Selanik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Selanik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Selanik’in dönüşü

SELAHATTİN SEVİ - HASAN HACI
 
Sayı: 859 / Tarih : 23-05-2011


 
100 yıl öncesine kadar çokkültürlü yapısıyla gelişmenin öncüsü, Osmanlı’nın İstanbul’dan sonraki en önemli şehri ve Balkanların denizden dünyaya açılan kapısıydı. Şimdi, eski görkemli günlerine dönmeye ve tarihiyle barışmaya çalışıyor.

Selanik’i doğudan batıya doğru kesen Egnatia Caddesi’nin denize bakan yönünde küçük bir semt ve aynı adla anılan çocuk parkı bulunuyor: Plateia Novarinou… Ne kadar ‘öteki’ varsa, mesken edinmiş parka inen sokakları… Sıradan bir mahallede yaşamaktansa, burada oturmayı tercih eden Nikos Canis’in evinin penceresinden klasik kemençenin nağmeleri taşıyor sokağa . Evin bir odası müzik aletleriyle dolu. “Yunan toplumu yavaş da olsa Osmanlı kültürünü keşfetme sürecini yaşıyor.” diyen Canis, kişisel keşiflerini çoktan yapmış bile.
Ekonomik krizin ülkenin üzerine karabasan gibi çöktüğü şu günlerde, bir şehir kendini arıyor. Türkler, ‘Viran olasın!’ bedduasıyla terk ettiği, Osmanlı’nın yıkılmasına giden süreçte her türlü fikrin cirit attığı, komitacıların meskeni, padişahlara hapishane olmuş Selanik’i çoktan unutmuştu. Atatürk’ün doğduğu şehir diye biliniyordu yeni nesilce. Türk entelijansiyasının ilgisi ise kompo teorileri ile bezenmiş ‘Dönmeler’ ve ‘Sabetaycılık’ hikâyelerinden öteye gitmiyordu.

Yahudiler, padişah davetiyle geldikleri şehre Hitler katliamıyla veda etmek zorunda kaldı. Tabii hayatta kalma şansları olduysa… Yunanlılar ise ulus devlet inşası yolunda bir laboratuar olarak kullandı Selanik’i. İşte o Selanik, kayıp zamanları telafi için kararlı bir dönüş yapıyor bugünlerde. Tarihteki özel konumuna dönme yolunda kendisiyle hesaplaşıyor.

Değişimin işaret fişeği, 6 ay önce yapılan seçimlerle geldi. 25 yıllık muhafazakâr Yeni Demokrasi Partisi yönetimini alaşağı eden Yannis Butaris (69), birleştirici kişiliği ile Selanik Belediye Başkanlığı’nı kazandı. En büyük hayalinin şehre çokkültürlü karekterini yeniden kazandırmak olduğunu söyleyen Butaris, “Öncelikle Osmanlı dönemindeki 500 yıllık tarihi gerçekliği yeniden geri getirmek istiyoruz.” diyor. Selanik’in son 5 asırlık tarihinde Osmanlı ve buna paralel gelişen Yahudi karakterini önemseyen Butaris, geçmişe atıfta bulunurken, “Türkler, Yahudiler, Yunanlar ve Slavlar gibi diğer unsurlar şehre çokkültürlü bir kimlik kazandırdı. 20. yüzyılın başında bu hâkim mozaiği yansıtan şehirde Türkçe, Yunanca, Fransızca ve Yahudi dilinde 12 gazete çıkıyordu.” diyerek 1912 öncesine referans veriyor, yapacaklarını anlatırken. Butaris, “Türklerden niye korkayım? Ne yani Selanik’i almaya mı gelecekler?” diyerek reel politik gerçekleri hatırlatıyor. 100 yıl önce hürriyet nutuklarının atıldığı ve bugün otopark olarak kullanılan alana Türkleri temsil eden bir anıt, Müslümanlar için cami ve yeni mezarlık yeri sözü veriyor. Bediüzzaman Said Nursi’nin de 1908’de, 2. Meşrutiyet’in ilanından kısa süre sonra tıpkı Şam’da verdiği hutbe gibi şehrin en büyük meydanında yaptığı ‘Hürriyete Hitab’ konuşması belki yeniden hatırlanır böylece.

İttihat ve Terakki tarafından şehre davet edildiği tahmin edilen Bediüzzaman’ın konuşması, o dönem Selanik’i ve bölgeyi dalgalandırmaya yetmişti: “Ey hürriyet-i şer’î! Öyle müthiş ve fakat güzel ve müjdeli bir sada ile çağırıyorsun ki” diye başlayan hitabesi, milletin selametine vesile olacak beş kapı olarak sıraladığı “şeriat dairesinde ittihad-ı kulub, muhabbet-i milliye, maarif, sa’yi insani ve terk-i sefahet” ile son bulmuştu.

Atina Belediye Başkanı Yorgos Kaminis ile birlikte son yerel seçimlerin en büyük sürprizini yapan başkan, çalışmalarının halktan karşılık gördüğünü belirtiyor. Bürokratik engelleri aşmak içinse “Azim, sabır ve arzu gerekir.” diyor. Son ekonomik kriz ve siyasi çalkantılar sonucu birçok Yunan politikacı sokağa çıkamazken, o, ellerine kadar dövmeli kolları, kulağında küpesi ile Selanik yollarını rahatça arşınlıyor, sahilde gençlerle birlikte şarkılar söylüyor, karşılaştığı seçmenlerinden karanfiller alıyor. 2014 Avrupa Gençlik Başkenti olmak için adaylık başvurusunda bulunan Selanik’te yeni dönemin en büyük destekçisi gençler. ‘Gençler Eylemde’ adlı sivil toplum örgütünden Yorgos Yorgiadis (31), “Selanik’te şimdiye kadar hayal ve arzu eksikti. Şehir adeta yıkılmış ve karanlıktaydı. Butaris’in seçilmesi bir şans.” diyor. 

“Selanik, sadece Yunanistan’ın değil, Bizans ve Osmanlı’nın da ikinci önemli şehri.” Bunları söyleyen, şehrin en büyük şirketinin ve Kuzey Yunanistan Yunan Türk Ticaret Odası’nın Başkan Yardımcısı Ekatirini Michailidou. “Ne yapmak istediğinizi biliyorsanız kentin ona göre avantajı var.” diyor. Selanik’in sadece Yunanistan’ın değil, Balkanların da dünyaya açılan kapısı olduğunu belirtiyor. Temelleri Drama şehrinde 1886’da henüz Kuzey Yunanistan Osmanlı eyaleti iken atılan Leaf Tobacco A. Michailides Group, bugün Yunanistan’ın ilk 50 şirketi arasında. Yıllık 135 milyon avro ihracat yapıyor. Bütün dünyada tütün toplama ve işleme konusunda 4. sırada. 12 ülkede faaliyet gösteren şirketin Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı Ekatirini Michailidou, organik zirai ilaçlar konusunda Türkiye ile işbirliğinin yollarını araştırıyor. Hayvansal içeriği olmayan ilaçları Suriye ve İran dâhil birçok ülkeye pazarlıyor.

Büyük dede Anastasios tarafından Drama’da kurulan şirket, dede Aleksandros ve baba Yannis tarafından bugünlere taşınmış. Büyük kardeşi Aleksandros, Yönetim Kurulu Başkanı ve şirketi birlikte büyütüyorlar. Drama’daki evlerini müze yapmaları için belediyeye bağışlamışlar. Dede Aleksandros ile yine Drama’dan olan büyükanne Ekaterini, Kasım 1911’de evlenmiş. Kökleri Kırklareli’ne dayanıyor. Aile, Osmanlı ordusuna un temin eden büyük bir değirmen işletiyormuş zamanında.

“Selanik’te Türkiye ile işbirliğine yönelik daha fazla bir arzu görüyorum.” diyen Michailidou, Türk Hava Yolları’nın İstanbul-Selanik seferlerini yeniden başlatacak olmasının işbirliğini olumlu etkileyeceğini söylerken, Selanik’te sayıları çok fazla olan Osmanlı eserlerini her Türk’ün görmek isteyeceğini düşünüyor. 1835 tarihli Osmanlı kadı sicillerine göre 34 adet cami, 49 adet mescit ve bunlara ilave 32 tekke bulunuyormuş. Bugün ise 15 kadarı ayakta. Sadece Rotonda; kilise, cami, müze ve sanat merkezi olarak tarihsel bir süreci kendinde özetleyen yapı olarak zarif bir minareye sahip.

“Balkanlarda kurulan ülkeler ‘Ulus Devlet’i oluşturmak için Osmanlı izlerini silmeye çalıştı. Bu o dönemin siyasi bir tercihiydi.” diyen sosyal bilimci Despina Syrri, son dönemdeki yakınlaşma çabalarını, olması gereken bir süreç olarak değerlendiriyor. Onun kökleri de Anadolu’da. Ailesi’nin Foça, Sinop, Kadıköy ve Tekirdağ’da derin izleri olan Syrri, “Büyüklerim ‘evimiz’ derken Selanik’i değil, Türkiye’yi kastediyordu.” diyor. Türkiye’de ilk faaliyet gösteren yabancı okullardan Robert ve Anadolu kolejleri mezunu olan, varlıklı bir geçmişe sahip Syrri, Sinop’ta kalan evlerinden birinin şimdi kütüphane olarak kullanıldığını söylüyor. Aile mübadele öncesinde Selanik’e göç etmiş.

Selanik Aristotelio Üniversitesi’nde siyaset felsefesi mezunu, Hollanda, Almanya ve İngiltere’de antropoloji konusunda çalışmalarda bulunan Despina Syrri, çoğu telif 25 kitap çalışmasının içinde olmuş. Kimlik, göç, anı, hatıra, nüfus değişimleri, sınır sorunları, son 20 yılda Balkanlardaki siyasi konular ve Sırbistan-Bosna savaşı üzerine ağırlıklı çalışmalarıyla tanınıyor. “Aile geçmişim sebebiyle Türklere karşı kültürel yakınlık hissediyorum.” diyen Syrri, Selanik’in uzun yıllar içine kapandığını, artık ekonomi ve turizmde atağa geçmesi gerektiğini söylüyor. ‘Özellikle liman geçmişte çok önemliydi. Tekrar önemli hâle gelebilir.’ fikrinde. Selanik’in yüzde 10’unun kaçak göçmenlerden oluştuğunu, bunun da 150 bin civarında bir nüfusa tekabül ettiğini söylerken iki ülkenin kaçak göçmenlikle mücadele etmesi gerektiğini belirtiyor. Selanik’ten Türkler ve Yahudiler gitse de son yıllarda sürekli yeni göçmenlerin geldiğini ve bu kontrolsüz gelişlerin çeşitli dertlere yol açtığını söylüyor.

“Hiçbir başarılı kent, kendi geçmişinin müzesi olarak kalamaz.” Bu sözler, ‘Selanik: Hayaletler Şehri’ kitabının yazarı Mark Mazower’e ait. Geçmişte birçok millete ev sahipliği yapan Selanik’in bugün de Ganalı doktorlar, Arnavut taş ustaları, Gürcü ameleler, Ukraynalı dadılar ve Çinli satıcılara barınak sağladığı tespitinde bulunuyor. Ortaçağda şehrin isminin söylenişinin 13 farklı versiyonundan bahsederken de 1941’de eski bir İngiliz ordu mensubunun serzenişini hatırlatıyor: “Selanik’in gerçekten doğru bir telaffuzu var mıdır acaba?”
Farklı söyleyişleri olsa da tek bir Selanik var. Osmanlı kültürünü öğrenme konusunda ciddi bir merak olduğunu dile getiren mimar ve müzisyen Nikos Canis, bugünlere kolay gelinmediğini kendi tecrübelerinden yola çıkarak anlatıyor. Türkiye ilgisi ‘zor günler’de başlamış. 1988’de geldiği Türkiye’de yaklaşık beş yıl kalmış. “Ben Rodos’ta büyüdüm. Çocukluğum Türklerle geçti. Türkiye konusunda daha o dönemde olumsuz düşüncelerim yoktu. Tam tersine olumluydu.” diyen Canis, “Yunan kim, Türk kim, hepimizin işe terminoloji sorunuyla başlaması gerekir.” görüşünde: “Ellinas (Yunan) kelimesine bakalım. Osmanlı döneminde ‘Ben Yunanım denmiyordu. Genel olarak yöre, din ve bazen aşiret, kişinin kimliğini belirliyordu. Çağdaş Yunan devleti kurulunca ‘Kim Ortodoks ise o Yunandır’ anlayışı benimsendi.”

Canis, Türkiye’ye yerleşmek ve Osmanlı müziğini, mimarisini yakından tanımak istemiş. Kuzguncuk’ta mimar olarak çalışmış. Klasik kemençeyi, makamları öğrenip tambur çalmış. Bir yandan Orta Anadolu halk müziğini bağlama ile çalmayı öğrenirken, bir yandan da Osmanlıcayı öğrenme gayretine girmiş: “Türkiye’de şartlar iyi değildi. Enflasyon yüzde 80’lerdeydi. Selanik’te sonradan eşim olacak insanla tanışınca şehre döndüm.” Klasik kemençe ile ülke genelinde konserler verdikleri bir arkadaş grubu var. Festivallere katılıyor. Ona göre Türk ve Yunan müziği yok, Osmanlı müziği var. Selanik’te bir Osmanlı medeniyeti müzesinin olmaması, onu en çok üzen şeylerden. Yunanistan Kültür Bakanlığı’nın yayımladığı Osmanlı mimarisiyle ilgili 2 ciltlik eseri ise geçmişin doğru öğrenilmesi için iyi bir başlangıç olarak görüyor. Korku ve ön yargıların geride kalması gerektiğini söylerken de “Düşman ararsanız hemen bulursunuz.” diyor.

Yunanistan’ın önde gelen Türkologlarından Prof. Vasilis Dimitriadis de öğrencileri ile konuşurken ‘Türkiye ile ilgili duyduğunuz bütün masalları ve çarpıtmaları unutun. Türkiye komşumuz ve ilişkilerimizi geliştirmek zorunda olduğumuz dost bir ülke’ diye başlıyormuş söze.  30 yıl boyunca Selanik’teki Makedonya Tarih Arşivi’nde müdürlük yapan Dimitriadis, Osmanlı üzerine çok sayıda bilimsel makale ve kitaba imza attı. “Osmanlı Döneminde Selanik Topografyası (1430-1912)” adlı yaklaşık 600 sayfalık çalışması referans kitap kabul ediliyor. Dimitriadis, 1984’te Girit’te Akdeniz Araştırmaları Enstitüsü Türkoloji Bölümü’nün kurulmasına da öncülük etmiş.

Yüzyıllardır pratiği olan birlikte yaşama kültürünün yerine Avrupa’nın ‘hümanizm’i koyduğunu söyleyen ilahiyat profesörü Grigoris Ziaka ise “Avrupa’dan gelen hümanizmin içinde ‘insan’ yoktu, ‘Allah’ yoktu.” diyor. İslam ile 20’li yaşlarda Gümülcine ve İskeçe’ye yaptığı ziyaretlerde tanışmış. “Camilere gittiğimde insanlar beni sevgiyle yanlarına davet ediyordu. Müslüman olmadığım için size rahatsızlık veriyor muyum, diye soruyordum. ‘Hayır, vermiyorsun’ dışında bir cevabı hiç duymadım. Ben hümanizm ve kardeşliği bu ilişkilerde buldum.”
Ziaka, Selanik Aristotelio Üniversitesi’nde teoloji ve filoloji okumuş: “Aynı zamanda asistanlık yapıyordum. O yıllarda Arap ülkelerinden üniversite öğrencileri vardı. Bir Suriyeli arkadaş bana Arapça öğretmişti. Ben de ona eski Yunancayı... Bu şekilde Kuran’ı incelemeye başladım. İslam’ın tasavvuf yönü beni çok etkiledi.”
Mevlana Celalettin Rumi üzerine kapsamlı bir kitap yazmış Ziaka. 1973’te yayımlanan kitap, aynı zamanda Yunanistan’daki ilk Mevlana kitabı. Sonrasında Mevlana ve İbn Arabi’deki “kötülük” kavramını incelemiş. Okutman olabilmek için Kuran-ı Kerim ve Hz. Muhammed’in hayatı üzerine yazmaya başlamış. Müslümanlık üzerine yazdığı kitap ise neredeyse küçük bir ilmihal gibi.

İskenderiye Patrikhanesi’nden ona, “Hıristiyanlık ve İslam” üzerine bir eser yazma teklifinde bulunmuşlar. “Osmanlı İmparatorluğu, her dine saygılı ve hoşgörülüydü. Hıristiyanları, Yahudileri Müslüman olmaları için zorlamadı. Patrikhane, Yunanlar, Yahudiler ve diğerleri zaten o yüzden bugünlere kadar ulaşabildi.” diyen Ziaka, sözü yaşadığı şehre getiriyor: “Selanik ile İstanbul’un tarihte her zaman bir irtibatı vardı. Bizans döneminde başlayan bu bağ Osmanlı döneminde de aynen devam etti.” 2000 yılında Marmara Üniversitesi’nin düzenlediği bir konferansta sunduğu tebliği pek çok başörtülü öğrenci dinlemiş. Yunus Emre’den bir şiirle bitirdiği konuşma çok etkili olmuş.

Türkiye ilgisi sadece aydın ve politika çevrelerinde yok. Balık pazarında konuştuğumuz bir kadın, soyadını söylerken bir yandan da eliyle çağırma işareti yapıyor: Aggeliki kel beri... ‘Gel beri’ demek istiyor. Ailesi mübadele öncesi Çanakkale’den göç etmiş. Babasının hep Türkçe türküler söylediğini hatırlıyor. Pazara yolu düşen Türklerle yarenlik ederken Türkçe kelimeler kullanmayı mutluluktan sayıyor. 6 senedir şehirde yaşayan ve Selanik Amerikan Koleji’nde dersler veren Dr. Serap A. Kayatekin de hayatından oldukça memnun. Öğrencileri Yunan, Arnavut, Boşnak ve Makedon. “Selanik’te Türk olmanın avantajlarını fazlasıyla gördüğümü vurgulamalıyım.” diyor.

Batı Trakya’nın yetiştirdiği önemli aydınlardan biri olan İbrahim Onsunoğlu’na göre, Selanik her zaman bölgenin cazibe merkezi olmuş. Hayatını psikiyatrist olarak Selanik’te sürdüren Onsunoğlu, tarihsel süreci anlatırken birçok devrim hareketinin Selanik’te başladığına dikkat çekiyor. Atatürk’ün ve Nazım Hikmet’in doğum yeri burası. Balkanlardaki sosyalist hareketin ilk başladığı yer, İstanbul’dan sonra ilk Türkçe gazetelerin çıktığı bir şehir. Mesela İzmir’de hâlâ yayımlanan Yeni Asır’ın menşei Selanik. Osmanlı’da feminizm hareketi burada doğmuş. Sultan 2. Abdülhamid sürgüne buraya gönderilmiş.
‘Tanzimat Çağında Bir Osmanlı Şehri’ kitabında Meropi Anastassiadou da Selanik’in imparatorluk döneminde ilk ulaşım ağlarının kurulduğu, her eve içme suyunun getirildiği, tramvayların işletildiği, sağlık, eğitim ve sanayi altyapısının kurulduğu bir şehir olduğunu belirtiyor.

1800’lü yılların kozmopolit şehri Selanik, Türkler ve Yahudiler gönderildikten sonra bir ulus devlet şehri olmuş ve kısa sürede homojen bir yapıya dönüşmüş. 1912 öncesi Selanik fotoğraflarına bakıldığında her köşesinden minare yükseliyor. Sonra tek bir minare kalmış: Rotonda… Şehir şimdi eski ruhunu arıyor.
 
Grigoris Ziaka: Şehrin Osmanlı hayat  tarzıyla çok fazla ortak yönü var

Selanik, 1430 yılındada 2. Murat tarafından Osmanlı topraklarına katıldı. Hıristiyan ve Müslümanlar birlikte yaşadı. İlk 150 yıl zor geçmişti. Ancak daha sonra Müslümanlar için cami ve Hıristiyanlar için de kiliseler inşa edilince manevi bir hava şehre hâkim oldu. Bu manevi doku, Selanik’in Osmanlı İmparatorluğu’nun elinden çıktığı 1912’ye kadar sürdü. 1912’den mübadelenin olduğu 1920-1924 yıllarına kadar şehirde pek çok Müslüman vardı.

1917’deki büyük yangında çok sayıda cami ve kilise yandı. Ancak günümüze kadar ulaşabilen çok mükemmel bazı eserler var. Maalesef Hamza Bey Camii, bir dönem sinema olarak kullanıldı. Bazen ülkeler kutsal eserlere gerektiği kadar saygı göstermeyebiliyor. Avrupa Birliği’ne girdiğimiz 1980 yılından sonra artık bu eserleri koruma altına almaya başladık.
Hamza Bey Camii şimdi restore ediliyor. Yeni Cami’nin orijinalliği olduğu gibi korundu. Kültürel faaliyetler yapılıyor. Eskiden kilise olan Rotonda Camii’nin minaresindeki hale hâlâ korunuyor. Eskiden kilise olabilir ancak 500 yıl cami olarak hizmet verdi. Korumalıyız dediler. Böylece minare korundu. 1978’deki deprem de tarihî eserlere zarar verdi. 1950’den sonra şehirde başka bir hava daha esmeye başladı. Yunan halkı, İstanbul’a farklı bir gözle baktığı için her zaman gidiyor. Bu iletişim, iki ülke ilişkilerini zenginleştirdi. Şehirde kurtarılan Osmanlı eserleri, hayatla bağlı tarihî yapılar. Şehrin Osmanlı hayat tarzıyla çok fazla ortak yönü var. Yemek ya da giysi isimlerinde olduğu gibi… Şimdiki genç kuşak daha fazla Türkçe kelime biliyor. Kızımla birlikte İznik’te bir tanıdık Türk’e misafir olmuştuk. Yolda arabayı süren ev sahibi, aniden önüne fırlayan birine “Kenara çekilsene zevzek!” diye bağırdı, hemen arkasından da kızım “budala!” diye seslendi. Hep beraber gülmeye başladık. Arkadaşımız “Allah iyiliğinizi versin! Yanınızda argo kullanmaya da gelmiyor.” demişti esprili bir şekilde. Göz ardı etmemiz mümkün olmayan çok fazla ortak yönümüz var.

"Atatürk'ün bize verdiği 85 yıllık arazimize bizi sokmuyorlar"

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), 1924 yılındaki mübadeleyle Selanik'ten getirilerek İstanbul Kemerburgaz'a yerleştirilen ailelere, Atatürk'ün talimatıyla verilen arazilerin "orman" haline getirilmesinin mülkiyet ihlali olduğuna karar verdi.

HER ŞEY LOZAN İLE BAŞLADI
Türkiye ile Yunanistan arasında 1923 yılında imzalanan Lozan Antlaşması Ek Protokolü ile gerçekleşen nüfus mübadelesi (değişimi); Türkiye'de yaşayan yaklaşık 1 milyon 250 bin Ortodoks Hıristiyan Rum'un Yunanistan'a, Yunanistan'da ikamet eden 500 bin Müslüman Türk'ün de Türkiye'ye göç etmesini içeriyordu. Protokole göre ise bu durumdan sadece İstanbul, Gökçeada ve Bozcaada'da yaşayan Rumlar ile Yunanistan'da oturan Batı Trakya Türkleri muaf tutulacaktı.
Yıllarca iki ülke arasında çok ağır krizlere yol açan karşılıklı mübadelenin büyük bölümü, 1923-1924 yılları arasında gerçekleşti, geriye kalan az sayıda göç ise, 1930 İnönü-Venizelos Sözleşmesi'ne dek devam etti.
Anlaşma gereğince, Selanik'te yaşadıkları topraklardan mübadele nedeniyle Türkiye'ye gelen ailelere, oradaki topraklarının karşılığında Kemerburgaz'da 800 dönümlük bağlık ve bostanlık arazi verildi.

BEDELLERİ ÖDENMEDİ
Atatürk'ün talimatıyla iskan tapuları verilen yaklaşık bin aile, bu araziler üzerinde meyve ve sebze yetiştirdi, hayvancılık yapmaya başladı. Ancak Atatürk'ün ölümünün hemen ardından 1938 yılında bu araziler Belgrat Ormanı'na dahil edildi, 1950'de ise, Bakanlar Kurulu kararıyla "Orman Koruma Alanı" kapsamına alındı. Ancak iddiaya göre, ailelere arazilerin kamulaştırma bedeli ise ödenmedi.

'DEVLET ARAZİSİNİ İŞGAL'DEN...
90'lı yıllarda Orman Müdürlüğü tarafından, arazileri ekip biçmeye devam eden ve aralarında 95 yaşında bir kadının da bulunduğu yaklaşık 40 kişi hakkında, "koruma alanı içindeki devlet arazilerinde tarım faaliyetini yürüttükleri" gerekçesiyle "işgal" suçundan dava açıldı. İşgal davaları nedeniyle ardı ardına hapis yatmaya başlayan aileler de soluğu Haziran 2002'de Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne (AİHM) gitmekte buldu. AİHM, 2'si dava sonuçlanmadan hayatını kaybeden 15 davacının başvurusu sonucu dün verdiği kararla, ailelere tazminat ödenmesinin yolunu açtı.
Yasal düzenlemeyi bekliyor
Orman arazileriyle ilgili tüm davalar son karar mercii olarak Yargıtay 20. Dairesi'nde görülüyor. Bu davalar ise istisnalar olmak kaydıyla ekseriyetle Orman İdaresi'nin lehine sonuçlanıyor. Türkiye, AİHM'de biriken orman davalarını iç hukukta azaltmak için geçen yıl yaptığı yasal düzenlemeler dairenin başvurusuyla Anayasa Mahkemesi'ne taşındı. AİHM, yasal düzenlemelerle ilgili kesin karar verilinceye kadar davalarda sadece ihlal olup olmadığına bakıyor. Her zaman tazminat istemeyen AİHM, bazen davalı ile idarenin anlaşması için kararını erteleyebiliyor.
Hem malım alındı hem hapse attılar
"Atatürk'ün bize verdiği 85 yıllık arazimize bizi sokmuyorlar. Hem malımı alıyorlar hem hapis yatırıyorlar, dünyanın neresinde görülmüş bu" diyen Özkan Bölükbaşı, 16 ay Edirne Cezaevi'nde hapis yatmış. Bölükbaşı şimdi, tarlasına yaklaşamıyor bile. Yalçın Bölükbaşı da, 10 yıllık hapis nedeniyle 5 yıl boyunca kaçak yaşamak zorunda kalanlardan.

KAYNAK: http://yenisafak.com.tr/Gundem/?t=12.02.2010&c=1&i=241206

85 YILLIK HASRET ATEŞİNİ TORUNLAR SÖNDÜRDÜ

Tuzla’dan İbiş ağanın köyü Kozlu’da (Plasternia), torunları dedelerinin evini aradı. Uzun aramalardan sonra buldular, ancak ev yıkılmış, geriye birkaç taşla arsa kalmıştı...

“Bre Hasan! Şimdi Karacaova’nın dağlarına koyunlarımı yaysam. Çimenlerin üstüne sırüstü yatsam. Gökyüzüne doya doya baksam. Havasını içime çeksem. Kirazından fazla değil üç tane yesem. Bana öyle gelir ki bir anda ayağa kalkar, gençleşirim. Fazla değil, üç kirazcık yiyebilsem. Yüce Mevlam’dan başka bir şey istemem.”
Edirne’nin Kıyık semtinde, arkadaşları baş ucunda ölümü bekleyen Şaban Agaydı bunları söyleyen! 7 yaşında, Vodina’ya (Edesse) bağlı 45 köyün çiçek gibi açtığı Karacaova’yı ve onu çevreleyen dağları terk etmek zorunda kalan ‘evladı fatihan torunu...’ Yalnız Şaban Aga değildi o toprakların hasretiyle yanan. Yüzbinler o hasretle kavruldu. Grebene’de bıraktıkları kırmızı elmalı bahçelerini aradılar.

ATA OCAĞINI ARADILAR

Hasretin simgesi olan o elma bahçelerine, al kirazlara tekrar kavuşabilme ümidiyle yaşadılar. “Ya kırk gün sonra ya da kırk yıl sonra döneceğiz” diyerek bir gün oralara dönebilme ümidini hep içlerinde yaşattılar. Türkiye’de kendilerine verilen ve Rumlardan kalan evlerinin önüne senelerce fidan dikmediler, “nasıl olsa döneceğiz, bir de bunların ayrılık acısını yaşamayalım” diye... Ama dönemediler. Ve Drama’nın, Serez’in, Vodina’nın, Karacaova’nın, Kavala’nın hasretiyle gözleri açık gittiler. Torunlarına, “Biz gidemedik, hiç olmazsa siz gidin, oraların toprağından toprak getirip mezarımızın üzerine serpin, belki hasret ateşimiz o zaman söner” diye vasiyet ettiler.

Ve torunları gittiler o ata topraklarına, iki tarafı da gelincik çiçekleriyle süslenmiş yollardan, kiraz ve elma ağaçları arasından, tam iki kırk yıl sonra. Dedelerinin doğduğu evleri aradılar, bir kısmı buldu, ama evden geriye yalnız harabe kalmıştı, bir kısmı da yalnızca arsasını bulabildi, bir kısmı ise hiçbir şey bulamadı. Koca Kuzey Yunanistan’da, hem köyler de hem de şehirlerde tek bir Müslüman mezarı görmedik.

85 yıl önce Yunanistan’dan mecburi göçe tabi tutulan ve doğduğu topraklara hasret ölenlerin torunları, Lozan Mübadilleri Vakfı’nın öncülüğünde dedelerinin bugün Yunanistan’da kalan topraklarını; Selanik, Drama, Serez, Kılkış, Vodina (Edesse), Kesterye (Kastorya), Vardar Yenicesi (Gianitsa) şehirlerini, Sarışaban (Chrisipoli) kasabasını ve bunlara bağlı köyleri ziyaret etti. Dedelerinden nişan aradılar, onların soluduğu havayı teneffüs ettiler, içtiği suyu içtiler. Dedeleri gibi göç yaşayan, Türkiye’den gelip dedelerinin bıraktığı topraklara yerleşen Anadolu Rumlarıyla Türkçe konuşmanın güzelliğini yaşadılar.

Kuzey Yunanistan’da ilk durağımız Drama oldu, bizi Türkçe konuşan insanlar karşıladı. Bunlardan biri de 79 yaşındaki Konstantitis Kostas idi. Anne-babası Samsun’dan gelmiş. Bize kırık dökük Türkçe’siyle eski Nusratlı’yı anlattı. Nusratlı’dan sonra, Tuzla’dan İbiş Ağanın köyü Kozlu’ya (Plasternia) geldik. Uzun aramalardan sonra torunları, İbiş Ağanın mekanını buldular, ancak ev yıkılmış, geriye birkaç taşla arsa kalmıştı. Samsundan Mustafa Durkaya, baba vasiyetini tutarak buradan toprak aldı. İbiş Ağanın torunları, dedelerinin düğününü bilen 102 yaşındaki Tanaş Çakır ile tanıştılar, dedelerini görmüş gibi sevindiler.

İlk gece Selanik’te kaldıktan sonra ikinci gün Kılkış’ta ilk durağımız Tuzla’dan yolculuğa katılan ailelerin ortak köyleri, Sevindikli ve Sarıdoğanlı oldu. Nalbantoğlu’nun torunları Sarıdoğanlı’da dedelerinin evlerini buldular, ama yıkılmış vaziyette. Kılkış’ta son durağımız Patrat’a, Hasan Kılıç amcanın dedesinin köyüne oldu. Hasan amca, bu köyde dedesinin anlattığı nehir gibi akan dereyi, kocaman çınar ağacını aradı. Ama bulamadı, herhalde küçük dere hasretle yanan dedenin gönlünde Tuna’ya dönmüştü.

DAĞLAR ARASINDA 43 TÜRK KÖYÜ

Ertesi sabah Kastorya’yı (Kesterye) gezdik, harap vaziyetteki Ahmet Paşa Medresesiyle ağladık. Üçüncü durağımız Vodina’ya (Edesse) vardık. Burada Garafi, Kapinyan ve Fuştan köylerine uğradık. Kaynanası için Serez’den toprak ve su alan Sedat Kont öğretmenin dedesinin köyü Rafleçona’yı aradık, ama bulamadık. Dağlar arasında yayılan ve üzerinde 45 Türk köyü bulunan Karacaova’nın, Osmanlılar zamanındaki ismi Karacaabatmış, yani sonsuzluk ovası. Her tarafından su fışkıran, içinde nice şelaler olan ve ismi de Osmanlılar zamanında su şehri olan Vodina’da (Edesse) konakladık. Dördüncü gün Osman Gazi’nin silah arkadaşı Evrenos Gazi’nin kurduğu Yenice-i Vardar’a geçtik. Burada Evrenos Gazi ve torunu Ahmet Bey’in türbelerini ayakta bulduk, ancak içlerinde mezar yoktu. Dönüşte Kavala’ya uğradık. Kavala’da kiliseye çevrilen Ağa Camisiyle ağladık, Kavalalı Mehmet Ali Paşa külliye ve konağıyla iftihar ettik, şehrin anlatılmaz güzelliği karşısında da ciğerimizden vurulduk ve Türkiye’ye döndük...

KAYNAK: http://www.turkiyegazetesi.com.tr/HaberDetay.aspx?haberid=409229

85 yıldır hiç adli vaka yaşanmadı. Bu mahalle kentsel dönüşüme direnecek

Uzak İstanbul semtlerinden birinde, geleneksel dokusunu seksen beş yıldır korumayı başarmış bir mahalle, 'dümdüz' edilme tehlikesiyle yüz yüze... Selanikli göçmenlerin, Rumlardan devraldığı Mahmutbey Köyiçi Mahallesi, 'kentsel dönüşüm' kapsamına alındığı günden bu yana huzuru unuttu. Mahalle sakinleri hem tedirgin hem öfkeli; "Burası gecekondu bölgesi değil.

Hepimiz dedelerimizin yaptırdığı evlerde oturuyoruz. Onların eşekle tarlaya gittiği yollardan şimdi TIR geçiyor. Caddeleri biraz daha genişletip uçak mı kaldıracaklar?" Yaşlı teyzelerin gözü yaşlı, çocuklar korkuyor. Evleri yıkılacak mı, bahçeler ne olacak? Hepsinden önemlisi akrabadan öte komşular bundan böyle hangi köşeye dağılacak? Komşuluk deyince biraz durmalı, bize kalırsa, bu mahallede bir 'komşuluk atölyesi' düzenlenmeli ve koca İstanbul'da, yan komşusundan bîhaber kaç apartman sakini varsa burada derse devam etmeli. Cenazeler meydandan beraberce kaldırılıyor, düğünler ortak yapılıyor. Karşımızdaki, hakiki bir mahalle, yalan değil, sokaklarda bir yürüyün, her pencerede tanıdık bir yüz, her bahçede bir merhaba... 'Yabancı'lar anında tespit ediliyor, hanım teyzelerce testten geçiriliyor; "Hu, kardeşim kimsin? Hırlı mısın hırsız mısın? Yolunu mu şaşırdın, birine mi baktın?" Bu yüzden olmalı ki, Köyiçi'nde 1924 yılından bu yana adlî bir vaka yaşanmamış. Çocuklar sokakta güvenle top koşturmada, anneler ağaç gölgelerinde sohbete dalmada... Dönüştürülmek istenen mahalle burası işte... Mahalle sakinlerinden Cengiz Kara ne güzel diyor: "Çok katlı bloklar her yerde var, az ilerisi İkitelli, Halkalı... Burası da mahalle olarak kalsa olmaz mı?"

Size bir iyi, bir kötü haberimiz var. Önce iyi haber; bir 'kurtarılmış alan' bulduk İstanbul'da, hem de 'uzak' İstanbul'da... Mahmutbey'de; sur içine kıyasla 'şehre küstü' kıvamındaki bu muhitte bir 'mahalle' bulduk. Köyiçi Mahallesi; bildiğimiz mahalle, hani çocukluğumuzdan hatıra, herkes birbirini tanır, kapılardan pencerelerden selam verilir, selam alınır, kaybolup gitti diye ağlıyoruz ya canım, bir yabancı gelince bahçe kapısından teyzeler sorar hani, "Kimsin kardeş, ne arıyorsun burada?" Cenazeler, düğünler ortak, hastalar yalnız kalmaz, fakirler aç kalmaz, hah, o mahalle işte... Şimdi kötü haber; söylemesi zor; ama bu mahalle yıkılma tehlikesiyle yüz yüze, zaten mahalle halkı, öyle sakin, öyle kendi halinde yaşayıp gidiyor ki, böyle bir tehlike olmasa ne haberimiz olurdu buradan ne de yolumuz düşerdi. Bizimki bir tür 'Geç buldum, çabuk kaybettim' hâli ki, çok acıklı doğrusu...

Mesele nedir? Mahalle haftalarının, komşuluk günlerinin düzenlendiği, insanların sokak aralarına asılan afişlerle selam vermeye teşvik edildiği böyle bir zamanda, hâlâ bozulmamış bir mahalle dokusu neden yok edilmek istenir? Gecekondulardaki sağlıksız hayat koşullarının düzeltilmesi söz konusu olduğunda 'eyvallah' dediğimiz "Kentsel dönüşüm projesi", seksen beş yıl önce kurulan bir mahalleyi tehdit ederse...

Mahalle halkı huzursuz

Mahalle halkı Selanik göçmeni, yıllar evvel bir büyük göç yaşamış zaten, kafilenin çocukları hâlâ hayatta, sokaklarda top koşturan onların torunları şimdi. 1924 yılında mübadele yoluyla Türkiye'ye geldiklerinde, yetkililer Mahmutbey'i işaret etmiş onlara; "Gidin ve oraya yerleşin." Rumların terk ettiği bakımsız bir köy o zaman Köyiçi Mahallesi, evler virane; ama bahçeler yemyeşil... Doksan yaşındaki Ali Amca, elinde ekmek poşeti, Arnavut kaldırımlı yoldan yukarı kıvrılırken, "Ben altı yaşındaydım evladım." diyor, "İyi hatırlarım, şu aşağıda Rumların meyhanesi vardı, bizi orada sünnet ettirmişlerdi." Şimdi korkuyor Ali Amca, elinin emeği, alnının teriyle yaptırıp da çocuklarını yerleştirdiği apartmanın akıbeti ne olacak? Sadece o mu? Balkonda kasımpatıları sulayan Güldane Teyze'nin gözüne uyku girmiyormuş günlerdir, ayılıp bayılıyormuş. Evinin önünden geçen caddeyi gösteriyor: "Yavrum, bu genişlik yetmez mi? Uçak mı kaldıracaklar buradan?" Az önce, yaşlıca bir ağacın dibinde sohbet eden yeşil gözlü sarışın kadınlar şimdi yanımızda. Güldane Teyze'yi onaylıyor biri: "Afedersin, dedelerimizin eşek üstünde tarlaya gittiği bu yollardan şimdi TIR geçiyor. Fazlası lazım değil bize. Dönüşüm filan istemeyiz." Anadolu'da sakin bir kasabadayız sanki "Hoş geldiniz" diyen sohbete dâhil oluyor, İstanbul'da mıyız şimdi biz! Az aşağısı Güneşli, biraz daha inince Dereyolu, Yenibosna, Şirinevler mi? Oralarda bir keşmekeş... Hangi kadın pencereden bakıp gülümser, yolda düşüp kalsan kaç el uzanır? Güldane Teyze, saksılardan kopardığı beyaz, sarı kasımpatılardan bir demet uzatıyor, oh ne güzel kokuyor, kasım ayındayız değil mi?

Komşuluk ölmemiş dostlar!

Bahçelerden çiçek devşirerek dolaşmak güzel de, bir bahçe kalmayabilir bu mahallede... Böyle deyip de Güldane Teyze'nin yüreğine mi indirelim şimdi, yediden yetmişe herkes tedirgin zaten, evlerin içinde çocuklar, annelerine sarılıp ağlıyormuş. Anneler, doğup büyüdükleri evleri kaybetmenin kederinde şimdiden. Gülsay Hanım, "Dedelerimizin toprağında oturuyoruz biz." diyor, "Gecekondu semti değil burası, kaçak binamız da yok. Akrabalar, komşular etle tırnak gibiyiz. Bizi nereye sürerler, kaçımız bir araya gelebiliriz bundan sonra? Hadi benim ev kurtuldu, komşuma ne olacak?" Komşuluk dedin mi bir durmak lâzım, bu mahallede bir 'komşuluk atölyesi' düzenlenmeli ve yan komşusundan bîhaber yaşayan çevre sakinleri burada bir müddet derse devam etmeli. Asker uğurlamalara, cenazelere ve düğünlere bütün Köyiçi halkının iştirak etmesi yeterli bir sebep aslında; ama ikna olmak isteyenler Şenay Hanım'a kulak versin: "Bir gün pencereden bir baktım, o güne kadar hiç görmediğim bir adam, karşı evin önünde dolanıp duruyor, sanki bir şey arıyor. Hemen komşumu aradım, evin önünde yabancı bir adam var, dedim. Sonra bahçe kapısının önüne çıkıp, adama ne aradığını sordum. Seyyar satıcıymış meğer, arabası az ileride duruyormuş, geçerken bir şey düşürmüş de ona bakıyormuş." Bu mahalle, hakiki mahalle derken haksız mıymışız? İstanbul'da kaç mahallede bir adamın 'yabancı' olduğu sezilir, hareketleri takibe alınır hatta kapı önlerinden gözdağı verilir? Böyle olduğu için işte, çocuklar sokakta rahatça oynuyor, kadınlar ağaç altlarına minder koyup oturuyor.

Emniyet bahsinde sözü uzatmaya ne hacet, 1924 yılından bu yana hiç vukuat işlenmemiş bu mahallede. Polis memurları, meydandaki kahvede sabah çayı içmeden güne başlamıyor, akşam çayı içmeden eve dönmüyor. Kahvenin az ilerisinden dolmuş geçiyor, yolcuları cama yapışıyor. Bir tılsım var ki bu mahallede, bir gelen bir daha gitmek bilmiyor. Karşı yoldan kol kola gelen ak saçlı, ak sakallı dedeler mesela, onları da yirmi, otuz yıl önce başka bir göç dalgası atmış bu mahalleye, biri Erzurumlu, biri Kayserili, öteki Karslı, başka semtlerden toprak satıp buradan ev almışlar. Hallerinden nasıl da memnunlar! Köyiçi'nde değil de Boğaziçi'ndeler sanki... Ama yılan, başını gösteriyor yine, uzaklarda yükselen toplu konutlar, bir kangren gibi yayılıp bu mahalleye ulaşırsa, mahallelinin korktuğu başına gelirse...

Mahalle halkına ikinci bir göçü çağrıştıran 'Kentsel Dönüşüm Projesi' yeni değil, iki yıllık bir mevzu aslında. Bağcılar Belediyesi 2006 yılında, tasarıyı belediye meclisine sunmuş, bir yıl sonra da kabul edilmiş. Haberi duyan mahalle halkı, 239 imzalı bir itiraz dilekçesiyle kapıya dayanmış; ama dilekçeleri reddedilmiş. Sonra bir ara, konu unutulur gibi olmuş; ama geçtiğimiz haftalarda gönderilen bir dönüşüm planı mahallenin tadını yeniden kaçırmış.

ÜLKÜ ÖZEL AKAGÜNDÜZ
16 Kasım 2008, Pazar

KAYNAK VE DEVAMI: http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=760644&title=85-yildir-hic-adli-vaka-yasanmadi-bu-mahalle-kentsel-donusume-direnecek

SELÂNİK’TEN BURSA’YA

Ali Aksoy

1-Konuya Giriş
O yılın Bursa Edebiyat Günleri’nde (24-25 Mart 2000) sunduğum metin, araştırdığım bir konudan hareketle yazdığım uzunca bir denemeydi. Adı, “Rumeli İnsanlarına Bursa’dan Bakmak.” Metinler panel öncesi kitaplaştığı için konuşma sıram gelince kısa kestim sözü. Paneli izlemeğe sanki okuma yazma bilmeyenler geliyormuş gibi, anlı-şanlı yazarların çoğu baştan sona okuyorlar yazdıkları metinleri. Bursa Edebiyat Günleri metin okuma günlerine dönüşüyor adeta; etmeyin, eylemeyin!
Ertesi gün panele verilen kısa arada yanıma gelen gencin sözleri beni şoke etti:
“ – Akşam evde yazdığınız metni okuyunca moralim bozuldu.”
“ – Neden bre evlâdım?”
“ - Benim ailemde Rumeli kökenli insan hiç yok.”
Bunu duyar duymaz başımdan aşağıya sanki kaynar sular döküldü!
Yaşadığım bu olaydan ders aldım: Demek ki “Rumeli İnsanları”nı coşku ile yazmamam gerekirmiş; toprağına sığındığımız Anadolu Türkleri gücenmesinler diye.
“Selânik’ten Bursa’ya” konusunu yazarken şimdi aynı sorun yine karşımda. Üstelik Türk Ulusu genç evlâtlarını dış kaynaklı bölücü teröre kurban verirken, Anadolulu-Rumelili kıyaslaması yapmanın zamanı mı? İfade özgürlüğüne düğümler ata ata yaz bakalım hadi yazabilirsen! Metne son noktayı koyuncaya kadar içimde bu gaile hep olacak; bilesiniz.
Aradan geçen süre içinde görüşüm değişmedi: Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçiş sürecinde Rumeli insanları çok etkin rol oynadılar. Özellikle Selanik insanları...
Bunun nedeni, oradaki yaşamın Anadolu’ya oranla çok daha farklı oluşu; insanların daha nitelikli, daha deneyimli ve feleğin çemberinden geçmiş olmaları! Bunların içinde tarihten gelen bedelleri çok ağır ödenmiş birikimler olduğu gibi, yollarda kırıla-döküle Anadolu’ya göçlerimiz dahi var. Hem unutmayalım, çekilen acılardan doğar hep yeni umutlar.
Peki bu işin aslı ne?

2-Osmanlı Bir Rumeli Devletidir
Rumeli’de doğanlar bu “ayrıcalıklı olmayı” Osmanlı Devletine borçlu. Osmanlı ise tüm şanını Rumeli devleti oluşuna. Arada kimi nüans farkları olsa da tarihçiler söylüyor bunu.
İlk fethedilen yerlerin çoğu Rumeli’de. Sofya 1385, Üsküp 1389, Rusçuk 1393 ve Avlonya 1417’de oldu Osmanlı mülkü. İstanbul’un fethi ise, 1453.
Anadolu’da Erzurum 1518’de, Van 1530’larda geçti Osmanlı’ya. Dikkat buyrula: İran (1514), Suriye (1516) ve Mısır (1517) alındıktan sonra alınır bizim Erzurum ile Van. Bundan şu çıkar: Osmanlı devleti Rumeli’de güçlendikten sonradır ki Anadolu’yu, İran’ı ve Arap ülkelerini aldı. Rumeli’nin bu “fethedilme kıdemi” yüzünden Rumeli Beylerbeyi, devlet protokolünde Anadolu Beylerbeyinin önünde yer alır.
Osmanlının “yaşamsal kökleri” eğer Anadolu’da olsaydı, Yıldırım Beyazıt Timur’a yenildiği an (1404) her şey biterdi. Devlet asıl Rumeli’de örgütlenip kurumlaştığı için ayakta kalabildi. Yeniçeri Ocağı ile saray okulu Enderun’a Hıristiyan çocukların devşirildiği yerdir bu bölge. Devlet çarkının ana kadrosu genellikle Rumeli kökenlilerden oluşurdu.
Sadece onlar mı? Padişah analarının hepsi Rumeli’yi de içine alan, Venedik ile Rusya arasındaki geniş coğrafyadan armağandı saraya. Bursa’da Nilüfer Hatun’la (Horofira) başlayan bu tercihe sadakat yüzlerce yıl sürdü.
Kimi Yunanlı tarihçiler Osmanlıyı “Müslüman Bizans” olarak nitelerken, başta Prof. Faut Köprülü olmak üzere tarihçilerimiz, “söz konusu devlet kurumları bize Selçuklu’dan miras” demekteler. Öte yandan Dimitri Kitsikis kendini tutamaz, Osmanlı’daki Rum kökenli yöneticilerin uzun bir listesini çıkartarak, “Türk-Yunan İmparatorluğu” der Osmanlı’ya. Ve ne hikmetse, 12 Mart döneminde içeride zulüm kesilen Başbakan Nihat Erim, Türkiye ile Yunanistan’ın ortak konfederasyon oluşturması fikrini attı ortaya.
Anadolu Türkleri Osmanlı’nın peşi sıra diyar-ı küfre gidip oralara yerleşti. Devletin ilk başkenti Bursa olduğu için, ilk “evlâd-ı fatihan”, yani “fetheden evlâtlar” Bursa ve çevresinden çıktılar. Hep örnek veririm: Yahya Kemal’in ataları Üsküp’e Bursa’dan, Orhan Kemal’in ana tarafı Orhaneli’den gitmiş Bulgaristan’a. Aklıma şu takılır: Mostar’daki Karagöz Bey Camii bu adı, orada “ibret perdesi” kurmuş Bursalı bir Karagöz sanatçısından almış olamaz mı? Rumeli’nin batı yakasının fethinde büyük rol oynayan Evrenos Gazi aslen Balıkesirli. Eski Hüdavendigar Vilâyeti sınırları içinde kalıyordu Balıkesir. Asıl ilginci: 2. Murat’ın komutanlarından İnegöllü İshak Paşa görkemli kariyerini Selânik valisi olarak tamamladı ve tüm servetini o bölgedeki hayır işlerine harcadı.
“Fetih üretimi” sayesinde devletin ganimet, haraç, fidye, cizye ve tımar gelirlerinin ağırlıklı olarak sağlandığı yerdir Rumeli. Tek istisna, Ruslar vaktiyle her yıl Osmanlı’ya ödemesi gereken haracı, -sultanın fermanı üzere-, Kırım Hanına verirdi.
Osmanlı’da özel mülkiyetin devletçe tanınması süreci, Avrupa’daki “muzır cereyanların” etkisiyle önce Rumeli’de başlar. İlk kurdele Senedi İttifak’la kesildi. Bunu Jön Türkler, 1. Meşrutiyet ve 1876 Anayasası, İttihat ve Terakki, 2. Meşrutiyet ve Hareket Ordusu izler. Tüm bunlar Rumeli’den “neş vü nema” buldular. Başta o yöre kökenli Mithat Paşa ve Namık Kemal olmak üzere nice aydınımıza dünya zindan edildi. Nihayet Abdülhamit tahtından indirilip sürgün edildi Selanik’e. Bugün hâlâ “Ulu Hakan Abdülhamit Han” derken kendinden geçenler, nasıl sevsinler Selanik’i ve orada doğanları?!
Bölgeye fetihle gelen Türklerin yanı sıra, Rumeli Osmanlı egemenliğine girdikten sonra Müslüman olanlar, bu aktif kimliği nasıl kazandılar? Farklı kökenlere, dinlere ve kültürlere mensup insanlarla yan yana yaşamanın getirdiği rekabetçi ortamdır bunun ilk nedeni. Avrupa’da baş gösteren Rönesans ve Reformun “kafa değişimi” giderek bölgeyi de etkiler. Fransız İhtilâli sonucu esen özgürlük rüzgarları tez ulaşır Rumeli’ye. Hıristiyan halklar arasında başlayan milliyetçi akımları ve Osmanlıyı bölgeden atmaya yönelik silâhlı direnişleri, kendi tarihimizde “Balkanlarda komitacılık dönemi” olarak niteleriz. Osmanlı’da Harbiye’yi bitiren genç subayların hemen hepsi, önce Makedonya’ya çete takibine gönderilirdi. Kurşunun ve ihanetin nereden geleceği belli olmayan koşullarda uzun süre yaşamak, herkesi daha uyanık, daha açıkgöz ve daha pervasız olmağa mahkûm eder. “Tuna tilkisi gibi adam” deyimi Anadolu’da yokken, neden Rumeli’de var?
Bu olumsuzdan çıkmış olumlu tabloya rağmen, Rumeli türkülerinin Türk sanat müziği makamlarıyla bestelenmiş olması çok dikkat çekici. Peki neden? Bölgede zevk ehli zengin tabaka ile halkın iç içe yaşamasından. Konunun bir diğer boyutuna İbnülemin Mahmut Kemal’de rastladım: Bestelere yakışmayan güfte örnekleri verirken, birinde “Rumeli avratları gibi dırlanırsın a çıtak” dizesi geçer. Teklifsiz ortamlarda “a kaltak” da denebilir. Burada amaç, Rumeli kadınlarını hakir görmektir elbet. Fakat altını eşince karşımıza şu çıkar: Rumeli kadınları, erkekleri kızdırma pahasına taleplerini söylemekten geri durmazlar! Anadolu kadınları gibi öyle “vur sırtına yumruğu, al ağzından lokmayı” değiller. Eyvah ki, o “dırlanan kadınlarının” bugün Anadolu’da doğan torunları, yakın dönemin yozlaşan kültürü sayesinde, eski mazlum Anadolu kadınlarına dönüştüler!
Geldik Rumeli insanlarını yaldızlayan son paragrafa...
Ankara’da toplanan ilk TBMM üyelerinin çoğu “cumhuriyet” lâfını duysalar uykuları kaçardı. Mustafa Kemal bu niyetini yakın çevresinden dahi bir “milli sır” olarak saklamıştı. Oysa Rumeli’de, Balkan Harbinden sonra Türkler, 1913’te Gümülcüne’de ömrü kısa bir “Batı Trakya Muhtar Cumhuriyeti” kurdular.
Tam bu noktada belirtmek boynumuza borç: Akıl egemen kimlik sadece Rumeli’nin tekelinde olmayıp, bir süre Rus işgalinde kalıp başına çare arayan Kars, Ardahan ve Artvin yöresi halkında da mevcut. Kuvayı Milliye hareketi tek vücut olmadan önce, Kars’ta adında “cumhuriyet” geçen yerel bir hükümet kurulmuştu.
Selânik Osmanlı Mülkü Olunca
Yunanistan’ın Makedonya bölgesindeki Selânik, kendi adını taşıyan körfezin kıyısında kurulu. Makedonya kralı Kassandros, kente eşinin adını vermiş: Thessaloniki. Yunanca okunuşu Seloniki, Türkçe’de Selanik olmuş.
İlk kez 1. Murat devrinde fethedilen Selanik, Bizans ile Osmanlı arsında birkaç kez el değiştirdi. Sultan 2. Murat 1430’da kesin olarak topraklarına kattı. Osmanlı mülkü olan Selanik, Sancak merkezi yapılarak Rumeli Eyaletine bağlanır. Surlarla çevrili kente ve yakın çevresine, önce Konya ve Aydın’dan getirilen Yörük Türkmenler iskân edilirler.
Kentin yedi kapısından ikisi nam salmıştır: Doğuda Kalamarya Kapı, batıda Vardar Kapı. İki kapı arasındaki ana cadde ise, Egnatia Caddesi. Osmanlı bunu değiştirip Vardar Caddesi yapmıştı. Bugün yine eski adı taşımakta.
Doğu tarihinde Çin’den başlayıp Bursa ile İstanbul’a ulaşan İpek Yolu varsa; Batı’da Roma’yı Bizans’a bağlayan Via Egnatıa yolu var. Adriyatik denizinden sonra Arnavutluk kıyılarında Dıraç kentine varan yol Elbasan, Manastır, Florina, Ostrova, Vodina ve Yenice’den geçerek Selanik’e ulaşır. Doğu güzergâhında son durak İstanbul. Osmanlı’ya da hizmet eden bu yolun devlet katındaki adı çok manalı: Sol Kol.
Vardar Kapıdan çıkınca Çınarlı Kahveler solda kalır; Mevlevî dergâhı sağda epey yukarıda. Müjdeler olsun ki önümüz Vardar ovası! Rakı parası kazanmak herkesin kendi hüneri! Az ileride Vardar nehri akmakta. Kentte ikindi üstleri çıkan rüzgâra Vardar rüzgârı denir ki, genç kızların eteklerini uçurur; bunu gören delikanlıların hayallerini!
Rumeli’ye Anadolu’dan göçleri Prof. M. Tayyip Gökbilgin araştırıp yazmış: “Rumeli’de Yürükler, Tatarlar ve Evlâd-ı Fâtihân”. Başta “Selanik Yürükleri” olmak üzere kimlerin nerelere iskân edildiği var bu antika olmuş kitapta. Evlâd-ı Fâtihân konusunda sezdiğim şu: İlk akıncı ve serdengeçti çocukları için kullanılmıyor bu sıfat. Hele devletin kendi Yeniçeri ordusu varken asla! Ne zaman ki ordunun tökezlemesi ve toprak kayıpları başladı; o zaman “icat ediliyor”. Sivil halkın yaşadığı topraklara kendisinin sahip çıkması için özellikle kullanılır bu “Evlâd-Fâtihân” terimi.
Gelelim kent merkezinin nüfus yapısına...
Tarih boyunca nüfus dağılımı kabaca şöyle: Toplam nüfusun ilk yarısı Yahudilere, ikinci yarının ilk çeyreği Türklere; son çeyreği Yunanlılar ile Bulgarlara ve öteki guruplara ait. Göçler ve savaşlar bu şablonu pek etkilemez. Rakamlar verirsek: 1870’te Selanik’te yaşayan 70.000 kişinin 36.000’i Yahudi, 22.000’i Türk ve Dönme, 18.000’i Rum’du. Osmanlı yönetiminin 1882-84 arası yaptığı ilk resmi sayımda kentin nüfusu 85.000 çıkar; bunun 48.000’i Yahudi. 1902’de ikinci sayımda 120.000 kişi; bunun 62.000’i Yahudi. Balkan Savaşı sonunda Yunanlıların eline geçen Selanik’te, onların 1913’te yaptığı ilk sayıma göre: 157.889 kişiden oluşan kentte 61.439 Yahudi, 45.889 Türk ve 39.956 Yunan var.
En kalabalık gurup her zaman Yahudilerdi. İspanya’dan kovulanlar Osmanlı’ya sığınınca çoğu Selanik’e yerleşti. Bunlara Orta Avrupa’dan gelen Aşkenaz Yahudiler katılır. Sonunda Selanik, “Balkanlardaki Kudüs” olup çıktı! Devletin bundan gocunması bir yana Yeniçerilerin giydiği çuhaların dokunması işi hep onlara verilirdi. Tam bir dini ve ticari özgürlükleri vardı. Yahudi sermayesi hızla gelişti ve kentte ayrı bir Yahudi burjuvazisi oluştu. Kendilerine duydukları özgüven o denli ileri gitti ki, Abdülhamit’ten para karşılığı Kudüs’te toprak istemeğe kadar vardı iş.
Olumsuz yanıt alınca, çıkarları Osmanlı’nın akıbetine bağlı olduğundan, Emanuel Karasu’nun ağzından mecliste askere alınmayı talep ettiler. Politikaya büyük ilgi duyuyorlardı. Maddi ve fikri çıkarları nedeniyle hem Mason localarına giriyorlar, hem İttihat ve Terakki’ye. Meşrutiyet meclislerine onlar da vardı elbet.
Balkan Savışında kente girmek üzere olan Yunanlılara bağlılık sunmak için özel bir heyet çıkardılar Vardar Kapıya. Yine de kent Yunanlıların eline geçince ekonomik çıkarları bozuldu; çünkü yaptıkları işlere artık Yunalılar talipti. Ancak Selanik’teki Yahudilerin sonları hiç iyi olmadı: Hitler’in orduları kenti işgal edince (1941), 50 000 küsur Yahudi trenlere doldurularak Almanya’ya gönderildi. Orada gaz odalarında öldürülüp yakıldılar.
Türklere gelince: Oturdukları semtler kentin rıhtıma uzak arka mahalleleri. Dini kaç-göç nedeniyle evler bahçeler içinde yapılmış. Cadde ve sokak üzeri evlerin dış çevresi duvarlı, camları kafesli, haremlik-selâmlık düzeni olan evler. Türklerin mahalle sayısı 47. Bunlar nüfusları az mütevazı mahalleler. İçlerinden Ahmet Subaşı Mahallesi’nde doğdu Mustafa Kemal. Türklerin meslekleri genellikle memuriyet ve emek yoğun işler. Geçimleri ise, “bir lokma bir hırka!” Camiler ve mescitler şaşılacak kadar sık. Beyaz minarelerin Selanik’te gün batarken büründüğü renk Attila İlhan’na imge olur: “Minareler birer kızıl ünlem!”
Kentin üzerinde körfeze hakim tepenin adı, Tumba. Yöre dilinde “tepe üstü” anlamına geliyor. Ali Canip Yöntem’de rastladım: 2. Meşrutiyet ilân edildiği gün, yerel hainleri burada kurşuna dizip çınarlara asmışlar. Kimler onlar? İnzibat subayı yüzbaşı İbrahim, süvari mülâzımı Ali, Selânikli gözlüklü Hidayet ve ispiyoncu bir Arnavut!
Yunan nüfusu kentte üçüncü gurup. Onların idaresi de Yahudiler gibi dini aygıtın elinde. Metropolit, Osmanlıların gözünde olduğu gibi Rumların gözünde de tartışmasız lider. Yunan halkı ticaret ve sanayide rekabet halindeydi Yahudilerle. Kentin özgürlük ortamı onların da işine yaradı; eğitim ve basınla Yunan milliyetçiliği hızlandı. Osmanlıya isyan edip Mora’da bağımsız Yunan devleti kurulunca (1830), hemen “hürriyete göç” başlar. Fakat uyanık Yunanlılar ilerisini düşünerek önüne geçerler bu göçlerin.
Kentte yaşayan Dönmelere gelince: Son yıllarda bu konu epey güncellik kazandı. Daha doğrusu kazandırıldı! Malûm çevreler talimat vermiş olmalı: “Laiklik bize Selanik ve Dönme kültürü ile girdi! Ceza olarak bu anlayıştaki sermaye çökertilip, tarikatçı sermaye ihya edilecek!” Taşradaki ihaleler ve kimi özelleştirmeler bunu açıkça gösteriyor.
Dönmelerin öyküsü şu: İzmirli Sabetay Sevi hidayete erip “Ben Mesih’im” der. 1655’te Selanik’e gelince kimi Yahudiler onun telkinleri ile dinlerinden çıkarak, ilkelerini Sabetay’in koyduğu yeni bir dine girerler. Yandaşları hızla çoğalınca Osmanlı el koyar duruma. Öldürülme veya İslâm’ı seçme arasında kalan Sabetay, can telâşı ile Müslüman olur (1666). Buna kahreden kimi müritleri tekrar Yahudiliğe dönerler; kimisi bir keramet vehmedip Müslüman olurlar. Ancak bunlar “güya Müslüman” olup, gerçekte gizli Yahudi imişler. Selanik’te yeni bir cami yaptırmaları; yüksek sesle salâvat getirmeleri; çocuklarına Müslüman adı koymaları göstermelik imiş. Uydukları ana kural: Müslümanlarla kız alıp vermemeleri.” Bu katı kuralı ilk Sabiha Hanım bozdu ve Zekeriya Sertel’le evlendi.
Ancaaak.... Çağdaş eğitim konusunda ilk talep hep onlardan gelir. İlk onlar açarlar Selanik’te Fevziye ve Terakki mekteplerini. Gün gelecek bu okullar İstanbul’a taşınacaktır.
Dini ayrıma göre oluşan mahallelere gelince: Müslüman nüfus arka planda ve yamaçta otururken, Yahudiler ve Rumlar genellikle deniz kıyısında ve Vardar Caddesine cepheli semtlerde oturmaktalar.
Günümüzde kentin simgesi olan Beyaz Kule’nin eski adı Kanlı Kule. Ölüm cezasına çarptırılanlar, yere çakılı uçları sivri demir kazıkların üzerine atılırmış kuleden. Bu uygulama kalkınca kule beyaza boyanır ve adı Beyaz Kule olur.
1869’da deniz tarafındaki surlar yıkılarak kent denizle tanıştı. Beyaz Kule ile Olimpos Meydanı arasında halk akşam üstleri “piyasa yapmağa” başlar. Sayısı artan çeşitli okulların, hastanelerin, önce atlı sonra telli tramvayın hizmete girmesi modernleşmenin diğer boyutu. Osmanlı ülkesinde elektriğe ilk kavuşan kent Selanik’tir. Yeni yaptırılan gösterişli bir Hükümet Konağı ve limana dikey inen Sabri Paşa Caddesi, Osmanlı’nın kente ilgisini göstermekte. 2. Meşrutiyetin ilanı üzerine Enver Paşanın nutuk verdiği Olimpos Meydanı, bundan böyle Hürriyet Meydanı olur. Sosyalist düşüncenin ilk filiz verdiği yer olan Selanik’te, ilk işçi grevleri de aynı yıl yapıldı (1908).
Osmanlıda sınır bölgeleri elden çıkmağa başlayınca, uzak yerlerden göç edenler Filibe ve Edirne ile birlikte o aşamada güvenli saydıkları Selanik’e yerleştiler. Zamanla bunlara Kafkasya’dan gelen kimi Çerkez boyları da eklenir. Bu göçlerin ana nedeni 93 Harbini Rusların kazanması. Vardar Kapıya yakın Boşnak İşhanı ile Arnavut börekçi ve Arnavut ciğerci sayısındaki artış bu göçlere işaret.
Doğu surlarına dışarıdan paralel olarak yapılan Hamidiye Caddesi, Osmanlının kente son armağanı. Yol açılırken bazı mezarlar yola gitmiştir. Yunanlılar ileride birbirine yakın Türk ve Yahudi mezarlıklarını tümüyle kaldırarak bu bölgeye Aristo Üniversitesini kurdular.
Eski döneme ilişkin son cümle Elias Petropoulos’tan: “Selanik evlerine özgü o koku beni sarhoş ederdi. Gülsuyu, kızarmış soğan ve olgunlaşmış kavun kokularının karışımı bu kokuyu hâlâ özlemle hatırlarım.”
4-Selânik Vilâyeti Deyince
Selanik Vilâyetinin 1908’deki mülki yapısını tarihçi Yılmaz Öztuna’da buldum. Kentin yüzölçümü 35.000 km2. Doğu sınırı, Batı Trakya ile Makedonya’yı ayıran Karasu nehri. Batıda, Arnavutluk sınırına yakın Florina. Güneyi Yenişehir(Larissa), Serfiçe ve Kozani ile çevrili. Eskiden Selanik Vilayetine bağlı olan Ustrumca, Tikveş, Doyran ve Gevgili bugün Yugoslav’dan ayrılan Makedonya’ya; Nevrokop, Petriç ve Cumayı Bâlâ ise Bulgaristan’a kaldı. Köprülü kazası evvelce Selanik’e bağlı iken 1908’de ayrıldı.
Vilayet 4 ayrı Sancak’tan oluşuyordu. Genç kuşaklar için belirtelim; Sancak, o tarihte Vilayet ile Kaza (İlçe) arasındaki ayrı bir yönetim birimi. Selanik Vilayetine bağlı Sancaklar: 1-Selânik (Merkez) Sancağı. 2-Drama Sancağı. 3-Serez Sancağı. 4-Taşoz (Adası) Sancağı. Bunlara toplam 28 kaza, 53 nâhiye (belde) ve 1 954 köy bağlıydı. Kentin vilayet genelindeki toplam nüfusu 1 milyon 415 bin kişi. Sancaklara bağlı kazalar şunlar:
Selânik Sancağı: 1-Selanik (merkez kaza), 2-Kesendire, 3-Karaferye, 4-Yenice, 5-Vodina, 6-Langaza, 7- Gevgili, 8-Kılkış, 9-Doyran, 10-Usturumca, 11-Tikveş, 12-Katerin, 13-Aynaroz, 14-Karacaova.
Serez Sancağı: 1-Serez (merkez kaza), 2-Menlik, 3-Zihne, 4-Razlık, 5-Petriç, 6-Demirhisar, 7-Nevrokop, 8-Cuma-i Bâlâ.
Drama Sancağı:1-Drama (merkez kaza). 2-Kavala, 3-Sarışaban, 4-Pravişte 5-Robçoz.
Taşoz Sancağı: Taşoz adası. (merkez kaza).
Kimi adlar şu çağrışımları yapıyor bende: “Tikveşli Yoğurdu” bize Tikveş’ten mirastı. Evvelce Doğan Vardarlı’ya ait olan bu şirket önce Sabancı Holdinge, sonra Danone firmasına geçti. Vodina’nın kavunu ve çağlayanları ünlü. “Voda” Bulgarca “su” demek; Vodina, “suyu bol yer” anlamında. Drama’nın tütünü ve “Debreli Hasan” türküsü meşhur. Doyran adı, “doyuran”dan türeme. Evliya Çelebi Doyran gölünün balığını överken: “sadece tatlısı yapılmaz” diyor. Yenice, divan şairleri ile nam salmıştır. İslâm solcusu Şeyh Bedrettin’i astıkları esnaf çarşısı, mahcup eder hep Serez’i. Aynaroz’a gelince, Ortodoks manastırları ve Türk tiyatrosundaki “Aynaroz Kadısı” ile ünlü. Usturumca ne demek? Yamaca kurulu ilçede aşağı mahalle Türkçe konuşuyor; üstü Rumca. Bu “üstü Rumca” olmuş “Usturumca”! Benzer öykü Karaferye için geçerli: “ Kara Fahriye” lâkaplı hanımın adı, aceleci ağızlarda olur Karaferye! Langaza deyince aklımıza Mustafa Kemal’in çocukken karga kovaladığı yer geliyor.
Bizler o maziyi “o ka(dar)” unutmuşuz ki, televizyondaki “Elveda Rumeli” dizisinde, Batı Trakya’ya komşu Drama’nın Pürsıçan Nahiyesi, taa Kuzey Makedonya’ya taşınmış; ve ilçe yapılmış. Drama ve Kırcali şivesine benzemesi gereken Pürsıçan şivesi, Gostivar şivesi olup çıkmış!
5-Kentin Asıl İşlevi
Kente dair yapılmış jeopolitik bir tanımlama şöyle: “Selanik, Batı’nın en Doğu ve Doğu’nun en Batı kenti.” Bu tanım kentin yüklendiği ana işlevi yansıtıyor. İlk aşamada Köprülü üzerinden geçen demiryolu Üsküp ve Priştine’den sonra Mitroviçe’ye varır. Yapılan bir diğer hatla 1909’da İstanbul’a ulaşır. Başka bir hatla Manastır’a bağlanır. Bu bağlantılar sayesinde limanının cazibesi artar ve Selanik güney kapısı olur Orta Avrupa’nın. Kapitalizmin hızla gelişmesi sonucu yabancı tacir, Levanten, komisyoncu ve tercüman sayısının hızla arttığı, halkının gittikçe karmaşık hale geldiği yer olur Selanik.
Bilenler hoş göre; bilmeyenler sabrede: Yenice, Selanik’in kazası olup Evrenos Gazi’ye padişahça verilen bir aile yurdu. Vardar nehrine yakınlığı yüzünden Vardar Yenice olmuş adı. Tütün tohumu ilk kez Amerika’dan deniz yoluyla Selanik’e geldi (1606); aynı yıl Yenice’de ekildi. Tekel’in eski Yenice sigarası o meçhul(!) geçmişten bir selâmdı..
Yahudiler 1512’de Selanik’te ilk matbaayı kurdular. O tarihte Yavuz Selim’in İran’ı almasına iki yıl, matbaayı İstanbul’a getirecek olan İbrahim Müteferrika’nın doğumuna ise 160 yıl var daha. Bütün bunlar şu demektir: İlk yatırımlar ve modernleşme Selanik’te başlar. Kentin tarihteki asıl işlevi bu olur.
Bilinçli ve pazara yönelik tarıma çok erken başlandı. Gerçi Bursalılar da ipekle öğünürler ama, Selanik bu alanda geri kalmıyor bizden. İpek ve yün dokuma işinin yanı sıra un değirmenleri, tuğla, kiremit ve bira fabrikaları yıllar önce kurulur. Hemen hepsi Yahudilere ait olan bu yatırımlarda öne çıkan bir ad var: Dr. Moiz Allatini. Kent dışına yaptırdığı Allatini Köşkü ise, dillere destan! Gün gelecek bu köşk, tahtından indirilip Selanik’e sürgün edilen Abdülhamit’e “mahpushane” olacak.
Karmaşık bir kültürün yaşandığı “Doğunun en Batı” kentinde, en belirgin nitelik, devletin şeriatla yönetilir olmasına rağmen, görülen laik yaşam ve özgürlüktür. Bu yüzden kentin bir diğer adı, “Kâbe-i Hürriyet”tir! Basın yayın ortamı İstanbul’a oranla çok daha elverişlidir. Dini ve etnik guruplar kendi gazetelerini rahatça çıkarmaktalar. Edebiyat tarihinde övünçle sözünü ettiğimiz Genç Kalemler mecmuası burada çıkıyor. Gazeteci Yunus Nadi, Selanik’e gelerek başyazarlık yapmakta; gazetenin adı: Rumeli. Mustafa Kemal’le dostlukları o dönemden kalma. Dinç Bilgin’in dedesi kentte “Asır” gazetesini çıkartıyordu; İzmir’e gelince gazete “Yeni Asır” oldu.
Eğitim tarihimizde Selanik büyük önem taşıyor. Mustafa Kemal’in mektebinde okuduğu Şemsi Efendi’den çok önceleri Abdi Efendi ile Selim Sabit Efendi var ki, Necdet Sakaoğlu’nun ”Osmanlı Eğitim Tarihi” kitabından aktaralım:
“Selânikli eğitimciler, okul, metod, kitap açısından, yenileşmenin bayraktarlığını yaptılar. Selim Sabit Efendi’nin Rehnüma-yı Muallimin adlı, öğretmen kılavuz kitabı ile Elifba-yı Osmanî adlı ders kitabı, daha başka elifbalar, kitapçıklar, haritalarla araçlar; usul-i cedid programını benimseyen okullara girdikçe gericilerin kıpırdanmaları da arttı. Maarif Nâzırı, Selim Sabit Efendi ile öteki aydın öğretmenleri katına çağırıp “Okulların bu duruma getirilmesinin dine aykırı görüldüğünü, Kur’anı Kerim’in diz çökmeden öyle sıra üstünde el ayak sallanarak okunamayacağını, Şeyhülislâmın, bu Frenk işlerinin doğru olmadığına ilişkin fetvâ verdiğini, ortalığı velveleye vermemek için işi yavaş yavaş götürmelerini” söylemişse de nümune iptidâileri, İstanbul’da, Selânik’te, Mithat Paşa’nın girişimiyle Tuna Vilâyeti’nde daha sonraları da ülkenin her tarafında hızla yayılmıştır.”(s.87)
Gel de kıyaslama: Osmanlının Milli Eğitim Bakanı ilerici öğretmenlere “işi yavaş yavaş götürmelerini” öğütlerken... Cumhuriyet döneminin kimi hükümetleri ve Milli Eğitim Bakanları, “işi yavaş yavaş başka yöne”(!) götürmekteler! Dikkat buyurunuz: Abdülhamit’in açtığı okulları bitiren asker ve sivil kadrolar... Yurdu işgalden kurtarıp cumhuriyet devrimini başarmış iken... Cumhuriyet okullarından mezun kimi genç kuşaklar, bugün yüzlerini ekşitiyor Atatürk’e ve çağdaş kültüre.
Özetle: Aklın egemen olduğu bir dünyanın talep edildiği yerdir Selanik. Bunu toplumuna yansıtmak ana işlevi olur. Bu işlev ışık tutar Cumhuriyet Devrimine.
6-Selânik İnsanları
Vilâyet düzeyinde derlediğimiz “Selanik İnsanları” sayısı 200’e ulaştı. Bu adlar nitelikli özellikleri olan, tarihimize ve kültürümüze damga vurmuş kişiler. Yakın tarihimizde eğer onlar olmasaydı Kurtuluş Savaşını ve onu izleyen Cumhuriyet Devrimini kolay kolay yapamazdık. Hiç kuşkusuz bu başarı, Anadolu halkına rağmen olmayıp,onlarla birlikte sağlanmış ortak bir başarıdır.
Konu bağlamında birkaç adı anmamız yeterli: Mustafa Kemal’in baba tarafı Kocacıklı. Manastır’a bağlı Debre’nin nahiyesi Kocacık. Numan Kartal’ın konuyu titizce araştırarak yazdığı kitap: “Atatürk ve Kocacık Türkleri”. Atatürk’ün ana tarafı Kayalar’dan. Vodina’nın batısına düşen Kayalar’ın, iki başka adı daha var: Sarıgöl ve Cuma. (Not düşelim: Necati Cumalı’nın Florina’da esnaf babasına Cumalı Mustafa derlerdi; soyadı oradan miras) Kaza yapılan Kayalar daha sonra Manastır’a bağlandı. Zübeyde Hanımın ailesi 150 yıl önce Sarıgöl’den göç etti Langaza’ya. Orada Sarıyar köyüne yerleştiler; 1857’de burada doğar Zübeyde Hanım.
Türk Ulusunun iki şansından biri Mustafa Kemal’i çıkartmak; diğeri ABD’nin o tarihte Ortadoğu’ya bu denli çöreklenmiş olmaması. Kurtuluş Savaşı eğer bugüne kalsaydı, ABD hemen “Sultanın kabul ettiği Sevr’i nasıl kabul etmezsiniz!” deyip, karşı çıkardı!
Selanik doğumlu kimi adlara gelince: Salih Bozok, Nuri Conker, Refet Bele, Mithat Şükrü Bleda, Nazım Hikmet, Şükrü Naili Paşa, Dr. Nazım Bey, Maliyeci Cavit Bey, Tahsin Uzer, Asaf İlbay, Osman Kibar, Dr. Şefik Hüsnü Değmer.
Selanikliler birbirini ağızlarına besleyecek kadar tutuyorlar mı? Hayır. “İzmir Suikastı” davasında hedef Mustafa Kemal’di; sanıklardan ikisi hemşerileri: Maliyeci Cavit Bey ve Dr. Nazım Bey. Çok ilginçtir; idam cezalarının infazında boyunlarına ilmiği Selanikli bir çingene geçirdi; cellat Kara Ali!
Kentin kazalarında doğmuş adlar yok mu? Kimi ansak birileri hep eksik kalacak. Geliniz, listeyi yine mütevazı tutalım: Kesendire doğumlu tarihçi Afet İnan, Doyranlı babası memurken doğdu orada. Drama, aktör Otello Kâmil ile bestekar Yesari Asım Arsoy’un; Serez, öğrencilerine Çanakkale Savaşını anlatırken ölen Galip Vardar ile Türk milliyetçisi Moiz Kohen’in (Munis Tekinalp);Yenice, general Ahmet Derviş Paşanın; Vodina, Beşiktaşlı Hakkı Yeten ile filmci Hürrem Erman’ın; Katerin, yazar Aka Gündüz’ün; Kavala, Prof. Oktay Sinanoğlu ile TKP’li Zehra Kosova’nın; Ustrumca, gazeteci Zekeriya Sertel’in; Nevrokop, çevirmen ve DP’li politikacılar Cevdet ve Mithat Perin kardeşlerin; Karacaova, botanikçi Yusuf Vardar’ın; Taşoz, yazar Nizamettin Nazif Tepedelenlioğlu’nun doğum yerleri. Menlik ise, Münevver Ayaşlı’nın baba toprağı.

7-“Haçan koptu Balkan Harbi”!
Osmanlı Devleti Balkan Savaşına pek gafil yakalandı. Dönemin Selanik valisi Nazım Paşa’ya, tarih insanı üzen bir sıfat taktı: Son Selanik Valisi! Nazım Hikmet’in dedesi olan paşa, askeriye paşası olmayıp yönetici paşa. Dönemin Selanik Garnizon Komutanı Tahsin Paşadır. Onun fikri ve tavsiyesi üzerine, “Pum demeden bir silâh / Verdik gitti Selanik!”
Tarih: 10 Kasım 1912.
Tüm Selanik Türklerini üzen o “Yürek Selanik” lâfı, kentin bedava tesliminden mi kaldı? Ben sanmıyorum. Tarihte “Selanik Olayı” şeklinde geçen olayda, bir Bulgar kızının Türk delikanlı ile evlenmesine karşı çıkan Fransız ve Alman konsolosları linç etmişti Selanik Müslümanları. Kentin tesliminde onların bir suçu yok. Bu deyim, nüfus çoğunluğunu ellerinde tutan Yahudilerin, çıkarcı olmayı cesur olmaya tercih etmelerinden doğmuş olabilir. Eğer doğru olsa, bre nasıl çıkar Selanik’ten o koca Mustafa Kemal?!
Benim ana ve baba tarafım Selanik-Vodina’nın Osluv köyünden. Kaymakçalan Dağının güney eteklerine kurulu bu köyde Balkan Savaşı sonunda başlayan döneme, “gâvur altında yaşamak” diyorlardı; yetiştiğim yaşlılar. O dönem nüfus mübadelesine kadar 12 yıl sürer. Şimdi o günlere dair şanlı bir sayfayı yazmamı bekliyor olabilirsiniz. Fakat tam tersi olacak; duyduğum o kara sayfayı aktaracağım.
Çevresinde netameli köy olarak bilinen Osluv’da, ilk zayiat daha Yunan askerinin geldiği gün verilir. Eskiler ne demişler: “Soydan soy çıkar; soydan bok çıkar!” Kendisinden hiç umulmayan bir adam, o gün attı başından fesi; giydi viran bir şapka; dönüp demesin mi:
”- Ben artık Yunan oldum. Siz başınıza çare arayın!”
Yunan işgal komutanına gidip çakmış selâmı:
“ - Emrinizdeyim!”
Onu muhbir olarak kullandılar. Kimde ne silah var; hangi evde kesici alet neler var; kimlerin parası çok, kimlerin zahire ambarları dolu; hep o rezil anlattı. Herkesi falakaya yatırıp bastılar sopayı. Vurdular göğsüne dipçiği. Geceleri komşu Jervi köyündeki Sırplardan parayla silâh satın alır; yakınlarımızı kurtarmak için “işte onun tabancası” deyip teslim ederdik.
Bir gece Yunan devriyeler yakalamış Jervi’den dönenleri:
“ – Ne işiniz var gecenin bu vakti yolda?”
Biraz hık-mık edip itiraf etmişler yaşadıkları taksiratı. Bu olaydan sonra baskı epey azalır. Başlangıçta düşmandan çok saygı gören o muhbire gelince; -aralarında ne geçti ise-, birkaç ay sonra Yunan subayı demiş ki:
“- Sen kendi milletini ihbar ettin; yarın şartlar değişirse bizi de ihbar edersin!”

* Olay Gazetesi-Bursa’da Yaşam Dergisinin Ocak 2008 tarihli sayısında yayımlanmıştır.

GENEL KAYNAKÇA

1-M. Tayyib Gökbilgin, Rumeli’de Yürükler, Tatarlar ve Evlâd-ı Fâtihân, İÜ. Edebiyat Fak y. İstanbul 1957
2-Numan Kartal, Atatürk ve Kocacık Türkleri, T.C. Kültür Bakanlığı y. Ankara 2002
3-Tahsin Uzer, Makedonya Eşkiyalık Tarihi ve Son Osmanlı Yönetimi, T.T.K y. Ankara 1979
4-Elızabeth A. Zacharıadou (Edtör), Sol Kol / Osmanlı Egemenliğinde Vıa Egnatıa (1380-1699), Tarih Vakfı Yurt y. İstanbul 1999
5-Dimitri Kitsikis, Türk-Yunan İmparatorluğu, İletişim y. İstanbul 1996
6-Gilles Veinstein, Selanik 1850-1918, İletişim y. İstanbul 2001
7-Meropı Anastassıadou, Tanzimat Çağında Bir Osmanlı Şehri / Selanik, Tarih Vakfı Yurt y. İstanbul 2001
8-Ilgaz Zorlu, Evet, Ben Selanikliyim / Türkiye Sabetaycılığı, Belge y. İstanbul 1998
9-Alexander Anastasius Pallis, Yunanlıların Anadolu Macerası (1915-1922). Çev. Orhan Azizoğlu. Yapı Kredi y. İstanbul 1995
10-Mark Hazower, Selanik: Hayaletler Şehri (1430-1950), Yapı Kredi y. İstanbul 2007
11-Yadigâr-ı Selânik /Kartpostallarda Evvel Zaman, Kültür Bakanlığı y. İstanbul 2006
12-Necdet Sakaoğlu, Osmanlı Eğitim Tarihi, İletişim y. İstanbul 1991
13-Derleyen: Renee Hirschon, Ege’yi Geçerken /1923 Türk-Yunan Zorunlu Nüfus Mübadelesi, İstanbul Bilgi Üni. y. İstanbul 2005
14-Derleyen: Müfide Pekin, Yeniden Kurulan Yaşamlar / 1923 Türk-Yunan Zorunlu Nüfus Mübadelesi, İstanbul Bilgi Üni. y. İstanbul 2005
15-Mehmet Ali Gökaçtı, Nüfus Mübadelesi, İletişim y. İstanbul 2004
16-Kemal Arı, Büyük Mübadele: Türkiye’ye Zorunlu Göç (1923-1925) Tarih Vakfı Yurt y. İstanbul 1995
17-İskender Özsoy, Mübadelenin Öksüz Çocukları, Bağlam y. İstanbul 2007
18-Raif Kaplanoğlu, Bursa’da Mübadele, Avrasya Etnografya Vakfı y. İstanbul 1999
19-Pars Tuğlacı, Osmanlı Şehirleri, Milliyet y. İstanbul 1985
20-Nuri Akbayar, Osmanlı Yer Adları Sözlüğü, Tarih Vakfı Yurt y. İstanbul 2001
21-Yılmaz Akkılıç+(yazı kurulu), Bursa Ansiklopedisi 4 Cilt, İstanbul 2002

KAYNAK VE DEVAMI: http://www.lozanmubadilleri.org.tr/Selanikten_Bursaya.htm

Mübadele ile Selanik'ten gelen Nafiz Efendi ile hemşiresi Refiye(?) hanım

 
Mübadele ile Selanik'ten gelen Nafiz Efendi ile hemşiresi Refiye(?) hanıma ait belge.

KAYNAK: http://www.nadirkitap.com/mubadele-evraki-efemera182159.html
Yunanistan'dan mübadele ile Türkiye'ye gelen Selanikli Tramvay biletçisi Ali Azmi Bey ile hemşiresi Nefise Hanıma ait evrak.
Selanik Mübadillerinden Hasan Tahsin'in oğlu Doktor Edhem Efendi

Edhem Efendinin İstanbul'da bulunduğu sürece her türlü ihtiyacını karşılayacağını beyan eden taahhütname.

KAYNAK: http://www.nadirkitap.com/selanik-mubadillerinden-hasan-tahsin-8217-in-oglu-doktor-edhem-efendi-efemera146938.html

LOZAN MÜBADİLLERİNDE SELANİKLİLİK KİMLİĞİ

SELANİKLİLİK KİMLİĞİ ÜZERİNE BİR DENEME(*)

Sefer Güvenç

(Lozan Mübadilleri Vakfı Genel Sekreteri)

30 Ocak 1923 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti ile Yunan Hükümeti arasında İsviçre’nin Lozan kentinde imzalanan “Nüfus Mübadelesi Sözleşmesi” sonrasında Yunanistan’dan Türkiye’ye zorunlu olarak göç ettirilen Türk- Müslümanların sayısı konusunda araştırmacılar 350.000 ile 490.000 arasında değişen rakamlar vermektedirler. Bu sayıya 1821-1923 yılları arasında bugünkü Yunanistan sınırları içinde kalan topraklarını terk edenler dahil değildir. “Yunanistan’ın farklı bölgelerinde yaşayan “Müslümanların sayısı”nı, Osmanlıların ayrılışı esnasında belirlemek imkansızdır. En iyimser tahminlere göre 800.000 ile 900.000 arasındadır, ki bu sayı oldukça mantıklı gözükmektedir. Bu topluluğun hemen hemen yarısı 1923’ten önce ülkeyi terk etmişlerdir. (Aleksandre Popovic, Balkanlarda İslam s.328, İnsan Yayınları İstanbul 1995)

Osmanlı yönetimi döneminde Selanik yoğun bir sivil-asker bürokrat nüfus barındırmaktaydı. Osmanlı bürokratlarının1912 sonrası ülkeyi terk etmeleri ile Müslümanların nüfusunda bir azalma olsa da toplam nüfus içindeki oranlarında bir değişme olmamıştır. Kentin Yahudilerden sonra gelen ikinci kalabalık gurubunu yine Müslümanlar oluşturmaktaydı.

1913 yılında yapılan resmi nüfus sayımına göre kent merkezinde 157.889 kişi (32.184 aile) yaşıyordu. Bu nüfusun 61.439’u Yahudi, 45.867’si Türk, 39.956’sı Yunan, 6.236’sı Bulgar ve 4.364’ü yabancıydı. (Alexandra Yerolympos, Selanik 1850-1918, İletişim Yayınları,1999 İstanbul-Hazırlayan Gilles Veinstein)



500 yıl süren “Türk Yönetimi” döneminde çok etnisiteli, çok dinli, çok dilli Selanik kenti Avrupa ile Osmanlı imparatorluğun bağlantısını sağlayan en önemli liman kentlerinden biriydi. Batı Avrupa Ülkelerindeki her türlü teknolojik, bilimsel, felsefi, sanatsal gelişme imparatorluğa bu kapıdan giriyordu. Osmanlı yönetimine muhalif olan “Genç Türkler”in merkeziydi Selanik. İttihat ve Terakki Partisi burada kurulmuştu. Abdülhamid’e II. Meşrutiyeti ilan ettirerek Meclis-i Mebusan’nın açılmasını sağlayan 1908 devriminin beşiği Selanikti. 1909’da İstanbul’da anayasal düzene karşı girişilen 31 Mart ayaklanmasını bastıran ve Abdülhamid’i tahtan indiren Hareket Ordusu Selanik’ten hareket etmişti. Mustafa Kemal bu kentte doğmuştur.. Mustafa Kemal ile birlikte Cumhuriyetin kuruluşunda görev alan sivil ve asker kadroların yetiştiği bir okuldur Selanik. Büyük şair Nazım Hikmet gibi bir çok ünlü edebiyatçının doğum yeridir. Osmanlı Türkiye’sinde kapitalist üretim tarzı öncelikle Selanik’te filiz vermiştir. Kapitalizmin bağrından çıkan işçi hareketinin beşiği, Sosyalist İşçi Federasyonun kurulduğu kenttir Selanik. Bir adı da “Kabe-i Hürriyet”tir onun..

Türkiye’nin ekonomik, siyasi, sosyal ve kültürel tarihi açısından bu kadar önemli olan, özelliği olan bu kentte yaşamış insanlar hakkında Türkiye’de yapılmış, yayımlanmış bilimsel çalışmaların yeterli olduğu söylenemez.

Gerçi, “Türkiye’de yayımlanmış Osmanlı İmparatorluğunun son birkaç on yılının politik ve kültürel tarihiyle ilgili çalışmalarda Selanik adına sık sık rastlanır. Fakat şehirdeki Müslüman öğenin yaşamını görmemizi sağlayacak derinlikli çalışmalar son derece eksiktir.” (Meropi Anastassiadou, Tanzimat Çağında Bir Osmanlı Şehri-SELANİK, Tarih Vakfı Yayınları, İstanbul 2001)

Affınza sığınarak LMV tarafından sözlü tarih çalışmalarında ulaşabildiğimiz ikisi erkek ikisi kadın Selanik doğumlu dört mübadilin anlattıklarından ve Reşat Tesal’ın yayımlanmış anılarından yola çıkarak Selaniklik kimliği üzerine bir denemede bulunmak istiyorum.



Görüşme kayıtlarına başvuracağım kişilerden;

Bay Faruk Özvardar: 1907 Selanik, Akçe Mescit Mahallesinde doğmuştur. Tekirdağ’da yaşıyor.

Bay Reşat D.Tesal: 1911 Selanik doğumlu. LMV’nin kurucu üyesi. İstanbul, İletişim Yayınlarından çıkmış “Selanik’ten İstanbul’a –Bir Ömrün Hikayesi”adlı anı kitabı var. İki yıl önce vefat etti.

Bayan Makbule Süren: 1912 Selanik doğumlu. İzmir’de bir huzur evinde yaşıyor..

Bayan Vedia Elgün: 1922 Selanik doğumlu. LMV’nin kurucu üyesi. İstanbul’da yaşıyor.



Faruk Özvardar Selaniği 17 yaşında, Reşat Tesal 13 yaşında, Makbule Süren 12 yaşında, Vedia Elgün ise 2 yaşında terk etmiştir.



Vedia Elgün dışındaki 3 kişinin anlatımları ilk elden anılardır. Vedia Elgün’ün anlatımları ise aile büyüklerinden aktarılanlara dayanmaktadır.







Reşat Tesal’ın babası Ömer Dürrü Tesal, Gunaris’in Kral yanlısı Halkçı Partisinden Yunanistan Meclisine seçilmiş ve iki dönem azınlık milletvekili olarak görev yapmış. Ailenin geçimi sağlayan bütün malvarlıkları Volos’taymış. “Volos’taki emlak, şehrin hemen girişinde bir büyük iş hanı ile, Eskiler bölgesinin en işlek yerinde,20 küsur dükkandan oluşan bir blok yapıdan oluşuyormuş…” Reşat Tesal’ın büyük babasından kalan bu dükkanlar iyi kira getiriyormuş. Kiracıların hepsi de Yunanlıymış.

Vedia Elgün’ün babası çiftlik sahibiymiş. Geçim kaynakları Kılkış’taki çiftlikten elde edilen gelirlermiş.

Faruk Özvardar’ın babası da geçimini çiftçilikten ve ipek böcekçiliğinden sağlıyormuş. Toprakları Selaniğin kuzey batısında kalan Boymitsa’daymış. (Aksiupoli).

Makbule Süren’in babasının ise esnaf. Selanik merkezde şekerci dükkanı varmış.



Selanikli Müslümanlar çoğunlukla Suluca, Çınarlı, Yakup Paşa, Koca Kasım Paşa, İshak Paşa (Kule Kahveleri Semti), Hazma Bey gibi Vardar (Egnetia) Caddesinin kuzeyindeki mahallelerde oturuyorlardı. (Vasili Demetriadis,Topografia tis Thessaloniki Kata Tin epohi tis tourkokratias 1430-1912 ).

Reşat Tesal, “Selanik’ten İstanbul’a” adlı anı kitabında ve yapılan sözlü tarih görüşmesinde ev ortamına ilişkin ayrıntılı bilgiler vermişitr. “Selanik”te çocukluğumun bir bölümünün geçtiği ev Kaymakam Hıfsı Bey”in konakları diye anılan dörder katlı,renkli camlarla geniş sofalara açılan ferah odalardan oluşan ve ara yola “Kemal’in Yokuşu”na nazır avlularında birer selamlık dairesini de kapsayan, birbirine bitişik gerçek iki konaktan bir tanesi idi.İki konak da her katta mevcut orta kapılarla birbirine bağlanmıştı.Konaklar,oturduğumuz diğer evler gibi, Müslüman mahallerinin en yoğununu oluşturan Kule Kahveleri semtindeydi.”

Reşat Tesal’ın anlatımlarından Selanikli Müslümanların geleneksel yaşam tarzından uzaklaşarak modern yaşam tarzına geçiş sürecini de izlemekteyiz . “Bizim evin eşyası, geliş kaynağı açısından, iki türden oluşuyordu. Bir bölümü, eskiden gelme ve çoğu alaturka şeylerdi. Sedirler, yer yatakları, hamam takımları, alaturka mutfak eşyası bunlardandı. Diğer eşya, annemin çeyizi ile gelenlerden ve Batı zevkini benimsemiş, sevmiş bulunan babamın edindiklerinden meydana gelmekteydi. Babamla anneme ve biz çocuklara tahsis edilmiş bulunan üst kattaki misafir salonu ile babamların ve biz iki kardeşin yatak takımları, salonun Viyana mamulü kanepe ve koltukları, duvarları süsleyen tablo ve biblolar bu türden modern ve kıymetli şeylerdi.( Resat tesal s.14-15)”





Vardar Caddesinin güneyinde Hristiyanların ve Yahudilerin yaşadıkları mahallelere komşu olan Akçe Mescitte de Müslümanlar yaşamaktaydı. Faruk Özvardar’ın çocukluğu Akçe Mescit Mahallesinde geçmiştir.”Akçe Mescit Mahallesi şehrin merkezinde Ayasofya camii, Beyaz Kule ve Kemeraltının ortasındaydı. İki katlı evimizin bir tarafı ihtiyarhane idi. Bir tarafında metropolitlik vardı. Mahallede çoğunluk Türklerdeydi. Az da olsa Rum ve Yahudi vardı.” Diyor Özvardar anlatımında. Makbule Süren ve Vedia Elgün’ün anlatımlarından Tanzimat döneminde yerleşime açılan, Selanikli zengin ailelerinin yalı ve köşklerinin bulunduğu Yalılar semtinde Frenkler, Yahudiler ve Hıristiyanlarla birlikte Müslümanların da yaşadıklarını öğreniyoruz . Makbule Süren ve Vedia Elgün evlerinin Yalılar (Vasilis Olgas) semtinde olduğunu gururla ve övünerek dile getiriyorlar.



Eğitimlerini ve dini ibadetlerini ciddi bir baskı ve dışlanma görmeden sürdüren, kentin sosyal yaşamına aktif olarak katılan Selanik’li Müslümanların mutlu yaşamı 1919 yılına kadar sürecektir. Bu döneme ilişkin anlatımlarda kentin çok kültürlü yaşamına ilişkin bilgiler ediniyoruz.

Reşat Tesal anılarında: “Yunanlarla mahallede arkadaştık, beraber gezer tozar, oyun oynardık. Sinemaya beraber giderdik. Ben tercümesini yapardım. Fransızcam vardı benim. Yunanlı arkadaşlarım dinlerdi benim tercümelerimi. Böyle haşır neşirdik.”diyor.



Makbule Süren’in anlatımları da aynı doğrultuda: “Oturduğumuz sokakta hem Türkler vardı, hem de Rumlar. Rumlarla gayet iyi görüşürdük. Güzel muameleleri vardı.Hatta Madam Aleksandria vardı karşımızda,ben sık sık oraya giderdim. Onun kızı vardı, onunla oynardık.

Hiçbir gün Türksünüz diye hakarette bulunmadılar. Yapmadılar. Bilakis Türkiye’den gelen Rumlara fırından ekmek istedikleri zaman, Türkçe söyledikleri için “Git Kemal versin” diye kovalıyorlardı.”



R.Tesal’ın anılarından o günkü eğlence anlayışı ve eğlence mekanları hakkında da ayrıntılı bilgiler ediniyoruz. “ En büyük zaafım olan sinema zevkimi, tatil günlerinde babam veya ağabeyimle tatmin ediyordum. Babam hafta tatillerinde bizi ya Molozboyu denen sahil kıyısındaki Penciki ve Floka pastahanelerinden , yahut Beyazkuledeki sinemalardan birine götürürdü. Bu sinemalar içinde en çok Yalılardaki Kerim Efendi sineması ili Beyazkule’ye ulaştıran Rıhtım caddesindeki, kapıları çikolata gibi dilimli ve imrendirici Palas sinemasını severdim. Birde Beyazkule bahçesindeki Açıkhava revü ve sinemasını beğenirdim. Bu bahçeye ve Yalılardaki meşhur Almozlino pastahanesine ağabeyim ile de giderdik. Babamız bir iki defada, arkadaşları ile her zaman oturduğu Penciki’de ağabeyimle bana bira bile içirmişti.”

Bilindiği gibi Müslüman inancına göre alkollü içki kullanmak haramdır. Bu gün dahi Türkiye’nin bir çok kesiminde bir babanın oğulları ile birlikte alkol alması yadırganacak bir davranış olarak yorumlanır. Selanikli Müslümanların içki kullanması o günkü koşullarda ilericiliğin, batılılığın, modernizmin bir simgesiydi. ( Meropi Anastassiadou)



GİYİM TARZLARI

Selanikli Müslüman erkeklerin ve kadınların giyim tarzları da geleneksel olandan farklıydı. Anlatımlardan ve o döneme ait fotoğraflardan erkeklerin başlarında fesleri, takım elbise giydiklerini, kravat ya da papyon taktıklarını, kadınların siyah çarşaf yerine manto giydiklerini öğreniyoruz.. Türkiye’de Mustafa Kemal ve arkadaşlarının yürüttüğü mücadeleye duyulan sempati nedeniyle fes yerine vatanseverliğin simgesi olarak kalpak giymek de giderek yaygınlaşıyor. Faruk Özvardar Türkiye’ye gelirken başında fes değil kalpak olduğunu ifade etmiştir. “Çarşaf giymedi annem. Annem manto ile eşarp. Annem İdadiyi bitirmiş, çok kültürlü bir kadındı.”diyor Makbule Süren.



MÜZİKLE İLİŞKİLERİ

“Selanik’te mandolin dersi aldım. Sonra kemana başladım. Sekiz sene keman çaldım. Çarlık Rusyası yıkılınca Selaniğe gelen Ruslardan dans dersi aldım. Yağlı boya dersi aldım.” (Makbule Süren) Annem çok güzel kanun çalardı diyor Vedia Elgün. Özenle koruduğu en değerli anı eşyası annesinin nota defteri.



DİNİ İNANÇLARI

Çok kapsamlı bir konu olmasına karşın Selanik Müslümanlarının dini inançları üzerinde de kısaca durmak istiyorum. Bu konuda görüşme kayıtları şunlar var: “Okulda din dersi yanında,namaz uygulaması da öğretiliyordu. Özellikle ramazanlarda ibadete daha büyük önem verilir. Müdürlük katındaki sofada namaz kılınırdı (R.Tesal). Dini bilgileri annem verirdi. Duaları ezberletirdi bize. Babamın sabah erken kalktığını, sabah namazına gittiğini, Cuma namazına gittiğini hatırlıyorum.” Diyor Vedia Elgün.

“Evimizin yanında bir cami vardı. Mevlüt olduğu zaman oraya giderdik, şerbet falan içerdik. Annem idadiyi bitirmiş. Dini terbiye öğretmişler ona okulda, her okulda olduğu gibi din dersleri var. Annem hepsini biliyordu, fakat yapmıyordu. Dini ibadetlerime üniversiteyi bitirdikten sonra başlayabildim. 26 yaşında başladım. O gün bu gün hala namazımı kılarım. Orucumu tutarım. Duada Allah, Peygamber ve annem-babamdan sonra Atatürk’ün ismini okuyorum. Çünkü bu hayatı bize o verdi. memleketi kurtardı. Bir de nankörler, Atatürk’e leke sürmeye kalkıyorlar…”

Türkiye’deki bütün mübadiller Mustafa Kemal Atatürk’ün hemşehrisi olmakla gurur duyarlar. Lozan Mübadilleri Vakfının yapmış olduğu sözlü tarih görüşmelerinin hemen tümünde Atatürk’e bir gönderme yapılıyor. Kimi Atatürk hakkında bir anı anlatıyor. Kimi Selanik’te yakın komşu olduklarını belirtiyor. Kimi de Atatürk’ün anne-babası ile bir akrabalık bağından söz ediyor. Makbule Süren gibi dini inancı güçlü, İslamın dini kurallarını tam olarak uygulayanlar dahi Atatürk’e kötü bir söz söyletmiyor.



POLİTİK DURUŞLARI

Makbule Süren’in bu son cümlesini biraz açmak gerekirse şu söylenebilir. Türkiye’de son iki yüz yıldır bir “ilericik-gericilik” başka bir ifade ile “laiklik - İslamcılık” çekişmesi yaşanıyor. 1900’lü yılların ilk çeyreğinden itibaren rasyonalizmin, ilericiliğin, batıcılığın, çağdaşlığın temsilcisi Mustafa Kemal’dir. Toplumsal ve ekonomik gelişmeye karşın geçmişe özlem duyan tutucu çevreler ise İslamcı bir düzeni, şeriatı savunmuşlardır. Onların referansı da İslamın kutsal kitabı Kur’an ve Peygamber Hz. Muhammed Mustafa’dır. Geçmişe özlem duyanlar, Mustafa Kemal’i dinsizlikle, masonlukla, dönmelikle suçlamışlardır. Bu suçlamalar karşısında dini inançlarından şüphe edemeyeceğimiz Selanik Müslümanlar hiç tereddüt etmeden Atatürk’ün yanında yer almışlardır. Şöyle de denebilir. Selanik Müslümanları dini Peygamberleri Hz. Muhammed Mustafa ile siyasi önderleri Kemal Mustafa’yı birlikte benimsemişler, özümsemişlerdir. Dogmatizm’i dışlayıp akılcılığı ön plana çıkarmayı başarabilmişlerdir. Mübadillerin siyasi duruşlarında da bunu gözlemlemekteyiz. 90’lı yıllarda Türkiye’de siyasi islamın yükselişine tanık olduk. 1996 seçimlerinden İslamı referans alan anti-laik, anti-batıcı Refah Partisi genel seçimlerden birinci parti olarak çıkmış ve iktidar ortağı olmuştur. Bu seçimlerde mübadillerin yoğun olarak yaşadıkları Trakya, Marmara ve Ege bölgesinden bu partinin aldığı oy oranı % 5-8 arasında kalmıştır. 1946’dan sonra çok partili yaşama geçen Türkiye’de mübadil yerleşimlerindeki oylar genellikle Liberal ve sosyal demokrat partilere gitmiştir.



DÖNMELİK SUÇLAMALARI

Türkiye’de Selanik Mübadillerine yönelik başka bir saldırı da “dönmelik” suçlamasıdır.

Mesih olduğunu ilan eden Musevi cemaatinden Sabetay Sevi cezadan kurtulmak için Osmanlı Sultanının huzurunda İslamiyeti kabul etmiştir. Dış çevrelere karşı Müslüman gibi davranan fakat kendi aralarında ise Museviliğin ibadetlerini gizlice yerine getirdikleri söylenen bu gurup da Mübadelede Müslüman oldukları yada sayıldıkları için Türkiye’ye gönderilmişlerdir.

Sayıları çok fazla olmayan (verilen tahmini sayı: 5000 civarında) bu küçük topluluk, ekonomik olarak güçlü olmaları, batılı bir yaşam tarzı sürdürmeleri nedeniyle mübadelenin ilk günlerinden itibaren özellikle ırkçı ve İslamcı çevrelerin hedefi olmuşlardır. Selanik’teki Yeni Asır gazetesinin sahipleri, Feyziye Mekteplerinin sahipleri, Türkiye’de tekstil sanayinin öncüleri olan Bezmenler gibi ailelerin bu guruptan oldukları söyleniyor. Türk-Yunan dostluğu için mücadele eden gazeteci Abdi İpekçi ve yine son dönem Türk-Yunan ilişkilerinin gelişmesinde önemli katkıları olan eski dışişleri bakanı İsmail Cem’in bu guruptan olduğu ileri sürülüyor. Mustafa Kemal’in öğrenim gördüğü Selanik’teki Şemsi Efendi ilkokulu’nun sahibinin de bu guruptan olması nedeniyle Mustafa Kemal’in de “dönme” olduğu savları öne sürülmektedir. Son yıllarda Soner Yalçın’ın “Efendi-Beyaz Türkler”, Yalçın Küçük’ün “Tekelliyet” adıyla piyasaya sürdükleri kitaplarla bu konu üzerinde yapılan tartışmalar güncelleşmiştir. Türkiye’nin ekonomik, siyasi ve sosyal yaşamında önemli roller üstlenmiş Selanik kökenli bu zengin, eğitimli-kültürlü topluluğa yönelik gizli YAHUDİLİK suçlaması popülerleşerek tüm Selanik mübadillerini kapsar şekilde algılanmaya dönüşüyor. Selanik kökenli yaşlı bir mübadilin ilk tanışmamızda söylediği şu cümle suçlamaların boyutunu çok net özetliyor. “Selanikliyim; ama dönme değilim”.



ZOR YILLAR

15 Mayıs 1919 tarihinden sonra Selanikli Müslümanlar için sıkıntılı günler başlıyor. Yunan Ordusunun İzmir’e çıkışıyla birlikte Yunan milliyetçiliği de tırmanışa geçiyor. R.Tesal’ın o günlere ilişkin anıları şöyle: “Babamız bizi Akteon pastahanesine götürmüştü (Volos) Tam pastalarımızı yerken, dışarıda bir gürültü, bir bağrış çağrış oldu. Gazete satan çocuklar avaz avaz bağırarak içeri daldılar. İlave baskı satıyorlardı. İlk sayfasında kocaman bir resim vardı. Birtakım savaş gemilerini gösteriyordu. Ve iri puntolarla, Yunanların İzmir’i işgal ettikleri haberi veriliyordu. Bizim için savaş bundan sonra başlamıştı. Hele iskeleden (Kefaloskalo”dan Anadolu’ya sevkedilen asker dolu gemilerin “zito-yaşa” teraneleri arasındaki nümayişli uğurlanışı, artık iyice aklı başına gelen beni ve ağbeyimi çileden çıkarıp duruyordu… Türk delikanlı başında fes dolaşıyor. Bir Yunanlı gördü mü tepesi atardı, fanatik çünkü ve küt diye fesine vurur..” (R.Tesal)

“Türkiye’de İstiklal Harbi devam ederken bazı geceler aniden kiliselerin çanları çalmaya başlar, “Rumlar Kemal’i yakaladık,Kemal yakalandı..” diye bağırırlardı.” (Faruk Özvardar)

“Bir ara, bir eğlence falan gibi bir şeyler oldu. Sevinçliydiler. Sonra bir komşu gitti. “Ne oldu? Bir şey mi var” dedi. “Var ya Afyon düştü” demişler” (Makbule Süren)

.Selanik’te Türk-Yunan Savaşı her iki toplumda da dikkatle izleniyordu. Türkler Anadolu’daki hareketiYeni asır gazetesinden takip ediyorlarmış. “Gazeteyi alır, koltuğumun altında gizler getirirdim. Gizli gizli gazete okurdu burada evdekiler.” Diyor Makbule Süren. Yunan toplumunda yükselen milliyetçilik kendi zıddını da yaratıyor. Selanik’teki Müslümanlar arasında da Türk milliyetçiliği filizlenmeye ve yayılmaya başlıyor. Okullarda Türk milliyetçiliğinin temsilcisi yazarların kitaplarının okunması teşvik ediliyor, milliyetçi duyguları dışa vuran marşlar öğretiliyor. Reşat Tesal bu süreci şöyle açıklıyor: “…hocalarımız bize, milli harsı, elden gelen güçle ve temin edilebilin ders kitapları yardımıyla vermekten de geri kalmıyorlardı. Kurtuluş Savaşı başlangıcında Atatürk’ün söylediği dağ başını duman almış marşını dahi çın çın öttürürdük.Yunanlılar tabi bunun anlamını kavramıyorlardı..”



Yunan Ordusunun yenilgisinden sonra Yunanistan’a sığınan Rum Ortodoks mültecilerin Selaniğe gelişiyle baş gösteren kaos ortamı Selanikli Müslümanların yaşamını da derinden etkiliyor. Selanikli Müslümanlar, bu kaos ortamında evlerinin mülteciler tarafından işgal edildiğini, okullarının kapatılarak mültecilerin yerleştirildiğini dile getirmişlerdir.

Reşat Tesal bu günleri şöyle anlatıyor: “Yunanların Anadolu’da hezimete uğraması üzerine, ülkenin her yanında olduğu gibi Selanik’te de Türk azınlığı aleyhine korkulu bir baskı, tecavüz ve taşkınlık havası esmeye başladı. Bizim çevremizde bunu babamın mebusluk gücü bile durduramamıştı. Zaten uğradıkları hezimetin hemen ardından, ordu mensubu muhalifler, bir hükümet darbesi ile babamın mebusu olduğu partiyi iktidardan uzaklaştırmışlar,. Sakıt başbakan Gunaris ile diğer sorumlular kurşuna dizilmişti. Ülkenin bir çok yerinde sıkıyönetim ilan edilmiş ve buraya tam ve mutlak yetkili olarak, haşinliği ve sertliği ile tanınan general Pangalos tayin edilmişti…Yunan baskı ve taşkınlığı karşısında evimize kapanıyor, ışık bile yakamıyorduk. Azgın başıbozuklar tecavüzlerini, mebusluğu nedeniyle babamıza silah çekmeye, pencere altlarında birikerek saldırgan nümayişlere kadar vardırıyorlardı. Diğer Türk aileleri gibi biz de, geceleri evde bekçi bulundurmaya başlamıştık..Bu korkulu günlerin ardından, Anadolu’dan kaçan Rum ve Ermenilere barınacak yer bulma problemi çıktı. Bunlar pek perişandılar. Sokaklarda sürünüyorlar, geceleri de buralarda yatıp kalkıyorlardı. Ve durmadan iniltiyi andırır şarkılarla felaket ve sefaletlerini dile getiriyorlardı. Rumca bilmedikleri için Türkçe konuşuyorlar,şarkılarını da bizim makamlarımızla ve Türkçe olarak söylüyorlardı. İnleye inleye, hıçkıra hıçkıra söyledikleri bir şarkının sözleri hala hatırımdadır.

Atımı bağladım delikli taşa,

On iki kaymakam,bir Kemal Paşa,

Attılar bizi dağdan taşa,

Oooof, gençliğim evyaah!

Çaresiz kalan sıkıyönetim idaresi bunlara, Türk evlerine saldırıp işgal etme hakkını tanıdı. O

zaman korkunç bir tecavüz başladı. Ve, bir öğleden sonra, bizim de kapılarımız kırılarak içeriye kadın, erkek,çoluk, çocuk belki 50 kişi doldu. Kimseye bir şey sormadan ve babamın yalvar yakarına bakmadan, alt ve üst odaları paylaşmaya başladılar.. Zavallı babam ani bir kararla fesini kaptı, sokağa fırladı…Büyük bir teessür içinde doğruca sıkıyönetim komutanı general Pangalos’a çıkmış, kendisini tanıtarak aile hariminin korunmasını istemiş. Babam silahlı askerlerle geri geldi. General evi boşaltma emri vermiş… O akşam için kurtulmuştuk, Ancak, ertesi gün sabah erkenden saldırılar yeniden başladı. Saldırganlar,fırıncıdan sağladıkları kalın odunlarla evin kapısını zorluyorlardı. Sonunda kapı devrildi. İçeriye dört beş kişi girdi. Bunlar hemen sokak kapısını kaldırıp kırık döküğünü tamir edip yeniden yerine taktılar. Arkasını da destekleyerek başka kimseyi içeri sokmadılar. Biz de, uygunsuz işgalcilerin muhtemel yeni saldırılarını önlemek için, bu kimseleri kabullenmek zorunda kaldık. Şansımıza yeni gelenler gerçekten de çok efendi insanlar çıktı. Tekirdağ taraflarından geliyorlarmış. Gerçekten de mübadele ile Selanik’ten ayrılıncaya kadar bu aile ile bir çatı altında huzur içinde yaşayacaktık.”

Makbule Süren’in ve Vedia Elgün’ün ailelerine ait evlerde işgale uğramış. Vedia Elgün Vedia Elgün’ün bu konuya ilişkin anıları anlattıkları şöyle: “Yakup Paşa’da Atatürk’ün evinin civarında evimiz varmış. Fakat mübadeleden önce gelenler (1922) evimizin bir katını işgal etmişler. Kapıyı kırıp giriyorlarmış. Derken ikinci bir aile daha gelmiş. Babam, annem, babaannem, dört kardeşim var. Annem hamile, benim doğumum yaklaşmış, orada artık oturulamayacağını düşünerek babam Yalılar semtinde bir ev tutmuş. Ben orada dünyaya gelmişim.’



Türkiye’den gelen Rum Ortodoks mültecilerin barınma sorunlarına çözüm bulmak amacıyla Müslüman Cemaate ait cami, okul gibi kamu binaları da kullanılmış. Okul binalarına mültecilerin yerleştirilmesinden sonra Reşat Tesal’ın öğrenim gördüğü Ali Paşa Okulu, Makbule Süren’in öğrenim gördüğü Terakki Lisesi eğitim faaliyetlerine ara vermek zorunda kalmışlar.



EĞİTİM

Reşat Tesal Selanik Müslümanlarının eğitimi konusunda da ayrıntılı bilgiler veriyor: “Osmanlı idaresi zamanında, Selanik bizim başta gelen kültür kentimiz idi ve burada Türkiye’nin ilközel okuluŞemsi Efendi mektebinden doğan özel İdadi Feyziye Mektebi ve yine özel nitelikliteki diğer okul Yadigar-ı Terakki’den başka, resmi kimlikli bir Sultani, yine resmi bir İdadi, Rüştiye mektepleri, medreseler, hatta İstanbul Darülfünu’nun bir şubesini oluşturan ve Selanik Mekteb-i Hukuku adını taşıyan bir de Hukuk Fakültesi varmış. ..Ne yazık ki, Yunan işgalinden sonra Yadigar-ı Terakki gibi İstanbul’a göç edecek olan Feyziye Mektebi ile Mithatpaşa Caddesinin sonuna doğru, Türk azınlığın karargahı Cemaat-İslamiye’ye yakın yerde bulunan Türk Okulu Ali Paşa Mektebi ve Pazar Tekkesi semtinde bir ilk okul kalmıştı. Yunanlılar, bizim Ali Paşa Okulu’nu muhacirlere tahsis ettikleri için benim öğrenim işim dahi sekteye uğramıştı.”



Okulları kapanmış olsa da öğrencilerin eğitimlerini sürdürebilmeleri için yeni çözüm yolları aranmıştır. Reşat Tesal’ın babası Türk, Fransız ve Yunan öğretmenler tutararak oğlunun eğitimini sürdürmesini sağlamıştır. Bazı öğrenciler küçük guruplar halinde eğitimlerini evlerde, ya da mahallelerde yeni düzenlenen mekanlarda sürdürmüşler, bazı öğrenciler ise Mission Laique Française gibi Fransız okullarına devam etmişlerdir.

Mübadeleden önce Selanik’teki Türk okullarında uygulanan ders programlarında Yunanca da olduğu için yaşı küçük olan Vedia Elgün hariç diğer üç tanık Yunanca bildiklerini ifade etmişlerdir. Fransız okuluna giden Makbule Süren okul arkadaşlarının çoğunluğunun Musevi olması nedeniyle Yahudi dilini de bildiğini ifade etmiştir.



Selanikli Müslümanların çağdaş sanatlara da ilgisiz kalmadığını öğreniyoruz. Makbule Süren:“Selanik’te mandolin dersi aldım. Sonra kemana başladım. Sekiz sene keman çaldım. Çarlık Rusyası yıkılınca Selaniğe gelen Ruslardan dans dersi aldım. Yağlı boya dersi aldım.” Diyor. Vedia Elgün annesinin çok güzel mandolin çaldığını, arkadaşları ile toplu olarak müzikli toplantılar düzenlediklerini anlatıyor. Annesinden kalan nota defterini özenle koruyor.



Müslüman aileleri o dönemde yaşanan sıkıntılara rağmen çocuklarının eğitimini sürdürebilmeleri için her türlü fedakarlığa katlanmışlardır.

Çocuklarının eğitimine önem vermek Selanik mübadillerinin belki de en önemli özelliklerinden biridir.



Selanik’te eğitim hayatına başlayan Reşat Tesal mübadeleden sonra Türkiye ve Lozan’da eğitimi sürdürmüş. Hukuk doktoru diploması almış. Adalet Bakanlığının çeşitli kademelerinde görev yapmış. İstanbul’daki Marmara İktisadi ve Ticari İlimler Akademisinde dekanlık yapmıştır.



Makbule Süren, 1938 yılında İstanbul Üniversitesi Dişçilik Fakültesini bitirmiş, Cumhuriyet döneminin ilk kadın diş hekimlerinden biri olarak meslek hayatını İzmir’de sürdürmüştür.



Vedia Elgün, Öğretmen okulunu bitirmiş, yıllarca İstanbul Rum Cemaatine ait olan Zapyon Lisesinde Türkçe öğrenmenliği yapmıştır.

Faruk Süren Türkiye’de eğitimini sürdürememiştir. Selanik’te berber Kanaki’nin yanında çırak olarak başlayıp öğrendiği berberlik mesleğini Tekirdağ’da sürdürmüş. Kentin hem kadınları hem de erkekleri tarafından tercih edilen berberi olmuştur.



ELVEDA SELANİK

1912’den 1924 yılına kadar 12 yıl Yunanistan Vatandaşı olarak yaşamını sürdüren Selanikli Müslümanlar ile Selanikli Hıristiyanlar ve Museviler arasında ufak tefek anlaşmazlıklar dışında ciddi hiçbir sorun yaşanmamış. “Biz Selanik’te 12 sene Yunan yönetimi altında yaşadık ama doğrusunu söylemek gerekirse pek baskı görmedik” diyor Faruk Özvardar. Makbule Süren: “Memleketten ayrılırken Rum ve Yahudi komşularımız ile vedalaşıp, helalleştik. Bazı komşularımız ile ilişkilerimizi mektuplaşarak sürdürdük”lerini söylüyor.



Reşat Tesal’ın düşünceleri de aynı doğrultuda: “Yunanlı olan kiracılarımızla aramız çok iyiydi. Özellikle toptan içki bayiliği yapan Kiryazi ve iyi yetişmiş oğulları ile kiracı malsahibi ilişkisinin çok üstünde bir dostluğumuz vardı. Hele avukat olan büyük evlat Stamuli Kiryazi babama bir kardeş yakınlığı gösteriyordu. Diğer kiracılardan berber Niko ile fırıncı Miltiyadi bizlere candan bağlıydılar. Berber Niko’yu yıllarca sonra evinde ziyaret ettim. Yaşlı olmasına rağmen beni hatırladı, boynuma sarıldıve ağlayarak eski günleri yad etti. Volos’tan ayrılırken mübadele hükümlerine göre yasaklanmış olmasına rağmen”Bey, sen Türkiye’de mal edininceye kadar sıkıntı çekebilirsin. Bu nedenle biz, gelecek ayların kiralarını, hükümet yerine sana vereceğiz.” Dediklerini ve birkaç aylık toplu kiralarını babasına verdiklerini aktarıyor.



Selanikli Müslümanlar arasında sayıları az da olsa ekonomik güçlerini kaybetmemek için Arnavut tebasına geçerek Selanik’te kalanlar da olmuştur. Makbule Sürenin teyzesinin dünürleri ve Vedia Elgün’ün vapurları, zeytinyağı ve soda fabrikası olan eniştesi’nin ailesi de kalanlar arasındaymış.



MERHABA DOĞDUĞUM TOPRAK

Selanik mübadillerinin memleket özlemleri hiç dinmemiş. Reşat Tesal, Faruk Özvardar ve Vedia Elgün doğdukları toprakları ziyaret etme imkanı bulmuşlar.



1982 yılında kızı Meral ile Selanik’e gitmiş. “Selanik’i memleketimi çok özlemiştim. Hep aklımdaydı. Baba kız otobüsle gittik. Şehre vardığımızda gece olmuştu. İlk geceyi otelde geçirdik. Sabah baktım memleketimdeyim.Beyaz kuleyi gördüm, gözlerim açıldı. Kızıma “Çimdikle beni Meral, rüya mı değil mi gördüklerim anlayayım.” Dedim. Akçe Mescit’e, Boymisa’ya gittim. Kayınvalidemin evini buldum. Evde oturanlara kendimi tanıtınca çok sevindiler. Evin sahibi Hristo Bey ve eşi bizi çok güzel ağırladı. On gün kaldım doğduğum topraklarda. Çocukluğumda nereleri gezmişsem oraları gezdim. Hasret giderdim. Selanik’e gittim ama memleket özlemim dinmedi. Bir daha gitmeyi isterim doğrusu. Hep aklımda. Bazı geceler rüyama giriyor.”( İskender Özsoy, Mübadelenin Öksüz Çocuklar,Bağlam Yayınları,İstanbul 2006)



Ailesi Giresun’a iskan edilen Vedia Elgün mübadillerden uzak bir çevrede yetişmiş. Anne ve babasının anlattıkları Selanik öyküleri ile büyümüş. 70 yaşına girdiğinde öldüğünde gazetelerde yayımlanmak üzere bir ilan hazırlamış. Hazırladığı ilanda Selanik doğumlu bir mübadil olduğunu özel olarak vurgulamış. “Okuyan bir mübadil cenazeme gelecek, ben de tabutun içinde, bunu hissedeceğim. O kadar bir özlem benim ki” diyor. İlanı yazmasının üstünden yedi yıl geçtikten sonra 2000 yılının Ocak ayında mübadil çocuklarının bir araya geldiğini NTV televizyonun verdiği haberden öğrenir öğrenmez bizimle ilişki kurdu. O günden sonra vakfımızın en aktif üyelerimizden biridir.





Cumhuriyet Türkiye’sinde Selanikli olmak bir onur ve övünç kaynağı olmuştur. Mübadele Sözleşmesi gereğince Kara Yunanistan’ından Türkiye’ye gelen mübadillerin büyük çoğunluğu hangi kent veya bölgeden gelmiş olurlarsa olsunlar kendilerini öncelikle Selanikli olarak adlandırmışlardır. Bu adlandırma 2. ve 3.kuşaklarda da aynı şekilde devam etmektedir. Osmanlı yönetimi döneminde Selanik Vilayeti çok geniş bir alanı kapsıyordu. Kavala, Sarışaban, Drama, Serez, Demirhisar, Kılkış, Langaza, Karaferye, Vodina kentleri Selanik vilayetine bağlı sancaklar, mutasarrıflıklar ya da kaymakamlıklardı. Buralardan gelenlerin kendilerini Selanikli olarak adlandırmalarından daha doğal bir şey olamaz.

Ne var ki, Osmanlı yönetimi döneminde Manastır vilayetine bağlı olan Kozana, Kayalar, Florina, Gerebene, Nasliç ve Kesriye’den göç ettirilen mübadiller de kendilerini Selanikli olarak adlandırmaktadırlar. Bunun iki nedeni olabilir. Birinci neden; Bu yerleşim yerlerinden gelen mübadillerin tümü Selanik limanından gemilere bindirilmişlerdir. Sevk için sıranın kendilerine gelmesi için haftalarca, kimileri aylarca Selanik limanında kurulan çadırlarda bekletilmiştir. Selanik “Memleket”lerine son kez “elveda doğduğum toprak” denilen yerdir. İkinci ve en önemli neden ise; Atatürk ile hemşeriliğe vurgu yapılmasıdır. Atatürk ile hemşeri olmak onlar için yeni vatanlarında dışlanmalara ve haksızlıklara karşı koruyucu ve kollayıcı bir kalkan olmuştur.

Selaniklilik kimliği kuşaktan kuşağa aktarımlarla bu gün de varlığını sürdürmektedir.

(*) 30 Mart 2007 – 1 Nisan 2007 tarihinde Atina’da “Institute for Neohellenic Research” binasında yapılan RAMSES 2: EURO-MEDITERRENEAN RESEARCH NETWORK WORKSHOP: MEMORIES IN THE MEDITERRENEAN, BETWEEN HISTORY AND POLITICS” başlıklı çalıştaya İngilizce sunulan bildirinin Türkçesi.

http://www.lozanmubadilleri.org.tr/selaniklilik_kimligi.htm