NTV Tarih Konuşmaları, 16 Ocak 2012
Dokuz Eylül Üniv. Öğr. Üyesi Doç. Dr. Kemal Arı, NTV Tarih Dergisi
Editörü Ayşen Gör ve Lozan Mübadilleri Vakfı Gen. Bşk. Sefer
Güvenç, Lozan mübadelesi hakkında konuşuyor.
http://video.ntvmsnbc.com/#tarih-konusmalari-15-ocak-2012-1.html
http://tvarsivi.com/player.php?y=13&z=2012-01-16 05:17:12&res=2012-01-16 05:17:12
Kemal Arı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kemal Arı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Demiryolu İle Gelenler

Göçmenlerin zaman zaman demiryollarıyla getirildiği de olmuştu. Karadan gelen göçmenler, deniz yoluyla gelenlere göre çok azdı. Daha çok Bulgar sınır bölgesinde yaşayan veya Drama bölgesinden, Türk sınırına yakın bölgedeki köylerden gelmişlerdi.
Özellikle Drama ve çevresinde hayvancılıkla geçinen göçmenler, hayvanlarını bir grup çoban ile birlikte, karadan sürüp Türkiye’ye getirmişlerdi. Tren yoluyla Türkiye’ye gelirken, geçtikleri yerlerde trenin taşlandığı ve şiddete maruz kaldıkları görülüyordu393. Oysa deniz yoluyla gelenler daha güvenli bir yolculuk yapıyorlardı.
İskeleden bir gemiye bindiklerinde artık Türk topraklarına ayak basmış gibi hissediyorlardı. Tek
sorun, uzun bir yolculuktan sonra iskeleye kadar gelebilmekti394. Önce köylerinden kalkıp kasabaya, oradan da bir iskeleye ulaşmaya çalışıyorlardı.
Drama, Sarışaban ve çevresindeki köyler Kavala Limanı’ndan, Selanik, Langaza, Vodina ve Kılkış çevresi Selanik Limanı’ndan gemilere biniyorlardı.
Gritliler; Kandiya, Yanya’dan gelenler de Prevezelilerle birlikte, Preveze Limanı’ndan gemiye biniyorlardı. Çoğu kez yayan, at ya da eşek ile yapılan bu yolculuk, kasabadan sonra çoğunlukla trenle ya da kiralanan arabalarla liman kentine ulaşılırdı395.
Göçmenleri Türkiye’ye taşıma görevini üstlenmiş olan Türk Vapurcular Birliği bu uygulamaya karşı, pratik öneriler de getirme gereksinimi duydu. İstanbul Nakliyat ve Sevkıyat Müdüriyeti’nden Ankara Mübadele, İmar ve İskan Vekaleti’ne 20 Mart 1924 tarihinde bir yazı geldi. Söz konusu yazıda, gemilerin mevcut durumuyla ilgili bilgiler verildikten sonra, bir soruna gönderme yapılıyordu. Selanik Yükleme Kurulu Başkanı olup İstanbul’a gelmiş olan İbrahim
Ethem Bey’den ilginç bir bilgi alınmıştı. Bu bilgiye göre, yerel mübadele kurulu tarafından Selanik’te şimendiferle taşınmak üzere dokuz yüzer kişilik göçmen kafileleri oluşturulmuştu. Bu ön çalışmayla, Selanik’e yığılan göçmenlerin taşınmasında şimendiferlerden yararlanılmasının da düşünüldüğü anlaşılıyordu.
Ancak bu durum, pek uygulama özelliği göstermiyordu. Selanik’teki yığılmaya bakıldığında,
bir ay içinde bu kentten 27.000 kişinin Türkiye’ye taşınması gerekiyordu. Seyri Sefain İdaresi, Kırzadeler ve Sadıkzadeler ile Türkiye ve Sürat vapurları idareleriyle yapılan sözleşme uyarınca, 20.150 kişinin taşınması üzerinde durulmuştu. Sayı 27.000’e de çıksa, söz konusu firmaların yola çıkaracağı gemilerle birer kerelik sefer uygulamasıyla, bu göçmenlerin topluca taşınması mümkündü. Gemiler yolda bozulmazsa ya da her hangi bir anlaşmazlık olmazsa, bir
ayda iki sefer yapmaları durumunda 40.300 insan getirme kapasiteleri vardı. Bununla birlikte
unutulmaması gereken bir şey vardı: Gemilere yalnız insan yüklenemezdi; büyük ve küçükbaş
hayvanlarla birlikte, eşyalar da yüklenmeliydi. Hayvan ve eşya yüklenmesi durumunda, hiçbir
vapurun, düşünülen insan kapasitesini yükleyerek, getirebileceği düşünülemezdi. Hesaplar yanlız insanlara göre değil, onların yanlarında getirdikleri eşyaların miktarına ve hayvanların tür ve sayısına göre de yapılmalıydı. Mukaveleye dâhil olmayıp, sahiplerinin arzusuyla bu sürece katılabilecek gemilerin bir seferde insan taşıma kapasitesi 6.950 nüfustu. Bu gemilerden yararlanma zorunluluğu doğduğunda, bunlardan yararlanmak ancak sahiplerinin
arzusuna bağlı olan bir şeydi. Söz konusu gemiler ancak Selanik’e gelen göçmenleri taşımaya
yeterli gelse bile, Girit ve Kavala gibi yükleme iskelelerinden gelecek göçmenler için de gemiye
gereksinim vardı.
Bütün bu yükleme iskelelerinden göçmen alıp getirmeye bu vapurların yeteceğini düşünmek kuşkulu bir şeydi. Bu yörelerde yükleme işinin çok düzgün yapılabileceğini düşünmek de mümkün değildi. Bu durumda, vekâletin gerekli önlemleri alması öneriliyordu. Üstelik koşulların hep yaz mevsiminin sunacağı olanaklara uygun yürüyeceğini düşünmemek de gerekiyordu.
Kısacası, demiryolları da düşünülmüş olsa; süreç kolay bir süreç olarak algılanmıyordu396.
Göçmenlerin zaten çok az bir kısmı demiryollarıyla taşınmıştı. 1924 yılının Ocak ayı içinde
şimendiferlerle gelen insan sayısı 3.013, büyük baş hayvan sayısı 184, küçükbaş hayvan sayısı da
1.800’dü. Drama ve yöresinden kalkan küçük bir grup, Drama’dan 4 Şubat1924 günü hareket etmiş; Uzunköprü İstasyonu’na bir gün sonra, yani 5 Şubat 1924 günü gelmişti. Bu grubun iskân yöresi Samsun’du.
İkinci bir grup göçmenin de aynı ay içinde 9 kişiyle Drama’nın Lice köyünden 4 Şubat 1924 günü 933 küçükbaş hayvanla hareket etmiş ve onlar da 5 Şubat 1924 günü Uzunköprü’ye ulaşabilmişlerdi. Örneğin, 1924 yılının Şubat ayında, Drama’dan Dedeağaç ve Burgaz yoluyla 3.236 kişi Trakya’nın değişik yörelerine trenlerle getirilmişti.397
Coğrafyanın zorluklarından ve başka riskli durumlardan dolayı, göçmen taşıma işinde en pratik
yol, deniz yolculuğu ve taşımacılığıydı.
80. YILINDA TÜRK-YUNAN NÜFUS MÜBADELESİ SEMPOZYUMU
TANITIM
Sempozyum/Kongre
80. YILINDA TÜRK-YUNAN NÜFUS MÜBADELESİ SEMPOZYUMU
(İstanbul, 7-8 Kasım 2003)
Kemal ARI*
Özet
Bu sempozyumun konusu, modern Türkiye’yi kuran Lozan Konferansı’nda, Türkiyeve Yunanlılar tarafından imzalanan Türk-Yunan nüfus mübadelesine ilişkin anlaşmadan sonra, Müslüman Yunan nüfusu ve Türkiye’deki Ortodoks Hıristiyan Yunan nüfusu arasında gerçekleşen nüfus mübadelesidir. Bu nüfus mübadelesi her iki taraf üzerindeki kültürel, toplumsal, ekonomik ve edebi etkileri bakımından incelenebilir. Bu sempozyum hem Türk hem Yunan bilim adamlarının katıldığı ve Türkiye’de düzenlenen ilk konferanstır. Bu açıdan, bunun bu araştırma alanında daha önce görmediğimiz çok önemli bir ilerleme olduğu söylenebilir. Bu sempozyumun bilimsel yöntemi, konuları nesnel ve önyargısız bir bakış açısındanincelemesinden oluşur. Ve konuyla ilgilenen öteki çalışmalara önemli bir örnek teşkil eder. Nüfus mübadelesi bireysel yaşamları doğrudan etkiler. Buna göre, o yalnızca tarihsel bir sorun değil, ama aynı zamanda varoluşsal bir sorundur. Çünkü birinin fiziksel yaşam alanını değiştirmek onun dünyasını değiştirmektir. Kültür, edebiyat, ekonomi ve toplum kişinin bireysel kimliğini oluşturur. Bir yaşam biçiminin değişmesi, öyleyse, bu kimliğin değişmesi anlamına gelir. Böylece, bu sempozyum tarihin akışı içinde değişen bireysel kimlikleri vebireysel dünyaları inceleyecektir.
Anahtar Sözcükler: Nüfus Mübadelesi, Göç, Lozan Konferansı, Göçmen, Kültürel Kimlik.
Abstract
The topic of this symposium is population exchange which took place betweenMuslim population of Greece and the Greek orthodox Christian population of Turkey after the convention concerning the Exchange of Turkish Greek populations, signed by Greeceand Turkey at the Lausanne Conference which established the fundamentals of modern Turkey. The population exchange will be considered with regard to cultural, social, economicaland literatical impacts upon both side. This symposium is the first one which both Turkish and Greek scientist attended and which hold in Turkey. In this respect it may be said that this isthe most important advisement we have not seen in this field of studies ever before. The scientifically method of the symposium consists of examining subject from an objective and
*Doç. Dr., Dokuz Eylül Üniversitesi, Atatürk İlkleri ve İnkılâp Tarihi Enstitüsü Müdürü, kemal.ari@deu.edu.tr 145
--------------------------------------------------------------------------------
Page 2
Kemal ARI ÇTTAD, V/12, (2006/Bahar)
unprejudiced point of views. And it constitutes a considerable example for other studies interested in the subject. Population exchange influences individual lives directly .Accordingly, it is not only a historical matter, but at the same time a existential one. Because to change someone’s physical habitat is to change his world. Culture, literature, economics and societyconstitute someone’s individual identity. The changing of a form of life, therefore, means the changing of this identity. So this symposium will investigate individual identities and worlds changed in course of history ...
Key Words: Population Exchange, The Migration, Lausanne Conference, Immigrant, Cultural Identity.İstenirse, Ege’nin iki yakası bir araya gelebiliyormuş! Bunun en güzel örneği,7–8 Kasım 2003 tarihlerinde, İstanbul’da gerçekleştirilen bir etkinlikte verildi. Çokyakın bir geçmişi olmasına karşın, ağırlıklı olarak, “üçüncü kuşak” mübadillerce kurulmuş olan Lozan Mübadilleri Vakfı’nın öncülüğünde gerçekleştirilen bu etkinlikte, Türkiye ve Yunanistan’dan çok sayıda bilim insanı, mübadele konusunu değişik yönleriyle ele aldılar. Görüldü ki, istenirse önyargılar bir yana bırakılabiliyor, aklıselimle hareket edilerek, ortak bir sorun, enine boyuna ele alınabiliyormuş… Hiç kuşku yok ki mübadele olgusu, dünyada eşi benzeri görülmemiş biruygulama... Türk Bağımsızlık Savaşı’nın sonunda, iki milyona yakın insan, zorunlu olarak bulundukları topraklardan koparılıyor ve doğup büyüdükleri topraklardanbinlerce kilometre uzaklıktaki yeni mekânlara zorunlu olarak yerleştiriliyorlar… Buolgu, elbette değişik yönleriyle ve karmaşık yeni oluşumlara yol açan etkileriyleirdelenebilir; irdelenmelidir de. Bir anlamda, iki ülke için de, sosyo-ekonomik, siyasal ve kültürel yapı çözümlemelerinde, dikkatten uzak tutulamayacak bir olgudur bu. Hele konunun Türkiye açısından, yaşamsal bir önemi olduğu bile söylenebilir. Türkiye’nin, değişik dönemlerde, katlanarak süregelmiş olan göç sorunlarına yaklaşımında, böylesine bir örnekten alınacak elbette büyük dersler vardır. Bu ders alınabildi mi?Alındıysa bunun ölçüsü ne? Bunu irdelemek konunun ayrı bir yönü olmakla birlikte sonuçta, Türkiye göç konuları açısından, tam bir laboratuar olarak görülebilir. Aslında, konuya yakın olanlar çok rahat olarak kabul edebilirler; on yıl önce Türkiye’de böyle bir etkinliğin yapılabilmesi bir yana, bunu düşünmek bile bir “hayal”di. Bunun değişik nedenleri vardı. Bir kere, Türkiye’deki tarihçilik, bu tür konuları, tarih incelesi olarak görme noktasına henüz tam olarak varmamıştı. Bu anlayışın yerleşmesinde, Toplumsal ve Ekonomik Tarih Vakfı’nın küçümsenemez biryeri olduğunu, hemen vurgulayalım. İkincisi de, Türkiye’deki demokratik açılımlarla ilgilidir; biz toplumun içinde yaşayanlar olarak yavaş algılasak da, ülkemizde muazzam değişmeler yaşanıyor. Kısacası, bugün çok farklı bir noktaya gelmiş bulunuyoruz.Üstelik, garip bir biçimde, göç olgusunu yaşayan kuşaklar, bu tür olgulara yaklaşma yolunda dayanışma içine girmekten ve ortak etkinliklere girişmekten kaçınmış olmakla birlikte, üçüncü kuşak, iyi bir sınav veriyor ve köklerini arama duygusuyla yola çıkıp, bilimsel arayışlara işte bu örnekte olduğu gibi yönelebiliyorlar. Taksim’de Nippon Otel; şık bir salon, salonu doldurmuş tıklım tıklım izleyiciler, işinin gerçekten uzmanı katılımcılar. İnsanlar yağan yağmura, kasım ayının 146
Key Words: Population Exchange, The Migration, Lausanne Conference, Immigrant, Cultural Identity.İstenirse, Ege’nin iki yakası bir araya gelebiliyormuş! Bunun en güzel örneği,7–8 Kasım 2003 tarihlerinde, İstanbul’da gerçekleştirilen bir etkinlikte verildi. Çokyakın bir geçmişi olmasına karşın, ağırlıklı olarak, “üçüncü kuşak” mübadillerce kurulmuş olan Lozan Mübadilleri Vakfı’nın öncülüğünde gerçekleştirilen bu etkinlikte, Türkiye ve Yunanistan’dan çok sayıda bilim insanı, mübadele konusunu değişik yönleriyle ele aldılar. Görüldü ki, istenirse önyargılar bir yana bırakılabiliyor, aklıselimle hareket edilerek, ortak bir sorun, enine boyuna ele alınabiliyormuş… Hiç kuşku yok ki mübadele olgusu, dünyada eşi benzeri görülmemiş biruygulama... Türk Bağımsızlık Savaşı’nın sonunda, iki milyona yakın insan, zorunlu olarak bulundukları topraklardan koparılıyor ve doğup büyüdükleri topraklardanbinlerce kilometre uzaklıktaki yeni mekânlara zorunlu olarak yerleştiriliyorlar… Buolgu, elbette değişik yönleriyle ve karmaşık yeni oluşumlara yol açan etkileriyleirdelenebilir; irdelenmelidir de. Bir anlamda, iki ülke için de, sosyo-ekonomik, siyasal ve kültürel yapı çözümlemelerinde, dikkatten uzak tutulamayacak bir olgudur bu. Hele konunun Türkiye açısından, yaşamsal bir önemi olduğu bile söylenebilir. Türkiye’nin, değişik dönemlerde, katlanarak süregelmiş olan göç sorunlarına yaklaşımında, böylesine bir örnekten alınacak elbette büyük dersler vardır. Bu ders alınabildi mi?Alındıysa bunun ölçüsü ne? Bunu irdelemek konunun ayrı bir yönü olmakla birlikte sonuçta, Türkiye göç konuları açısından, tam bir laboratuar olarak görülebilir. Aslında, konuya yakın olanlar çok rahat olarak kabul edebilirler; on yıl önce Türkiye’de böyle bir etkinliğin yapılabilmesi bir yana, bunu düşünmek bile bir “hayal”di. Bunun değişik nedenleri vardı. Bir kere, Türkiye’deki tarihçilik, bu tür konuları, tarih incelesi olarak görme noktasına henüz tam olarak varmamıştı. Bu anlayışın yerleşmesinde, Toplumsal ve Ekonomik Tarih Vakfı’nın küçümsenemez biryeri olduğunu, hemen vurgulayalım. İkincisi de, Türkiye’deki demokratik açılımlarla ilgilidir; biz toplumun içinde yaşayanlar olarak yavaş algılasak da, ülkemizde muazzam değişmeler yaşanıyor. Kısacası, bugün çok farklı bir noktaya gelmiş bulunuyoruz.Üstelik, garip bir biçimde, göç olgusunu yaşayan kuşaklar, bu tür olgulara yaklaşma yolunda dayanışma içine girmekten ve ortak etkinliklere girişmekten kaçınmış olmakla birlikte, üçüncü kuşak, iyi bir sınav veriyor ve köklerini arama duygusuyla yola çıkıp, bilimsel arayışlara işte bu örnekte olduğu gibi yönelebiliyorlar. Taksim’de Nippon Otel; şık bir salon, salonu doldurmuş tıklım tıklım izleyiciler, işinin gerçekten uzmanı katılımcılar. İnsanlar yağan yağmura, kasım ayının 146
--------------------------------------------------------------------------------
Page 3
80. Yılında Türk-Yunan Nüfus Mübadelesi SempozyumuÇTTAD, V/12, (2006/Bahar)
soğuğuna aldırış etmiyorlar; atalarını uzak topraklara savurup atan bir tarihsel olguyu tanımaya, anlamaya koşuyorlar. Çoğunlukla bilimsel etkinliklere katılımın az olduğunu anımsadığımızda, ülkemiz adına, gerçekten özlemi duyulan bir görüntü. Bir kere,hemen vurgulayalım; aslında bu tür araştırmalarda, ülkemiz hala Yunanistan’danoldukça geride; ama olsun, dün nasıl ki böyle bir şeyi hayal bile edemezken, bugün butür toplantılara ev sahipliği yapabiliyoruz, bu yarın daha da iyi olabileceğimiz anlamınageliyor. Hem, bunun zaten böyle olacağını gösteren, sayısız neden var. İnsanlar köklerini arıyor, üstelik hala neredeyse hiç el atılmamış, devasa arşiv malzemesi, araştırılmayı bekliyor; yeter ki, biraz arşivciliğimiz hızlansın. Karamsar olmaya hiçgerek yok. Bir şeyler, yavaş yavaş da olsa, iyi yönde, olumlu bir çizgide gelişiyor… Açılış konuşmalarından sonra, davetli katılımcılar konuşmalarını yaptılar. Renee Hirschon, Paschalis Kitromilidis ve Halil Berktay konuya değişik yönlerinden değindiler. Renee Hirschon, Oxford Üniversitesi’nden ve Mübadelenin Yunanistan ayağı üzerinde yaptığı çalışmalarıyla tanınıyor. Paschalis Kitromilidis ise, Atina Üniversitesi görevinin yanı sıra, Küçükasya Araştırmaları Merkezi’nde görev yapıyor.O, konuşmasında ayrıntılı biçimde, bu merkezin çalışmalarından ve Anadolu’danYunanistan’a gitmek zorunda kalmış Anadolu Rumları’na dönük anket çalışmalarından söz etti. Ortak bir bellek oluşturma adına da olsa, çok öncelerden bu anketçalışmalarının yapılması çok önemli. Bugün, mübadele kültürü ve tarihi üzerine çalışanlar için son derece önemli bir malzeme gurubu kalmış bulunuyor bu anket sonuçlarıyla. Yunanistan’da yapılmış olana bakınca, Türkiye adına üzülmekten geri kalamıyor insan. Yunanistan, 80.000’e yakın insana ait 145.000 sayfalık anket çalışması yaparak, bu insanların duygularını, gözlemlerini canlı bir biçimde tarihe not olarak düşmüş. Onların yerleşim coğrafyası, tarihi ve dili, müziği üzerine önemli bulgular ortaya koymuş. Türkiye’ye gelen göçmenler, hiç de onlardan daha az sıkıntılar, trajediler yaşamamış olmakla birlikte, ortak, kolektif bilince katkıda bulunacak elle tutulur bir gözlem, hiç de uzak sayılmayacak 80 yıl öncesinden günümüze aktaramıyorlar. Ne yönetenlerin böyle bir kaygısı olmuş, ne göçü yaşayanlar, şimdilik bilinebildiği kadarıyla canlı tanıklıklarda bulunabilmişler. Bu nasıl açıklanabilir? Justine Mc Charty, Ermeni sorunuyla ilgili olarak, buna benzer bir neden arayışını, yenicumhuriyetin eski acıları unutup, yeni bir sayfa açma arzusuna bağlıyor. Bu, ne derece doğru bir yaklaşımdır, bilinemez. Sanırım bunda, biraz Türk’e uygun nedenler dearanabilir; kentlilik öncesi toplumların, yazı yazma, anı ya da günlük tutma, kısaca zihinsel egzersiz yapmayarak, bu sorunları pek önemsememe tembelliğinin de payı var. Belki, toplumsal hafızayı oluşturma yönünde, devleti yönetenler, bu tür anketçalışmalarının gerekli olabileceğini düşünemediler. Ama bu bile umutsuz olmayıgerektirmiyor; Osmanlı’dan gelen katı bürokraside sorumluluktan kurtulma amacıyla her şeyi yukarıya arzetmeye alışkın idarecilerden kalan belgeler, tasnif edilerek, araştırmacıların önüne çıkmayı bekliyor. O zaman, bu eksiklik önemli ölçüdegiderilebilecek. Nitekim, Başbakanlık Osmanlı Arşivi, Cumhuriyet Arşivi, Kızılay Arşivi gibi arşivlerde, gittikçe bu konuya ilişkin belgelerin artarak kataloglara geçmesi, bu umudu güçlendiriyor. Buna bir de Vakıflar Müdürlüğü Arşivi ve değişik bakanlıklara ait arşivlerle, Köy Hizmetleri Genel Müdürlüğü Arşivlerini katmak gerekiyor.. Gün gelecek, bir noktada bu arşivlerden yararlanmak, elbette mümkün olacak. Bunun için, bilim dünyasının bir kamuoyu baskısı yaratması, arşivcilik 147
--------------------------------------------------------------------------------
Page 4
Kemal ARI ÇTTAD, V/12, (2006/Bahar)
çalışmalarının hızlanması, bu tür kültür konularına kaynakların ayrılması gerekiyor. Belge zengini ülkemizde, yeter ki biraz kararlı ve irade sahibi olunsun; her şeyin dahaiyiye gideceği açıkça ortada… Halil Berktay, son derece çarpıcı vurguları ve akıcı Türkçesiyle, “biz ve öteki” kavramlarının altını çizdi. Modernite teriminden hareket ederek, ulus devletlerin homojenleştirme politikalarını eleştirdi. İdeolojik bakış açısına göre, kişinin ya da yönetenlerin bulunduğu noktadan, başkasını nasıl gördüğünü değişik örnekler üzerinde irdeledi Bu yaklaşımın, elbette mübadele olgusuna önemli göndermeleri vardı. Bu politikalar sonuçta dönüp dolaşıp, insanların düzenlerini alt üst eden kararlara dönüşebiliyordu. Üstelik, iyi olan biziz, kötü olan başkaları yaklaşımları anlamayı zorlaştıran etkiler yaratıyordu. İlk oturum, “Siyasi ve Sosyo-Ekonomik Açıdan Nüfus Mübadelesi” adını taşıyordu. Tarafımdan yönetilen bu oturuma, iki Türk, üç Yunanlı olmak üzere, beş ayrı bildirisunuldu. Marmara Üniversitesi’nden Ayhan Aktar; “İzmir’den Lozan’a.. Türk-YunanNüfus Mübadelesi’nin İlk Yılı: Eylül 1922-Eylül 1923” adlı bildirisinde, olayın ağırlıklı olarak diplomatik cephesini irdeledi. Bunu, Kıbrıs Üniversitesi’nden, Athanaisa Anagnastopoulou’nun, “Mültecilerin Sosyal ve Kültürel Asimilasyonu”adlı bildirisi izledi. Sonraki oturumlardaki konuşmacıların bu konuya verdiği ağırlık anımsandığında, Yunanistan’da uyum sorunlarına ne kadar büyük önem verildiği ortaya çıkıyor; aslında bu, Türkiye tarafında en eksik boyutlardan birisi. Her büyükgöç olayında, elbette, toplumsal yönden bir asimilasyon süreci yaşanıyor. Göç eden topluluk, içine katıldığı toplumla bir uyum süreci yaşıyor; göç ettiği topluma, kendinden bir şeyler katarak, onu değişime zorladığı gibi, kendisi de, vardığı toplumdan yeni şeyler alıyor ve değişime uğruyor. Bu, gayet doğal bir süreç olarak algılanmakla birlikte, elbette, kişisel temelde, önemli sorunlar kendini gösterebiliyor.
Yıldız Teknik Üniversitesi’nden Elçin Macar, konuşmasında, yeni bir araştırma kaynağını tanıttı: “Mübadele Araştırmaları’nda Yeni Bir Kaynak: Dorothy Sutton Arşivi”.. Değişik arşivlerin, bu genel sorunu ele almada ne kadar önemli katkıda bulunabileceğini gösteren, son derece önemli bir konu… Ardından, Makedonya Üniversitesi’nden (Selanik) Nikos Marantzidis’in, Ananastapoulou’nun bildirisinikısmen bir yönüyle olsun tamamlayan bildirisi izlendi: “Yunanistan’da Türkçe Konuşan Pontuslu Mülteciler: Entegrasyon Sorunu”.. Anlaşılan, Yunanistan’a göçeden kitleler, Anadolu’ya gelenlere göre, çok daha fazla uyum sorunu yaşamışlar. Birinci oturumun son konuşması Ulusal Helenik Araştırmaları Merkezi’nden Evengelia Balta’nın: Mübadil Kapadokyalıların Tarihi ve Tarih Yazımı… Balta, bizim literatürümüzde Karamanlı Ortadoks Türkler olarak bilinen kesimin tarihinden notlarverdi ve, tarih yazımında, bu guruptan kalan kaynak guruplarına değindi. Belki de, buoturumun en ilginç yanı, tartışmalar bölümünde oldu; ünlü yazar Yaşar Kemal, ısrarla, söz konusu kitlenin, köken olarak Türk mü, Yunanlı mı olduğunu sordu. Malazgirt’ten önce bile, Anadolu’ya Türkler’in sızdığı bilindiğine göre, Yunanlı bir araştırıcının vereceği yanıt, elbette çok önemliydi. Ama, Balta, hala araştırmaların yetersiz olduğunuvurgulayarak, bir dalaşma konusu olarak gelen bu konuya girmekten kaçınmakla yetindi…148
Yıldız Teknik Üniversitesi’nden Elçin Macar, konuşmasında, yeni bir araştırma kaynağını tanıttı: “Mübadele Araştırmaları’nda Yeni Bir Kaynak: Dorothy Sutton Arşivi”.. Değişik arşivlerin, bu genel sorunu ele almada ne kadar önemli katkıda bulunabileceğini gösteren, son derece önemli bir konu… Ardından, Makedonya Üniversitesi’nden (Selanik) Nikos Marantzidis’in, Ananastapoulou’nun bildirisinikısmen bir yönüyle olsun tamamlayan bildirisi izlendi: “Yunanistan’da Türkçe Konuşan Pontuslu Mülteciler: Entegrasyon Sorunu”.. Anlaşılan, Yunanistan’a göçeden kitleler, Anadolu’ya gelenlere göre, çok daha fazla uyum sorunu yaşamışlar. Birinci oturumun son konuşması Ulusal Helenik Araştırmaları Merkezi’nden Evengelia Balta’nın: Mübadil Kapadokyalıların Tarihi ve Tarih Yazımı… Balta, bizim literatürümüzde Karamanlı Ortadoks Türkler olarak bilinen kesimin tarihinden notlarverdi ve, tarih yazımında, bu guruptan kalan kaynak guruplarına değindi. Belki de, buoturumun en ilginç yanı, tartışmalar bölümünde oldu; ünlü yazar Yaşar Kemal, ısrarla, söz konusu kitlenin, köken olarak Türk mü, Yunanlı mı olduğunu sordu. Malazgirt’ten önce bile, Anadolu’ya Türkler’in sızdığı bilindiğine göre, Yunanlı bir araştırıcının vereceği yanıt, elbette çok önemliydi. Ama, Balta, hala araştırmaların yetersiz olduğunuvurgulayarak, bir dalaşma konusu olarak gelen bu konuya girmekten kaçınmakla yetindi…148
--------------------------------------------------------------------------------
Page 5
80. Yılında Türk-Yunan Nüfus Mübadelesi SempozyumuÇTTAD, V/12, (2006/Bahar)
İkinci oturum, “Edebiyatta Nüfus Mübadelesi” adını taşıyordu. Atina Üniversitesi’nden Herkül Milas, “Türk ve Yunan Edebiyatı’nda Mübadele: Farklar Neden?”, Damla Demirözü, “Yunan Düzyazımında -30 Kuşağı’nda 1922 ve Göç”, Ege Üniversitesi’nden Ayşe Lahur Kırtunç “İkisi de İki Kere Yabancı: Mübadele İleİlgili Metinler’, Edebiyat eleştirmeni Demosthenes Kourtovik, “Yunan Edebiyatı’nda1923 Mübadelesi’nin Yansımaları: Duruş Değişti Mi?” adlı bildirilerinu sundular. Oturum başlığını ünlü yazar Cevat Çapan’ın yaptığı bu oturum, belki de en ilginç olanıydı. Hem Yunanistan hem de Türkiye tarafında konu değişik yönleriyle irdelenirken, iki taraftaki düzyazında, konuya yaklaşım biçimleri, algılama süreçleri üzerinde duruldu. Genel olarak bakıldığında, Yunanistan düzyazınında mübadele olgusu, bir dönemin sonu olarak nitelendirilirken, Türkiye tarafında, yeni bir başlangıç olarak algılanıyordu. Aslında Türkiye tarafında, uzunca süre bir suskunluk yaşanmıştı. Yunanistan tarafında ise, önce anı türü yapıtlar ortaya çıkarken, sonradan edebiyat metinlerinde ele alınmaya başlamıştı. Özellikle Herkül Milas, Faik Baysan’dan Kemal Tahir’e, Aka Gündüz’e, Yakup Kadri’ye, Kemal Tahir’e hatta Yaşar Kemal’e kadar uzanan süreçte, romanlara yansıyan satır aralarına dikkat çekmekte, sinekten yağ çıkarırcasına yaklaşımlardan, genelleme çıkarmaya çalışmaktaydı. Bu aslında son derece önemli bir saptamayı da beraberinde getiriyordu; Türk tarafında, aslında garip bir suskunluk kendini göstermişti. Mübadele konusu bu boyutuyla gerçekten de Türkiye’de belki de ilk etkinlikti bu. Ortaya çıkan toplu sonuç şuydu: Her iki tarafta da, edebiyata yansıdığı kadarıyla, önce katı bir şoven milliyetçilik duyguları, bu tür yapıtlara damgasını vurmuş, biz ve ötekiler ayırımı edebiyat yapıtlarına yansımıştı. Öyle ki sağ ve sol görüşlü yazarların, siyasi yaklaşımları bile, belli başlı yapıtlara etki etmiş, örneğin Yunanistan’da belli bir dönem, Marksizm mübadele konusunda belli bir yaklaşım geliştirmişti. . Kimi yapıtlarda kripto-milliyetçi nitelikler görülebiliyordu. Bu konuşmaları, Muammer Ketencioğlu’nun Angealiki’yle yer yer ortaklaşa muhteşem dinletisi izledi.
İkinci gün gerçekleştirilen 3. Oturumun konusu, “Türkiye ve Yunanistan’da Mübadele Sonrası Kültürel Mirasın Korunması” başlığını taşıyordu. Başkent Üniversitesi’nden Filiz Yenişehirlioğlu’nun yönettiği oturuma, üç Türk, iki Yunanlı katılımcı bildiri sundular. İlk konuşmayı, Elani Kanetaki yaptı: “Yunanistan’da Mevcut Osmanlı Yapıları, Tekrar Kullanılabilir Olma Niteliklerine Ait Sorunlar ve Olasılıklar”… Yunanistan’da oldukça fazla, Osmanlı dönemi mimari yapıt kalmıştır; katı şoven duygularla, bu anıtların nasıl yıkıma uğradığı kamuoyunun bilgisi dahilinde olan bir şey. Aynı yıkım, Türkiye tarafında da ne yazık ki görülmüştür; bunun yanıtını da, Sacit Pekak, “Kapodokya’da Osmanlı Dönemi Kiliseleri” adlı bildirisiyle verdi. Önyargılar ve katı milliyetçi yaklaşımlar, ne yazık ki farklı kültürlerin uygarlık anıtlarınahoşgörü ile bakamıyor. Kanetaki, olumlu bir tablo çizerek, Osmanlı anıtlarının Yunanistan’daki restorasyon faaliyetlerine ve bunların kültür amaçlı kullanıma kazandırılmaları üzerinde durdu; ama, gerçek tablo böyle miydi? Bunun yanıtının, hiçde olumlu olmadığını, bizzat Nikos Agriantonis (ICOMOS Hellenic) verdi. Benzer olumsuzlukların Türkiye’de de olduğunu, Sacit Pekak, Kapodokya’daki kiliselerle ilgili verdi. Kapadokya yöresinde 60 kadar kilise bir de kayaya oyulmuş mescit tesbit edebildiğini söyleyen Pekak, envanteri bile çıkarılmamış olan bu kiliselerdeki149
İkinci gün gerçekleştirilen 3. Oturumun konusu, “Türkiye ve Yunanistan’da Mübadele Sonrası Kültürel Mirasın Korunması” başlığını taşıyordu. Başkent Üniversitesi’nden Filiz Yenişehirlioğlu’nun yönettiği oturuma, üç Türk, iki Yunanlı katılımcı bildiri sundular. İlk konuşmayı, Elani Kanetaki yaptı: “Yunanistan’da Mevcut Osmanlı Yapıları, Tekrar Kullanılabilir Olma Niteliklerine Ait Sorunlar ve Olasılıklar”… Yunanistan’da oldukça fazla, Osmanlı dönemi mimari yapıt kalmıştır; katı şoven duygularla, bu anıtların nasıl yıkıma uğradığı kamuoyunun bilgisi dahilinde olan bir şey. Aynı yıkım, Türkiye tarafında da ne yazık ki görülmüştür; bunun yanıtını da, Sacit Pekak, “Kapodokya’da Osmanlı Dönemi Kiliseleri” adlı bildirisiyle verdi. Önyargılar ve katı milliyetçi yaklaşımlar, ne yazık ki farklı kültürlerin uygarlık anıtlarınahoşgörü ile bakamıyor. Kanetaki, olumlu bir tablo çizerek, Osmanlı anıtlarının Yunanistan’daki restorasyon faaliyetlerine ve bunların kültür amaçlı kullanıma kazandırılmaları üzerinde durdu; ama, gerçek tablo böyle miydi? Bunun yanıtının, hiçde olumlu olmadığını, bizzat Nikos Agriantonis (ICOMOS Hellenic) verdi. Benzer olumsuzlukların Türkiye’de de olduğunu, Sacit Pekak, Kapodokya’daki kiliselerle ilgili verdi. Kapadokya yöresinde 60 kadar kilise bir de kayaya oyulmuş mescit tesbit edebildiğini söyleyen Pekak, envanteri bile çıkarılmamış olan bu kiliselerdeki149
--------------------------------------------------------------------------------
Page 6
Kemal ARI ÇTTAD, V/12, (2006/Bahar)
bezemelerdeki tahribata dikkat çekti. Kapadokya’da bir kaymakam tutuyor, güvercinavlamak için, tüfeğini doğrultup, ikonalara ateş etmekten geri kalmıyor; yinebakıyorsunuz, Agriontonis’in açıkladığı gibi, Yunanistan’da askeri üslere yakın bir cami, genelev yapılabiliyor… Agriontonis, “Yunanistan-Türkiye, Mirasımızın Korunması: Sorunsuz Bir Sorun” adlı konuşmasıyla, cesaretli ve dobracı bir yöntemlesorunu ele aldı. Bu konuşmadan öğrendiğimize göre, Türkiye’nin yapamadığınıYunanistan yapmış, 1830 öncesine ait Osmanlı eserlerinin envanteri çıkarılmış… TC Kültür Bakanlığı’nın bir broşüründe, bu döneme ilişkin Osmanlı eserleriyle ilgili 660 rakamı verilmesine karşın, 2.300 Osmanlı eseri tesbit edilmiş. Ayrıca 8.500 Osmanlıevinin envanteri çıkarılmış. Aslında, Kanetaki’nin söylediğinin aksine, Yunanistan’da Osmanlı eserlerinin yıkımı, had safhaya ulaşmış bulunuyor. Agriontonis’in çarpıcısaptamalarına göre; restorasyonu yapılan yapıtların sayısı çok azmış; örneğin, Atina’daki Fethiye camii, son depremden zarar görmüş; kedilere yuva olmuş. 100.000 Müslüman’ın yaşadığı Atina’da, ne yazıkki cami yokmuş, ayrıca 600 müslüman eviolması gerekirken, ancak 3 tane varmış; birkaç yıl önce, Trikala’daki bir mescit havaya uçurulmuş. Saptamaya göre, etnik temizlik, anıtları da temizlemektedir. Hırvatların Müslüman köprüsü diye Mastar’ı havaya uçurmaları, Balkanlar’da hala bu etniktemizliğin örneği değil mi? Zeynep Ahunbay, “Türkiye-Yunanistan, Kültürel Mirasın Yeniden Kullanımı” adlı konuşmasında Trabzon’daki Kızlar Manastırı’ndan örnekvererek, Türkiye’deki restorasyon çalışmalarını ortaya koydu. Ali Cengizkan ise, “Mübadele Türkiyesi’nde Konut ve Yerleşim Politikası” adlı konuşmasında,cumhuriyetin konut politikaları içinde, mübadele evlerini ele aldı. Sempozyumun ikinci gününün, ikinci oturumunda, “Lozan Öncesi ve Sonrasında Azınlık-Millet Kültürü” konusu ele alındı. Oturum başkanı, Elçin Macar’dı. İlk konuşmacı, Kostas Tsitselikis’ti. Bildirisi “Yunanistan”da Müslüman Toplulukların Örgütlenmesi: Süreklilik ve Aykırılık” başlığını taşıyordu. Tsitselikis’in ana tezini, millet sisteminin, bugün de iki ülkede de uygulanıyor saptaması oluşturuyordu. Bu elbette tartışılır bir yaklaşımdır. Bunun yanı sıra konuşmacının mübadele konusundaki yaklaşımlarında, ilginç saptamaları bulunuyordu. Mesela, Venizelos’un daha 1906’da bir konuşmasında, Yunanistan’ın yakında önemli bir Müslüman güç olacağı söylemi… Tarihte ilk kez, mübadele ile uluslar arası hukuk bir çözüm üretmiştir v.s. Ardından,Georgios Marommatis “Yunanistan’da Azınlık Müslümanlar ve Hıristiyan Mülteciler: Ulusal Homojenleşme Sorunu ve Eğitimin Rolü” adlı bildirisini sundu. Önce mübadil, göçmen ve muhacir terimleri üzerinde duran konuşmacı, belki Türkçeye yeterince hâkim olamamasından dolayı kavramları yanlış yorumladı; ama diğer uzmanların katılımlarıyla, yanlış düzeltildi. Yunanistan’a yığılan göçmenlerde, Yunan ulusal bilinci olmadığını belirtti. Onlar hala, ulus öncesi durumdaydılar ve cemaat ve din kavramlarıbu insanlar için önemliydi. Trakya’da da çok az Türklük bilinci vardı. Yunan toplumuyla, göçmenlerin kaynaşması, oldukça geç bir dönemde olmuştu. Uzun süre, kız alıp kız verilmemişti; üretim süreçlerine geçilmesi, bu kaynaşmayı hızlandıran bir etken olmuştu. Yunan eğitim sistemi, çocuklara Yunan dilini ve kültürünü vermişti. Burjuva ailelerden gelenler ve Yunanca dili olanlar daha başarılı olmuşlardı; hatta, çiftçi göçmenler, uzun süre, Türkçe konuşmuşlardı, bunlar, bundan dolayı utanç duruyorlardı. “Yıllar geçince, Küçük Asyalı, Karadeniz, Trakya’dan gelenler, Yanan vatandaşı ve Perikles’in saygıdeğer torunları oldular”… Azınlık okullarında Kuran,150
--------------------------------------------------------------------------------
Page 7
80. Yılında Türk-Yunan Nüfus Mübadelesi SempozyumuÇTTAD, V/12, (2006/Bahar)
matematik ve Türkçe öğretilmişti; burada ulus öncesi eğitim veriliyordu. Bu anlaşılmaz bir neden değildir; aslında, benzer saptamalar, Türkiye’ye gelen göçmenler için deyapılabilir. Bir kitlenin, bambaşka bir devletin sınırları içinde yaşarken, diğer birülkenin yücelttiği ideolojilerde bilinçli bir etkileniminin olmasını beklemek, ne kadardoğru olabilir ki? Nükhet Adıyeke ise, “Girit’te Osmanlı Kimliği Altında Müslüman Kimliği Oluşumu ve Müslüman Ortadoks Cemaatleri Arasındaki İlişkiler” konusun ele aldı. Oldukça geç bir tarihte Osmanlı topraklarına katılmış olan Girit’te şenlendirme politikası uygulanmamış, Türk görevliler, Rum kadınlarla evlenerek, Müslüman bir nüfus yaratmışlardı. Din değiştirme süreçleri üzerinde duran Adıyeke, bunun daha çok, yerli ahalinin, mülkiyetlerini kaybetmeme düşüncesiyle böyle bir yönteme başvurduklarını açıkladı. Üstelik, söz konusu adada Bektaşilik yaygındı, bunun tarihsel olarak açıklaması, belki İslamiyet’in yumuşak yorumu ile ada sakinlerini yüzleştirme çabasında yatıyordu. Son oturumun son konuşmacısı, Boğaziçi Üniversitesi’nden Elif Babül’dü. “İmroz’dan Gökçeada’ya: Bir Ada Hikâyesinin Peşinden” adlı bildirisiyle Babül, İmroz’a dönük politikaları inceden hicveden bir yaklaşım sergiledi. İkinci günün son oturumu, bir yuvarlak masa toplantısıydı. Bu masada, Ayhan Aktar, Lambros Baltsiotis, Herkül Milas, Filiz Çalışlar Yenişehirlioğlu ve ben yer aldık. Katılımcılar, kendi bakış açılarına göre, genel bir değerlendirme yaptılar, eksik kaldığını düşündükleri konulara değindiler. Benim yaklaşımım, Mübadele araştırmalarının Türkiye’de nasıl başladığı, Türkiye’de toplumsal ve ekonomik nitelikli tarih bakışaçısına bundan on yıl önceki ilgisizlik; süreç içinde, 3. kuşak mübadillerin köklerini arama çalışmaları, konuya bilimsel olarak eğilecek araştırıcıların Türkiye’de çalışmakzorunda oldukları arşivler, bu arşivlerden yararlanma olanakları ve gelecekte neler yapılması gerektiği ile ilgiliydi. Gerçekten de, bütün zorluklara karşın, umutsuz olmaya asla gerek yok; tasnifedilmemiş resmi ve özel belgelikler gelecekte son derece önemli olanaklar sunacaktır..Bunun yanı sıra, artan ortak bilinç, elbette bu süreci hızlandıracaktır. Nitekim,Toplumsal ve Ekonomik Tarih Vakfı’nın çalışmaları, bu umudu artıran en önemli etkendir. Lozan Mübadilleri Vakfı’nın pek çok zorluklarına karşın, böyle bir bilimseltoplantıya evsahipliği yapabilmesi ve dar milliyetçi anlayışların ve yaklaşımların bir yanabırakılarak, konuya bilimsel yönden bakılabilmesi, son derece önemlidir. Ayrıca, Bilgi Üniversitesi’ne bağlı olarak kurulmuş olan Göç Merkezi, son derece önemli açılımlarsağlayabilir. Teknolojinin önemli açılımlar getirdiği zaten, önemli bir örnekte görüldü. Bülent Tandoğan’ın çabalarıyla kurulan Mübadele Gurubu’nun internet ağı, ortak bir bilincin oluşumunda son derece önemli bir işlevi yerine getiriyor; birbirini yüz yüze tanımayan insanlar, bu ortamda buluşup, yakınlaşabiliyorlar ve ortak bir bilincin oluşumuna katkıda bulunabiliyorlar, kamuoyu yaratabiliyorlar. Sözel tarih çalışmalarının hem Tarih Vakfı hem de Lozan Mübadilleri Vakfı tarafından yapılması, geç kalmış bir etkinlik olmasına karşın son derece önemli görülebilir. Bunun yanı sıra, göçmenlerden kalan etnografik malzemelerin toplanarak, bir müze kurulması düşüncesinin oluşturulması önemlidir. Türkiye’de, mübadele konusu ile ilgili olarak, genel tarih yaklaşımları dışında, dil, folklor, sosyal antropoloji (halkbilim) araştırmaları151
--------------------------------------------------------------------------------
Page 8
Kemal ARI ÇTTAD, V/12, (2006/Bahar)
152 hemen hemen hiç yapılmamıştır; bu tür sorunlar üzerinde duran, yeni araştırmalara gereksinim vardır… Görülüyor ki, sağduyuyla hareket edildiğinde, son derece çetrefilli bir konu ele alınarak, karşılıklı anlayış çerçevesinde irdelenebiliyormuş. Yeter ki iyi niyet ve hoşgörüolsun. Böyle olunca, olmaz denilenler oluyor, hayal edilemeyen şeyler gerçekleşebiliyor.Tarabya’da bir balık lokantasına giderken, otobüsün içinde, hemen yanımda Herkül Milas’a soruyorum: “On yıl önce Türkiye’de böyle bir şey olabilir miydi?” Yanıt veriyor: “Hayal bile edilemezdi?”.Ya Yunanistan? Türkiye’de, Yunanistan’lı bilim adamlarının tezleri özgürcekonuşuldu ve tartışılabildi. Zaman zaman tepe noktalara ulaşan Yunan fanatizmini düşündükçe şu soruyu sormaktan kendini alamıyor insan: “Yunanistan’da buna benzer birşey yapabilir mi?” Ne diyeyim? Darısı Ege’nin öteki yanındaki komşumuzun başına…Emeği geçenleri yürekten kutluyorum…
Mübadelede bir göçmen ailesinin elindeki belgeler
Doç. Dr. Kemal ARI'nın Türk Ticaret-i Bahriyyesi ve Mübadele Gemileri adlı eserinden:
Bir göçmen ailesinin elindeki belgeler genellikle şunlardı:
1. Aile Kimlik Belgesi: Bu belgede, ailenin Yunanistan’dan ayrılacağı limanın adı, aile reisi olan erkeğin ve diğer yetişkin erkeklerin adları, kadın ve çocukların sayısı, ailenin toplam nüfusu, kimliğin düzenlendiği tarih, düzenleyen karma komisyonun resmi mühürle onayı, yolculuğun ücretli olup olmadığına ilişkin karma komisyonun notu yer almaktaydı.
2. Aşı Belgesi: Göçmen ailesindeki hangi bireye, hangi aşıların uygulandığına ilişkin, sağlık kuruluşlarının kaydı yer almaktaydı.
3. Tasfiye Talepnamesi: Göçmen ailesinin Yunanistan’daki mal varlığının miktarını ve paraca değerini ayrıntılarıyla gösteren ve Muhtelit Mübadele Komisyonu’na sunulması gereken belgenin bir kopyası. Bu belgeler göçmenin kendisi tarafından doldurulmuş, yerel ihtiyar heyetince imzalanmış ve karma komisyon tarafından da onaylanmıştı. Göçmen ailesinin talepnamede gösterdiği mal varlığının sonradan yapılacak incelemesinde doğruluğu saptandığında Türkiye’deki terk edilmiş mallardan hakkını alması öngörülüyordu.
4. Göçmen Yunanistan’dayken, Yunan makamlarınca müsadere edilen mallarına karşılık verilmiş makbuzlar ve resmi tutanak.
Ayrıca, göçmen ailesi vapurdan inince ilgili iskân mıntıka müdürlüğünce aşı durumunu ve iaşe edildiklerini gösteren, bir başka kimlik daha veriliyordu. Bu belgelerin en önemlileri kimlik, tasfiye ve aşı belgeleriydi. Aşılar, daha önce bu kentlere gelmiş olan İmdadı Sıhhi kurulları tarafından yapılıyordu. Ancak bu yeterli değildi.
Bir kere, Ankara’dan, Mübadele, İmar ve İskân Vekâleti’nden gelen emirler uyarınca gemilere yükleme yapmaları zorunluluğu vardı. Limanlara yığılan insanlar, gelişigüzel gemilere bindirilmeye çalışılıyor değildi. Bir düzenin olması, Türkiye’de yerleştirme planlarına uygun bindirme yapılması gerekiyordu. Bunun için de hem Ankara’dan gelen talimatlar dikkate alınıyor hem de göçmenlere ilişkin bilgiler düzenli olarak kimi defterlere kaydedilerek, tasnif ve istatistikler yapılıyordu.
Kaynak ve devamı: http://www.dtoizmir.org/türk_ticareti_bahriyesi.pdf
Bir göçmen ailesinin elindeki belgeler genellikle şunlardı:
1. Aile Kimlik Belgesi: Bu belgede, ailenin Yunanistan’dan ayrılacağı limanın adı, aile reisi olan erkeğin ve diğer yetişkin erkeklerin adları, kadın ve çocukların sayısı, ailenin toplam nüfusu, kimliğin düzenlendiği tarih, düzenleyen karma komisyonun resmi mühürle onayı, yolculuğun ücretli olup olmadığına ilişkin karma komisyonun notu yer almaktaydı.
2. Aşı Belgesi: Göçmen ailesindeki hangi bireye, hangi aşıların uygulandığına ilişkin, sağlık kuruluşlarının kaydı yer almaktaydı.
3. Tasfiye Talepnamesi: Göçmen ailesinin Yunanistan’daki mal varlığının miktarını ve paraca değerini ayrıntılarıyla gösteren ve Muhtelit Mübadele Komisyonu’na sunulması gereken belgenin bir kopyası. Bu belgeler göçmenin kendisi tarafından doldurulmuş, yerel ihtiyar heyetince imzalanmış ve karma komisyon tarafından da onaylanmıştı. Göçmen ailesinin talepnamede gösterdiği mal varlığının sonradan yapılacak incelemesinde doğruluğu saptandığında Türkiye’deki terk edilmiş mallardan hakkını alması öngörülüyordu.
4. Göçmen Yunanistan’dayken, Yunan makamlarınca müsadere edilen mallarına karşılık verilmiş makbuzlar ve resmi tutanak.
Ayrıca, göçmen ailesi vapurdan inince ilgili iskân mıntıka müdürlüğünce aşı durumunu ve iaşe edildiklerini gösteren, bir başka kimlik daha veriliyordu. Bu belgelerin en önemlileri kimlik, tasfiye ve aşı belgeleriydi. Aşılar, daha önce bu kentlere gelmiş olan İmdadı Sıhhi kurulları tarafından yapılıyordu. Ancak bu yeterli değildi.
Bir kere, Ankara’dan, Mübadele, İmar ve İskân Vekâleti’nden gelen emirler uyarınca gemilere yükleme yapmaları zorunluluğu vardı. Limanlara yığılan insanlar, gelişigüzel gemilere bindirilmeye çalışılıyor değildi. Bir düzenin olması, Türkiye’de yerleştirme planlarına uygun bindirme yapılması gerekiyordu. Bunun için de hem Ankara’dan gelen talimatlar dikkate alınıyor hem de göçmenlere ilişkin bilgiler düzenli olarak kimi defterlere kaydedilerek, tasnif ve istatistikler yapılıyordu.
Kaynak ve devamı: http://www.dtoizmir.org/türk_ticareti_bahriyesi.pdf
Türk Ticaret-i Bahriyyesi ve Mübadele Gemileri
Doç. Dr. Kemal ARI'nın Türk Ticaret-i Bahriyyesi ve Mübadele Gemileri adlı eserine şu bağlantıdan erişilebilir: http://www.dtoizmir.org/yayınlarımız.html
Kitabın Önsözünden:
"Bu çalışma iki yönlü bir kıskacın yüzyılların ihmal edici etkenleri içinden sıyrılıp gelen ve yeniden doğup gelişmeye çalışan Türk denizciliğinin “diriliş” öyküsünü ele alıp irdelemektedir.
Araştırmada, bir yandan Türkiye’nin kabotaj hakkını elde etmeye çabaladığı bir sırada Türk insanının üretebildiklerini yabancı kumpanyaların sömürüye dayanan taşımacılık tekelini yıkma uğraşısı bir yandan da sayıları yaklaşık yarım milyonu bulan ve sefil bir durumda yollara dökülen Yunanistan Türklerinin Türkiye’ye getiriliş sürecinde Türk denizcilerinin katkıları ele alınmaya çalışılmıştır. Onca yetersiz olanaklara karşın, sayıları yarım milyona çıkan perişan insan kitlesini Türkiye’ye taşımak, Türk denizciliğinin tarihteki en büyük başarılarından birisidir.
Kitabın Önsözünden:
"Bu çalışma iki yönlü bir kıskacın yüzyılların ihmal edici etkenleri içinden sıyrılıp gelen ve yeniden doğup gelişmeye çalışan Türk denizciliğinin “diriliş” öyküsünü ele alıp irdelemektedir.
Araştırmada, bir yandan Türkiye’nin kabotaj hakkını elde etmeye çabaladığı bir sırada Türk insanının üretebildiklerini yabancı kumpanyaların sömürüye dayanan taşımacılık tekelini yıkma uğraşısı bir yandan da sayıları yaklaşık yarım milyonu bulan ve sefil bir durumda yollara dökülen Yunanistan Türklerinin Türkiye’ye getiriliş sürecinde Türk denizcilerinin katkıları ele alınmaya çalışılmıştır. Onca yetersiz olanaklara karşın, sayıları yarım milyona çıkan perişan insan kitlesini Türkiye’ye taşımak, Türk denizciliğinin tarihteki en büyük başarılarından birisidir.
DOÇ.DR. KEMAL ARI İLE MÜBADELE ÜZERİNE BİR SÖYLEŞİ
ERDAL İNCE: Hocam, bugün çok tartışılan bir konuyu sizinle konuşmak istiyoruz… Konu mübadele… Biliyorsunuz bugün Türkiye’de Mübadele çok konuşulan bir konu… Pek çok yorum yapılıyor… Mübadele konusunda, pek çok kişi değişik yorumlar yaparak, tarihsel bir konuyu çarpıtma yoluna kadar gidiyorlar. İsterseniz şöyle başlayalım; bugün bir yazı okudum. Bir akademisyen tarihçi, Mübadele sürecinde 200.000 kişinin hayatını yitirdiğini söylüyor. Doğru mu bu?
KEMAL ARI: Evet, ben de okudum o haberi… Doğrusu şaşkınlıklar içinde kaldım… Nasıl bu söylenebilir, olmayan bir şey bu kadar abartılarak nasıl söylenir diyeydi şaşkınlığım. Ancak Türkiye gibi bir ülkede böyle tuhaf şeylerle karşılaşmak artık neredeyse moda haline geldi. Bir anlamda mübadeleden Türkler de sorumlu tutuluyor. Ancak şunu hemen belirtmek isterim; böyle bir şey kesinlikle söz konusu değil. Yıllarca arşiv belgeleri arasında bu işi araştıran kişiler var; ben de bunlardan biriyim karınca kadarınca… Ancak şunu hemen belirtmek isterim; Türkiye’nin başına bir çorap daha örülmek isteniyor; çoktandır ısıtılıp ortaya sürülen sözde Rum soykırımının ayak sesleri gibi bir izlenim edindim. Eğer böyle bir şey gerçekten söylenmiş ise, bunun ispatlanması gerekiyor. İspatlanamazsa, en azından bir “iftira” olduğunu söylemek durumundayız. Türk tarihine atılan bir iftira…
ERDAL İNCE: Bu kadar kesin bir dille söylediğiniz için bunu, sağlam bir dayanak olmalı bunun altında?
KEMAL ARI: Elbette; bir kere şunu bilelim. Mübadele Türkiye’nin tezi olarak ortaya gelmedi. Bunu ağırlıklı olarak İngiltere istedi. Norveçli bir bilim adamı olan Dr. Nansen’in görüşleri doğrultusunda, nüfusun zorunluluk ilkesine bağlı olarak göç ettirilmesinin doğru olacağına karar veren öncelikli İngiltere’ydi. Yunanistan da bunu kabul etti. Ve elbette Türkiye de kabul etti. Türkiye’nin itirazları yoktur; ancak Batı Trakya Türkleri ile İstanbul Rumları üzerine bir anlaşmazlık olmuştur. Sonunda bir noktaya gelmiş ve mübadele karşılıklı olarak uluslar arası hukuka uygun olarak kabul edilmiştir. Bu sözleşmenin altına Yunanistan’ın yanı sıra, Türkiye de imza koydu. Bir de şu var: Bu sözleşmenin uygulanması uluslar arası toplumun gözetimine uygun olarak yapıldı. Muhtelit Mübadele Komisyonu dediğimiz komisyon ve buna bağlı ara kurullar oluşturularak, mübadelenin uygulamasını gözettiler. Dolayısıyla yabancı gözlemciler, uzmanlar Türkiye’nin dört yanında bu süreci gözetliyorlardı. Hatta fiilen çalışıyorlardı. Ne olmuş? Bütün bunları bu adamlar not etmemişler mi? Onların raporlarında böyle öldürme olayları falan yer alsaydı, Lozan’dan önceki süreçle ilgili Lozan’da, Lozan’dan sonraki süreçte de ülkeler arasında bunlar sorun yaratmaz mıydı? Bunların havada şeyler olduğu çok açı..
ERDAL İNCE: Peki neden yapılıyor bunlar? Bunu söyleyenlerin niyetleri ne?
KEMAL ARI: Bunu bu şekilde söyleyenlerin niyetlerinin ne olduğunu bilemem. Ancak gerçeklerle uyuşmayan, hayal ürünü şeyler olduğunu çok rahatlıkla söyleyebilirim. Eğer bir şiddet uygulamasından söz edilecekse, Yunanistan’da da, Ortodokslar Türkiye’yi terk edip, Yunanistan’a yığıldıklarında çok önemli sıkıntılar yaşandı. İnsanlar tekme tokat evinden atılıyorlardı. Yeni Asır gazetesinin o yıllarda Selanik’te yayınlandığını biliyorsunuz. Bakın bu gazetenin o yıllarda çıkan arşivlerine; işte Yunanlı fanatiklerce öldürülen talihsiz Türkler’in haberlerini bol bol görürsünüz. Ya da cenazesini bile gömme fırsatını bulamayan, üzerlerine atılan fanatik Yunanlı taşlarıyla kovalanan Türklerin acınacak görüntülerini… Benim anlamadığım şey şu; bu abartılı şeyler, Türk-Yunan dostluğuna ve yakınlaşmasına da yarar sağlamaz… Bunlar niçin yapılıyor? Amaçları ne? Sanırım, Türkiye’nin kendine güveni sarsılmak isteniyor. Çünkü çok açık şekilde bunlar gerçeklerle örtüşmez…
ERDAL İNCE: Hocam bu olaylar sırasında ne kadar insan yer değiştirdi? Yani zorunlu olarak göç ettirilenlerin sayısını soruyorum…
KEMAL ARI: Toplam 1.200.000 kişi Yunanistan’a göç etmiştir. Yunanistan’da 500.000 kişi Türkiye’ye getirilmiştir. Yunanistan’a gidenlerin 850.000’i daha mübadele sözleşmesi imzalanmadan, Türk ordusu istilacı Yunan ordusunu yenip İzmir’e doğru ilerlerken, Yunan ordusuyla birlikte Yunanistan’a kaçmıştır. Bunların göçünden Türkiye sorumlu tutulamaz. Çünkü Türk askeri gelmeden bu insanlar kaçmış ve gitmişlerdir. Çünkü bir temas yaşanmamıştır. Kalanlar da daha sonra, yukarıda dediğim gibi anlaşma uyarınca gönderilmiştir. Bunların 180.000 kadarı Karamanlı Ortodoks, geriye kalanı da Karadenizli ve Akdeniz bölgesinden Rumlardır. Böylece sayı 1.200.000 i buldu.
ERDAL İNCE: Sizin bu konuda çalışmalarınız var. Onlardan söz eder misiniz kısaca?
KEMAL ARI: İki kitabım ve çok sayıda makalem var. Mübadele konusunda ilk çalışmayı ben yapmış sayılabilirim Türkiye’de… Ben önce master, ardından da doktora yaptım. Bu konu üzerine ben el atıncaya kadar, herhangi bir bilgi yoktu Türkiye’de… Benden sonra da çalışma yapanlar oldu. Bir kısmı önemli sayılabilecek çalışmalardır; bir kısmı da ne yazık ki absürt, tarihsel gerçeklerle örtüşmeyen, çarpıtılmış çalışmalardır. Tarihçinin görevi öncelikli olarak, tarihsel bir olgunun net olarak görülmesini sağlamaktır. Bunu yapmak her tarihçinin görevidir. Ancak, Büyük Atatürk’ün dediği gibi, eğer tarihi çarpıtırsanız, sadık kalmazsanız tarihsel sürece, ortaya koyduğunuz insanları şaşırtabilir. Ne yazık ki bu konuda da şaşıracağımız çok şey var…
ERDAL İNCE: Mesela, toplama kampları olduğu ve bu kamplarda 4 kişiden 1’inin öldüğü gibi mi?
KEMAL ARI: Bu onlardan yalnızca bir tanesi… Kast edilen sanırım Anadolu’dan göç ettirilen Ortodokslar’dan çok, İstanbul’a Yunanistan’a göç etmemek için gelip yerleşen ve göçten kurtulmak isteyen Rumlar ve bir de etable sorunu var; onla ilgili olmalı…
ERDAL İNCE: “Etable” nedir hocam?
KEMAL ARI: Bu sözcük, sözlük anlamıyla “yerleşik/oturan” anlamına geliyor. Mübadele’nin uygulama sırasında Yunanistan İstanbul mübadele dışında kaldığı için, olabildiğince çok sayıda Rum’u Türkiye’de bırakmak istedi ve İstanbul’un sınırlarını Türkiye’nin kabul ettiğinden daha geniş göstermeye çalıştı. Türkiye de buna itiraz etti. Sonuçta, iki ülke arasında ciddi bir gerilim oldu. Türkiye kararlılığından geri adım atmadı ve diyelim ki Niğde’den, Kayseri’den, Sivas’tan kalkıp mübadele edilmemek için İstanbul’a sözleşmeden sonra gelip yerleşmiş kişiler ile, bu iki ülkenin dediği sınırın arasında kalan tampon bölgedeki kişileri Darıca’da toparladı ve gemilere bindirerek Yunanistan’a gönderdi. Bu göçmenlerle dönemin gazeteleri röportajlar falan yapıp yayınlamışlardır. Sürekli olarak bunlarla ilgili Türk yetkililer muhtelit mübadele komisyonu üyelerine bilgi aktarmışlardır. Aktarmışlardır diyorum, çünkü sözleşme uyarınca zorunluydular da… Ve bu yapılmıştır. Bir takım ölüm olayları göç eden iki kitle için de var; ancak bunların sayısı, birkaç bini geçmez… Hele hele böyle kamplarda öldürmeler falan, bunlar bütünüyle saçma savlar…
ERDAL İNCE: Bu ölümler nasıl oluyor pekala?
KEMAL ARI: Kitleler göç ediyor ya da ettiriliyor. Sonuçta insanlar kış koşullarında zor bir yolculuğa çıkıyorlar. Gemiler yağmurda, karda, kışta insan taşıyor. Dayanma gücü olmayan yaşlılar, çocuklar bu süreçten etkilenebiliyor. Gemilerde, açıkta yolculuk yapıyorlar; gittikleri yerlerde sorunlarla karşılaşıyorlar. Üstelik şunu da belirteyim; bu ölümler Türkler arasında daha çoktur.
ERDAL İNCE: Niçin Türkler daha çok? Bunun bir nedeni olmalı…
KEMAL ARI: Türkler çoktur; nedeni de açık. Türkiye’den gidenler kış koşullarında yolculuk yapmadılar. İlk dalgada gidenler Eylül ayında yollara döküldüler. Sonradan göç ettirilenler de 1924 yılı ortasında götürüldüler. Türklerse, Yunanistan’da Ekim, Kasım 1922 tarihlerinde evlerinden atıldılar. Açıkta yatmak zorunda kaldılar. Resmo, Hanya, Kandiye, Selanik, Kavala gibi kıyı liman kentlerinde öbek öbek toplandılar. Türkiye gemilerini ancak 1923 yılı Ekim ayında göçmenleri taşımak için gönderebildi. Bir yıllık bir süreçte bu insanlar her türlü saldırıya, hakarete, yokluğa maruz kaldılar. Salgın hastalıklarla karşılaştılar. Gemi yolculuğunu da çoğunlukla kış aylarında yapmak zorunda kaldılar. Dolayısıyla bunlar arasında ölümler daha çok oldu.
ERDAL İNCE: Sonuç olarak ne söyleyebilirsiniz hocam?
KEMAL ARI: Sonuç olarak söylemek istediğim şey şudur: Ne yazık ki, mübadele insanların ister istemez belleklerinde acı izleri olan bir olaydır. Ancak bu olayın birinci ölçüde sorumlusu Türkiye değildir. Nedeni de şu: İşgal altına uğrayan ülke, Türkiye’ydi. Metaksas gibi ünlü generallerin, yapmayın, bu bir hatadır demesine karşın; Yunanistan Türkiye’yi işgal etmeye kalktı. Bunun sonucunda da, Türk-Yunan savaşı yaşandı. Ardından büyük göç olayları oldu. Üstelik de göç edenler yalnızca Rumlar değildi. İlk göçü yaşayanlar da Türklerdir. Örneğin, işgal edilen yörelerden, işgal edilmeyen yörelere sırf işgal nedeniyle göç etmek durumunda kalan Türkler’in perişan durumuyla ilgili kimse bir şey söylemiyor. Bu da bir dram; ortada işgal var… Bu acılar bununla da kalmadı. Yunan ordusu geri çekilirken, bütün Anadolu’yu kastı kavurdu. Yerleşim yerlerinin yüzde yetmişi yakılıp yıkıldı. Büyük kentler yerle bir edildi. Manisa, Uşak, Salihli, Kula, Alaşehir ve İzmir yakıldı. İsmet Paşa’nın Lozan’da “Şu anda Anadolu vadilerinde bir buçuk milyon insan evsiz ve barksız dolanıp duruyor” sözü bu gerçeği ortaya koyar… Ben şunu demek istiyorum; bu acı olaylar, dünyada barışa çok ihtiyaç duyulan bir dönemde ancak barışın sağlanmasına hizmet etmeli. Türk Yunan dostluğu ve yakınlaşmasına yürekten inanıyorum; bu gerekli; ancak bu yakınlaşma adalet duygusu temelinde, saygı ve gerçekçilik temeli üzerinde olabilir. Asılsız savlarla bir yere gidilemeyeceği çok açık…
ERDAL İNCE: Hocam teşekkür ederiz, bizi aydınlattığınız için.
KEMAL ARI: Ben teşekkür ederim, böyle bir fırsatı tanıdığınız için…
RÖPORTAJ-- ERDAL İNCE-- 18/11/2008.
KAYNAK: http://web.deu.edu.tr/ataturkilkeleri/tr/kemalariroporta.htm
KEMAL ARI: Evet, ben de okudum o haberi… Doğrusu şaşkınlıklar içinde kaldım… Nasıl bu söylenebilir, olmayan bir şey bu kadar abartılarak nasıl söylenir diyeydi şaşkınlığım. Ancak Türkiye gibi bir ülkede böyle tuhaf şeylerle karşılaşmak artık neredeyse moda haline geldi. Bir anlamda mübadeleden Türkler de sorumlu tutuluyor. Ancak şunu hemen belirtmek isterim; böyle bir şey kesinlikle söz konusu değil. Yıllarca arşiv belgeleri arasında bu işi araştıran kişiler var; ben de bunlardan biriyim karınca kadarınca… Ancak şunu hemen belirtmek isterim; Türkiye’nin başına bir çorap daha örülmek isteniyor; çoktandır ısıtılıp ortaya sürülen sözde Rum soykırımının ayak sesleri gibi bir izlenim edindim. Eğer böyle bir şey gerçekten söylenmiş ise, bunun ispatlanması gerekiyor. İspatlanamazsa, en azından bir “iftira” olduğunu söylemek durumundayız. Türk tarihine atılan bir iftira…
ERDAL İNCE: Bu kadar kesin bir dille söylediğiniz için bunu, sağlam bir dayanak olmalı bunun altında?
KEMAL ARI: Elbette; bir kere şunu bilelim. Mübadele Türkiye’nin tezi olarak ortaya gelmedi. Bunu ağırlıklı olarak İngiltere istedi. Norveçli bir bilim adamı olan Dr. Nansen’in görüşleri doğrultusunda, nüfusun zorunluluk ilkesine bağlı olarak göç ettirilmesinin doğru olacağına karar veren öncelikli İngiltere’ydi. Yunanistan da bunu kabul etti. Ve elbette Türkiye de kabul etti. Türkiye’nin itirazları yoktur; ancak Batı Trakya Türkleri ile İstanbul Rumları üzerine bir anlaşmazlık olmuştur. Sonunda bir noktaya gelmiş ve mübadele karşılıklı olarak uluslar arası hukuka uygun olarak kabul edilmiştir. Bu sözleşmenin altına Yunanistan’ın yanı sıra, Türkiye de imza koydu. Bir de şu var: Bu sözleşmenin uygulanması uluslar arası toplumun gözetimine uygun olarak yapıldı. Muhtelit Mübadele Komisyonu dediğimiz komisyon ve buna bağlı ara kurullar oluşturularak, mübadelenin uygulamasını gözettiler. Dolayısıyla yabancı gözlemciler, uzmanlar Türkiye’nin dört yanında bu süreci gözetliyorlardı. Hatta fiilen çalışıyorlardı. Ne olmuş? Bütün bunları bu adamlar not etmemişler mi? Onların raporlarında böyle öldürme olayları falan yer alsaydı, Lozan’dan önceki süreçle ilgili Lozan’da, Lozan’dan sonraki süreçte de ülkeler arasında bunlar sorun yaratmaz mıydı? Bunların havada şeyler olduğu çok açı..
ERDAL İNCE: Peki neden yapılıyor bunlar? Bunu söyleyenlerin niyetleri ne?
KEMAL ARI: Bunu bu şekilde söyleyenlerin niyetlerinin ne olduğunu bilemem. Ancak gerçeklerle uyuşmayan, hayal ürünü şeyler olduğunu çok rahatlıkla söyleyebilirim. Eğer bir şiddet uygulamasından söz edilecekse, Yunanistan’da da, Ortodokslar Türkiye’yi terk edip, Yunanistan’a yığıldıklarında çok önemli sıkıntılar yaşandı. İnsanlar tekme tokat evinden atılıyorlardı. Yeni Asır gazetesinin o yıllarda Selanik’te yayınlandığını biliyorsunuz. Bakın bu gazetenin o yıllarda çıkan arşivlerine; işte Yunanlı fanatiklerce öldürülen talihsiz Türkler’in haberlerini bol bol görürsünüz. Ya da cenazesini bile gömme fırsatını bulamayan, üzerlerine atılan fanatik Yunanlı taşlarıyla kovalanan Türklerin acınacak görüntülerini… Benim anlamadığım şey şu; bu abartılı şeyler, Türk-Yunan dostluğuna ve yakınlaşmasına da yarar sağlamaz… Bunlar niçin yapılıyor? Amaçları ne? Sanırım, Türkiye’nin kendine güveni sarsılmak isteniyor. Çünkü çok açık şekilde bunlar gerçeklerle örtüşmez…
ERDAL İNCE: Hocam bu olaylar sırasında ne kadar insan yer değiştirdi? Yani zorunlu olarak göç ettirilenlerin sayısını soruyorum…
KEMAL ARI: Toplam 1.200.000 kişi Yunanistan’a göç etmiştir. Yunanistan’da 500.000 kişi Türkiye’ye getirilmiştir. Yunanistan’a gidenlerin 850.000’i daha mübadele sözleşmesi imzalanmadan, Türk ordusu istilacı Yunan ordusunu yenip İzmir’e doğru ilerlerken, Yunan ordusuyla birlikte Yunanistan’a kaçmıştır. Bunların göçünden Türkiye sorumlu tutulamaz. Çünkü Türk askeri gelmeden bu insanlar kaçmış ve gitmişlerdir. Çünkü bir temas yaşanmamıştır. Kalanlar da daha sonra, yukarıda dediğim gibi anlaşma uyarınca gönderilmiştir. Bunların 180.000 kadarı Karamanlı Ortodoks, geriye kalanı da Karadenizli ve Akdeniz bölgesinden Rumlardır. Böylece sayı 1.200.000 i buldu.
ERDAL İNCE: Sizin bu konuda çalışmalarınız var. Onlardan söz eder misiniz kısaca?
KEMAL ARI: İki kitabım ve çok sayıda makalem var. Mübadele konusunda ilk çalışmayı ben yapmış sayılabilirim Türkiye’de… Ben önce master, ardından da doktora yaptım. Bu konu üzerine ben el atıncaya kadar, herhangi bir bilgi yoktu Türkiye’de… Benden sonra da çalışma yapanlar oldu. Bir kısmı önemli sayılabilecek çalışmalardır; bir kısmı da ne yazık ki absürt, tarihsel gerçeklerle örtüşmeyen, çarpıtılmış çalışmalardır. Tarihçinin görevi öncelikli olarak, tarihsel bir olgunun net olarak görülmesini sağlamaktır. Bunu yapmak her tarihçinin görevidir. Ancak, Büyük Atatürk’ün dediği gibi, eğer tarihi çarpıtırsanız, sadık kalmazsanız tarihsel sürece, ortaya koyduğunuz insanları şaşırtabilir. Ne yazık ki bu konuda da şaşıracağımız çok şey var…
ERDAL İNCE: Mesela, toplama kampları olduğu ve bu kamplarda 4 kişiden 1’inin öldüğü gibi mi?
KEMAL ARI: Bu onlardan yalnızca bir tanesi… Kast edilen sanırım Anadolu’dan göç ettirilen Ortodokslar’dan çok, İstanbul’a Yunanistan’a göç etmemek için gelip yerleşen ve göçten kurtulmak isteyen Rumlar ve bir de etable sorunu var; onla ilgili olmalı…
ERDAL İNCE: “Etable” nedir hocam?
KEMAL ARI: Bu sözcük, sözlük anlamıyla “yerleşik/oturan” anlamına geliyor. Mübadele’nin uygulama sırasında Yunanistan İstanbul mübadele dışında kaldığı için, olabildiğince çok sayıda Rum’u Türkiye’de bırakmak istedi ve İstanbul’un sınırlarını Türkiye’nin kabul ettiğinden daha geniş göstermeye çalıştı. Türkiye de buna itiraz etti. Sonuçta, iki ülke arasında ciddi bir gerilim oldu. Türkiye kararlılığından geri adım atmadı ve diyelim ki Niğde’den, Kayseri’den, Sivas’tan kalkıp mübadele edilmemek için İstanbul’a sözleşmeden sonra gelip yerleşmiş kişiler ile, bu iki ülkenin dediği sınırın arasında kalan tampon bölgedeki kişileri Darıca’da toparladı ve gemilere bindirerek Yunanistan’a gönderdi. Bu göçmenlerle dönemin gazeteleri röportajlar falan yapıp yayınlamışlardır. Sürekli olarak bunlarla ilgili Türk yetkililer muhtelit mübadele komisyonu üyelerine bilgi aktarmışlardır. Aktarmışlardır diyorum, çünkü sözleşme uyarınca zorunluydular da… Ve bu yapılmıştır. Bir takım ölüm olayları göç eden iki kitle için de var; ancak bunların sayısı, birkaç bini geçmez… Hele hele böyle kamplarda öldürmeler falan, bunlar bütünüyle saçma savlar…
ERDAL İNCE: Bu ölümler nasıl oluyor pekala?
KEMAL ARI: Kitleler göç ediyor ya da ettiriliyor. Sonuçta insanlar kış koşullarında zor bir yolculuğa çıkıyorlar. Gemiler yağmurda, karda, kışta insan taşıyor. Dayanma gücü olmayan yaşlılar, çocuklar bu süreçten etkilenebiliyor. Gemilerde, açıkta yolculuk yapıyorlar; gittikleri yerlerde sorunlarla karşılaşıyorlar. Üstelik şunu da belirteyim; bu ölümler Türkler arasında daha çoktur.
ERDAL İNCE: Niçin Türkler daha çok? Bunun bir nedeni olmalı…
KEMAL ARI: Türkler çoktur; nedeni de açık. Türkiye’den gidenler kış koşullarında yolculuk yapmadılar. İlk dalgada gidenler Eylül ayında yollara döküldüler. Sonradan göç ettirilenler de 1924 yılı ortasında götürüldüler. Türklerse, Yunanistan’da Ekim, Kasım 1922 tarihlerinde evlerinden atıldılar. Açıkta yatmak zorunda kaldılar. Resmo, Hanya, Kandiye, Selanik, Kavala gibi kıyı liman kentlerinde öbek öbek toplandılar. Türkiye gemilerini ancak 1923 yılı Ekim ayında göçmenleri taşımak için gönderebildi. Bir yıllık bir süreçte bu insanlar her türlü saldırıya, hakarete, yokluğa maruz kaldılar. Salgın hastalıklarla karşılaştılar. Gemi yolculuğunu da çoğunlukla kış aylarında yapmak zorunda kaldılar. Dolayısıyla bunlar arasında ölümler daha çok oldu.
ERDAL İNCE: Sonuç olarak ne söyleyebilirsiniz hocam?
KEMAL ARI: Sonuç olarak söylemek istediğim şey şudur: Ne yazık ki, mübadele insanların ister istemez belleklerinde acı izleri olan bir olaydır. Ancak bu olayın birinci ölçüde sorumlusu Türkiye değildir. Nedeni de şu: İşgal altına uğrayan ülke, Türkiye’ydi. Metaksas gibi ünlü generallerin, yapmayın, bu bir hatadır demesine karşın; Yunanistan Türkiye’yi işgal etmeye kalktı. Bunun sonucunda da, Türk-Yunan savaşı yaşandı. Ardından büyük göç olayları oldu. Üstelik de göç edenler yalnızca Rumlar değildi. İlk göçü yaşayanlar da Türklerdir. Örneğin, işgal edilen yörelerden, işgal edilmeyen yörelere sırf işgal nedeniyle göç etmek durumunda kalan Türkler’in perişan durumuyla ilgili kimse bir şey söylemiyor. Bu da bir dram; ortada işgal var… Bu acılar bununla da kalmadı. Yunan ordusu geri çekilirken, bütün Anadolu’yu kastı kavurdu. Yerleşim yerlerinin yüzde yetmişi yakılıp yıkıldı. Büyük kentler yerle bir edildi. Manisa, Uşak, Salihli, Kula, Alaşehir ve İzmir yakıldı. İsmet Paşa’nın Lozan’da “Şu anda Anadolu vadilerinde bir buçuk milyon insan evsiz ve barksız dolanıp duruyor” sözü bu gerçeği ortaya koyar… Ben şunu demek istiyorum; bu acı olaylar, dünyada barışa çok ihtiyaç duyulan bir dönemde ancak barışın sağlanmasına hizmet etmeli. Türk Yunan dostluğu ve yakınlaşmasına yürekten inanıyorum; bu gerekli; ancak bu yakınlaşma adalet duygusu temelinde, saygı ve gerçekçilik temeli üzerinde olabilir. Asılsız savlarla bir yere gidilemeyeceği çok açık…
ERDAL İNCE: Hocam teşekkür ederiz, bizi aydınlattığınız için.
KEMAL ARI: Ben teşekkür ederim, böyle bir fırsatı tanıdığınız için…
RÖPORTAJ-- ERDAL İNCE-- 18/11/2008.
KAYNAK: http://web.deu.edu.tr/ataturkilkeleri/tr/kemalariroporta.htm
TÜRKİYE’DE TOPRAK MÜLKİYETİ VE TARIMSAL DEĞİŞMEDE MÜBADİLLER
Kemal ARI
GİRİŞ
Cumhuriyet döneminin tarihsel süreçte toplumsal, ekonomik, kültürel ve hatta siyasal yapısını inceleyecek bir araştırıcının, göçler ve göçmenler olgusuna yönelmesi kaçınılmazdır. Belki kimilerince abartılı bir söz sayılabilir ama, bu iki temel olguyu dikkate almadan, sağlıklı bir tarihsel çözümleme yapmak neredeyse olanaksızdır. Çünkü Türkiye, yüzyıllar boyunca göçlerin ve göçmenlerin ülkesi olmuş; toplumsal, ekonomik, kültürel ve siyasal süreçler, bu olguların yoğun etkisi altında biçimlenmiş ve gelişmiştir. Türkiye’nin yaşadığı toplumsal değişme süreci içinde, değişmeyi ve gelişmeyi belirleyen etkenlerin en başında göç olgusunun geldiği görülebilir ve bu sav, asla bir abartı sayılmamalıdır. Çünkü Türkiye nüfusu, neredeyse üç yüzyıl boyunca, başta Balkanlar olmak üzere, değişik coğrafik alanlardan nüfus alarak beslenmiş, aynı oranda olmamakla birlikte, farklı coğrafik bölgelere nüfus da vermiştir. Pek doğal olarak, toplumsal kişiliği bu göçlerle birlikte aktarılan soyut ve somut kültürel normlar, kurumlar, kavramlar ve simgeler beslemiştir. Pek çok ayrı kaynaktan beslenen bu yeni siyasal, toplumsal, ekonomik ve kültürel yapının, temelinde en önemli kalıt tarihsel birikimi ile Anadolu kültürleri olmakla birlikte, ortaklaşa yaratılmış bir sentez olduğu söylenebilir. Koşullar, 20. Yüzyılın başında siyasal ve toplumsal temelde uluslaşma sürecini dayattığında, bu süreci zorunlu kılan en önemli etken, çoğu zaman merkezi siyasal erkin istenci ve iradesi dışında, nüfusun, doğal bir eğilimin akışın sonucunda, kendiliğinden türdeş bir nitelik kazanması olmuştur. Bu türdeşlik, etnik bir türdeşlik olarak algılanmamalıdır; siyasal ideolojiye ters düşmüş olsa bile, bu türdeşlikte dinsel normların üstlenmiş olduğu işlev, etnik bütünlükten çok daha ağırlıklıdır. Sonuçta yaratılan bir ulus devlet ve çağdaş anlamda ulusal bir kültür olduğuna göre, siyasal istenç temelinde ortaklık duygusu, gelecekte ortak yaşama arzusu ve kültürel zenginliklere dayalı birlik ruhu, farklı coğrafyalardan kalkıp Anadolu’da buluşan grupların en belirgin hareket noktasını oluşturmuştur. Aslında bu olgu hem bilimsel kriterlere uygunluk özelliği hem de çağdaş bir nitelik taşımaktadır.
İmparatorluktan ulus oluş sürecine koşut oluşan nüfus yapısında ve bu nüfusun özelliklerine göre niteliği belirlenen toplumsal dokunun oluşumunda, siyasal ve kültürel temelde biçimlenen bu türdeşliği görmek olanaklıdır. Toplumsal değişmeye dayalı olarak yeni bir karakter alan bu toplumsal doku, toplumsal değişmeye göre kimi zaman büyük kırılışlar ve kopmalar, kimi zaman da baş döndürücü sıçrayışlarla yeni bir nitelik almıştır. Bu niteliğin en önemli yanı da bu toplumsal dokunun doğallığıdır. Bu doğallık, uluslaşma sürecinde koşulların zorlamasıyla ve hatta siyasal istenç ve gücün tam tersi yöndeki çabalarına karşın, kendiliğinden gelişmiştir. Aslında bu gelişmenin akışını hızlandıran olgu ise, belki de biricik etken olarak göçlerdir. Göçler, eski siyasal, kültürel ve toplumsal yapıda görülen ve sık sık Osmanlı siyasal otoritesi için baş ağrıtan yapay dayatmaları kendiliğinden parçalamıştır. İdeolojik eğilim ve tavırlar, bu parçalanmayı aslında hiç bir dönemde belki de geleneksel anlayışın dışında bir sürec olduğu için hiç de anlayışla karşılamamış, hatta çoğu zaman süreci hızlandıran ciddi siyasal kopuşları, “ihanet” olaraka görüp, “aldatılmışlık” psikolojisinin verdiği bir tepkisel tavırla yorumlamıştır. Doğrusu, bu tepkisel tavrın dozu arttıkça, bilimsel düşünce, anlayış, yorum ve bakış açıları da radikal siyasal eğilimlere kadar gitmiştir. Bu durumu, hem Osmanlı’dan kopan ulus devletlerde, hem de Osmanlı’nın son anına kadar sahiplenmişlik duygusu ile itaatını ve bağlılığını göstermiş siyasal gruplarda görmek olanaklıdır.
Buna benzer duyguları çok daha farklı olanlarıyla birlikte ve aynı anda, göç eden kitlelerde görmek de olanaklıdır. Hemen belirtelim ki bu durum, üzerinde ayrıntılı olarak durmaya değer ayrı bir konudur. Göçü yaşayan insanların elbette her birinin ayrı öyküsü vardı; ayrıldığı toplumda, anılarıyla birlikte, bütün toplumsal ilişkilerini de bırakmış oluyordu; göç sırasında taşıdığı duygular, göçten sonra da değişime uğrayarak, başka olgularla birleşerek ve bütünleşerek, yeni bir içeriğe ve düzeye ulaşıyordu. Üstelik, özellikle zorunlu yer değiştirmeler açısından sorunun, toplumsal ve kişisel yansımalarından öte, siyasal ve hukuksal yönden de sonuçları vardı. Bu, bir anlamda, elbette konunun o günkü gelişmişlik düzeyine ve ölçütlerine göre, insan haklarına bir müdahale sayılabilirdi.
Soruna Türkiye Cumhuriyeti’nin siyasal ve toplumsal değişim, oluşum ve biçimleniş süreçleri koşutunda baktığımızda, sözkonusu yapının daha doğal sürece kavuşmuşsı ve istence dayalı bir siyasal birlik temelinde biçimlenmesi –yaşananlar bir kaç kuşağı etkileyecek oranda uzun süreli ve acı olmakla birlikte- ulus devletler için gerekli sonuçlar olduğu söylenebilir. Kendi ulusal benliklerine kavuştuklarında, ulus yapısı içinde görülmeyenece unsurlara ve kalıtlara yeni ulusal devletler hiç de hoşgörülü bakmıyor, hatta bunları, kendi güvenlik ve esenlikleri açısından son derece tehlikeli de buluyorlardı. Böyle olunca da, bu duygular, katı ırkçı, şiddete dayanan politikalara bile dönüşebiliyordu. Uluslaşma süreci açısından bu süreci doğal da karşılamak gereklidir. Gittikçe doğallık kazanan bu sürecin her bir ayrıntısında, göçlerle birlikte aktarılan soyut ve somut kültürel ve ekonomik etkenlerin etkili olduğu görülmüştür. Bu etkileri, toplumsal değişmeyle doğrudan ilgili en geniş süreçlerde olduğu gibi, en ayrıntıdaki toplumsal kurum, kavram ve simgelerde görmek de olanaklıdır. Dolayısıyla kentleşme, sanayileşme, tarımsal yapı, sınıfsal ayrışma, toprak mülkiyeti ve eğitim gibi genel kurumlarda olduğu gibi; kültürel yapının oluşumunda yer alan halkın ve halkı oluşturan grupların dili ve lehçelerinde, türkülerinde, giyim-kuşam ve folklorik unsurlarında göçlerin ve göçmenlerin etkisi görülebilir. Bir anlamda ulus devleti yaratan veyahut da ulus devletin yarattığı siyasal birlik ve bütünlük temelinde olduğu gibi, kültürel, toplumsal ve ekonomik yapısının oluşumunda göçler ve göçmenler, en önemli kaynak olma niteliğini gösterir. Dolayısıyla, Türkiye’nin toplumsal değişim, gelişim, oluşum ve biçimlenme süreçlerinin oluşumunda –asla gözardı edilmemesi gereken- göçlerin ve göçmenlerin ağırlıklı ve belirleyici bir işlevi olduğu önemle vurgulanmalıdır..
BÜYÜK MÜBADELE
Bu süreçte, gerek niteliği ve kapsamı, gerekse sonraki dönemlere aktardığı sorunlar açısından en önemli göç ya da göç ettirme olgularının en çok ilgi çekeni hiç kuşku yok ki “Büyük Mübadele”dir..
Büyük Mübadele, Türk Kurtuluş Savaşı’nın hemen ardından, bir olup-bitti ile ve bir anda ortaya çıkan; kısa bir süre sonra da boyutları ve kapsamı nedeniyle, döneminin en önemli sorunlarından biri durumuna gelen Batı Trakya dışındaki Yunanistan uyruklu Ortadoks nüfus ile, İstanbul dışındaki Müslüman nüfusun karşılıklı ve zorunlu değişimidir. Bu göç hareketinin sonunda, yaklaşık 1.700.000 insan, zorunlu olarak, yaşadığı topraklardan koparılmış ve bir başka ortamda yerleşmeye zorlanmıştır. Bu sayının l.200.000’ini, Anadolu’dan Yunanistana göç etme durumunda kalan İstanbul dışındaki Türkiye uyruklu Ortadoks Rumlar; 500.000’ini de, Yunanistandan Türkiye ‘ye gelmek ve yerleşmek zorunda bırakılmış Batı Trakya dışındaki Yunanistan uyruklu Müslümanlar oluşturmaktadır. Ne var ki, 30 Ocak 1923 Tarihli Rum ve Türk Ahali’nin değişimini öngören protokol, 18 Ekim 1912 yılından sonra doğup büyüdüğü bağlı olduğu toprakları terkeden kişileri de kapsamına aldığından, gerek Türkiye’ye gelen ve gerekse Türkiye’den ayrılan göçmenlerin sayısını çok daha yukarılara çekmek olanaklıdır.
Sorun, yalnızca nedenleri ve sonuçları açısından değil, yöntemi; ve gerek göç veren ülkeler; ve gerekse doğup büyüdüğu, içinde yaşadığı, bedensel, duygusal ve zihinsel gelişimini ve beslenmesini sağladığı doğal ve toplumsal çevreden isteği dışında zorla göçe zorlanan kişiler ve gruplar üzerindeki etkileri başlı başına inceleme konusu yapmaya değecek ölçüde önemlidir.
Öyle ki, mübadele sürecinin iki tarafı olan Türkiye ve Yunanistan’da, zorunlu göç olgusunun etkileri kısa görülmüş, ülkelerin sosyo-ekonomik, kültürel ve siyasal yapılarında büyük bunalımlar, kırılmalar ve parçalanmalar yaşanmıştır. Yeni oluşan toplumsal yapıyıda, zorunlu göçün kapsamı içinde yer alan kitleler, önemli yapı taşları misyonu üstlenmişlerdir. Toplumbilim verileri açısından, toplumsal yapıyı oluşturan etkenlerin çok çeşitli, karmaşık ve çoğu zaman da birbirleriyle iç içe geçmiş ya da birbirlerine bağlı oldukları düşünüldüğünde, bu yeni etkenin, oldukça ağırlıklı bir yer tuttuğu görülebilir. Dolayısıyla, bu sorunlar yumağının süreç içinde çözümü yolundaki gelişmeler, çok çeşitli diğer etkenlerin etki alanı içinde biçimlenmiş; buna koşut olarak da, göç olgusunun kendisi de toplumsal, ekonomik, kültürel ve siyasal yapının yeniden oluşumunda, olumlu ya da olumsuz yönleriyle belirleyici etkenlerin en başında yer almıştır.
Türkiye’de yeni yeni oluşmaya başlayan siyasal ve toplumsal sınıflar; toplumsal değişim ve dönüşüm süreçlerinde kendisini gösteren kurumsal örgütlenmeler, devlet yapısı içinde yeniden örgütlenmeye çalışan ve yeni bir ideolojik eğilim içine girmiş olan bürokrasi v.b pek çok üst yapı kurumu, pek çok kaynaktan olduğu gibi, yoğun göç dalgalarının ve bu dalgaların neden olduğu sorunların, ortadan kaldırdığı ya da doğası gereği yarattığı; ya da yeni bir biçim ve içerik verdiği sorunların ve olanakların içerisinde kendine bir yön belirleme, amaç ve işlev edinebilme durumuyla karşı karşıya kalmıştır. Bu etkiler, sözgelimi; yarı feodal nitelikli geri kalmış bir tarım ülkesinde, örneğin sanayileşme, yeni bir sermaye sınıfı ve güçlü bir özel sektör-devlet kapitalizmi yaratma süreçlerinde, eski dönemlerde devletin kaderini belirleyecek ölçüde güçlü bir sermaye oranını elinde bulunduran, göreceli de olsa, bilgi birikimleri, becerileri ve alışkanlıkları açısından, diğer kesimlere göre batı kapitalizmine uyum sağlayabilmiş on bir milyonluk Türkiye’den, 1.2 milyon kişilik yüzde sekseni kent kökenli bir kitlenin ayrılmasının ne türlü etkiler, etonomik ve toplumsal yapıda ne oranda kırılmalar ve çökmeler yaratabileceğini kestirebilmek hiç de zor olmasa gerekir. Aynı belirleme, üç aşağı beş yukarı Türkiye’ye getirilen yarım milyonluk Müslüman nüfus için de yapılabilir. Getirilen bu insanların yüzde otuzu kentlerden, yüzde yetmişi kırsal alanlardan gelmişlerdi. Türkiye’de nüfus boşalmalarıyla ortaya çıkan iş gücü, sermaye ve dolayısıyla üretim eksilmelerini önemli ölçüde sağlayacak nitelikte bulunuyorlardı; ticaret, sanayi, tarım ve hizmet sektörlerinde önemli bir ağırlığı omuzlayacaklardı. Ama bu kez de, göç olgusunun doğasından kaynaklanan zorluklar, içine katıldıkları toplumsal yapı içinde zaman zaman yaşanan oldukça yoğun dışlanmışlık duygusu ve eğimimi, yitirilen şeyleri yeniden elde etmeyi son derece zorlaştırıyor ve geciktiriyordu. .
Bir anlamda mübadele göçünü yaşamış olan kitleler, diğer etkenlerden kaynaklanan ama bütünüyle kendilerini de ilgilendiren sorunlar ortasında bir varoluş savaşımı vermek gibi bir yazgıyla karşı karşıya bulunuyorlardı.
Doğal olarak bu aratabilecek bu göç süreçlerinin öncesinde ve sonrasında ayrı göç dalgaları da ortaya çıkmıştır.
Türk Kurtuluş Savaşı’nın bitiminde, Türkiye’de yoğun bir hareketlilik gözlemlenmekteydi. Bu dönemde görülen göç hareketlerini, oluşum sırasına göre üç ana başlıkta toparlamak olanaklıdır: 1- Türkiye’den Türkiye dışına yönelik göçler; 2- Türkiye’de işgalden kurtarılmış yörelere yönelik içgöçler; 3- Türkiye dışından Türkiye’ye yönelik göçler...
Elbette bu göç süreçlerinin her birinin kendine özgü oluşum süreçleri, nedenleri ve sonuçları vardır.
İlk ana başlıkta belirtilen göçler, Türk Kurtuluş Savaşı’nın hemen bitiminde, Türkiye Rumlarının Türkiye’yi terk etmeleriyle ortaya çıkan göçlerdir. Aynı oranda olmamakla birlikte, Türkiye’den ayrılan Ermeni ve Musevilerin göçlerinin de bu kategoride ele alınması gereklidir. Bu süreçte, yaklaşık 1 milyon 300 bin insan, Türkiye’yi terk etmiştir. Bu sayının 1 milyon 200 binini Anadolu’yu terk eden Rumlar, 100 bin kadarını da Ermeniler ve Yahudiler oluşturmaktadır. Ikinci ana başlıkta belirtilen göçler, işgalden kurtulmuş yöre insanlarından büyük grupların, Rumlardan kalan malları yağmalamak amacıyla, Batı’ya doğru hareketleriyle oluşan göçlerdir. Bunların sayısının 200-250.000 arasında olduğu düşünülmektedir. Üçüncü başlık altında değinilen güçler ise, Yunanistan’dan mübadele yoluyla getirilen Müslüman Türk asıllı göçmenlerin neden olduğu göçlerdir. Bunların sayısı da 450.000’dir. Bu dönemde Türkiye’nin nüfusu yaklaşık olarak 11-11,5 milyon kadardı. 1 milyon 700 bin kişinin doğduğu topraklardan koparak, zorunlu olarak sınır ötesine göç edişinin, 250.000 kişinin de ülke içinde değişik nedenlerden dolayı yer değiştirmesinin, büyük bir tarihsel kargaşa ortamından sıyrılmış Türkiye’nin toplumsal, ekonomik, etnik ve kültürel yapısında ne denli derin etkileri olduğunu tahmin etmek zor değildir. Pek çok etkenle birlikte yaşanan bu göçler, değinilen boyutlarda yeniden oluşum, biçimlenme ve gelişme süreçlerinin nedeni olmuştur.
Bu göç hareketlerinin sonunda, Türkiye’de toprak, tarım ve mülkiyet ilişkilerinde ciddi değişmelere tanık olunmuştur. Toprak mülkiyeti yeni bir biçim ve karakter almıştır. Kapitalistleşme süreci yoğunluk kazandıkça, bu yeni nitelik, önemli bir belirleyici etken olarak rol oynamıştır. Ne var ki, Türkiye’de değinilen boyutlar açısından ortaya çıkan sorunları irdeleyen kapsamlı ve nitelikli çalışmalar pek yapılmamıştır. Üretim ilişkilerindeki değişmeler, yeni toplumsal statü arayışları, mülkiyet edinme süreçleri ve bunun ekonomik statü üzerindeki etkileri yeterince incelenmiş değildir. Başta göç eden kitlelerin göç etmesini gerekli kılan etkenler olmak üzere, bu göçlerle birlikte nüfusun aldığı yeni görüntü ve bu görüntünün ekonomik ve toplumsal yapı üzerindeki etkileri; toplumsal değişmenin akışına, niteliğine ve yönüne katkıları; toprak paylaşımı ve bu paylaşımın tarımsal yapıyı nasıl zorladığı; göç edenlerle yerli halkın çok yönlü uyum sorunları, kültürlerin ve sosyal antropolojik yönden davranış kalıplarının birbirini etkileverek yeni bir sentez yaratmasıyla ortaya çıkan yeni yapı vb. konuların sağlıklı bir biçimde incelenmesi; Türkiye’nin 75 yıllık tarihinin sonunda ulaştığı toplumsal, ekonomik ve kültürel ya pıyı tanımlavabilmek için özellikle gereklidir.
Aslında bu sorundan etkilenen karşılıklı birden fazla tarafı vardır. Bu taraflar; 1- Göç sorunun ağır, ezici yükünü göğüslemek zorunda kalan hükümetler; 2- Göç eden kitlelerin karşılaştıkları ekonomik, toplumsal ve psikolojik uyum sorunları; 3- Göçmenlerin ayrılmasıyla iş ve toplumsal ilişkiler alanında yarattıkları boşluğun yükünü ve sıkıntılarını omuzlamak durumunda kalan toplumlar; 3- Göçmenlerin içine katıldıkları ve yeni ilişki türlerine, davranış kalıplarına ve uyum süreçlerine zorladıkları toplumlar ve o toplumu oluşturan bireyler...
Bütün bu olgular ayrı ayrı inceleme konusudur ve bu olgular üzerinde düşünmek de, bir göç olgusunu nesnel yönleriyle anlayabilmek için özellikle gereklidir.
Aynı olguları, daha da çeşitlenmiş yönleriyle Mübadele Göçü’nde görmek olanaklıdır.
Bu sorunların en önemlisi Türkiyeden Yunanistana giden büyük bir Rum kitlenin bırakmış olduğu taşınmaz malların paylaşılmasıdır.Bu taşınmaz mallarla ilgili olarak uygulanan tutarsız, çelişkili ve yanlış politikalar, ister istemez haksız tasarruflara neden olmuştur. Özellikle tarım yapılabilir nitelikteki pek çok tarla, bağ ve bahçe ile fabrika, değirmen, atölye ve benzeri mallar, haksız tasarruflar sonucunda ilgisiz kişilerin mülkiyetine geçmiştir. Böylece, Cumhuriyet döneminin ilk yıllarından bu yana yeniden biçimlenen Türkiyenin toplumsal ve ekonomik yapısının oluşum sürecinde, haksız toprak, sermaye ve emlak edinen kişiler, önemli bir rol oynamışlardır.Türkıye de önce küçük sermayeli özel girişimciliğin, giderek de ileriki yıllarda büyük sermayenin oluşumunda, bu paylaşımın etkisinin büyük olduğunu söylemek yanıltıcı olmasa gerekir.
Buna karşın yine de haksız sermaye ve emlak edinme sürecini, hükümetlerin bilinçli olarak belli bir kesime rant sağlaması olarak görmek ve bşekil de algılamak da yanıltıcıdır. Aşağıda ayrıntılı olarak ele alınacağı gibi, başta bu arazilerin ve diğer taşınmazların ilgisiz kişilerin eline geçmesinde hükümetlerin kararsızlıklarının ve yanlış politikalarının etkisi olmakla birlikte, bu politikaların bilinçli olarak belli bir kesime rant sağlama çabasının sonu cu olduğu söylenemez. Haksız mal ve sermaye edinilmesinin asıl nedeni, savaş sonrasında hükümetin henüz hukuksal ve siyasal otoritesini kuramadığı kargaşa ortamında, bir olup- bitti ile bu mallara bazı kişilerce ‘cebren” el konuluşudur.
Mübadele Prosedürünün Güçlükleri ve Sorunları
Bilindiği gibi, Anadolu’da ve Doğu Trakya’da yaşamakta olan 1 milyon 200 bin Rum, Türk-Yunan Savaşının sonunda, taşınır ve taşınmaz mallarını bırakarak, Türkiye’yi terk etmiştir. Rum taşınmazlarından ev, dükkan, mağaza, fabrika, hamam, hastane gibi malların sayısal dökümü ile ilgili kimi bilgiler olmasına karşın, arazi ile ilgili güvenilir bir rakam elde bulunmamaktadır. Rumlardan geriye kalan tarım arazilerinin büyüklüğü; bu arazilerin, Türkiye tarımı içindeki verimlilik düzeyi, parasal ederi, ne tür tarım yapılan araziler olduğu gibi tür ve niteliğe bağlı konular, sağlam bilimsel verilerden çok, kimi aktarma ve söylentilerden öteye gitmemektedir. Kısacası; Rumlardan geriye kalan tarım arazilerinin bilimsel ölçütlere uygun bir ürün ve karlılık dağılımı elde bulunmamaktadır. Bu belirsizliğin anlaşılabilir nedenleri olmalıdır. Arazilerin ve diğer taşınmazların büyüklük ve eder yönlerinden ölçümlerini yapmak üzere birtakım kurulların oluşturulmasına ve bu kurulların öyle ya da böyle çalışmalarına karşın, sağlıklı bir dökümün elde bulunmayışı ilginçtir. Rumlar’dan kalan tarım topraklarının büyüklüğü ne kadardı? Bu arazilerin ne kadarında ne tür ürünler yetiştiriliyordu? Rumlar’ın ayrılışından sonra bu tarım topraklarının ne kadarı bürokrasinin denetimine geçti, ne kadarı yağmalandı? Yağmalanmamış toprakların ne kadarı yağmadan kurtarılabildi ve kurtarılabilenlerin de ne kadarı göçmenlere dağıtılabildi?
Ne yazık ki bu soruların çoğuna inanılır yanıtlar vermek güçtür.
En başta tapuların düzensizliği ve diğer resmi evraklardaki yanlış kayıtlar ve bu mallar üzerindeki spekülatif nitelikli haksız savlar, söz konusu ölçüm çalışmalarının gerçek ve nesnel sonuçlarını çeldirici nedenler olmuştur. Bu mallar üzerinde şu ya da bu şekilde sonradan yerli halk tarafından ileri sürülen mülkiyet hakkı savları, bu kuşkuların haklılığını ortaya koymakta, Rum arazilerinin gerçek boyutlarını saptamak konusunda karşılaşılacak zorluğun nedenlerinin kavranmasına da yardımcı olmaktadır.
Çağlar Keyder, olasılıklara dayanarak yaptığı bir hesabın sonunda, Rumların Türkiye’de, yalnız eski Aydın vilayeti içinde bırakmış oldukları toprak miktarının 270.000 hektar ya da 2.7 milyon dönüm kadar olduğunu belirtmektedir. Belirtilen bölgenin dışındaki Rum arazilerinin, Türkiye’nin hangi yörelerinde büyük oranlı olarak kümelendiğini belirleyebilmek neredeyse olanaksızdır. Kaldı ki, Keyder’in belirttiği yöre için verdiği rakam güvenilirlik olasılığı yüksek olmakla birlikte, yine de tartışmalıdır. Ancak Rumların kalabalık olarak yaşadıkları yörelere ya da Rum taşınmazlarına yerleştirilen Türklerin sayısına bakarak, olasılığa dayanan bilgilere ulaşmak söz konusudur. Bu olasılığa göre, en çok Rum toprağı kalan bölgeler başta Ege ve Marmara bölgeleri, bu bölgeler içinde de özellikle İzmir, Aydın ve yakın çevreleridir. Bu bölgeleri Doğu Trakya ve bu bölge içerisinde Tekirdağ; Karadeniz Bölgesi’nde de Trabzon ve Samsun izlemektedir. Verilen bu örneklere karşın, Rumların ve Rum topraklarının, belli yörelerde kümelenmekle birlikte, irili ufaklı boyut0larda da olsa, bütün Türkiye yüzeyine yayılmış olduğu vurgulanmalıdır. Bunun yanı sıra, Rumlardan geriye kalan toprakların genellikle verimi yüksek olan yörelerde ve özellikle de önemli yerleşim merkezlerine yakın bölgelerde kümelendiği söylenebilir. Rumlar göç etmeden önce bu topraklarda başta buğday, mısır, tütün, üzüm, incir, zeytin, pamuk, narenciye ve bahçe ürünleri olmak üzere çok sayıda tahıl ürünü, sebze ve meyve ile baklagiler ailesine mensup ürünler yetiştirmekteydiler. Toprakları Türkiye’nin tarımsal verimlilik açısından en önemli bölgeelerinde bulunduğundan Türkiye’nin tarımsal ağırlıklı ekonomisi üzerinde önemli bir ağırlığa sahiptiler. Bir raporda belirtildiğine göre, “(İzmir ve çevresinde) tütün, üzüm, incir, zeytinyağı, pamuk istihsalatında; bazısında daha çok, bazısında daha az olmak üzere, öteden beri Rumlar alakadar idiler. Hususiyle tütün ziraatinde ve terbiyesinde Rumla rın çok iyi mevkiileri vardı. ‘Batı ülkeleriyle, Türklere göre daha yoğun bir iletişimleri bulunuyordu. Bu nedenle, başka sektörlerde olduğu gibi, tarım sektöründe de, Batı kaynaklı teknolojiyi Türkiye’ye taşımada, diğer halk katmanlarına göre daha becerikliydiler. Bu en çok, zirai ilaçların ve aletlerin kullanılması ve böylece tarım yaptıkları arazilerde verimliliğin göreceli olarak artması biçiminde kendisini gösteriyordu.
30 Ocak 1923 tarihinde imzalanan Türk-Yunan Nüfus Mübadelesi’ne İlişkin Sözleşme ve Protokol kararı gereğince, Yunanistan ‘da kalacak olan Türk malları ile Türkiye’ de kalan Rum malları ile ilgili izlenecek politikalar genel bir hükme bağlandı. Mübadele edilecek halkın mülkiyet haklarına ve alacaklarına hiçbir zarar verilmeyecekti. Göç edenlerin bırakacakları malların sayısal dökümünü yapmak ve arıtılmasını (tasfiyesini) sağlamak üzere, tarafsız üç üyeden oluşan Muhtelit Mübadele Komisyonu adıyla bir komisyon kuruldu. Bu komisyona bağlı olarak alt komisyonlar oluşturulacaktı. Bu komisyonlar, malını bırakıp gidecek olan göçmenin eline, bıraktığı malın altın lira olarak değerini gösteren bir belge verecek ve bu belge karşılığında, göçmenin yerleşmek için gittiği ülke hükümeti, göçmene karşı borçlu sayılacaktı. Göçmen, elindeki belgenin değeri oranında, göç ettiği yeni devletten, göç eden diğer kitlenin bıraktığı topraklardan toprak alacaktı.
KAYNAK VE DEVAMI: http://www.lozanmubadilleri.org.tr/arastirma_kemalari8.htm
GİRİŞ
Cumhuriyet döneminin tarihsel süreçte toplumsal, ekonomik, kültürel ve hatta siyasal yapısını inceleyecek bir araştırıcının, göçler ve göçmenler olgusuna yönelmesi kaçınılmazdır. Belki kimilerince abartılı bir söz sayılabilir ama, bu iki temel olguyu dikkate almadan, sağlıklı bir tarihsel çözümleme yapmak neredeyse olanaksızdır. Çünkü Türkiye, yüzyıllar boyunca göçlerin ve göçmenlerin ülkesi olmuş; toplumsal, ekonomik, kültürel ve siyasal süreçler, bu olguların yoğun etkisi altında biçimlenmiş ve gelişmiştir. Türkiye’nin yaşadığı toplumsal değişme süreci içinde, değişmeyi ve gelişmeyi belirleyen etkenlerin en başında göç olgusunun geldiği görülebilir ve bu sav, asla bir abartı sayılmamalıdır. Çünkü Türkiye nüfusu, neredeyse üç yüzyıl boyunca, başta Balkanlar olmak üzere, değişik coğrafik alanlardan nüfus alarak beslenmiş, aynı oranda olmamakla birlikte, farklı coğrafik bölgelere nüfus da vermiştir. Pek doğal olarak, toplumsal kişiliği bu göçlerle birlikte aktarılan soyut ve somut kültürel normlar, kurumlar, kavramlar ve simgeler beslemiştir. Pek çok ayrı kaynaktan beslenen bu yeni siyasal, toplumsal, ekonomik ve kültürel yapının, temelinde en önemli kalıt tarihsel birikimi ile Anadolu kültürleri olmakla birlikte, ortaklaşa yaratılmış bir sentez olduğu söylenebilir. Koşullar, 20. Yüzyılın başında siyasal ve toplumsal temelde uluslaşma sürecini dayattığında, bu süreci zorunlu kılan en önemli etken, çoğu zaman merkezi siyasal erkin istenci ve iradesi dışında, nüfusun, doğal bir eğilimin akışın sonucunda, kendiliğinden türdeş bir nitelik kazanması olmuştur. Bu türdeşlik, etnik bir türdeşlik olarak algılanmamalıdır; siyasal ideolojiye ters düşmüş olsa bile, bu türdeşlikte dinsel normların üstlenmiş olduğu işlev, etnik bütünlükten çok daha ağırlıklıdır. Sonuçta yaratılan bir ulus devlet ve çağdaş anlamda ulusal bir kültür olduğuna göre, siyasal istenç temelinde ortaklık duygusu, gelecekte ortak yaşama arzusu ve kültürel zenginliklere dayalı birlik ruhu, farklı coğrafyalardan kalkıp Anadolu’da buluşan grupların en belirgin hareket noktasını oluşturmuştur. Aslında bu olgu hem bilimsel kriterlere uygunluk özelliği hem de çağdaş bir nitelik taşımaktadır.
İmparatorluktan ulus oluş sürecine koşut oluşan nüfus yapısında ve bu nüfusun özelliklerine göre niteliği belirlenen toplumsal dokunun oluşumunda, siyasal ve kültürel temelde biçimlenen bu türdeşliği görmek olanaklıdır. Toplumsal değişmeye dayalı olarak yeni bir karakter alan bu toplumsal doku, toplumsal değişmeye göre kimi zaman büyük kırılışlar ve kopmalar, kimi zaman da baş döndürücü sıçrayışlarla yeni bir nitelik almıştır. Bu niteliğin en önemli yanı da bu toplumsal dokunun doğallığıdır. Bu doğallık, uluslaşma sürecinde koşulların zorlamasıyla ve hatta siyasal istenç ve gücün tam tersi yöndeki çabalarına karşın, kendiliğinden gelişmiştir. Aslında bu gelişmenin akışını hızlandıran olgu ise, belki de biricik etken olarak göçlerdir. Göçler, eski siyasal, kültürel ve toplumsal yapıda görülen ve sık sık Osmanlı siyasal otoritesi için baş ağrıtan yapay dayatmaları kendiliğinden parçalamıştır. İdeolojik eğilim ve tavırlar, bu parçalanmayı aslında hiç bir dönemde belki de geleneksel anlayışın dışında bir sürec olduğu için hiç de anlayışla karşılamamış, hatta çoğu zaman süreci hızlandıran ciddi siyasal kopuşları, “ihanet” olaraka görüp, “aldatılmışlık” psikolojisinin verdiği bir tepkisel tavırla yorumlamıştır. Doğrusu, bu tepkisel tavrın dozu arttıkça, bilimsel düşünce, anlayış, yorum ve bakış açıları da radikal siyasal eğilimlere kadar gitmiştir. Bu durumu, hem Osmanlı’dan kopan ulus devletlerde, hem de Osmanlı’nın son anına kadar sahiplenmişlik duygusu ile itaatını ve bağlılığını göstermiş siyasal gruplarda görmek olanaklıdır.
Buna benzer duyguları çok daha farklı olanlarıyla birlikte ve aynı anda, göç eden kitlelerde görmek de olanaklıdır. Hemen belirtelim ki bu durum, üzerinde ayrıntılı olarak durmaya değer ayrı bir konudur. Göçü yaşayan insanların elbette her birinin ayrı öyküsü vardı; ayrıldığı toplumda, anılarıyla birlikte, bütün toplumsal ilişkilerini de bırakmış oluyordu; göç sırasında taşıdığı duygular, göçten sonra da değişime uğrayarak, başka olgularla birleşerek ve bütünleşerek, yeni bir içeriğe ve düzeye ulaşıyordu. Üstelik, özellikle zorunlu yer değiştirmeler açısından sorunun, toplumsal ve kişisel yansımalarından öte, siyasal ve hukuksal yönden de sonuçları vardı. Bu, bir anlamda, elbette konunun o günkü gelişmişlik düzeyine ve ölçütlerine göre, insan haklarına bir müdahale sayılabilirdi.
Soruna Türkiye Cumhuriyeti’nin siyasal ve toplumsal değişim, oluşum ve biçimleniş süreçleri koşutunda baktığımızda, sözkonusu yapının daha doğal sürece kavuşmuşsı ve istence dayalı bir siyasal birlik temelinde biçimlenmesi –yaşananlar bir kaç kuşağı etkileyecek oranda uzun süreli ve acı olmakla birlikte- ulus devletler için gerekli sonuçlar olduğu söylenebilir. Kendi ulusal benliklerine kavuştuklarında, ulus yapısı içinde görülmeyenece unsurlara ve kalıtlara yeni ulusal devletler hiç de hoşgörülü bakmıyor, hatta bunları, kendi güvenlik ve esenlikleri açısından son derece tehlikeli de buluyorlardı. Böyle olunca da, bu duygular, katı ırkçı, şiddete dayanan politikalara bile dönüşebiliyordu. Uluslaşma süreci açısından bu süreci doğal da karşılamak gereklidir. Gittikçe doğallık kazanan bu sürecin her bir ayrıntısında, göçlerle birlikte aktarılan soyut ve somut kültürel ve ekonomik etkenlerin etkili olduğu görülmüştür. Bu etkileri, toplumsal değişmeyle doğrudan ilgili en geniş süreçlerde olduğu gibi, en ayrıntıdaki toplumsal kurum, kavram ve simgelerde görmek de olanaklıdır. Dolayısıyla kentleşme, sanayileşme, tarımsal yapı, sınıfsal ayrışma, toprak mülkiyeti ve eğitim gibi genel kurumlarda olduğu gibi; kültürel yapının oluşumunda yer alan halkın ve halkı oluşturan grupların dili ve lehçelerinde, türkülerinde, giyim-kuşam ve folklorik unsurlarında göçlerin ve göçmenlerin etkisi görülebilir. Bir anlamda ulus devleti yaratan veyahut da ulus devletin yarattığı siyasal birlik ve bütünlük temelinde olduğu gibi, kültürel, toplumsal ve ekonomik yapısının oluşumunda göçler ve göçmenler, en önemli kaynak olma niteliğini gösterir. Dolayısıyla, Türkiye’nin toplumsal değişim, gelişim, oluşum ve biçimlenme süreçlerinin oluşumunda –asla gözardı edilmemesi gereken- göçlerin ve göçmenlerin ağırlıklı ve belirleyici bir işlevi olduğu önemle vurgulanmalıdır..
BÜYÜK MÜBADELE
Bu süreçte, gerek niteliği ve kapsamı, gerekse sonraki dönemlere aktardığı sorunlar açısından en önemli göç ya da göç ettirme olgularının en çok ilgi çekeni hiç kuşku yok ki “Büyük Mübadele”dir..
Büyük Mübadele, Türk Kurtuluş Savaşı’nın hemen ardından, bir olup-bitti ile ve bir anda ortaya çıkan; kısa bir süre sonra da boyutları ve kapsamı nedeniyle, döneminin en önemli sorunlarından biri durumuna gelen Batı Trakya dışındaki Yunanistan uyruklu Ortadoks nüfus ile, İstanbul dışındaki Müslüman nüfusun karşılıklı ve zorunlu değişimidir. Bu göç hareketinin sonunda, yaklaşık 1.700.000 insan, zorunlu olarak, yaşadığı topraklardan koparılmış ve bir başka ortamda yerleşmeye zorlanmıştır. Bu sayının l.200.000’ini, Anadolu’dan Yunanistana göç etme durumunda kalan İstanbul dışındaki Türkiye uyruklu Ortadoks Rumlar; 500.000’ini de, Yunanistandan Türkiye ‘ye gelmek ve yerleşmek zorunda bırakılmış Batı Trakya dışındaki Yunanistan uyruklu Müslümanlar oluşturmaktadır. Ne var ki, 30 Ocak 1923 Tarihli Rum ve Türk Ahali’nin değişimini öngören protokol, 18 Ekim 1912 yılından sonra doğup büyüdüğü bağlı olduğu toprakları terkeden kişileri de kapsamına aldığından, gerek Türkiye’ye gelen ve gerekse Türkiye’den ayrılan göçmenlerin sayısını çok daha yukarılara çekmek olanaklıdır.
Sorun, yalnızca nedenleri ve sonuçları açısından değil, yöntemi; ve gerek göç veren ülkeler; ve gerekse doğup büyüdüğu, içinde yaşadığı, bedensel, duygusal ve zihinsel gelişimini ve beslenmesini sağladığı doğal ve toplumsal çevreden isteği dışında zorla göçe zorlanan kişiler ve gruplar üzerindeki etkileri başlı başına inceleme konusu yapmaya değecek ölçüde önemlidir.
Öyle ki, mübadele sürecinin iki tarafı olan Türkiye ve Yunanistan’da, zorunlu göç olgusunun etkileri kısa görülmüş, ülkelerin sosyo-ekonomik, kültürel ve siyasal yapılarında büyük bunalımlar, kırılmalar ve parçalanmalar yaşanmıştır. Yeni oluşan toplumsal yapıyıda, zorunlu göçün kapsamı içinde yer alan kitleler, önemli yapı taşları misyonu üstlenmişlerdir. Toplumbilim verileri açısından, toplumsal yapıyı oluşturan etkenlerin çok çeşitli, karmaşık ve çoğu zaman da birbirleriyle iç içe geçmiş ya da birbirlerine bağlı oldukları düşünüldüğünde, bu yeni etkenin, oldukça ağırlıklı bir yer tuttuğu görülebilir. Dolayısıyla, bu sorunlar yumağının süreç içinde çözümü yolundaki gelişmeler, çok çeşitli diğer etkenlerin etki alanı içinde biçimlenmiş; buna koşut olarak da, göç olgusunun kendisi de toplumsal, ekonomik, kültürel ve siyasal yapının yeniden oluşumunda, olumlu ya da olumsuz yönleriyle belirleyici etkenlerin en başında yer almıştır.
Türkiye’de yeni yeni oluşmaya başlayan siyasal ve toplumsal sınıflar; toplumsal değişim ve dönüşüm süreçlerinde kendisini gösteren kurumsal örgütlenmeler, devlet yapısı içinde yeniden örgütlenmeye çalışan ve yeni bir ideolojik eğilim içine girmiş olan bürokrasi v.b pek çok üst yapı kurumu, pek çok kaynaktan olduğu gibi, yoğun göç dalgalarının ve bu dalgaların neden olduğu sorunların, ortadan kaldırdığı ya da doğası gereği yarattığı; ya da yeni bir biçim ve içerik verdiği sorunların ve olanakların içerisinde kendine bir yön belirleme, amaç ve işlev edinebilme durumuyla karşı karşıya kalmıştır. Bu etkiler, sözgelimi; yarı feodal nitelikli geri kalmış bir tarım ülkesinde, örneğin sanayileşme, yeni bir sermaye sınıfı ve güçlü bir özel sektör-devlet kapitalizmi yaratma süreçlerinde, eski dönemlerde devletin kaderini belirleyecek ölçüde güçlü bir sermaye oranını elinde bulunduran, göreceli de olsa, bilgi birikimleri, becerileri ve alışkanlıkları açısından, diğer kesimlere göre batı kapitalizmine uyum sağlayabilmiş on bir milyonluk Türkiye’den, 1.2 milyon kişilik yüzde sekseni kent kökenli bir kitlenin ayrılmasının ne türlü etkiler, etonomik ve toplumsal yapıda ne oranda kırılmalar ve çökmeler yaratabileceğini kestirebilmek hiç de zor olmasa gerekir. Aynı belirleme, üç aşağı beş yukarı Türkiye’ye getirilen yarım milyonluk Müslüman nüfus için de yapılabilir. Getirilen bu insanların yüzde otuzu kentlerden, yüzde yetmişi kırsal alanlardan gelmişlerdi. Türkiye’de nüfus boşalmalarıyla ortaya çıkan iş gücü, sermaye ve dolayısıyla üretim eksilmelerini önemli ölçüde sağlayacak nitelikte bulunuyorlardı; ticaret, sanayi, tarım ve hizmet sektörlerinde önemli bir ağırlığı omuzlayacaklardı. Ama bu kez de, göç olgusunun doğasından kaynaklanan zorluklar, içine katıldıkları toplumsal yapı içinde zaman zaman yaşanan oldukça yoğun dışlanmışlık duygusu ve eğimimi, yitirilen şeyleri yeniden elde etmeyi son derece zorlaştırıyor ve geciktiriyordu. .
Bir anlamda mübadele göçünü yaşamış olan kitleler, diğer etkenlerden kaynaklanan ama bütünüyle kendilerini de ilgilendiren sorunlar ortasında bir varoluş savaşımı vermek gibi bir yazgıyla karşı karşıya bulunuyorlardı.
Doğal olarak bu aratabilecek bu göç süreçlerinin öncesinde ve sonrasında ayrı göç dalgaları da ortaya çıkmıştır.
Türk Kurtuluş Savaşı’nın bitiminde, Türkiye’de yoğun bir hareketlilik gözlemlenmekteydi. Bu dönemde görülen göç hareketlerini, oluşum sırasına göre üç ana başlıkta toparlamak olanaklıdır: 1- Türkiye’den Türkiye dışına yönelik göçler; 2- Türkiye’de işgalden kurtarılmış yörelere yönelik içgöçler; 3- Türkiye dışından Türkiye’ye yönelik göçler...
Elbette bu göç süreçlerinin her birinin kendine özgü oluşum süreçleri, nedenleri ve sonuçları vardır.
İlk ana başlıkta belirtilen göçler, Türk Kurtuluş Savaşı’nın hemen bitiminde, Türkiye Rumlarının Türkiye’yi terk etmeleriyle ortaya çıkan göçlerdir. Aynı oranda olmamakla birlikte, Türkiye’den ayrılan Ermeni ve Musevilerin göçlerinin de bu kategoride ele alınması gereklidir. Bu süreçte, yaklaşık 1 milyon 300 bin insan, Türkiye’yi terk etmiştir. Bu sayının 1 milyon 200 binini Anadolu’yu terk eden Rumlar, 100 bin kadarını da Ermeniler ve Yahudiler oluşturmaktadır. Ikinci ana başlıkta belirtilen göçler, işgalden kurtulmuş yöre insanlarından büyük grupların, Rumlardan kalan malları yağmalamak amacıyla, Batı’ya doğru hareketleriyle oluşan göçlerdir. Bunların sayısının 200-250.000 arasında olduğu düşünülmektedir. Üçüncü başlık altında değinilen güçler ise, Yunanistan’dan mübadele yoluyla getirilen Müslüman Türk asıllı göçmenlerin neden olduğu göçlerdir. Bunların sayısı da 450.000’dir. Bu dönemde Türkiye’nin nüfusu yaklaşık olarak 11-11,5 milyon kadardı. 1 milyon 700 bin kişinin doğduğu topraklardan koparak, zorunlu olarak sınır ötesine göç edişinin, 250.000 kişinin de ülke içinde değişik nedenlerden dolayı yer değiştirmesinin, büyük bir tarihsel kargaşa ortamından sıyrılmış Türkiye’nin toplumsal, ekonomik, etnik ve kültürel yapısında ne denli derin etkileri olduğunu tahmin etmek zor değildir. Pek çok etkenle birlikte yaşanan bu göçler, değinilen boyutlarda yeniden oluşum, biçimlenme ve gelişme süreçlerinin nedeni olmuştur.
Bu göç hareketlerinin sonunda, Türkiye’de toprak, tarım ve mülkiyet ilişkilerinde ciddi değişmelere tanık olunmuştur. Toprak mülkiyeti yeni bir biçim ve karakter almıştır. Kapitalistleşme süreci yoğunluk kazandıkça, bu yeni nitelik, önemli bir belirleyici etken olarak rol oynamıştır. Ne var ki, Türkiye’de değinilen boyutlar açısından ortaya çıkan sorunları irdeleyen kapsamlı ve nitelikli çalışmalar pek yapılmamıştır. Üretim ilişkilerindeki değişmeler, yeni toplumsal statü arayışları, mülkiyet edinme süreçleri ve bunun ekonomik statü üzerindeki etkileri yeterince incelenmiş değildir. Başta göç eden kitlelerin göç etmesini gerekli kılan etkenler olmak üzere, bu göçlerle birlikte nüfusun aldığı yeni görüntü ve bu görüntünün ekonomik ve toplumsal yapı üzerindeki etkileri; toplumsal değişmenin akışına, niteliğine ve yönüne katkıları; toprak paylaşımı ve bu paylaşımın tarımsal yapıyı nasıl zorladığı; göç edenlerle yerli halkın çok yönlü uyum sorunları, kültürlerin ve sosyal antropolojik yönden davranış kalıplarının birbirini etkileverek yeni bir sentez yaratmasıyla ortaya çıkan yeni yapı vb. konuların sağlıklı bir biçimde incelenmesi; Türkiye’nin 75 yıllık tarihinin sonunda ulaştığı toplumsal, ekonomik ve kültürel ya pıyı tanımlavabilmek için özellikle gereklidir.
Aslında bu sorundan etkilenen karşılıklı birden fazla tarafı vardır. Bu taraflar; 1- Göç sorunun ağır, ezici yükünü göğüslemek zorunda kalan hükümetler; 2- Göç eden kitlelerin karşılaştıkları ekonomik, toplumsal ve psikolojik uyum sorunları; 3- Göçmenlerin ayrılmasıyla iş ve toplumsal ilişkiler alanında yarattıkları boşluğun yükünü ve sıkıntılarını omuzlamak durumunda kalan toplumlar; 3- Göçmenlerin içine katıldıkları ve yeni ilişki türlerine, davranış kalıplarına ve uyum süreçlerine zorladıkları toplumlar ve o toplumu oluşturan bireyler...
Bütün bu olgular ayrı ayrı inceleme konusudur ve bu olgular üzerinde düşünmek de, bir göç olgusunu nesnel yönleriyle anlayabilmek için özellikle gereklidir.
Aynı olguları, daha da çeşitlenmiş yönleriyle Mübadele Göçü’nde görmek olanaklıdır.
Bu sorunların en önemlisi Türkiyeden Yunanistana giden büyük bir Rum kitlenin bırakmış olduğu taşınmaz malların paylaşılmasıdır.Bu taşınmaz mallarla ilgili olarak uygulanan tutarsız, çelişkili ve yanlış politikalar, ister istemez haksız tasarruflara neden olmuştur. Özellikle tarım yapılabilir nitelikteki pek çok tarla, bağ ve bahçe ile fabrika, değirmen, atölye ve benzeri mallar, haksız tasarruflar sonucunda ilgisiz kişilerin mülkiyetine geçmiştir. Böylece, Cumhuriyet döneminin ilk yıllarından bu yana yeniden biçimlenen Türkiyenin toplumsal ve ekonomik yapısının oluşum sürecinde, haksız toprak, sermaye ve emlak edinen kişiler, önemli bir rol oynamışlardır.Türkıye de önce küçük sermayeli özel girişimciliğin, giderek de ileriki yıllarda büyük sermayenin oluşumunda, bu paylaşımın etkisinin büyük olduğunu söylemek yanıltıcı olmasa gerekir.
Buna karşın yine de haksız sermaye ve emlak edinme sürecini, hükümetlerin bilinçli olarak belli bir kesime rant sağlaması olarak görmek ve bşekil de algılamak da yanıltıcıdır. Aşağıda ayrıntılı olarak ele alınacağı gibi, başta bu arazilerin ve diğer taşınmazların ilgisiz kişilerin eline geçmesinde hükümetlerin kararsızlıklarının ve yanlış politikalarının etkisi olmakla birlikte, bu politikaların bilinçli olarak belli bir kesime rant sağlama çabasının sonu cu olduğu söylenemez. Haksız mal ve sermaye edinilmesinin asıl nedeni, savaş sonrasında hükümetin henüz hukuksal ve siyasal otoritesini kuramadığı kargaşa ortamında, bir olup- bitti ile bu mallara bazı kişilerce ‘cebren” el konuluşudur.
Mübadele Prosedürünün Güçlükleri ve Sorunları
Bilindiği gibi, Anadolu’da ve Doğu Trakya’da yaşamakta olan 1 milyon 200 bin Rum, Türk-Yunan Savaşının sonunda, taşınır ve taşınmaz mallarını bırakarak, Türkiye’yi terk etmiştir. Rum taşınmazlarından ev, dükkan, mağaza, fabrika, hamam, hastane gibi malların sayısal dökümü ile ilgili kimi bilgiler olmasına karşın, arazi ile ilgili güvenilir bir rakam elde bulunmamaktadır. Rumlardan geriye kalan tarım arazilerinin büyüklüğü; bu arazilerin, Türkiye tarımı içindeki verimlilik düzeyi, parasal ederi, ne tür tarım yapılan araziler olduğu gibi tür ve niteliğe bağlı konular, sağlam bilimsel verilerden çok, kimi aktarma ve söylentilerden öteye gitmemektedir. Kısacası; Rumlardan geriye kalan tarım arazilerinin bilimsel ölçütlere uygun bir ürün ve karlılık dağılımı elde bulunmamaktadır. Bu belirsizliğin anlaşılabilir nedenleri olmalıdır. Arazilerin ve diğer taşınmazların büyüklük ve eder yönlerinden ölçümlerini yapmak üzere birtakım kurulların oluşturulmasına ve bu kurulların öyle ya da böyle çalışmalarına karşın, sağlıklı bir dökümün elde bulunmayışı ilginçtir. Rumlar’dan kalan tarım topraklarının büyüklüğü ne kadardı? Bu arazilerin ne kadarında ne tür ürünler yetiştiriliyordu? Rumlar’ın ayrılışından sonra bu tarım topraklarının ne kadarı bürokrasinin denetimine geçti, ne kadarı yağmalandı? Yağmalanmamış toprakların ne kadarı yağmadan kurtarılabildi ve kurtarılabilenlerin de ne kadarı göçmenlere dağıtılabildi?
Ne yazık ki bu soruların çoğuna inanılır yanıtlar vermek güçtür.
En başta tapuların düzensizliği ve diğer resmi evraklardaki yanlış kayıtlar ve bu mallar üzerindeki spekülatif nitelikli haksız savlar, söz konusu ölçüm çalışmalarının gerçek ve nesnel sonuçlarını çeldirici nedenler olmuştur. Bu mallar üzerinde şu ya da bu şekilde sonradan yerli halk tarafından ileri sürülen mülkiyet hakkı savları, bu kuşkuların haklılığını ortaya koymakta, Rum arazilerinin gerçek boyutlarını saptamak konusunda karşılaşılacak zorluğun nedenlerinin kavranmasına da yardımcı olmaktadır.
Çağlar Keyder, olasılıklara dayanarak yaptığı bir hesabın sonunda, Rumların Türkiye’de, yalnız eski Aydın vilayeti içinde bırakmış oldukları toprak miktarının 270.000 hektar ya da 2.7 milyon dönüm kadar olduğunu belirtmektedir. Belirtilen bölgenin dışındaki Rum arazilerinin, Türkiye’nin hangi yörelerinde büyük oranlı olarak kümelendiğini belirleyebilmek neredeyse olanaksızdır. Kaldı ki, Keyder’in belirttiği yöre için verdiği rakam güvenilirlik olasılığı yüksek olmakla birlikte, yine de tartışmalıdır. Ancak Rumların kalabalık olarak yaşadıkları yörelere ya da Rum taşınmazlarına yerleştirilen Türklerin sayısına bakarak, olasılığa dayanan bilgilere ulaşmak söz konusudur. Bu olasılığa göre, en çok Rum toprağı kalan bölgeler başta Ege ve Marmara bölgeleri, bu bölgeler içinde de özellikle İzmir, Aydın ve yakın çevreleridir. Bu bölgeleri Doğu Trakya ve bu bölge içerisinde Tekirdağ; Karadeniz Bölgesi’nde de Trabzon ve Samsun izlemektedir. Verilen bu örneklere karşın, Rumların ve Rum topraklarının, belli yörelerde kümelenmekle birlikte, irili ufaklı boyut0larda da olsa, bütün Türkiye yüzeyine yayılmış olduğu vurgulanmalıdır. Bunun yanı sıra, Rumlardan geriye kalan toprakların genellikle verimi yüksek olan yörelerde ve özellikle de önemli yerleşim merkezlerine yakın bölgelerde kümelendiği söylenebilir. Rumlar göç etmeden önce bu topraklarda başta buğday, mısır, tütün, üzüm, incir, zeytin, pamuk, narenciye ve bahçe ürünleri olmak üzere çok sayıda tahıl ürünü, sebze ve meyve ile baklagiler ailesine mensup ürünler yetiştirmekteydiler. Toprakları Türkiye’nin tarımsal verimlilik açısından en önemli bölgeelerinde bulunduğundan Türkiye’nin tarımsal ağırlıklı ekonomisi üzerinde önemli bir ağırlığa sahiptiler. Bir raporda belirtildiğine göre, “(İzmir ve çevresinde) tütün, üzüm, incir, zeytinyağı, pamuk istihsalatında; bazısında daha çok, bazısında daha az olmak üzere, öteden beri Rumlar alakadar idiler. Hususiyle tütün ziraatinde ve terbiyesinde Rumla rın çok iyi mevkiileri vardı. ‘Batı ülkeleriyle, Türklere göre daha yoğun bir iletişimleri bulunuyordu. Bu nedenle, başka sektörlerde olduğu gibi, tarım sektöründe de, Batı kaynaklı teknolojiyi Türkiye’ye taşımada, diğer halk katmanlarına göre daha becerikliydiler. Bu en çok, zirai ilaçların ve aletlerin kullanılması ve böylece tarım yaptıkları arazilerde verimliliğin göreceli olarak artması biçiminde kendisini gösteriyordu.
30 Ocak 1923 tarihinde imzalanan Türk-Yunan Nüfus Mübadelesi’ne İlişkin Sözleşme ve Protokol kararı gereğince, Yunanistan ‘da kalacak olan Türk malları ile Türkiye’ de kalan Rum malları ile ilgili izlenecek politikalar genel bir hükme bağlandı. Mübadele edilecek halkın mülkiyet haklarına ve alacaklarına hiçbir zarar verilmeyecekti. Göç edenlerin bırakacakları malların sayısal dökümünü yapmak ve arıtılmasını (tasfiyesini) sağlamak üzere, tarafsız üç üyeden oluşan Muhtelit Mübadele Komisyonu adıyla bir komisyon kuruldu. Bu komisyona bağlı olarak alt komisyonlar oluşturulacaktı. Bu komisyonlar, malını bırakıp gidecek olan göçmenin eline, bıraktığı malın altın lira olarak değerini gösteren bir belge verecek ve bu belge karşılığında, göçmenin yerleşmek için gittiği ülke hükümeti, göçmene karşı borçlu sayılacaktı. Göçmen, elindeki belgenin değeri oranında, göç ettiği yeni devletten, göç eden diğer kitlenin bıraktığı topraklardan toprak alacaktı.
KAYNAK VE DEVAMI: http://www.lozanmubadilleri.org.tr/arastirma_kemalari8.htm
TÜRKİYE’DE ULUSAL EKONOMİ’NİN OLUŞUMU VE BU SÜREÇTE MÜBADELE’NİN ROLÜ
Kemal Arı
Osmanlı’dan Cumhuriyete uzanan tarih sürecinin son yüzyılının, Türkler’in uluslaşma süreci olarak yorumlanmasının tarihsel anlamı güçlü ve derindir. Uluslaşma sürecini hızlandıran ve besleyen, çok sayıda tarihsel etken bulmak olanaklıdır. Bu etkenlerin en güçlülerinden birisinin de, 30 Ocak 1923’te imzalanan ve bu tarihten sonra uygulanmasına başlanan büyük mübadele olduğu söylenebilir. Bu tarihsel olgu, yalnızca büyük nüfus kitlellerinin, zorunlu olarak Türkiye’den ayrılıp Yunanistan’a, Yunanistan’dan da ayrılıp Türkiye’ye gelişleri ve yeni gittikleri topraklara yerleşmeleri olarak düz bir mantıkla görülüp yorumlanmamalıdır. Olgunun etkileri, hem tarihsel sorunların çözülmesi açısından, hem de sonradan neden olduğu toplumsal, kültürel, siyasal ve ekonomik gelişme süreçlerine etkisi açısından çok daha kapsamlı ve derindir. Sorun, olayın “zorunlu bir göç” olması nedeniyle, yalnızca insan hakları açısından da ele alınıp irdelenemez; hatta, tarihsel zorunluluktan ortaya çıkan olguyu, insan haklarına bir müdahele olarak görüp tanımlamak, belli bir noktaya kadar anlamlı olsa bile, gene de özünü ve koşullarını açıklamak için yeterli değildir. Oysa, bu denli kapsamlı tarihsel olgunun, sözkonusu boyutlarını, en azından araştırma yöntemine kolaylık sağlaması yönünden, gene de ortak bir siyasal-kavram zeminine oturtmak olanaklıdır. Bu ortak zemin, “ulusallaşma” kavramı olarak görünmektedir.
Bu yazıda amaçlanan, ulus kavramından hareket ederek, sözkonusu tarihsel olgunun, siyasal bir kavram olarak ulusalcılık yönünü ele alıp irdelemek değil, Türkiye’nin ulusal bir ekonomi yaratmadaki etkilerini irdelemek ve bu sürece -olumlu, olumsuz- katkılarını ortaya koymaktır.
Büyük Mübadele’yi gerekli kılan koşulları birbirine bağlı iki noktada toplamak olanaklıdır: 1- Dünyada ve geç de olsa Türkiye’de siyasal bir rüzgar olarak esen uluslaşma kavramı; 2- Kurtuluş Savaşı’nın sonunda, Rum nüfusun, Türkler’in kendilerinden işgal yıllarının öcünü alacağı korkusuyla Türkiye’yi terketmeleri.... Bu iki olgudan özellikle birincisi, ikincisini de besleyen nedenlerin başında gelmiştir. Karşılıklı olarak Türkiye’den Yunanistan’a; Yunanistan’dan da Türkiye’ye göçetmek zorunda olan insanların sayısı 1.700.000’dir. Türkiye’yi terkeden Rum sayısı 1.200.000; Yunanistan’ı terkederek Türkiye’ye gelen insan sayısı da 500.000 kadardır. Türkiye’yi terkeden Ortadoks Rumlar’ın, yüzde sekseni kent kökenli olup, yüzde yirmisi kırsal kökenli göçmenlerden oluşmaktaydı. Yunanistan’dan ayrılıp Türkiye’ye gelen göçmenlerin ise yüzde yetmişi kırsal kökenli olup, ancak yüzde otuzu kent kökenli insanlardan oluşmaktaydı. Yunanistan’a göçeden göçmenlerin, başta mesleki dağılımları ve eğitim-kültür düzeyleri olmak üzere, değişik yönden oransal durumlarını gösteren ayrıntılı incelemeler yapılmış olmakla birlikte, Türkiye’ye gelen Müslüman göçmenler için bu tür incelemeler yapılmamıştır. Oysa, Türkiye’nin kültürel, ekonomik, siyasal ve toplumsal gelişme süreçlerinin oluşumunda, bu göç eden kitlelerin katkılarını algılayabilmek için, değişik yönlerden topoğrafyalarının yapılması son derece yararlı olabilirdi.
KAYNAK ve DEVAMI: http://www.lozanmubadilleri.org.tr/arastirma_kemalari11.htm
Osmanlı’dan Cumhuriyete uzanan tarih sürecinin son yüzyılının, Türkler’in uluslaşma süreci olarak yorumlanmasının tarihsel anlamı güçlü ve derindir. Uluslaşma sürecini hızlandıran ve besleyen, çok sayıda tarihsel etken bulmak olanaklıdır. Bu etkenlerin en güçlülerinden birisinin de, 30 Ocak 1923’te imzalanan ve bu tarihten sonra uygulanmasına başlanan büyük mübadele olduğu söylenebilir. Bu tarihsel olgu, yalnızca büyük nüfus kitlellerinin, zorunlu olarak Türkiye’den ayrılıp Yunanistan’a, Yunanistan’dan da ayrılıp Türkiye’ye gelişleri ve yeni gittikleri topraklara yerleşmeleri olarak düz bir mantıkla görülüp yorumlanmamalıdır. Olgunun etkileri, hem tarihsel sorunların çözülmesi açısından, hem de sonradan neden olduğu toplumsal, kültürel, siyasal ve ekonomik gelişme süreçlerine etkisi açısından çok daha kapsamlı ve derindir. Sorun, olayın “zorunlu bir göç” olması nedeniyle, yalnızca insan hakları açısından da ele alınıp irdelenemez; hatta, tarihsel zorunluluktan ortaya çıkan olguyu, insan haklarına bir müdahele olarak görüp tanımlamak, belli bir noktaya kadar anlamlı olsa bile, gene de özünü ve koşullarını açıklamak için yeterli değildir. Oysa, bu denli kapsamlı tarihsel olgunun, sözkonusu boyutlarını, en azından araştırma yöntemine kolaylık sağlaması yönünden, gene de ortak bir siyasal-kavram zeminine oturtmak olanaklıdır. Bu ortak zemin, “ulusallaşma” kavramı olarak görünmektedir.
Bu yazıda amaçlanan, ulus kavramından hareket ederek, sözkonusu tarihsel olgunun, siyasal bir kavram olarak ulusalcılık yönünü ele alıp irdelemek değil, Türkiye’nin ulusal bir ekonomi yaratmadaki etkilerini irdelemek ve bu sürece -olumlu, olumsuz- katkılarını ortaya koymaktır.
Büyük Mübadele’yi gerekli kılan koşulları birbirine bağlı iki noktada toplamak olanaklıdır: 1- Dünyada ve geç de olsa Türkiye’de siyasal bir rüzgar olarak esen uluslaşma kavramı; 2- Kurtuluş Savaşı’nın sonunda, Rum nüfusun, Türkler’in kendilerinden işgal yıllarının öcünü alacağı korkusuyla Türkiye’yi terketmeleri.... Bu iki olgudan özellikle birincisi, ikincisini de besleyen nedenlerin başında gelmiştir. Karşılıklı olarak Türkiye’den Yunanistan’a; Yunanistan’dan da Türkiye’ye göçetmek zorunda olan insanların sayısı 1.700.000’dir. Türkiye’yi terkeden Rum sayısı 1.200.000; Yunanistan’ı terkederek Türkiye’ye gelen insan sayısı da 500.000 kadardır. Türkiye’yi terkeden Ortadoks Rumlar’ın, yüzde sekseni kent kökenli olup, yüzde yirmisi kırsal kökenli göçmenlerden oluşmaktaydı. Yunanistan’dan ayrılıp Türkiye’ye gelen göçmenlerin ise yüzde yetmişi kırsal kökenli olup, ancak yüzde otuzu kent kökenli insanlardan oluşmaktaydı. Yunanistan’a göçeden göçmenlerin, başta mesleki dağılımları ve eğitim-kültür düzeyleri olmak üzere, değişik yönden oransal durumlarını gösteren ayrıntılı incelemeler yapılmış olmakla birlikte, Türkiye’ye gelen Müslüman göçmenler için bu tür incelemeler yapılmamıştır. Oysa, Türkiye’nin kültürel, ekonomik, siyasal ve toplumsal gelişme süreçlerinin oluşumunda, bu göç eden kitlelerin katkılarını algılayabilmek için, değişik yönlerden topoğrafyalarının yapılması son derece yararlı olabilirdi.
KAYNAK ve DEVAMI: http://www.lozanmubadilleri.org.tr/arastirma_kemalari11.htm
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
