MÜBADİLLERİ ÖRNEĞİ-Soyadları Yoluyla Kimliğin Meşrulaştırılması

1923 Müslüman mübadilleriyle ilgili temel meselelerden biri dinsel aidiyete dayalı kolektifi bir kimlisin bu insan toplulukları için 1923'ten sonra inşa edilen milli bir kimliğe dönüşümüdür. Mülteciler Yunanistan'dan Anadolu'ya geldiklerinde bu dönüşüm epeyce yol almıştı.
İstanbul - Toplumsal tarih
30 Ocak 2010, Cumartesi

Türkiye'ye gelen Müslümanlar, geniş ölçüde Türklüğün hâkim olduğu bir toplumsal ve psikolojik çevre buldular. Bu ise kendileri için yepyeni bir şeydi. Kendilerine biçilen bu yeni kimliğe uyum göstermeleri oldukça sorunlu oldu. 1934 'teki soyadı kanunuyla birlikte mübadillerin edindikleri soyadları bu zorlu süreci yansıtmaktadır.Mübadil ailelerinin soyadları yerlilere mesaj iletme amacı taşımaktaydı: Sizin kadar Türk'üz, sizin gibi buralıyız, sizin kadar Türklüğe bağlıyız ve en önemlisi, iyi, onurlu, değerli vs. insanlarız.
Müslüman toplumların çoğunda ol­duğu gibi Osmanlı imparatorluğunda da bireyin kimliklendirilmesi eşmerkezli birkaç daire şeklinde yapılır."Millet" sistemi gereğince, kişi önce bir dini gruba aittir. bu aidiyet, 19. yüzyılın başlarından itibaren etnik ve mezhepsel bir nitelik kazanma eğilimi gösterir. Dolayısıyla birey, bir grubun dışında toplumsal ve hukuki varlığa sahip olamaz.
Osmanlı toplu­mu, kolektif kimliklendirmeye dayalı bir toplumdur.Fakat bireyi mezhep­sel bir şebekeye yerleştirmek onu kimliklendirmeye yetmez (1). Ailevi, mesleki, ideolojik ve/veya coğrafi bir dizi şebeke iç içe geçmiştir. Dolayı­sıyla, Osmanlı İmparatorluğu'nda bireyin sadece kendi ismi ve babasının ismi ile kimliklendirildiğini söylemek yanlış olur. ışık Tamdoğan'ın çok ba­şarılı biçimde ispat ettiği gibi,17. yüz­yılda aşağıdaki şebekelerin bütünü Osmanlı vatandaşının kimliklendirilmesinde devreye giriyordu: (2)
Battal (lakap) Mehmet (isim) Ağa (toplum­sal mevki), Serturanlı (coğrafi aidi­yet) / Deli (lakap) Hüseyin (baba adı) Ağa (toplumsal mevki) oğlu (ailevi aidiyet) Ahmed (oğlun adı) Ağa (top­lumsal mevki),vs.
Cumhuriyet Türkiye'si kendisini ge­leneksel Osmanlı toplumundan kopmuş ilan etmesine rağmen, bireylerin bu şekilde kimliklendirilmesi Türk toplumunda varlığını inkâr edilemez biçimde sürdürmüştür ve bireylerin adlandırılması sosyal, ailevi, coğrafi, mesleki ve hatta dini aidiyeti hesaba katmaktadır.
Bu makalede özel bir toplumsal tarih ve kendine has bir kadere mahkum olmuş bir grupla ilgileneceğiz: 1923 ila 1930 yılları arasında kıt'a Yunanistan'ını ya da Ege adalarını terk eden ve Türkiye'nin hemen bütün batı, kuzey ve güney bölgelerinde iskân edilen Müslüman/Türk mübadilleri. Bu incelemenin özelliği, hem hukuki hem de toplumsal sonuçları beraberinde getiren iki olayın kesi­şim noktasında yer almasından kay­naklanmaktadır: Söz konusu olan, 1923 mecburi mübadelesi ve 1934 tarihli Soyadı Kanunu'dur. Bu maka­lenin ilk iki bölümü, bu iki olgunun sunumuna ayrılacaktır. Ardından, birden çok soyadı numunesi esas alınarak, soyadı seçimi mekanizmaları­nı ve mübadillerin durumunun özgün yanlarını göstermek gerekecek.
1923 Müslüman mübadillerine iliş­kin temel ve netameli meselelerden biri, dinsel (Müslüman) aidiyete dayalı kolektif bir kimliğin, bu insan toplulukları için ancak 1923'ten sonra inşa edilen milli birkimliğe dönüşümüdür. Türkiye Cumhuriyeti Osmanlı Devleti'nin yerine geçtiği anda Anadolu'da bulunan diğer Müslüman ahalinin de aynı kimlik dönüşümünü yaşadığı da doğrudur, ama bu dönüşüm aynı hızla ve aynı şekilde gerçekleşmemiştir. Mülteci­ler Yunanistan'dan Anadolu'ya gel­diklerinde bu dönüşüm epeyce yol almıştı. Dolayısıyla, Türkiye'ye gelen Yunanistanlı Müslümanlar, geniş ölçüde Türklüğün hâkim olduğu bir toplumsal ve psikolojik çevre buldu­lar. Bu ise kendileri için yepyeni bir şeydi. Bu şartlar altında, kendilerine biçilen bu yeni kimliğe uyum göstermeleri daha şiddetli oldu.(3)
Özellikle Yunanistanlı Müslüman mü­badiller bakımından, kimlik kayması kavramı kimlik değişiminden daha isabetli olacaktır. Gerçekten de ikin­ci kavram, soylarını devam ettirenler dahil olmak üzere"muhacirler bakı­mından pek söz konusu edilemeye­cek olan kesilme ya da kopma anla­mını içermektedir. Zaten bu ahali im­paratorluğun Avrupa topraklarında ya da birbirini izleyen genişlemeleri takiben Yunanistan sınırları içinde yaşarken bile bir ötekilik hissi mev­cuttu. Bu kişilerin Yunan kimliğine sahip oldukları ve mübadeleden son­ra bunu Türk kimliğiyle değiş tokuş ettikleri söylenemez. Şüphesiz,Yu­nanistanlı Türklerin bugünkü Trak­yalı Türklere göre daha belirsiz bir Türk kimlikleri vardı, fakat bunların Türk kimliği olmadığı hiçbir şekilde söylenemez; işte bu yüzden de "kim­lik değişimi" terimi yerine"kimlik kayması" terimini tercih ediyoruz.

1934 Kanunu: Aidiyetler ve Kopmalar

1923 ila 1936 yılları arasında, Türkiye'yi her ne pahasına olursa olsun Batı Avrupa devletleri seviye­sine yükseltmeyi hedefleyen Kema­listlerin ivmesiyle genç cumhuriyet, bütünsel bir hukuki yeniden yapılan­ma geçirir. Halk nezdinde gerçek bir tartışma ve tabandan gelen bir talep olmaksızın, reformların kelimenin tam anlamıyla yukarıdan dayatıldığı Jakoben bir devrim söz konusudur. Bu reformlar arasında,aile isimle­rine ilişkin 1934 reformu önemli bir yer tutar.(4) Zira yeni bir toplum için, en azından Osmanlı toplumundan olabildiğince kopmuş bir toplum için yeni bir soyağacı yaratma söz ko­nusuydu. Aynı kelimeden türetilen "soydaş" teriminin, tam anlamıyla, aynı aileden veaynı ırktan olan, her halükârda aynı ataya sahip olan ki­şileri ifade ettiğini gözlemlemek ilgi çekicidir. Bir dilbilimciye göre, Arap­ça kökenli olan bu kelime günümüz­de "akraba" terimiyle eşdeğerdir.(5)Oysa bu terim geniş aileye, "sülale'ye yatay aidiyet anlamını ve aile ağacı­na dikey aidiyet anlamını içerir; "soy sop", Türkçe "sök" ya da"söyek" te­riminin tekrarından başka bir şey değildir.
Dolayısıyla yeni soyadı kanunu ikili bir aidiyet anlamı taşımaktadır. Ya­şayan ama coğrafi açıdan dağılmış geniş aileye aidiyet ve aynı zamanda tarihteki soy ağacına aidiyet. Türkler bakımından ikinci görünüm özellikli görünmektedir, zira 1934 yılında her ailereisi az ya da çok bilinçli olarak bir soyadı seçme kararı almış ve bu soyadı çevredekilere bir mesaj nite­liği taşımıştır. Dahası,cumhuriyetin kuruluşu Anadolu Türklerinin tari­hinde bir kopma oluşturduğu için, bu kopma soyadlarının seçimine de yansımaktadır."Yeni Türkler", soyadları yoluyla kendilerini başka Türklere karşıbelli bir biçimde temsil etmek­te ve belli bir aidiyet konusunda kendikendilerini ikna etmektedirler. Başka bir deyişle, 1934 sonrasındaki soyadlarının her biri hem gösteren, hem gizleyen maskelerdir.(6)
Bir bakı­ma, Nicole Lapierre'in şu tespiti ter­sine dönmüştür: "Uzun lafın kısası, soyadı, insanın kimden doğduğunu ve nereden geldiğini söyler ve ilke olarak hiçbir kaçış yolu bırakmak­sızın, bir yer tayin eder. "(7) Belirtilen durumda ise, ismin kendisi bir kaçış yoludur.Soyadı, hem kadük sayılan geçmişi görmezden gelmek için bir kaçış yoludur, hem de ulusal türdeş­lik ilkesini seçen başka ulusların du­rumunda olduğu gibi, bir ulus inşası yöntemidir.(8)
Kanunun kabulünden 18 yıl sonra yapılmış bir incelemede, Türklerin sadece yüzde 11,2'sinin kanun­dan önce de taşımakta oldukları bir aile ismini soyadı olarak seçtikleri tespit edilmiştir. Türklerin yüzde 44,2gibi önemli bir kısmı kanundan önce de bir aile ismine sahipken yeni bir so­yadı seçmişler (9) yüzde 10,5'iyse önceki aile isimlerini kısaltmayı ya da biraz değiştirmeyi tercih etmişlerdir. Nihayet Türklerin yüzde 34,2'sinin 1934'ten önce hiçbir aile ismi bulunmamaktaydı.(10)
Türkiye örneğinde yukarıdaki kanunun hedeflediği ulusal birleşme ve toplumsal modernleşmeyle ilgili olarak birden çok soruna işaret etmek gerekir. Bir yandan, seçim hakkı aile reislerine tanınmış olduğu için aynı geniş aile içinde birden çok erkek farklı soyadları alabilmiş; bu ise aynı aile içinde kimliklenmenin parçalara ayrılmasına yol açmıştır.(11) Şüphesiz, Cem Behar'ın (12) çalışmaları bize, 19 ila 20.yüzyıllardaki Türk toplumu­nun 20. yüzyıl sonundaki ebeveyn ve çocuklardan oluşan Batılı çekir­dek aile modelinden uzak olduğunu açıkça göstermektedir. Böylece, ai­lelerin büyük çoğunluğunda, ailenin bileşenlerinin bütününce sayılan bir reis, seçtiği soyadını bütün geniş ai­leye dayatabiliyordu. Bununla bera­ber, birbirini izleyen savaşların1934 yılı bakımından hâlâ yakın geçmişte yer aldığını ve ailelerin coğrafi ola­rak dağınık ve bazen iletişimsiz halde olduklarını göz ardı etmemek gere­kir. Dolayısıyla kanun ulusal birliği hedeflemekle beraber bazı durum­larda ailenin parçalanmasına da yol açabiliyordu.
Bozulan coğrafi aidiyetlerle bera­ber, belli bir toprak parçası üzerin­de "geçmişin karanlıklarından beri" yerleşik bir aile ağacına bağlı dikey aidiyetler de bozulmaktaydı. 1920'li ve 1930'lu yılların Türk halkı, gayri­müslim unsurları koparılmış (1915, 1923, ...) bir yerli Anadolu halkına iyi kötü eklemlenmiş Balkan ve Yu­nanistan muhacirleri ile Kafkas muhacirlerinden oluşuyordu. Bu şartlar altında,soyadlarının gerçek coğrafya ve soyağacı aidiyetlerini yansıtmayıp yeni topraklar üzerindeki varlıklarını meşru kılma mesajlarına dönüşmesi olağan dışı değildir.
Bununla beraber, kanunun birkaç vesileyle ima ettiği gibi,soyadları­nın seçiminde "aile reislerinin" sahip oldukları serbest iradeyi fazla abart­mamak gerekir. 1945 nüfus sayımı­nın gösterdiği gibi Türklerin sadece yüzde 24%'ü okuma yazma biliyordu (13) ve çoğunluk hâlâ pusulayı şaşırmış hal­deydi. Bütün tanıklıklar,soyadlarını kaydetmekle görevli memurun oy­nadığı rolü vurgulamaktadır:Memur, elindeki soyadı dağarcığından öne­riler getirir, reddeder,tavsiyelerde bulunur ve yaptığı imla yanlışları bazen nesilden nesle intikal eder, vs. Son derece sık rastlanan adaşlıklar, memurların eline tutuşturulan bu dağarcıklardan kaynaklanmaktadır.
Yakın tarihli istatistikler, çağımız Türkiye'sinde en sık rastlanan beş soyadının, tabiatın simgelediği soyut ve olumlu niteliklere gönderme yap­tığına işaret etmektedirler.(14) Bunlar: Yılmaz, Kaya,Demir, Şahin ve Çelik'tir.
Gerçekten de, soyadı seçimini hızlan­dırmak için Türk soyadları listeleri hazırlanmıştı ve bazı milletvekilleri, saf Türk soyadları üzerinde özellikle ısrar etmişlerdi.(15)
Aynı memurların rolü, 3. madde ba­kımından da göze çarpmaktadır.Se­çilen soyadının iğrenç ya da gülünç olup olmadığına karar verenlerde onlardır. "Yabancı ırk ve milletler"e gönderme yapan soyadlarını yasak­ladığı için bu madde başka bir öneme de sahiptir. Gayrimüslim azınlıklar muaf tutulmakla beraber (16) Araplık ya da İslama gönderme yapan so­yadları ilke olarak yasaklanmıştır. Toplum-dilbilimciler, Arapçadan ve Kuran'dan alıntılara sıklıkla rastla­nan isimlere oranla soyadlarında Türkçenin fazlasıyla baskın geldiğini gözlemlemişlerdir.(17)

MUKAYESELİ ARAŞTIRMA: SADAKAT TEMİNATLARI, KENDİNİ AYIRT ETME İŞARETLERİ


Bu makalenin çıkış noktası, azınlıkla­rın davranışlarını gözlemlerken be­liren bir sezgiyi teyit etmektir. Ken­dilerini azınlık konumunda sayan gruplar gerek asimile ve tehdit ettiği varsayılan çoğunluk karşısında gru­bun özelliğini korumak için, gerekse aynı çoğunluğa grubun "ayniyetini" ispat etmek için esasen iki kimlik dayanağı kullanırlar. Bunlar, dil ve dindir. Toplum, hem çoğunluktan hem de azınlık grubundan kaynak­lanan bir sadakat teminatı talepleri demetine göre örgütlenmiştir. Birey, hem özerkliğini korumak hem de ai­diyetini kanıtlamak için ispat araç­larını kullanarak, daimi bir kimlik inşası içinde bu taleplerle oynamak durumundadır.(18)
1923 mübadilleri bakımından özel bir konumlanma ile karşı karşıyayız. Geldikleri yere göre farklı özellikler gösteren ve Türk sayıldıkları için mübadele edi­lerek Türkiye'ye yerleştirilen kişiler­den oluşan bir grup söz konusudur. Grubun Türklüğü, özellikle Türkçeyi iyi bilmemeleri sebebiyle yerliler ta­rafından tartışma konusu edilmiştir. Dolayısıyla, bu kişilerin çoğu, artık yabancı unsurlar olarak görülmemek için Türklüğe aidiyet delilleri göster­mek zorunda kalmışlardır. Kendini tam ve meşru bir biçimde Türk sa­yan, ama coğrafi kökeni sebebiyle bu niteliği inkâra uğrayan birey, buna tepki olarak psiko-sosyologların "tanıma uyumsuzluğu" (dissonance cognitive)şeklinde adlandırdıkları durumla ilişkilendirilebilecek acılı bir çatlama duygusuna kapılabilir. Burada kastedilen tanımanın (ya da bizi ilgilendiren örnekte tanınmanın) iki unsuru arasındaki uyumsuzluk olup,bunlardan biri diğerinin inkârı sonucuna götürmektedir.(19)Muhacir­leri "Türk" varsayarak içine alan top­lumun, onların dini ve dilsel kimliğini anlayamaması söz konusudur. Nasıl sadakat teminatı verme yöntemle­rinden biri dindarlığın giderek artan bir dışavurumu olduysa, bir diğeri de 1934 kanunu tarafından, soyadlarının seçimi yoluyla sunulmuştur. Zira söz konusu olan, iradi bir işlemdir ve do­layısıyla, bir anlamda kendi kimliği­nin seçimidir!
Bu sezginin gerçeği yansıttığını is­pat etmek için karşılaştırmalı ve ra­kamlara dayalı bir inceleme yapıtık. Başlangıçta, mübadillerin soyadı seçimindeki eğilimlerini rakamlarla yansıtabilecek anlamlı bir soyadları külliyatına ulaşmak gerekti. Birkaç görüşme ve araştırma yürüttükten sonra, Lozan Mübadilleri Vakfı'nın 608 soyadından oluşan üyelerinin listesini seçtik. Bu hususta tamamen emin olunamamakla beraber, bu isimlerin tamamının mübadil ailele­rine ait olduğuvarsayımından hare­ket edilmektedir. Bu listede yer alan isimlerin bazılarının 1923 mübadili olmayıp entelektüel merak, bilimsel ilgi yada kişisel yakınlık sebebiyle gruba üye olmaları pekâlâ müm­kündür.Fakat incelenen listenin bu istisnalardan etkilenmeyecek kadar geniş olduğu kanaatindeyiz. Ardın­dan, 1923 mübadillerinin soyadı se­çiminde belli özellikler gösterdikle­rini ispat etmek üzere Türk halkının bütününü temsil edebilecek bir liste bulmak gerekmiştir. Farklı boyutta­ki iki listeyi tercih ettik. İlk olarak, soyadlarının sadece dilbilimsel cepheleri üzerinde inceleme yapan bir dilbilim öğrencisi tarafından tespit edilen Ankara'nın bir mahallesinin soyadı listesini alarak 131 soyadı içeren bir listeye ulaşacak şekilde tamamladık.(20)
Dilbilimsel cephelerini bir kenara atarak, bu listenin türdeş olduğuna ve özellikle yüksek miktarda mübadil içermediğine kanaat ge­tirdik, zira böyle bir durum mukaye­seyi bozabilirdi. Bu iki manzumenin ne nitelik ne de nicelik bakımından tamamen kıyaslanabilir olmadığını gözlemleyerek, mukayeseyi, Türk halkının bütününü temsil edici sa­yılabilecek bir isimler numunesi ile genişlettik: 2006'daTürkiye Büyük Millet Meclisi'nde görev yapan 546 milletvekilinin aile isimleri söz ko­nusuydu ve bu vekiller, ülkenin idari bölgelerinin her yerinden, orantısal olarak seçilmişlerdi. Bu 546 soyadı arasında, seçim çevresine göre mü­badil asıllıların bulunması son de­rece muhtemeldir.Fakat ideal-tipik bir yaklaşım çerçevesinde, buradaki mübadil oranının,mübadil aileleri­nin Türk halkının bütünüyle oranına eşit olduğunu varsayıyoruz.
Kıyaslanacak listeler seçildikten sonra, bu soyadlarını dilbilimsel ya da coğrafi niteliklerine göre değil, onlara bir anlam yükleyerek sınıflan­dırmak gerekti. Burada da, aile reisi olan karar vericinin,anlamı benim­sediği ve bu soyadını seçerken iradi bir işlem yaptığı yönündeki ideal-tipik varsayımdan hareket ediyoruz. Yukarıda, bu serbest irade hakkında­ki çekincelerimizi ifade etmek ve me­murun rolünü ve önceden hazırlan­mış soyadı listelerinin varlığını vurgulamakla beraber, bu etmenlerin nüfusun bütünü için geçerli olması sebebiyle, mukayese üzerinde zararlı etki doğurmadığı kanaatindeyiz.
Birden çok incelemede muhtelif sı­nıflandırma türleri zaten mevcuttur.
Örneğin, Türk soyadı sistemini ince­lemiş olan Robert Spencer 5 farklı sınıfı ayırt etmektedir.(21)
a) Bir meslekle ilgili olan ve özellikle -ci sonekiyle biten soyadları (De­mirci, Arabacı, vs.)(22)
b) Yer adlarıyla ilgili olan ve özellikle -li sonekiyle biten soyadları (İzmirli, Egeli, vs.)
c) Tarihi şahsiyetlerle ve kahraman­larla ilgili olan ve özellikle Orta Asya Türklüğüne gönderme yapan soyad­ları
d) Nesne isimleri içeren soyadları (Taş, Duman, vs.)
e) Şiirsel soyadları (Deligönül, Esen-yel, vs.)
Bu sınıflandırma bize eksik gibi görü­nüyor, zira bir yandan dikey aidiyeti (-oğlu sonekiyle biten soyadları) dışlamaktadır ve diğer yandan, ka­naatimizce, gerçek anlamda bir ulus inşası döneminin söz konusu oldu­ğu 1934'ün konumlanması nedeniyle Türk ulusuna gönderme yapan so­yadları ayrı bir sınıf oluşturmalıdır.
Çelik'in yaptığı sınıflandırma itiraza yer bırakmayacak şekilde daha tam­dır. Yazar, 9 kategori ayırt ediyor:(23)
a) Meslekle ilgili soyadları
b) Yer isimleriyle ilgili soyadları
c) Tabiatla ilgili soyadları
d) Rakam ve renklerle ilgili soyadları (24)
e) Tarihi kahramanlarla ilgili soyadları
f) Türk terimini ya da türevlerini içeren soyadları
h) " Yabancı" kökenli soyadları
i) Nazara karşı büyü içeren soyadları
İncelememize özgü olarak, başlangıç­taki hipotezi ispat etmeyi hedefleyen bir sınıflandırma oluşturduk: Müba­diller, artık "yabancı"olan coğrafi kökenlerine ve Türkçede zayıf oluş­larına rağmen,yerlilere onlar kadar Türk olduklarını ispat etmek ihtiyacı içindeydiler. Bizim sınıflandırmamız da, hiçbir kategori altında sınıflandırılamayan soyadlarını toplayan "di­ğer" kategorisinin de eklendiği 9 ka­tegori içeriyor. Bu son "diğer" kate­gorisine giren soyadlarının oranının her üç listede de hemen hemen eşit olması,mukayesenin anlamlılığını ve yapılabilirliğini gösteriyor. Aynı soyadının iki ya da üç kategorinin özelliklerini bir araya getirmesi halinde, iletilen mesaj bakımından en fazla önem taşıyan kategori altında sınıflandırdık.
Örneğin "İzmirlioğlu" gibi hem dikey aidiyeti (oğlu) hem de coğrafi aidi­yeti (-li) buluşturan bir soyadı, yer isimleriyle ilgili soyadları arasında sınırlandırılacaktır, zira bu coğrafi aidiyet, üçüncü kişilerin gözünde soy ağacına göre çok daha fazla anlam barındırmaktadır.
Bu incelemede mukayese amacıyla seçilen kategoriler şunlardır:
a) Dikey aidiyete işaret eden ve ço­ğunlukla -oğlu ya da -gil(çoğulun yerine geçer ve bir aileye aidiyeti bil­dirir) sonekleriyle üretilen soyadları (Ramazanoğlu, Remzigil...)
b) Soyadını seçen bireyin ya da soyun kurucusu sayılan atalarından birinin mesleğini bildiren soyadları (Maran­goz, Çiftçi, ...). Meslek isminin sonu­na -oğlu sonekinin eklenmesi müm­kündür. Bu durumda soyadı yine de bu kategoride sınıflandırılmıştır, zira mesaj daha kuvvetlidir.
c) Olumlu ve çoğu zaman soyut de­ğerler içeren soyadları. Yakın çevre için kuvvetli bir mesaj taşıyan ve söz konusu soyadını taşıyan bireyin iyi, güçlü, adil vs. bir kişi olduğunu gös­teren soyadları söz konusudur (Dü­rüst, Güçlü, vs.) d) Türk ulusuna gönderme yapan soyadları-. Ya "Türk" terimini veya türevlerini ya da ulusa göndermeyapan kelimeleri (Bayrak) içeren so­yadları söz konusudur. Aidiyetiispat etmek için çoğu zaman "Türk" nite­lemesine Öz ya da Asil gibisıfatlar eklenir.
d) Türk ulusuna gönderme yapan soyadları: Ya "Türk" terimini ya da türevlerini yada ulusa gönderme yapan kelimeleri (bayrak) içeren soyadları söz konusudur. Aidiyeti ispat etmek için çoğu zaman Türk nitelemesine " Öz" ya da "Asil" gibi sıfatlar eklenir.
e) Fiziksel tasvir içeren ya da görün­tüyle ilişkili soyadları: Bunlar çoğu zaman, aynı ismi taşıyan kişilerden ayırt etmek için aile ağacının kuru­cusuna atfedilen lakabı devam et­tiren soyadlarıdır.Karakaş, Sarışın, vs. gibi. Bu tasvire -oğlu sonekinin eklendiğine de tesadüf edilmektedir: Uzunoğlu. Bu halde soyadı esas me­saj kategorisinde, yani fiziksel tasvi­re ilişkin olanda sınıflandırılmıştır.
f) Hayvanlara gönderme yapan so­yadları-. Orta Asya geleneğine uygun olarak, soyun çoğu zaman vahşi bir hayvanla özdeşleştirilmesi Türkler­de son derece yaygındır. Kuvvet ve cesareti kişileştiren hayvanlar daha makbuldür: Aslan, Kartal, Şahin vs.(25)
g) Gökyüzüyle ya da atmosferik olaylarla ilişkili soyadları: Burada da, gökyüzünün gözlemlenmesin­den kaynaklanan, İslam öncesi bir gelenek söz konusudur. Bu isimlerin 1934 kanunundan önce kullanılmış olması muhtemeldir. Bulut, Yıldız, Güneş, vs.
h) Tabiat ve jeolojiye gönderme yapan soyadları-. Yine İslam önce­si ve bazen animist bir gelenekten kaynaklanan kaya, maden ve de­ğerli taş isimleri Türklerde oldukça yaygındır.(26)
i) Nihayet, soyadlarının yüzde 17-18'ini kapsayan ve sınıflandırılması sakın­calı olabilecek "diğerleri" kategorisi.
Yukarıdaki karşılaştırmalı tablo şüp­heye pek yer bırakmamaktadır.1923 mübadilleri, soyadlarının seçimi sı­rasında, 1934'teki Türk halkının bütü­nüne göre değişik bir davranış biçimi benimsemişlerdir.Şüphesiz, yapılan sayısal bir karşılaştırmadır ve içerik üzerine yapılacak bir incelemeyle güçlendirilmelidir. Her ismin arka­sında,aile reisinin tercihini açık­layabilecek kendine özgü bir tarih vardır.Gene de, Ankara'nın küçük bir mahallesinden gelen soyadları ile seçim bölgeleri vasıtasıyla bütün Türkiye topraklarına uzanan soyad­ları arasındaki oran benzerliği, Türk halkının soyadı seçimi konusundaki genel eğiliminin ana hatlarını çizme­ye imkân tanımaktadır. Mübadil aile­lerinin soyadlarının diğer iki gruptan bu kadar farklı oluşu,yerlilere mesaj iletme iradesini sergilemektedir: Si­zin kadar Türk'üz,sizin gibi buralıyız, sizin kadar Türklüğe bağlıyız ve en önemlisi,iyi, onurlu, değerli vs. in­sanlarız.
Zira göze derhal çarpan, değerlerin ve olumlu niteliklerin teyit edilişi yönündeki bariz tercihtir (diğer iki grupta yüzde 22'lik bir orana mukabil, mübadil soyadlarında yaklaşık yüzde 32). Aynı şekilde,gerçek Türk olmamakla suçlanan mübadiller, vatana ve ulu­sa bağlılıklarını teyit etme ihtiyacını yerlilerden daha fazla hissetmek­tedirler (diğer iki gruptaki yüzde 6-7'lik orana mukabil muadillerde yüzde 11). Aksi istikametten bakıldığında, dikey (-oğlu) ve yer isimlerine ilişkin aidi­yeti gösteren soyadları, yerli halkın yabancı saydığı bu kökeni gizlemek isterlermiş gibi, mübadillerde özel­likle nadirdir.

Sonuç

Türklerde soyadı seçimi, 1920 ve 1930'lu yıllardaki politikaların he­men bütünü için geçerli olduğu gibi, temel hedefi türdeş, sınıfsız ve ya­bancı ulussuz bir Türk ulusunun in­şası olan birden çok sürecin kesişiminin ürünüdür. Dolayısıyla, soyadı kullanımı yakın tarihli bir olgudur ve yaşadığımız 21. yüzyılın başlarında hâlâ gelenekleşememiştir. Soyadları Almanya'da 12. yüzyıldan beri kul­lanılmaktadır. Alman toplumunda özellikle şehir merkezlerinde görev ve mesleklerin paylaşımı söz ko­nusudur (Müller, Schmidt, Maier,Schneider, Fischer, vs).(27) Arap dün­yasında, iktisadi hayattaki aynı tür paylaşım soyadlarına yansımaktadır: el-Haddâd (demirci), el-Hallâk (ber­ber), el-Neccâr (dülger), el-Baytâr (veteriner) gibi soyadları,bireyin ve ailenin idari hiyerarşideki mevkiini gösteren soyadları ile beraber var olmaktadır.(28) Fransa'da da meslekle­rin yanı sıra yer isimleri ve toplumda ya da asalet sınıfındaki mevkiye iliş­kin soyadlarının beraberce var oldu­ğu bir konumlanma söz konusudur.(29)
Bu örneklerle kıyaslandığında, Türki­ye örneği gecikmesiyle kendini belli etmektedir. 1934 kanunundan önce birey, adaşlarından, ya geniş aile­sinin ismiyle, ya fiziksel özelliğiyle, ya ikamet ettiği veya kökeninin bu­lunduğu yerle, ya da yetenekleriyle ayırt edilmekteydi.Oysa kanundan sonra bile soyadı hiçbir zaman sıklıkla kullanılmamıştır.Günümüzde bile, kırsal kesimde bireylerin kom­şularının, dostlarının,uzun süreli meslektaşlarının soyadlarını bilmesi nadirdir.(30) Buna mukabil, isme ya muhatabın yaşına göre bir akrabalık teriminin ya da erkekler için "bey" ve kadınlar için "hanım" teriminin eşlik etmesi âdettendir. Aynı yaş döneminden olmayan bir kişi için sa­dece ismin kullanılması son derece nadirdir ve çoğu zaman kabalık sayı­lır.Böylece, samimi ilişkilerde daha yaşlı kadınlar için "teyze", daha ileri yaşta genç kızlar için "abla", daha yaşlı erkekler için "amca" ve daha ileri yaştaki genç erkekler için "ağa­bey" veya basitleştirilmiş biçimi olan "abi", isme eşlik eder. Buna mukabil, daha yaşlı bir kişinin kendinden genç bir kişiye hitap ederken sadece ismi­ni kullanması caizdir. Resmi ilişkiler­de ismin arkasından, cinsiyete göre"bey" veya "hanım" gelir. İlginç ola­rak, 1930'ların ve 1940'larınyüzeysel Batılılaşma döneminde mösyöye tekabül eden "bay" ve madam'a te­kabül eden "bayan" unvanları ortaya çıkmış, soyadından öncekullanılmış­tı, fakat bu uygulama yerel üretimli filmlerden öteyegitmemiş ve asla yaygın uygulamaya konu olmamıştır. Başka bir deyişle,bir soyadı sahibi olmak, günümüzde bile ancak resmi belgelerde işeyarar. Uzun lafın kısa­sı, mübadillerin soyadı seçme yoluy­lailettikleri mesajlar, başarısızlığa mahkûmdu. Yabancılıklarınınsilin­mesi için bir nesil gerekti.(SA/EÖ/EÜ)

* Samim Akgönül'ün toplumsal Tarih dergisinin Ekim 2009 sayısında yer alan ve Emre Öktem'in çevirdiği yazısını alıntıladık.
__________________________________________________________________________
1 Bkz. Bott Elizabeth, Family and Sociat Netmork, London: Tavistock, 1971.
2 Tamdoğan-Abel Işık, "Individus et pouvoirs dans une ville ottomaneau ı8e siecle" in Anastassiadou Meropi, Heyberger Bernard (ed.),Figureö anonyme&, ftigureö d'elite: pourune anatomie de l'Homoottomanicui, İstanbul: Isis, 1999, s. 9.
3 Bu konuda bkz. Levvis Bernard, The Muttlpte IdenUtieö of the Middle Caöt, New York: Schocken Books, 1999, s. 10-12.
4 Kanunun kabulünden önceki tartışmalar İçin bkz. Tör Nükhet, "SizKimlerdensiniz veya Soyadlanmızın hikayesi" Türk Dili, 616, Nisan 2003,s. 399-407. Ayrıca bkz. Emiroğlu, Kudret, Suavi Aydın, AntropolojiSözlüğü, Ankara: Bilim ve Sanat Yayınları, 2003, s. 11.
5 Li Yong-Song, Türk Dillerinde Akrabalık Adları, İstanbul: Simurg, 1999, s. 49.
6 Desanti Dominique, "Masquer son nom" İn Corp& ecrit, 8, 1983, s. 95-97.
7 Lapierre Nicole, Changer de nom, Paris: Stock, 1995. s-13.
8 Gonon Anne, "Noms et changements de noms. Un aspect de laconstruction institutionnelle de l'identite japonaise {1868-1945)" inGenet>et>, 13, Eylül 1993, s. 54-75.
9 "İsim değişimi, bir geçiş ayininin varlığına İşaret eder. Budeğişim, kabaca, kişinin kendisini kişi olarak temsil ettiğinidüşündüğü ismin türüne sahip olmak istediği ve eski isminin temsilettiği türe artık mensup olmak istemediği anlamına gelir." StraussAnselm, Miroin et Maique&. Une introduction âl'interactionni&me, Paris: Metailie, 1992, s. 18.
10 İncelemeyi Sait Güran yürütmüştür; aktaran: Ömür Faik, Cinevergleichende Studie über die Namengebung und Per&onennamen imDeutichen und İm Türki&chen. Liâam ü&tü tezi, Ankara: Hacettepe üniversitesi, '995. 9'-
11 Fındıkoğlu Ziyaeddin Fahri, İçtimaiyat, Hukuk So&yoloji6i, c.3., İstanbul: İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Yayınları, 1958, s.312-315.
12 Bkz. Duben Alan, Behar Cem, İ&tanbul Houieholdâ: Marriage,Family and Fertility, 1880-1340. Cambridge: Cambridge University Press,1991.
13 Dündar Fuat, Türkiye Nü$u& Sayımlarında Azınlıklar, istanbul: Doz, 1999, s. 184
14 http://www.nvi.gov. tr/n(Ana_Sayfa_Isim_ Istatistikleri_Sun.html
15 Çelik Celalettin, Uim kültürü ve din, İstanbul: Çizgi, 2005, s. 106.
16 1930'ların Türkleştirme ortamında, özellikle kendi kendiniasimile etme yönünde bir yaklaşım benimseyen Yahudi cemaatine mensup pek çok gayrimüslim, Türkçe ya da Türkçedekİ gibi telaffuz edilen soyadları seçmişlerdir. Özellikle dil açısından türdeşleştirmenin damgasını vurduğu bu yıllarda "Vatandaş Türkçe Konuş" kampanyaları birbirini İzlemektedir. Yahudi cemaatinin Türkleştirici yaklaşımı hakkında bkz. Bali Rifat, Cumhuriyet yutarında Türkiye yahudileri. Bir Türkleştirme Serüveni (1923-1945), İstanbul: İletişim, 1999; Rumcemaatinin tavrı hakkında bkz. Akgönül Samim, "Les Grecs d'İstanbuldans les annees 1930" in Aekrio Kevtgou MlHpaGlOTLttÖJV Ijtouöüjv, 14,2004, s. 203-278.
17 Çelik, age, s. 229 ve devamı.
18 Akgönül Samim, "Religions minoritaires entre ossification et dynamisme", yayınlanma safhasındadır.
19 Bkz. Poitou jean-Pierre (ed.), La di&&onance cognitive, Paris: Armand Colin, 1974.
20 Duman Derya, 2004 "A Characterîsation of Turkish Name Inventory"in International Journal ofr Sociolingulitia: Sociolingui&ticâ inTurkey, 165, 2004, s. 155-177.
21 Aktaran Çelik, age,, s. 111-112.
22 Gerhard Kos Almanya'daki soyadları üzerineyaptığı araştırmasında bu ülkedeki en yaygın 48 soyadından 2g'ununmeslek işaret ettiğini bulmuştur. Kos Gerhard Namen^or&chung: CineCintjührung in die Onoma&tik, Tübingen: Max Niemeyer Verlag, 2002,s. 37.
23 Çelik, age. s. 113.
24 Türk soyadları arasında renklerin özel bir yeri vardır. Bunların,ifade ettikleri renklerden başka sembolik anlamları da olduğu vesıklıkla takma İsim ya da lakap olarak kullanıldıkları gayet iyibilinir. Bu bağlamda kara, çok esmer bir kişiyi olabileceği gibi kötübir kişiyi de kastetebilir. Aksine, ak, beyaz tenin dışında, iyiniyetli bir kişiyi kasteder, "gök" gibi bir terimde mavi renk ululuğu, büyüklüğü de ifade edebilir. Diğer yandan renkler, temel yönleri deifade ederler. Genellikle kara'ya kuzey yönü izafe edilir (Karadeniz),aka ise güney (Akdeniz), al ya da kızıl'a batı ve gök'e doğu anlamıyüklenir, bkz. Karadoğan Ahmet, "Türk ad biliminde Renk Kültü" in MitliFolklor, 16/62, s. 89-
99. Ürettiğimiz sınıflandırmada, renklerdentüretilmiş soyadlarını ayrı bir kategori olarak kullanmadık zira buradasoyadının merkezi mesajının söz konusu olmadığını düşündük.
25 Aras'a göre Türklerdeki animist ve totemci gelenekler, yırtıcı vevahşi hayvan isimleriyle varlığını sürdürmektedir. Aras Özgü, "AdKoyma" in t dam An&iklopediâi, c. 1, 1998, s. 332-333.
26 Sümer'e göre bunlar, Oğuzlardaki başlıca adlandırma kaynağıdır.Sümer Faruk, Omuzlar, İstanbul: Türk Dünyası Araştırmaları VakfıYayınları, 1992, s. 283.
27 Kos, age, s. 37.
28 Câbir Nedâ El-Hüseynî, "İnsan İsimleri hakkında bir araştırma" inSÜ İlahiyat Faküitedi Dergiâi, 18, 2004, s. 201-206 aktaran: Çelik,age, s. 110.
29 Bkz. Lefebvre-Teillard Anne, Le nom. Droit et hi&toire, Paris: PUF, 1990.
30 Delaney Carol, Tohum ve Toprak, İstanbul: İletişim, 20oı, s. 202.

KAYNAK: http://www.bianet.org/biamag/toplum/119749-soyadlari-yoluyla-kimligin-mesrulastirilmasi

GEÇMİŞİN AYNASINDA LOZAN ÇİNGENELERİ: GÖÇ, HATIRA VE DENEYİMLER

Suat Kolukırık*

Anılarda yoklar
Sosyal bilimlerde yoklar
Arşivlerde yoklar
Hasretlerini anlatmadılar
İki taş arasından ağıp çıkmamışlardı ortaya,
geldikleri yerde tarihleri, kültürleri, mezarları, masalları vardı, Nerede onlar?
Anılmadılar, sorulmadılar, konuşmadılar, kaydetmediler,
Anılarını çeyiz sandıklarında gizlediler. Kendi oğullarından kendi kızlarından. Resmi tarihin büyük anlatısı kaba hatlarla 31 Ocak 1923 dedi,
Lozan Antlaşması dedi,
“geldiler, yerleştirildiler,” “gemilere binip gittiler” dedi.
Birkaç masalsı paragraf, birkaç sepia / solgun imge.
Ve sessizlik (Kırtunç, 2005:188).

Özet

Selanik’ten göç eden Çingenelerin göç deneyimi ve hatıraları üzerine kurgulanmış bu çalışma, İzmir Tarlabaşı mahallesinde ikamet eden Çingenelerle yapılan sözlü tarih çalışmasının sonuçlarını
içermektedir. Tarlabaşı Çingeneleri Yunanistan’la 1923 yılında yapılan Lozan Antlaşması sonucuna göre Türkiye’ye gelen Çingenelerdir. Bornova’ya göç eden Çingeneler, tütüncülükle uğraşan Çingenelerdir ve Selanik’te de tütüncülük yapmışlardır. Çalışmada, geçmişi anlamlandırma sürecine ilişkin olarak ‘sözlü tarih’ tekniği kullanılmıştır. Araştırma alanından elde edilen veriler, oluşturulan ‘tanıklık çözümleme modeli’ çerçevesinde analiz edilmiştir. Çalışmada yer alan tanıklıklar, çalışmanın izlediği paradigma içerisinde geçmişin anlamlandırılmasına bir katkı ve geçmişle gelecek arasında bir köprü olarak değerlendirilebilir. Görüşülenlerin geçmişe ilişkin anlatıları; Göç ve Göç’e İlişkin Tasavvur, Geçmiş ve Gelecek Arasında Tarlabaşı, Çalışma Yaşamı ve Tütün İşçiliği, Göçmenlik ve Çingenelik Algısı başlıkları etrafında ele alınmış ve değerlendirilmiştir.

Anahtar Kelimeler: Çingeneler, Lozan Antlaşması, Göç, Hatıra, Muhacir, Kimlik.

Abstract

This study introduces the outcomes of oral history research based on the experiences and memories of the Gypsies residing in Izmir, Tarlabasi district. Tarlabasi Gypsies have migrated to
Turkey after the compulsory relocation determined by the terms of Lausanne Treaty signed with Greece in 1923. The first Gypsies migrated to Bornova were tobacco workers, who had been living on tobacco production back in Thessalonica. In the study, “oral history” technique was consulted relating to the process of interpreting the past. The data obtained from the research field were analyzed in line with the “evidence analysis model”. The statements introduced within the paradigm of the study may be considered as a contribution to interpret the past and as a bridge between the past and the future.
The past narratives of the participants were considered and evaluated within the framework of some headings, such as Migration and the Perception of Migration, Tarlabasi between the Past and the Future, Work Life and Tobacco Labor, Migration and the Perception of Gypsy Way of Life.

Keywords: Gypsies, Lausanne Treaty, Migration, Memory, Immigrant, Identity.

Giriş

Çingenelerin deneyim ve hatıraları üzerine kurgulanmış bu çalışma, İzmir Tarlabaşı mahallesinde ikamet eden Çingenelerle yapılan sözlü tarih çalışmasının sonuçlarını içermektedir.
Tarlabaşı Çingeneleri, Yunanistan’la 1923 yılında yapılan Lozan Antlaşması[1] sonucuna göre Türkiye’ye gelen Çingenelerdir. “Lozan’da imzalanan Nüfus Mübadelesi Sözleşmesi uyarınca göç eden Türk göçmenlerle birlikte belirli bir oranda Çingene nüfusu da Türkiye’ye gelmiştir” (Özkan,2000:2, Marushiakova-Popov,2001:89). Ancak Lozan Antlaşmasında, ırk ayrımına dayalı bir nüfus sayımı yapılmadığından gelen Çingene nüfusunun ne kadar olduğu konusunda elimizde belirgin bir veri bulunmamaktadır. Lozan öncesinde ise Balkanlardan Anadolu topraklarına yapılan göç hareketlerinin varlığı bilinmektedir (Hirschon, 2005a:11, Dirim Özkan, 2005:271). Ayrıca Balkanlar Bizans’ın son dönemlerinden itibaren Çingeneler açısından ikinci bir vatan olma özelliği taşımıştır.
(Alexandris, 2005: 200). Öyle ki “Çingeneler Avrupa’ya ilk olarak 13. yüzyılın sonlarında Osmanlı Türkleriyle birlikte geçmiş” ve bazı durumlarda da Türk Casusu gibi tanımlamaları alabilmişlerdir (Hancook, 2002:1).
Diğer taraftan Lozan Antlaşmasında “Türk müzakerecilerin kimliği tanımlayıcı ölçüt olarak dini belirtmiş olması -Müslüman olmak-, Türkçe konuşan Karamanlı Rum Ortodokslar ve Yunanca konuşan Giritli Müslümanların mübadeleden hariç tutulmasını engellemiştir” (Keyder, 2005:57).
Lozan’da böyle bir politikanın izlenmiş olmasının Türk tarafı açısından birkaç nedeni vardır. “İlk olarak müzakereci olan İsmet Paşa’nın, Hıristiyan azınlıkların Osmanlının içişlerine karışmak için Büyük Devletler tarafından kullanılıyor olmasını göstermesi, ikinci olarak, yapılacak barış antlaşmasında “Azınlıkların Korunması” başlıklı bir bölüm bulunacak olması ve üçüncü olarak da, Rum azınlığın ve Patrikhanenin Yunan ordusuyla işbirliğine ilişkin anılarının henüz çok taze olmasıdır. Diğer bir neden de Türk hükümetinin bir ulus inşası sürecine girmeye hazır olması gibi etkenlerdir” (Oran, 2005: 165).
Lozan göçmenlerinin Türkiye’ye gelişiyle birlikte ‘ekonomik ve sosyal durumları göz önüne alınarak yerleştirilme işlemleri yapılmış ve tütün üretimiyle geçimlerini sağlayan Drama, Kavala, Girit ile adalar ve kıyı Yunanistan’dan gelenler, ağırlıklı olarak, kıyı Ege ve Tekirdağ ile çevresinde ikametleri sağlanmıştır. Bu bölgelerin dışında Karadeniz’in kıyı şeridi ve özellikle de Samsun, uygun yerler olarak yerleştirmede ön plana çıkmıştır. Bu bağlamda bir kısım Drama ve Kavala ahalisinden 30.000 tütüncü Samsun ve havalisine yerleştirilmiştir. Kaba anlamda, Türkiye’ye getirilen mübadele göçmenleri, Edirne, Balıkesir, İstanbul, Bursa, Kırklareli, Samsun, Kocaeli, İzmir, Niğde ve Manisa’ya daha yoğun olmak üzere yerleştirilmiştir (Arı, 2003). Araştırma alanını oluşturan Çingenelerin ise Bornova’ya (Tarlabaşı) yerleşme tarihleri, 1931-1937 tarihleri arasında gerçekleşmiş gözükmektedir. Bunun dışında toplu bir göçten ziyade belli aralıklar içerisinde gerçekleştirilen bir göçün yaşandığı bulgulanmıştır. Alanda yapılan mülakat sonuçlarına göre, ilk yerleşen Çingene ailesinin 1931 yılında gelmiş olması muhtemeldir. Bornova’ya göç eden Çingeneler, tütüncülükle uğraşan Çingenelerdir ve Selanik’te de tütüncülük yapmışlardır.

Araştırmanın Yöntemi

Çalışmada, geçmişi anlamlandırma sürecine ilişkin olarak ‘sözlü tarih’ tekniği kullanılmıştır.
Sözlü tarih tekniğini kullanımdaki temel amaç, geçmişin dünyasını derin ve geniş bir biçimde çözümleyebilme çabasıdır. Diğer bir ifadeyle, zamana ve mekana somut bir şekilde yerleşmiş olan toplumsal yapılar ve süreçleri irdeleme düşüncesidir (Skocpol, 1999:3). Bu düşüncenin öte yandan bir metin üretme veya ortaya koyma çabası olduğu da söylenmelidir (Chartier, 1998:16). Sözlü tarihin ‘gerçeğin kendisi değil, kanıtları olduğu varsayımı’ ile (Caunce 2001, Thompson 1999, Neyzi 2004, Danacı 2001) göç süreci, Bornova’ya geliş ve mahallenin kuruluşu, sosyo-ekonomik durum ve sosyal ilişkiler çerçevesinde araştırma alanından veriler toplanmıştır. Veri toplama aşamasında, araştırmacı olarak oturum belirlenmiş, başlatılmış ve konuşulan teşvik edilmiştir, ancak asla yönlendirme ve sorgulama yapılmamıştır. Görüşülenlerin hassasiyeti ve politik bir dil kullanabilmeleri kaygısıyla mülakatlar ses alma cihazı kullanılmadan kayda alınmıştır. Görüşmeye katılanların seçimi, alana belli aralıklarla yapılan ziyaretler sonucunda seçilen görüşülenlerle yapılmıştır. Görüşmeler 11-25 Mart 2004 tarihleri arasında gerçekleştirilmiştir. Çalışmadaki tanıklıklara ait veriler, görüşülen yedi kişiden elde edilen metinlere dayanmaktadır.
Araştırma alanından elde edilen veriler, oluşturulan ‘tanıklık çözümleme modeli’[2] çerçevesinde analiz edilmiştir. Tanıklık çözümleme modeline göre; görüşme metinleri içinde geçen; ifade, söylem,[3] atasözü, slogan ve deyimler uygun başlıklar altında gösterilmiştir. Buna göre tüm bir metin yerine, nokta ile belirtilen ifadeler başat gösterge olarak değerlendirilmiştir. Hangi ifadenin kime ait olduğu (H.K.) gibi kısaltmalarla belirtilmiştir. Gösterilenin (ifade, söylem, atasözü, slogan ve deyimlerin) tespitinde ‘tarihsel olana yapılan vurgu, bağlamı anlamlandırmaya ilişkin olarak gerçekleşmiştir. Zira söylemler tarihseldir ve ancak bağlamları içerisinde anlamlandırılabilirler” (Wodak, 1996:19). Bu yolla, elde edilen anlatılar arasında “örülmüşlük” ilişkisi korunmaya çalışılmıştır. Kalın anlatılar yerine, aynı olayların çoklu sunumları verilmiştir. Çözümlemenin içeriği kadar, biçimi de gözden geçirilmiş verilerin ortaya koyabileceği durağanlıktan kaçınılmıştır. (Burke, 1994:160). Görüşülenlerin geçmişe ilişkin anlatıları; Göç ve Göç’e İlişkin Tasavvur, Geçmiş ve Gelecek Arasında Tarlabaşı, Çalışma Yaşamı ve Tütün İşçiliği, Göçmenlik ve Çingenelik Algısı başlıkları etrafında ele alınmış ve değerlendirilmiştir.

Verilerin Değerlendirilmesi

1.Göç ve Göç’e İlişkin Tasavvur

“Biz Dramalıyız..”

Görüşülenlerin göçe ilişkin olarak hatıralarında yer alan ilk vurgu mekana ilişkindir. Zira görüşülenler arasında Drama’dan göç etmiş olmak, vurgulanan en belirgin ifadedir. Ancak Drama vurgusu bazı anlatılarda Selanik’le birlikte ele alınırken, diğer anlatılarda daha özel bir mekan olarak; Prosaçan, Rauka ve Sardıvan köyleri bağlamında hafızalarda yer almakta ve belirtilmektedir. Bu ikili ifade biçiminin temel nedeni, görüşülenlerin mekansal büyüklüğe ilişkin algılarıyla bağıntılı görünmektedir. Türkiye’ye gelişle birlikte ise, görüşülenlerin göçe ilişkin ifadeleri Sinop, Samsun, Hayrabolu ve Adapazarı üzerinden anlatılmaktadır.
●Babam Drama’dan gelmiş. (A.İ.), Cihan[4] harbinde ayrılmışlar. (H.K.), ●Baskı vardı
Yunanistan’da. (N.O.), ●Babamın dediğine göre yer değiştirdik gavurlarla[5] (D.Ç.),
●Selanik’ten çıkmışız. (R.Ç.), ●Proşaçan köyünden. (R.Ç.), ●Drama doğumluyum. (R.Ç.),
●Selanik’te Müslümanları, Türkleri kesecekleri söylendiği için biz kaçtık. (R.Ç.),
●Adapazarı’na Drama’nın Sardıvan köyünden geldik. (N.O.) ●Selanik’te çiftliğimiz varmış. (N.O.), ●Prosçan’ın Rauka köyünden geldik. (N.O.), ●Biz Dramalıyız. (D.Ç.), ●Nüfus cüzdanımda Drama yazar. (D.Ç.), ●Drama’dan Sinop’a gittik. (D.Ç.), ●Bize Sinop’ta 40 dönüm[6] arsa ve 3 katlı ev verdiler. (R.Ç.), ●Drama’dan gelmiş babamlar. (Y.P.), ●Drama’dan gelmişiz. (E.Y.), ●Anavatanımıza, Türkiye’ye geldik. (N.O.), ●Türkiye anayurdumuz. (N.O.), ●Biz macir [muhacir] olarak geldik. (H.K.).

Görüşülenlerin göçe ilişkin olarak yukarıda yer alan anlatıları, onların Tarlabaşına gelmeden önceki mekanları olarak önemli bir gösterge niteliğindedir. Zira anlatılar arasındaki benzerlik ve bu anlatıları koruma kültürü yaşanılanların sözlü olmasına karşın oldukça önemli bir karakteristik ve veri niteliğindedir. Ayrıca, görüşülenlerin geçmişe yönelik anlatılarıyla yazılı veriler arasında belirgin benzerlikler bulunduğu da görülmektedir. Nitekim Arı, Yunanistan’daki göçmenleri getirmek için kurulan kamplar arasında, Pirsıçan’a gönderilen 30 çadırdan bahsetmektedir’ Arı’nın belirttiği ‘Pirsıçan’ ve görüşülenlerin vurguladığı ‘Prosaçan’ arasında görece bir bağın olduğu düşünülebilir (Arı, 2003). Bunun dışında geçici bir süre de olsa, yerleşim yerinin tercihinde karışıklık yaşandığı görünmektedir. Göç’e ilişkin anlatılar arasında diğer önemli bir nokta, “Selanik’te Müslümanları, Türkleri kesecekleri söylendiği için biz kaçtık” ifadesinde olduğu gibi Tarlabaşı Çingenelerinin kendilerini Türk/Müslüman kimliği altında tanımlamaları ve Türklerle birlikte görmeleridir. Nitekim Balkanlarda yaşayan bazı Müslüman Çingene[7] gruplarının kendilerini Türk kimliği altında tanımlamaları bilinen bir durumdur. Bunların dışında görüşülenlerin Türkiye’yi anayurtları (Türkiye anayurdumuz) olarak görmeleri onların yaşadıkları ülkeyi sahiplenmeleri, bir aidiyet göstergesi ve çabası olarak algılanabilir. Aidiyete ilişkin görüşleri, Atatürk’e ilişkin ifadelerinde de belirgin bir biçimde ortaya çıkmaktadır.

●Atatürk’ü gördüm. (H.K.), ●Hayrabolu’ya geldi. (H.K.), ●Mavi gözlüydü. (H.K.),
●Kemalpaşa vardı, Atatürk. (D.Ç.), ●Onun sayesinde çok yaşadık rahmetlinin. (D.Ç.),
●Babalarımız onu [Atatürk’ü] çok severdi. (D.Ç.), ●Ben rahmetliyi [Atatürk’ü] iki sefer gördüm. (D.Ç.), ●Türkiye’yi kurtaran odur. (D.Ç.), ●Atatürk getirdi bizi buraya. (E.Y.), ●Atatürk getirmiş bizimkileri. (H.K.), ●Atatürk gel deyince bizimkiler gelmişler. (A.İ.), ●Atatürk bizi çağırdı. (R.Ç.), ●Atatürk Adapazarı’nda iskan hakkı vermiş ama bizimkiler buraya geldi. (N.O.), ●Atatürk bize 60 dönüm yer vermiş ama bizimkiler değerlendirememiş. (N.O.), ●Atatürk iskan verdi ama bırakıp gelmiş bizimkiler. (A.İ.).

Diğer taraftan görüşülenlerin Atatürk’e ve onun kurtarıcılığına yönelik ifadeleri, güçlü olan üzerinden kendilerini konumlama çabası olarak da değerlendirilebilir. Bir anlamda Babalarımız onu [Atatürk’ü] çok severdi ve Onun sayesinde çok yaşadık rahmetlinin, ifadelerinde olduğu gibi geçmiş koşullar daha olumlu gösterilmektedir. Bunun dışında Atatürk’ün Selanik doğumlu olması görüşülenlerce, yine güçlü olanla benzeşmede önemli bir araç niteliğindedir. Bu özellik görüşülenlerin kimliğe ilişkin bazı tanımlamalarında (Biz macir [muhacir] olarak geldik) ve özellikle de kendilerini göçmen olarak nitelendirmesinde daha belirgin izlenmektedir.

2. Geçmiş Ve Gelecek Arasında Tarlabaşı

“Eski Tarlabaşı’nı özlüyorum.”

Görüşülenlerin Tarlabaşına yerleşmeleri 1931 tarihi ve sonrasında yapılan göçler çerçevesinde gerçekleşmiş görünmektedir. Göç kararının alınmasında, “Akraba akrabayı buraya çekti” ifadesinde olduğu gibi ‘akrabalık ilişkileri’ önemli bir rol oynamıştır. Türkiye’ye geldikten sonra ise Tarlabaşına hangi bölgeden göç ettikleri konusunda görüşülenlerin belirttiği; Hayrabolu, Adapazarı ve Sinop yukarıda belirtilen ve göçmen yerleşim alanlarıyla aynıdır.

●1933’te geldik buraya. (R.Ç.), ●Akraba akrabayı buraya çekti. (A.İ.), ●Ben Sinop’tan 7 yaşında geldim buraya. (E.Y.), ●Şimdi Tarlabaşı değişti. (H.K.), ●O zaman sakindi, neşeliydi. (H.K.), ●Şimdi Kuruçayır[8] gibi oldu burası.(H.K.), ●İnsanlar değişti. (H.K.), ●Gelenler bize imrenirdi. (H.K.), ●Şimdi felaket. (H.K.), ●Eski Tarlabaşı’nı özlüyorum. (A.İ.), ●Tarlabaşında yer almadım (...) rahat değil, gürültü çok. (R.Ç.), ●Tarlabaşında iki evim vardı, sattım ve şimdiki evimi satın aldım. (R.Ç.), ●Düzelmez orası, dozer gelip yıkması gerekir. (R.Ç.), ●Burası tütün tarlasıydı, tütün dikerdik. (D.Ç.), ●Komşularımızla sorunlarımız olmazdı. (E.Y.), ●Şimdiki Tarlabaşı iyi. O zaman ev yoktu burada. (Y.P.), ●Buraya gelen ilk Romanlar bizleriz. (N.O.), ●Bornova’ya ilk gelen bizleriz. (A.İ.), ●Hayrabolu’dan geldik. (H.K.), ●Hayrabolu’da evimiz vardı. (H.K.), ●Hayrabolu’dan buraya geldik. (A.İ.), ●Babamlar Adapazarı’ndan gelmiş. (N.O.), ●Roman olmayanlar mahalleye yerleşmek istediğinde onları kovduk. (N.O.),
●Bizim tayfa buradaydı. (H.K.).

Görüşülenlerce Tarlabaşı mahallesinin geçmiş görünümüne ilişkin anlatılar, daha çok olumlu olarak kabul edilen sakinlik ve neşelilik gibi özelliklerle tanımlanmaktadır. Aynı zamanda “Bornova’ya ilk gelen bizleriz” ifadesinde olduğu gibi Tarlabaşı mahallesine ve Bornova’ya karşı bir sahiplenme durumu da söz konusudur. Bugünkü Tarlabaşı ise tüm olumsuzlukların kaynağı (Düzelmez orası, dozer gelip yıkması gerekir) olarak sunulmaktadır. Genel anlamda Tarlabaşı mahallesine ilişkin algının belirmesinde ekonomik etkenlerin belirleyici olduğu görünmektedir. Zira ekonomik açıdan daha iyi durumda olan görüşülenler Tarlabaşını olumsuzlarken, diğer görüşülenler Tarlabaşını olumlayabilmektedir. Bu bağlamda Tarlabaşını olumsuzlayanlar; daha çok belirli bir ekonomik seviyeye ulaşmış ve Tarlabaşı mahallesinden ayrılarak Gaco’larla (Çingene dilinde Çingene olmayan) birlikte oturan görüşülenlerdir. Diğer yandan “Roman olmayanlar mahalleye yerleşmek istediğinde onları kovduk” ifadesinde olduğu gibi görüşülenlerin mekan olarak Tarlabaşını sahiplenmeleri de önemli bir özelliktir. Bu tutum daha çok mahalleye eski ve yeni yerleşenler ve akraba olanlarla olmayanlar arasındaki ilişkileri açıklaması noktasında belirleyici olmaktadır. Zira mahalleye ilk yerleşen ailelerle, sonradan yerleşen aileler arasında bir kutuplaşma durumu da yaşanmaktadır.

3. Çalışma Yaşamı Ve Tütün İşçiliği

“Biz tütüncüydük. Tütün Bornova’da vardı.”

Nüfus mübadelesinde Ege bölgesinde tütün işiyle uğraşan Rumların göçüyle birlikte büyük bir işgücü talebi ortaya çıkmış ve bu talep Drama’dan gelen Çingenelerle kapatılmaya çalışılmıştır. Zira Mübadelesinde Anadolu’dan giden yaklaşık 1.2 milyon Hıristiyan’a karşı, 450 bin ila 500 bin arasında bir Müslüman nüfus Anadolu’ya gelmiştir (Keyder, 2005;57, Hirschon, 2005b;21).
“Yerleştirmeler çoğunlukla Rum göçmenlerin boşalttığı ve tarımsal üretimin düştüğü bölgelere yapılmıştır. Bu çerçevede tütün tarlaları, üzüm bağları, ipek kozası çiftlikleri ve halı tezgahlarının bulunduğu bölgelerdeki üretimin yeniden artmasında, Yunanistan’dan gelen mübadele göçmenlerinin önemli rolü olmuştur’ (Arı, 2003:179). Bununla beraber, belirtilmesi gereken diğer önemli bir nokta da, Yunanistan’dan Türkiye’ye gelen nüfusun büyük bir kısmının küçük ölçekli çiftçilikle uğraşan köylüler olmasıdır. Gelen nüfusun çoğunluğunun tarımla uğraşması nedeniyle, kentlerin ekonomik hayatı üzerinde bir etkisi olmamış, zaten tarım temelli olan ekonominin şişirilmesine yol açmışlardır (Hirschon, 2005b:23).
Öte yandan görüşülenlerin Bornova’yı tercih etmelerinin esas nedeni tütün işidir. Görüşülenlerin tütün işçisi olması ve tütün işlerinin de Bornova’da olması nedeniyle yerleşim yeri olarak seçilmiştir. Anlatılanlara göre göç edilen yıllarda Bornova’nın büyük bir kısmı tütün tarlasıdır ve görüşülenlerin büyük bir çoğunluğu da tütün işinde çalışmıştır. Günümüzde ise tütün tarlalarının yerini konut ve sanayi alanlarına bırakmasıyla görüşülenler farklı iş ve mesleklere[9] doğru kaymışlardır.

●İş yoktu orada [Hayrabolu’da]. (H.K.), ●Sinop’ta bir şey yapamadık. (R.Ç.), ●Adam [eşim] at arabacılık yaptı. (H.K.), ●[Eşim] Sabun fabrikasında çalıştı. Oradan emekli oldu. (H.K.), ●Tütünde çalıştım. (H.K.), ●Değirmendere’ye, köylere tütüne giderdik. (H.K.), ●Tütün işinde çalıştık. (H.K.), ●Drama’da tütüncülük, hayvancılık yaparlarmış. (A.İ.), ●Burada tütün yaptık. (A.İ.), ●Bizler fakirdik. (A.İ.), ●Açlık parasızlık, işsizlik çektik. (H.K.), ●Tütün mağazasından emekli oldum. (A.İ.), ●Biz tütüncüydük. (R.Ç.), ●Tütün Bornova’da vardı. (R.Ç.), ●Burada icar tutar, tütün yapardık (R.Ç.), ●Tütün işçiliği yaptık. Selanik’te de tütün işçiliği yaparlarmış. (N.O.), ●Tütün çok zordur. (N.O.), ●Tam on iki ay çalışmak zorunda kalırsın. (N.O.), ●Çapalarsın, ekersin, balya yaparsın. (N.O.), ●Burası tütün tarlasıydı.Tütün
dikerdik. 10 kuruşa, 25 kuruşa. (D.Ç.), ●Babam kunduracılık, eskicilik yapardı. (D.Ç.), ●Babamlar tütün kırarlardı, yaparlardı. (E.Y.), ●25-30 kuruşa çalışırdık. (E.Y.), ●Tütün tarlalarında çalışırdık.(Y.P.), ●Germenciğe zeytine gider oradan geldikten sonra Manisa’ya giderdik. (Y.P.).

Tütün işçiliğinde çalışanların bir kısmı tütün tarlalarında çalışmış iken, diğerleri tütün işletmelerinde çalışmışlar ve “Tütün mağazasından emekli oldum” ifadesinde olduğu gibi emekli olma şansını elde edebilmişlerdir. Bunun dışında tütün işçiliğinde kadın çalışanların rolü oldukça büyüktür.
Tütün işçiliğinden başka yapılan işler olarak; at arabacılığı ve zeytincilik belirtilmektedir. Nitekim zeytin ve zeytinciliğin Ege bölgesinin tarımsal üretiminde ve istihdamında önemli bir yeri vardır. Çalışma ilişkileri bağlamında değerlendirildiğimizde, görüşülenlerin bugünkü konumlarının temel sorumlusu ve çalışma yaşamına ilişkin olumsuzlamalarında ağa olarak tanımladıkları işverenleri ilk sırada yer almaktadır. Araştırma alanından elde edilen verilere göre işverenleri de Drama’lıdır ve görüşülenleri Drama’dan tanımaktadırlar. Çingenelerin Bornova’ya gelişinde işverenlere olan yakınlık önemli rol oynamıştır. “Dedelerimizi ağalar kandırıp buraya getirtmiş Hayrabolu’dan” ifadesinde olduğu gibi, ağa olarak tanımladıkları işverenlerin işgücü ihtiyaçlarını karşılamak üzere görüşülenlerle temas kurduğu açıktır.

●Buranın yerlileri Hasan beydi. Onun dört oğlu vardı. (D.Ç.), ●Emin, İbrahim, Abdul ve Ali beydi. (D.Ç.), ●Onların emrinde çalışırdık. (D.Ç.), ●Sami beyler, Tevfik beyler vardı. (H.K.), ●Hüseyin ağada çalıştık. (H.K.), ●Ben çalışkan olduğumdan beni severlerdi. (H.K.), ●Senin gibi on işçimiz olsa yeter derlerdi. (H.K.), ●Ağalık vardı o zaman. (A.İ.), ●Abdul, Emin, Tevfik ve Sami bey, İbrahim bey bizi köle gibi kullandı. (A.İ.), ●Ben icarla iş alırdım onlardan. (A.İ.), ●Dedelerimizi ağalar kandırıp buraya getirtmiş Hayrabolu’dan. (A.İ.), ●Ağalar halk partisindendi. Şimdi hepsi cezasını buldu. (A.İ.), ●Romanlar, ağaların tarlalarında yatarlardı. Çardaklarında otururlardı. (N.O.), ●Halk partisinin ağaları vardı. Onlar ne derse o olurdu. (N.O.), ●Emin bey, Abdul bey burada olunca bizi buraya çektiler. (E.Y.), ●Emir beyler, Tevfik beyler, Sami beyler vardı. (Y.P.), ●Onların barakalarında
kalırdık. (Y.P.), ●Ağalar bizimkileri hep borçlu çıkarırdı. (Y.P.), ●Çalışırdık, çalışırdık ama hep borçluyduk [Ağalara karşı]. (Y.P.).

Görüşülenlerin bazılarına göre, ağalar kendilerini köle gibi kullanmış ve çalışmalarının karşılığını alamamışlardır. Diğer görüşülenler ise ağaları olumlamaktadırlar. Ancak genel anlamda ağalar, “Ağalar bizimkileri hep borçlu çıkarırdı” ifadesinde olduğu gibi olumsuz ve bugünkü durumlarının temel sorumlusu olarak sunulmaktadır. Tütün işinde oldukça maharetli görünen görüşülenlerin anlatıları, bazı anlarda (Halk partisinin ağaları vardı. Onlar ne derse o olurdu) oldukça dramatik[10] bir hal de alabilmektedir.

4. Muhacirlik ve Çingenelik Algısı

“Sonradan Çingene dediler bize.”

“Etimolojik olarak muhacir kelimesi bizi hicr ve hicran kelimelerinin türediği hcr köküne götürmektedir. Kök itibariyle ise bir yerden üzüntü duyarak ayrılmak anlamı taşımaktadır” (Mavromatis, 2005:357).Görüşülenler bağlamında ise muhacir kimliği, yeni yerleşim alanlarına tutunum sağlamada oldukça önemli bir işlev yüklenmiş görünmektedir. Özellikle kendilerini Yunanistan’dan gelen diğer göçmenlerle/Türklerle bir tutma isteği bu anlamda düşünülebilir. Bu durum Atatürk’e ilişkin ifadelerinde de yer almıştı. Bunun dışında Göçmen kimliğini bir üst kimlik olarak düşünecek olursak, aslında Selanik göçmeni olan komşularıyla aralarında bir bağ ve işbirliği de geliştirdikleri de görünmektedir. Özellikle çalışma yaşamındaki ilişkilerinde bu işbirliği ve bağın izlerini görmek mümkündür. Nitekim Bornova merkezde hamallık yapan Çingeneler, nakliyeci[11] olan Türk göçmenler ile birlikte çalışmaktadırlar.

●Sonradan Çingene dediler. (H.K.), ●Çingene, göçebe olanlara denir. (A.İ.), ●Ayıcılar
Çingenedir. (A.İ.), ●Çingene ne demek bilmiyorum. (R.Ç.), ●Çingene gezginlerdir.
(N.O.), ●Çingenelik yapmak hırsızlık yapmaktır. (N.O.), ●En kötü Çingeneler Girit
Çingeneleri yani Ali Kuti’lerdir. (N.O.), ●Biz söylenen Çingeneler gibi değiliz. (N.O.), ●Has Çingene iyidir. (N.O.), ●Türkiye’de Çingene yok. (E.Y.), ●Önceden Çingeneceyi konuşurduk yalan yok. (E.Y.), ●O zamanda Çingene diyorlardı bize. (Y.P.), ●Biz söylenen Çingeneler gibi değiliz. (N.O.), ●Bizim nüfusta Çingene değil, İslam yazıyor. (E.Y.), ●Bizim Romanlar eski hocalardan [Din görevlisi] üstün. (E.Y.), ●Roman moman yok, hepimiz Müslümanız. (E.Y.), ●30 yıldır Roman diyorlar. (R.Ç.),
●Sonradan Roman dediler bize. (E.Y.), ●Roman diyorlar. (E.Y.), ●Orhangazi
“Romanları severim dövüşçü ve sadık insanlardır” demiş. (N.O.), ●Romanın gelişi
yedi düvelden belli olur. (N.O.), ●Ben kendimi buraya ait görüyorum. (A.İ.), ●Hepimiz
Müslümanız. (H.K.), ●Ben Türküm, kendimi Türkiye’ye ait görüyorum. (N.O.),
●Hepimiz Türk’üz. Macir (muhacir) değil. (E.Y.), ●Önceden bize macir [muhacir]
derlerdi. (R.Ç.), ●Gaco, Türklere denir. (H.K.), ●Türkler selamı bilmez. (D.Ç.).

Diğer yandan Çingene kimliği görüşülenlerin çoğu tarafından olumsuzlanmaktadır. “Sonradan Çingene dediler”, “Çingene, göçebe olanlara denir”, “Ayıcılar Çingenedir”, “Çingenelik yapmak hırsızlık yapmaktır” ifadelerinde olduğu gibi görüşülenler kendilerini Çingene olarak sunmaktan kaçınmaktadırlar. Çingene kimliğinin kabul edildiği durumlarda ise, iyi Çingene ve kötü Çingene ayrımı (Biz söylenen Çingeneler gibi değiliz) yapılarak kimliğe ilişkin bir kaygı yaşadıklarını göstermektedirler. Kuşkusuz bu durumun ortaya çıkışında Türk toplumunda Çingene adının olumsuz olarak taşımış olduğu anlamlar oldukça belirleyici olmaktadır. Bunların dışında “Hepimiz
Müslümanız” ifadesinde olduğu gibi tüm tanımlamaların yerini Müslüman kimliği de alabilmektedir.
Gerçekte bu durum kimliğin dışarıyla-ötekiyle kurulan ilişki bağlamında kendini dönüştürme ve sunum halleri olarak algılanabilir. Roman adının kullanımı noktasında ise son dönemlere ilişkin bir tanımlama olduğu (30 yıldır Roman diyorlar) görüşülenlerce belirtilmektedir. Roman adının kullanımındaki bu yenilik hali, bazı Çingene araştırmacıları[12] tarafından da doğrulanmaktadır. Genel anlamda, görüşülenler arasında, Göçmen, Çingene ve Roman adı, bağlama göre kullanımı tercih edilen bir tanımlama olarak yer almaktadır. Bu anlamda ‘döngüsel kimliği’[13] kullananlar olarak Çingeneler, yer, zaman ve kurulan sosyal ilişki biçimine bağlık olarak birden çok kimliği kabul edip kullanabilmektedir.

Sonuç

Geçmişin aynasında görüşülenlerin yaşanılanlara ilişkin ifadeleri, Çingeneleri tanıma ve anlama bağlamında önemli veriler sunmaktadır. Çalışmada yer alan tanıklıklar, çalışmanın izlediği paradigma içerisinde geçmişin anlamlandırılmasına bir katkı ve geçmişle gelecek arasında bir köprü olarak değerlendirilebilir. Tanıklıklar aracılığıyla, geçmişi sadece hatırlamak ve tasvir etmek hedeflenmemiştir. Zira tanıklıklar, geçmişin dünyasını derin ve geniş bir biçimde çözümleyebilmenin anahtarı olarak düşünülmüştür. Ayrıca tanıklıklar birbiriyle Bağlantılandırıldığı zaman kümülatif bir değere sahiptir. Zira ortak öğeler meydana çıkınca, parçaların toplamından çok daha fazla bir şey oluşmaktadır.
Çalışmadan elde edilen sonuçlara göre; Tarlabaşı Çingenelerinin Selanik’ten/Drama’dan
yaptıkları göçün ana nedeni, Birinci Dünya savaşından sonra yaşanan kargaşa ortamı ve Nüfus Mübadelesi’dir. Göç edilen köy olarak da Prosaçan, Rauka ve Sardıvan köylerini belirtmektedirler.
Ancak göç edilen köy konusunda yazılı bir kaynağın olmaması, tarihsel olanın sözlü olanla sınırlı kalmasına yol açmaktadır. Drama’dan yapılan göç, direkt olarak Bornova’ya gerçekleşmemiş, Hayrabolu, Sinop Samsun ve Adapazarı’ndan sonra Bornova’ya gelinmiştir. Bornova’ya gelişteki temel neden ise, “Biz tütüncüydük, tütün Bornova’da vardı” ifadesinde olduğu gibi, görüşülenlerin tütün işçisi olması ve Bornova’nın tütün işçiliği istihdamına olanak sağlayan yapısıdır. Bu ifadenin sunduğu bir diğer açılımda, görüşülenlerin Drama’da da tütün işleriyle uğraşmalarıdır. Nüfus Mübadelesinde, göç eden Rum nüfusun yarattığı işçi talebi bu bağlamda Drama’lı Çingenelerce karşılanmıştır.
Geçmişe yönelik anlatılarda, Tarlabaşı mahallesi başlangıçta olumlu özelliklere sahip bir mekan olarak tanımlanmaktadır. Gerçekte bu vurgu, mahalleye ilk yerleşenler arasındaki dayanışmanın da göstergesidir. Sonrasında ise olumsuzlamalar daha yoğun şekilde dile getirilmekte ve “Şimdi Kuruçayır gibi oldu burası” ifadesinde olduğu gibi, mahalleye sonradan gelen Çingene aileler ve yerli aileler arasında bir kutuplaşma, açık bir biçimde belirmektedir. Görüşülenlerin Tarlabaşına ilişkin olumsuzlamalarıyla kastettikleri ise; küfür ve kavganın yaşanması, sokakların darlığı, hanelerin iç içe oluşu ve konutların eskiliğidir. Oturduğu mahalleden ayrılmak isteyen görüşülenlere göre “mahallenin geleceği yoktur.” Diğer etkenler; çocukların iyi yetişmeyeceği düşüncesi ve alkol kullanımı gibi nedenlerdir.
Geçmişe yönelik en büyük olumsuzlama ise, işveren olarak ağalara karşı yapılanlardır. Ağalar ve görüşülenler arasında bir takım sorunlar yaşanmış olmakla birlikte, gerçekte bu durum, kendilerini madun (subaltern) gösterme isteklerinin de bir sonucu olarak algılanabilir. Nitekim olumsuzlamalar tüm görüşülenlerin (Ben çalışkan olduğumdan beni severlerdi) sergilediği bir tutum değildir. Bunun dışında görüşülenler bağlamında yeni yerleşim alanlarına uyum sağlamanın oldukça zor gerçekleştiği ve dramatik ilişkilerin yaşandığı açıktır. Ayrıca işveren olarak ağalara karşı kullanan olumsuzlamaların, bugünkü genç kuşaklar tarafından da kullanılıyor olması, iç dayanışma bağlarını pekiştirmede işlevsel rol oynadığı görülmektedir.
Görüşülenlerin kimliğe yönelik algıları; Muhacir, Çingene Roman ve Müslüman kimliği
üzerinden kurgulanmaktadır. “Biz muhacir olarak geldik buraya, sonradan Çingene dediler, hepimiz Müslümanız” ifadeleri, bu algının somut göstergeleridir. Bu anlamda, kimlik tarihsel olarak kendini döndürmekte ve ortama göre şekil almaktadır. Roman adına ilişkin gönderme ise “30 yıldır Roman diyorlar bize” ifadesinde olduğu gibi, adın yeniliğini belirtmesi bağlamında oldukça önemlidir.
Müslüman kimliğine yapılan vurgulamalarda, benzer olma ve birliktelik göstergeleri belirgin bir biçimde ortaya konmaktadır. Diğer yandan Görüşülenlerin biz ve diğerine yönelik vurguları Çingene olan ve olmayan arasındaki sınırları belirlemede önemli bir noktadır. Görüşülenlerce biz, dayanışmayı, birlikteliği ve yerliliğe, diğeri ise; Çingene olmayan, farklılaşmayı yaratan ve olumsuz özellikler taşıyana işaret etmektedir. Bu kurgu kültürel farklılaşma ve konumlamanın da bir göstergesidir. Biz ve diğeri ayrımı, tarihsel olarak üretilen ve temelde kendini korumaya yönelik olarak kullanılan bir tanımlamadır.
Bunların dışında görüşülenlerin Atatürk’e ve onun kurtarıcılığına yönelik “Atatürk getirmiş bizimkileri” ifadeleri, görüşülenlerin güçlü olan üzerinden kendilerini konumlama çabasının sonucu olarak algılanabilir. Bir anlamda bu ve benzeri ifadeler, ötekiyle girilen ilişkilerde sahiplenme ve kendini eşit sunma amacıyla kullanılan bir araçtır. Son söz olarak tanıklık çalışmasındaki genel karakteristik, görüşülenlerin geçmişe yönelik anlatılarının, kendi tecrübeleriyle bağlantılı sunumudur.
Diğer bir ifadeyle, geçmişe yönelik anlatılar, görüşülenin ‘o ana’ ilişkin konumunu ve bakışını sunmakta ve bir eyleyen olarak görüşülenin oynadığı rolü belirlemektedir. Bu bağlamda anlatılar, kişisel özelliklere bağlı olarak ortaya çıkmaktadır. Ancak kümülatif değerlendirmede, bir çıkarsama yapılmasına olanak tanımaktadır.

Kaynaklar

Alexandris, Alexis (2005), “Din ve Etnisite: Yunanistan ve Türkiye’deki Azınlıkların Kimlik Meselesi”, Ege’yi Geçerken:1923 Türk-Yunan Zorunlu Nüfus Mübadelesi (içinde), Derleyen: Renee Hirschon, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları.
Arı, Kemal (2003), Büyük Mübadele Türkiye’ye Zorunlu Göç 1923-1925, Tarih Yurt Vakfı
Yayınları, İstanbul.
Burke, Peter (1994), Tarih ve Toplumsal Kuram, Çev. Mete Tuncay, Tarih Vakfı Yurt
Yayınları, İstanbul.
Caunce, Stephen (2001), Sözlü Tarih ve Yerel Tarihçi, Çev. B.Bülent Can-Alper Yalçınkaya,
Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İstanbul.
Chartier, Roger (1998), Yeniden Geçmiş, Tarih Yazılı Kültür Toplum, Çev. Lale Arslan, Dost Kitabevi Yayınları, Ankara.
Danacı, Esra (2001), Geçmişin izleri: Yanıbaşımızdaki Tarih İçin Bir Kılavuz, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İstanbul.
Dirim Özkan, Özgür (2005), “Kültürel Kimliğin Yeniden Keşfi: Mübadil Kimliğinin
Oluşturulması” Türk (iye) Kültürleri (içinde), Derleyenler: Gönül Putlar – Tahire Erman, Tetragon Yayınları, İstanbul.
Hancook, Ian (2002), We are the Romani People, University of Hertfordshire Press, Hatfield.
Hirschon, Renee (2005a), “Ege Bölgesi’ndeki Ayrışan Haklar” Ege’yi Geçerken:1923 Türk-Yunan Zorunlu Nüfus Mübadelesi (içinde) Derleyen: Renee Hirschon, İstanbul Bilgi
Üniversitesi Yayınları.
Hirschon, Renee (2005b), “Lozan Sözleşmesinin Sonuçları, Genel Bir Bakış” Ege’yi
Geçerken:1923 Türk-Yunan Zorunlu Nüfus Mübadelesi (içinde), Derleyen, Renee Hirschon,
İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları.
Keyder, Çağlar (2005), “Nüfus Mübadelesinin Türkiye Açısından Sonuçları”, Ege’yi
Geçerken:1923 Türk-Yunan Zorunlu Nüfus Mübadelesi (içinde), Derleyen: Renee Hirschon,
İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları.
Kırtunç Lahur, Ayşe (2005), “Mübadeleyle İlgili Metinler, İkisi de İki Kere Yabancı”,
Yeniden Kurulan Yaşamlar: 1923 Türk-Yunan Zorunlu Nüfus Mübadelesi (içinde), Derleyen: Müfide Pekin İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları.
King, Charles, (1972), Men of the Road, Frederick Muller Ltd., London.
Kolukırık, Suat (2004), Aramızdaki Yabancı: Çingeneler, Yayımlanmamış Doktora Tezi, Ege Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Kurumlar Sosyolojisi ABD, İzmir.
Lieblich, A., Tuval-Mashiach, R., Zilber, T., (1998), Narrative Research, Reading, Analysis, and Interpretation, Applied Social Research Methods Series Vol.47, Sage Publications.
Martinez, Nicole (1994), Çingeneler, Çev. Şehsuvar Aktaş, İletişim Yayınları, İstanbul.
Marushiakova, E-Popov V., (2001), Gypsies in the Ottoman Empire, University of
Hertfordshire Press, Hatfield.
Mavromatis, Yorgos (2005), “Yunanistan’da Hıristiyan Göçmenler ve Müslüman Azınlıklar”, Yeniden Kurulan Yaşamlar: 1923 Türk-Yunan Zorunlu Nüfus Mübadelesi (içinde), Derleyen: Müfide Pekin İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları.
Meray, Seha L. (2001), Lozan Barış Konferansı, Tutanaklar-Belgeler, Cilt:2 Kitap:8, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul.
Neyzi, Leyla (2004), Ben Kimim? Türkiye’de Sözlü Tarih, Kimlik ve Öznellik, Çeviren:
Hande Özkan, İletişim Yayınları, İstanbul.
Oran, Baskın (2005), “Kalanların Öyküsü: 1923 Mübadele Sözleşme’sinin Birinci ve
Özellikle İkinci Maddelerinin Uygulanmasından Alınacak Dersler”, Ege’yi Geçerken:1923
Türk-Yunan Zorunlu Nüfus Mübadelesi (içinde), Derleyen: Renee Hirschon, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları.
Özçelik, Mustafa (2003), 1930-1950 Arasında Tütüncülerin Tarihi, Türkiye Sosyal Tarih
Araştırma Vakfı Yayınları, İstanbul.
Özkan, Ali Rafet (2000), Türkiye Çingeneleri, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara.
Skocpol, Theda (1999), “Sosyolojinin Tarihsel İmgelemi”, Tarihsel Sosyoloji, Bloch’tan Wallerstein’e Görüşler ve Yöntemler, Çev. Ahmet Fethi, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İstanbul.
Sözen, Edibe (1999), Söylem: Belirsizlik, Mübadele, Bilgi/Güç ve Refleksivite, Paradigma Yayınları, İstanbul.
Thomson, Paul (1999), Geçmişin Sesi, Çev. Şehnaz Layıkel, Tarih Vakfı Yurt Yayınları,
İstanbul.
Wodak, Ruth (1996), Disorders of Discourse, Addison Wesley Longman, New York.
Yağcıoğlu, Semiramis, (2002), “Eleştirel Söylem Çözümlemesi”, 1990 Sonrası Laik-Antilaik Çatışmasında Farklı Söylemler: Disiplinlerarası Bir Yaklaşım, Der.: Semiramis Yağcıoğlu,
Dokuz Eylül Yayıncılık, İzmir.
--------------------------------------------------------
*Yrd. Doç. Dr., Akdeniz Üniversitesi, Sosyoloji Bölümü.

[1] 24 Temmuz 1923'te Lozan Barış Antlaşması imza edilmiştir. Antlaşma içerisinde yer alan 30 Ocak 1923 tarihinde imzalanmış Yunan ve Türk halklarının mübadelesine ilişkin sözleşmenin birinci maddesi şöyledir. “Türk topraklarında yerleşmiş Rum Ortodoks dininden Yunan uyruklularıyla, Yunan topraklarında yerleşmiş Müslüman dininden Türk uyruklularının, 1 Mayıs 1923 tarihinden başlayarak, zorunlu mübadelesine girişilecektir. Bu kimselerden hiçbiri, Türk hükümetinin izni olmadıkça Türkiye’ye ya da Yunan hükümetinin izni olmadıkça Yunanistan’a yeniden dönerek orada yerleşemeyecektir” (Meray, 2001:82).
[2] Tanıklık çözümleme modelinin oluşturulmasında ‘kategorik bağlamsal çözümleme tekniğinden (Categorical-Content Perspective) yararlanılmıştır. ‘Bu çerçevede öncelikli olarak araştırma alanından elde edilen veriler yazılı birer metin haline dönüştürülmüş ve sınıflaması yapılmıştır. Daha sonra sınıflaması yapılmış metinler, bağlamsal olarak tanımlanmış ve kategoriler içerisindeki veriler uygun olan temalar içerisine yerleştirilmiştir. Son olarak da veriler araştırmanın problemleri çerçevesinde işlenmiş ve bulgular analiz edilmiştir’ (Lieblich-Tuval ve Zilber, 1998:112-114).
[3] Kullanılan söylem ve ifadeler bağlamında, hangi orijinalliğe veya otoriteye dayanarak konuşulmaktadır? (Sözen, 1999, Yağcıoğlu, 2002).
[4] Birinci Dünya Savaşını kastediyor.
[5] Gavur kelimesi, görüşülenlerce Yunanlılar ve Müslüman olmayanları kasden kullanılmaktadır.
[6]Görüşülenlerin belirttiği bu veriyi Arı’da çalışmasında doğrulamaktadır. ‘Göçmenlere verilen araziler ortalama 50 ve 75 dönüm arasında değişmiştir” (Arı, 2003).
[7] 2003 yılında Bulgarista’nın Kırcaali ve Varna kentlerinde yaptığım görüşmelerde,
Çingenelerin kendilerini Müslüman ve Türk kimliği altında tanımladıklarını bulguladım.
[8] İzmir’deki Çingene yerleşim alanlarından biri.
[9] Alanda yapılan anket çalışmasının sonuçlarına göre Tarlabaşı Çingenelerin iş ve meslekleri
şöyledir. Hamal, Ayakkabı boyacısı, Şoför, Nakliyeci, Pazarcı, Kaynakçı, Müzisyen,
Badanacı, Memur, İşçi, Aşçı, Seyyar satıcı, Tütün işçisi, Eskici, İnşaat işçisi, Temizlik İşçisi.
Bunların dışında Tarlabaşı doğumlu olan, ancak Tarlabaşında oturmayan öğretmen, hemşire ve devlet memurluğu yapan Çingeneler de vardır (Kolukırık, 2004).
[10] İstanbul’daki tütün işçileri ve işverenleri arasında yaşanan dramatik ilişkiyi değerlendiren Özçelik’te, Tarlabaşı Çingenelerinin anlatılarını doğrulamaktadır. “Tütün işçilerinin çileli hayatı dört ay köyde barındıktan sonra, tekrar şehre dönme hazırlıklarıyla başlamaktadır. Ağa ile kilo başına işlerin hesabı yapılır. Eğer avans olarak alınan paradan fazla iş yapmış ise parasını alır ve şehre dönerler. Ağadan alacağı olmayanlar, birbirlerinden borç alırlar, arkadaşları verecek durumda olmayanlar, ağaya borçlu kalanlar; yatağını yorganını, kap kaçağını hatta ceketini satar yol parası yaparlar. Bir kısım borçlu kalanlar da, gelecek sene ödemek üzere yol parası alır, şehre döner” (Özçelik, 2003:16).
[11] Son 3 yıl içinde kamu kurumlarından emekli olan Çingenelerin girişimleriyle nakliyecilik yapmaya başlamışlardır. Nakliyecilik yapan görüşülenlere göre, Çingeneler her alanda başarılıdırlar.
[12] ‘Roma-n-‘ kelimesi 1968 yılından beri yukarıda adı geçen adların yerini alma eğilimindedir” (Martinez, 1994:7). İkinci Dünya Çingene Konferansında, Uluslararası Çingene Komitesi’nin adı, Uluslararası Roma -n- Birliği olarak değiştirilmiştir. (Hancook, 2002:121-122). King’e göre “Çingeneler, kendilerinin Rom olarak adlandırılmasını istemektedirler. Bununla birlikte Çingeneler pek çok isimle anılmaktadır. Almanya’da Zigeuner, Fransa’da Bohemian, Romanya’da Tigane, Macaristan’da Cigany, İtalya’da Zingari, Litvanya’da Cigonas, Hollanda’da Heiden, Danimarka ve İsveç’te Tartars, Türkiye’de Tchinghane, İspanya’da Zincali veya Gitanos, Güneybatı Pakistan ve İran arasında Luri, İran’da Karaki, Afganistan’da Kauli ve Bizans’ta Atsincanoi” bu örneklerden bazılarıdır (King, 1972:15).
[13] Döngüsel kimliği; kimliğin birden çok tanım alabilme özelliğini göstermek bağlamında kullanıyorum.

KAYNAK: http://www.sdergi.hacettepe.edu.tr/suatk.pdf