Balkanlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Balkanlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Balkanların Etnoğrafik Haritaları 1877, 1847

Ethnological map of Balkans in 1877
Sp. Markezinis Politiki istoria tis neoterou ellados

 
Ethnographical map of the Balkans by Ami Boué, 1847
Dimitar Rizov, "Die Bulgaren in ihren historischen, etnographishen und politischen Grenzen", Berlin, 1917, page 26

Osmanlı Döneminde Balkanların Şekillenmesi

Barış Yıldırım

Lowry, 1993’ten beri bünyesinde bulunduğu Princeton’ın Yakındoğu Araştırmaları Kürsüsü’nden izinli bu sene. Profesör, belli aralıklarla Bahçeşehir Üniversitesi’nde ‘Erken Dönem Osmanlı Tarihi’ konusunda ders ve seminerler veriyor. Üniversite, geçtiğimiz günlerde Lowry’nin “Osmanlı Döneminde Balkanların Şekillenmesi 1350-1550” adlı çalışmasını Türkçe ve İngilizce yayımladı.

Tarihçilerin bakışı

14. ve 15. yüzyıl Osmanlı tarihine dair sınırlı bilgiye sahip olduğumuzu vurguluyorsunuz...
Maalesef; başka ikincil kaynak olmadığı için 16. ve 17. yüzyılda yazılan tarih çalışmalarına bakarak bu dönemi anlamaya çalışıyoruz. Oysa bu kaynaklardaki bakış açısında sorun var: Osmanlı, 16 ve 17. yüzyılda, ağırlıklı olarak Müslüman ve Sünni bir imparatorluk haline gelmişti. Dönemin tarihçileri de bu bakışla yazdılar tarihi.

Erken dönem ne açıdan farklıydı?
Osmanlıların Doğu Anadolu ve Arap ülkelerini fethetmeleri, 15. yüzyıl sonunu ve 16. yüzyılı buldu. O zamana kadar Osmanlı idaresindeki nüfusun en az yüzde 80’i gayrimüslimdi! Osmanlılar en başından o kadar pratik bir zekâyla yola çıktılar ki; amaçları bu insanları Müslüman yapmak değil, en etkili şekilde idare etmek, vergi toplamaktı. Anadolu’dan gelen dervişler mi bu nüfusu idare edecekti? Hayır. Bölgelerin Hıristiyan çocuklarını alıp, eğitip, Türkleştirip yeniçeri olarak geri yolladılar. Ancak yeniçerilere dair genel bilgiler bu dönem için geçersiz. Yeniçerilerin ailelerinden koptukları, evlenmedikleri, merkezden maaş aldıkları, sadece görevlerine adanmış oldukları düşünülür. Oysa bu döneme dair incelediğim tahrir defterlerinden çıkan sonuçlara göre, yeniçerilerin önemli bir bölümü maaşlı değil, tımarlıydı ve evleniyordu.

Bu bilgiye nasıl ulaştınız?

Balkanlar’dan 15. yüzyıla ait 57 tahrir defteri topladım: 15. yüzyıla ait tek gerçek yazılı kaynaklarımız bunlar. Böylece, 12 bin 500 yerel idareciye dair veri tabanı oluşturdum. Bu isimlerin 4 bini Hıristiyandı ve yerel nüfustandı.

Osmanlılar, Balkanları yüzlerce senedir idare edenlerin bir kısmını idari mekanizmalarına dahil etmişlerdi yani. Bu bir zorunluluktu: Çünkü Osmanlı akıncılarının fethettiği yerlere, öyle arkadan gelip yerleşen Türkmen kitleleri yoktu! Aynı şekilde yeniçeriler ister istemez, bölgede Müslüman nüfus olmadığı için Hıristiyan kızlarla evlendi. Ama bu fikirleri herkesin kabul edeceği iddiasında değilim!

Batı’ya ilerleyiş

Osmanlıların kalıcı bir perspektifle yerleştiklerini vurguluyorsunuz çalışmanızda.
Osmanlılar adeta net bir programla Batı’ya doğru ilerledi. Örneğin Dimetoka fethedildiğinde, kentin muazzam surlarının hemen 300 metre dışında Yıldırım Beyazıt büyük bir cami, yanında bir hamam, kervansaray, imaret yaptırıyor. Böylelikle kent, sur dışında büyümek durumunda kalıyor. Bugün de kentin merkezi o caminin etrafındadır. Hiçbir Müslüman mahallesi yokken böyle bir caminin yaptırılması şaşırtıcı. Bu aslında bir siyasi simgedir. Osmanlı’nın bu topraklara kalıcı olarak yerleşmek niyetinde olduğunu gösterir.

Kitapta yer alan, kendi çektiğiniz yüzlerce fotoğrafla, ikinci temel kaynağınız olan bölgedeki Osmanlı yapılarını belgeliyorsunuz.

Evrenos ve büyük oğlu, dokuz tane imaret yaptırmıştı; çünkü ordularının önemli bir kısmı işsiz dervişler, haydariler, kalendarilerdi. Bu insanların bakılması ve köylüleri yağmalamaması için onlara zaviye ve imaret yapmak şarttı. Her zaviye yemek dağıtıyordu. Fakir Müslüman ve Hıristiyanların buralarda bir araya gelmesi belki ilk kaynaşma zeminini oluşturmuştu.
Muhtemelen din değiştirmelerde bu zaviyelerin büyük bir rolü vardı.

KAYNAK VE DEVAMI: http://sanat.milliyet.com.tr/Sanat/HaberDetay.aspx?aType=HaberDetay&Kategori=&KategoriID=30&ArticleID=1048146&Date=18.01.2009&b=Osmanlinin%20donum%20noktasi%20%20Caldirandan%20sonra%20aranmali

AVŞARLARIN BALKANLARDA İSKAN EDİLDİĞİ YERLER

Çirmen (Svilengrat’a bağlı) ile Çirmen’e bağlı Akça Kızanlık, Kızanlık ve Uzuncaabathasköy, Silistre’ye bağlı Akkirman ve Kili, Aydos (Burgaz’a bağlı), Babadağı, İsmail Geçidi, Kozluca, Prevadi, Paşa’ya bağlı Cumapazarı (Manastır Serfice’de merkezi Kayalar), Eğribucak (Manastır Serfice’de), Gümülcine, Siroz (Siroz’a bağlı Timurhisar), Yenice-i Karasu (Gümülcine İskeçe’de), Yenice-i Kızılağaç (Yanbolu’da merkezi Hasanbeyli), Zağra, Niğbolu’ya bağlı Hezargrad (Razgrat), Köstendil’e bağlı İştip (Üsküp’te), Radovişte (Üsküp’te), Toyran (Selanik’te), Manastır’a bağlı Serfice, Yanya’ya bağlı Girenebe, Özi’ye bağlı Kırk Kilise. Ayrıca Bucak (Kili ve Akkarmen’ın olduğu bölgedir), Dedeağaç, Dimetoka, Filibe, Florine (Manastır’da), Kırcali, Selanik, Sultanyeri (Gümülcine’de merkezi Goşikavak), Şumnu, Tarhala, Tatarpazarı (Saruhanbeyli de denir) kazaları.

KAYNAK VE DEVAMI: http://www.turkmenhost.com/documents/Avshar/

“Rumeli-i Şahane”nin “Balkanlaşma”sı

Salih Altundere

“Bay Ganyo’ya Türk kaftanını çıkarmasında yardımcı oldular, üzerine bir Belçika ceketi geçirdi, herkes Bay Ganyo’nun tam bir Avrupalı olduğuna karar verdi.” [1]
Aleko Konstantinov


Giriş

Osmanlı Devleti kuruluşundan itibaren hızla yayıldı, üç eski kıtanın birleştiği kadim medeniyetlere beşiklik etmiş olan geniş bir coğrafyayı hakimiyeti altına aldı. Türk, İran, Roma mirasını İslam inancı çerçevesinde mezcedip kendine has çok dinli, çok dilli, çok kültürlü komplike bir yapı kurarak bu geniş ve karmaşık coğrafyayı asırlar boyu genel anlamda barış içerisinde elde tutmayı başardı. Balkanlar Osmanoğulları’nın ilk hakimiyeti altına aldığı bölgelerdendi. İlk fethedildiği dönemde pek gelişmemiş olan bu yarımada, Osmanlı Devleti’nin en çok yatırım yaptığı, eserler inşa ettiği bir bölge olarak zamanla devletin belkemiği diyebileceğimiz bir konuma ulaştı.

Osmanlı Devleti’nin zayıflamasıyla birlikte, jeokültürel olarak doğuyla batı arasında bir geçiş bölgesi olma niteliği sergileyen bu coğrafya, çok renkli yapısıyla “düvel-i muazzama”nın müdahalesine açık hale geldi. Nitekim 800 yıl aradan sonra Endülüs’ü İber yarımadasından tasfiye eden Avrupalı devletler, 600 yıl aradan sonra Osmanlı’nın da Balkanlar’dan tasfiyesinde yarımadanın bu özelliğini kullandılar.

Neticede “Şark Meselesi” Balkanlarda Osmanlı’ya karşı ayaklandırılan ve ne derece gerçek ulus oldukları tartışılır olan halklara Batılı devletlerin siyasi çıkarları doğrultusunda birer ulus devlet bahşedilmesiyle sonuçlandı. Ve bunu, günümüze kadar uzanan, sürekli gerginliğin ve çatışmanın, bölünmenin ve çekişmelerin hakim olduğu, asimilasyondan soykırıma kadar uzanan politikaların, isim değiştirmeye kadar varan aşırılıkların yaşandığı bir süreç takip etti. Öyle ki “balkanlaşma” (balkanization/balkanieren) birbirine düşman ufak parçalara ayrılma manasında siyasi literatüre bile girdi. “Balkan” kelimesi bizatihi bunalım ve kriz gibi kelimelerle özdeşleşerek olumsuz çağrışımlar yapan bir tabir haline geldi.

Bu çalışmanın ana çerçevesini, asırlar boyu barış içinde yaşamanın en orijinal örneklerinden birini oluşturan Osmanlı hakimiyeti altındaki Balkan halklarının hangi temel sebeplerle ve saiklerle son yüz, yüz elli yıllık dönemde böylesi bir duruma geldiğinin incelenmesi oluşturacaktır. Ortaya çıkan her sorunun kendine has diğer sebepleri olmakla birlikte, genel bir perspektiften bakıldığında sorunların ana kaynağını oluşturduğunu düşündüğümüz üç temel sebebin izahı bu çalışmanın yapısını oluşturmaktadır.

Tesbit ettiğimiz üç sebepten birincisini karmaşık ve çok renkli Osmanlı coğrafyasından, ve bu yapıyı bir arada tutan Osmanlı sisteminden ulus-devletlere dönüşüm, ikincisini büyük devletlerin aralarındaki çıkar ilişkileri ve çatışmalarının bölgedeki yansımaları, üçüncüsünü ise Osmanlı Medeniyeti’nin çok güçlü bir miras bıraktığı bölgede Osmanlı sonrası dönemde Batı medeniyetinin sert ben-idrakinin yol açtığı yıkım ve tasfiye oluşturmaktadır.

Bu üç temel sebebin izahına başlanmadan evvel çalışmanın ilk bölümünde “Balkan” tabirinin ortaya çıkışı ele alınacaktır. Bu coğrafyayı kastetmek için ne zamandan beri “Balkan” tabiri kullanılıyordu ve hangi saiklerle böyle bir kavram ortaya çıkmıştı? Hem konuya anlamlı bir giriş yapılması açısından hem de bu coğrafyanın adlandırılmasında meydana gelen değişme esasında bizlere bölgenin kaderindeki değişmeyi de gösterebilecek bir niteliğe sahip olduğundan çalışmaya bu şekilde bir başlangıç yapılması faydalı olacaktır.

“Balkanlar” tabiri nasıl ortaya çıktı?

Bölgenin tamamına yakınının Osmanlılar tarafından oldukça kısa bir sürede ele geçirilmesi ve Osmanlı Devleti’nin kurduğu sistemle bölgede kalıcı olduğunu göstermesinin ardından, bugün Balkanlar olarak bildiğimiz coğrafya Avrupalılar tarafından “Avrupa Türkiyesi”, “Avrupa’daki Türkiye”, “Osmanlı İmparatorluğu’nun Avrupa yakası” gibi Osmanlı Devleti’nin yarımadadaki varlığını çağrıştıracak kavramlarla anılmaya başlandı. Osmanlılar için ise bu bölge “Rum-Eli” yani “Romalıların, Rumların toprakları”, “Rumeli-i Şahane”, “Avrupa-i Osmani” idi. 1878 Berlin Antlaşmasından sonra Osmanlı Devleti’ni yarımadadaki topraklarının çoğunu kaybedince Avrupalı devletler bu bölge için yeni isim arayışına giriştiler. Osmanlı Devleti ile yapılan her antlaşmada lehlerinde taviz koparmaya çalıştıkları gayrimüslim bölge halkı ile bağdaştırmak amacıyla “Yunan Yarımadası”, “Slav-Yunan Yarımadası”, “Güney Slav Yarımadası” vb. tabirler gündeme gelirken, bölgeyi Avrupa’ya bağlama arayışının bir sonucu olarak “Güneydoğu Avrupa” ifadesi kullanılmaya başlandı, hem de Fransa’ya yahut Almanya’ya giden bir Yunan’ın hala “Avrupa’ya gitmek”ten bahsettiği bir dönemde. Avrupa merkezci anlayış ise kendini merkeze yerleştirdikten sonra doğunun bir parçası olan, ama kendine yakın kısmını kapsayan anlamında “Yakın Doğu” tabirini kullanmayı uygun gördü. “Güneydoğu Avrupa” tabiri, birliğini tamamlayan Almanların 19.yy sonlarında bölgeye ilgisinin yoğunlaştığı bir dönemde Almanlar tarafından kullanılmaya başlanmıştı, ancak Nazilerin iktidara gelmesi ve bu kavramı “Büyük Alman İmparatorluğu’nun güneydoğudaki doğal ekonomik ve siyasi uzantısı” anlamında kullanmaya başlamalarıyla gözden düştü. Nihayet yarımadaya Osmanlı ile ilişkilendirmelere son verecek bir kavram olarak yarımadanın tam orta kısmındaki dağlar silsilesinin adı olan ve sarp ve ormanlık sıradağ anlamına gelen “Balkan” tabiri yaygınlaştı. Bu tabir bile kelimenin Türkçe kökenli olması sebebiyle rahatsızlık veriyordu ama sonunda en yaygın kullanıma kavuşan kavram bu oldu. [2]

Bu yarımadaya yönelik isimlendirmeler bize bu coğrafyada yaşanan sorunların bahsettiğimiz üç temel sebebini anlamamız açısından ilginç bir gösterge sunuyor. Onun için çalışmanın bundan sonraki kısmında ilk önce bu üç temel sebebi geniş olarak ele alacağız. Ardından en son olarak, yarımadanın isimlendirilmesi sürecinin, mevzubahis olan üç temel sebebin nasıl ilginç bir şekilde öncül alametleri olduğunu göstereceğiz.

I. Osmanlı Sisteminin Çözülmesi ve Ulus-Devletlerin Kuruluşu

Ulus-devlet yapılarına dönüşüm sadece Balkanlar’da değil, dünyanın hemen hemen her yerinde birçok sorunlara yol açmıştır. Ancak Balkanlar’da bunun şiddeti çok daha derinden hissedilmiştir. Bunun Balkanlar’ın kendine has bazı özelliklerinden kaynaklandığı söylenebilir.

Bunların en başında Balkanlar’ın bir geçiş bölgesi vasfı göstermesi ve sonuncusu Osmanlı Devlet’i olmak üzere tarih boyunca genel anlamda çeşitli imparatorlukların hakimiyeti altında yaşaması sebebiyle çok karmaşık ve bir o kadar da renkli bir yapı göstermesidir. (Aşağıda ilk olarak bu konuyu inceleyeceğiz.) Renkli bir yapıyı değil, homojen bir yapıyı hedefleyen ve bu homojen yapı temelinde ulusal sadakat bekleyen ulus-devletlerin teşekkülü, kurucu elitlerden farklı nitelik arz eden topluluklar için oldukça problemli bir dönemin başlangıcı olmuştur. Ve Balkanlar’da bu kategoriye giren insanların büyük bir yekun oluşturması ulus-devletlere dönüşüm sürecini çok daha sancılı hale getirmiştir.

Milliyetçiliğin ve milli kimliklerin inşasında öteki tanımlaması şüphesiz ki önemli bir yer tutar. Nitekim dünyanın diğer coğrafyalarındaki milliyetçiliklerin gelişmesinde de benzer bir durum söz konusu olmuştur. Ancak Balkanlar’ı farklı kılan diğer bir husus olarak, bölgede çok köklü bir miras bırakmış olan Osmanlı’nın ötekileştirilmesi [3] Balkan milliyetçiliğinin getirdiği en önemli çıkmazlardan birini oluşturmuştur. Çünkü -Balkan devletlerinin genel anlamda daha önce ciddi siyasi ve kültürel güçlü ve kalıcı yapılar oluşturamamış olmaları ve son beş asırlarını Osmanlı hakimiyeti altında geçirmeleri sebebiyle- bu devletlerin sahip olduğu miras büyük oranda Osmanlı mirasıdır ve bu mirasın reddi ve ötekileştirilmesi Balkan halkları için süreklilikten kopuş ve tarihsizleşmeyi de beraberinde getiren bir sürece yol açmıştır.

Ulus-devletlerin oluşumunda diğer önemli bir husus da kimlerin ulusa dahil olduğu ve ulusun sınırlarının, yani vatanının neresi olduğu sorunudur. Burada da Balkanlar’ın kendine has yapısı problemlerin katlanmasında önemli rol oynamıştır. Bölgenin karmaşık ve çok renkli yapısı ulusa kimlerin dahil olduğu sorusunu güçleştirmiştir. Ancak Balkan ulus-devletlerinin hem kendi uluslarından olduklarını ileri sürdükleri kişilerin azınlık oldukları yerlerde, hem de uluslarından hemen hemen kimsenin yaşamadığı fakat geçmişte kısa dönemli hakim oldukları topraklarda hak iddia etmeleri vatan sorusunu çok daha girift bir hale getirmiştir. Balkan halkları dağınık bir coğrafyada ve iç içe yaşadıkları için ve geçmişteki kısa dönemli devletlerinin sınırları büyük oranda çakıştığı için aynı yer üzerinde birçok devlet hak iddia etmiş ve yayılmacı politikalar izlemeye başlamış, haliyle bu da beraberinde “balkanlaşma”yı getirmiştir.

Balkanlar’daki sorunların temelinde yer aldığını düşündüğümüz üç husustan ilki olan Osmanlı sisteminden ulus-devletlere geçiş sürecini, öncelikle Balkanlar’daki çeşitliliği ele alarak, bu çizmiş olduğumuz çerçevede izah edelim:

Ulus-devletlere dönüşüm öncesinde Balkanlar’ın demografik yapısı

Balkanlar’ın dünyadaki en renkli yapıya sahip olan, çok fazla sayıda farklı unsurun bir arada yaşadığı yerlerden biri olduğunu söylemekle pek abartmış olmayız. En azından yüzyıl öncesine kadar büyük oranda öyle idi. Bunda Balkanlar’ın iki özelliğinin bilhassa etkili olduğunu söyleyebiliriz.

Bunlardan birincisi bu yarımadanın tarih boyunca geçiş bölgesi olmasıdır. Yüzlerce yıl boyunca bu bölge Batı ile Doğu, Katoliklik ile Ortodoksluk, Hıristiyanlık ile İslamiyet, Habsburglar ile Osmanlı, Kapitalizm ile Sosyalizm, NATO ile Varşova Paktı vs. arasında geçiş bölgesi olma özelliğini göstermiş, bu iki kutuptan hangisi baskın gelmeye başlamışsa, o unsurlar bu coğrafyada yayılmaya başlamıştır. Böylece değişen dönemlerde farklı etkiler altında kalan bu bölge birçok farklı unsuru içerir olmuştur.

İkincisi ile bölgenin genel anlamda son yüzyıl hariç büyük imparatorlukların egemenliğinde kalmış olmasıdır. Ancak bu imparatorlukların zayıfladığı yahut dağıldığı ve siyasi birliğin bulunmadığı dönemlerde küçük bölünmüş ve birbiriyle çatışan siyasi yapılar ortaya çıkmıştı. Büyük imparatorluklar ise tabiatları gereği farklı unsurların hakimiyetleri altında yaşamasına genel anlamda imkan sağlamaktaydı. Sırasıyla, İskender’in, Roma’nın ve Doğu Roma’nın devamı niteliğindeki Bizans’ın hakimiyeti altında kalan bu bölgenin tamamına yakını 14. ve 15. yüzyıllarda adım adım Osmanlı hakimiyetine girdi. Bu dönemde bölgenin sakinleri Yunanlılar, Slav kökenli Sırplar, Hırvatlar, Karadağlılar, Makedonlar, Slavlaşan Bulgarlar, Roma kalıntısı Latin kökenli Rumenler ve Ulahlar ile bölgenin yerli halkı İlliryalıların torunları olan Arnavutlardan oluşuyordu. Ayrıca Çingenelerin yanı sıra Osmanlılardan önce gelmiş ve Hıristiyanlaşmış Türk unsurlar da mevcuttu. Hemen hepsi Bizans döneminde Ortodokslaşmış, ancak ağırlıklı olarak Hırvatların yaşadığı kuzeydeki bölgelerde Katoliklik baskındı.

Biz burada bugünkü yapıdan hareketle toplumları isimlendirmiş olsak da, Osmanlı yerel kültürleri koruduğu ve ayrımı dini sınıflandırmaya göre yaptığı için, aynı dine mensup olan, hele hele aynı dil kökeninden gelen halkları birbirinden net çizgilerle ayırmak neredeyse imkansızdır. Yani kimin hangi millete ait olduğundan çok, belirli dine sahip insanların oluşturduğu geçişken bir yapıdan söz edilebilir. Özellikle hem Ortodoks Hristiyanlar olan hem de Slav kökenli lehçeler konuşan geniş bir alana yayılmış halklar için bu çok daha geçerli bir durumdur. (Bu durum haliyle belirli bir bölgede yaşayan insan topluluğu için pek çok Balkan devletinin hak iddia etmesine yol açmıştır. Bu halin çarpıcı bir örneğini oluşturan Makedonya’nın durumu daha sonra ele alınacaktır.)

Osmanlıların bölgeye hakim olması yarımadayı farklılık açısından bir kat daha zenginleştirdi. Osmanlı’nın iskan politikalarıyla önemli bir Türk nüfus buralara yerleşti, aynı zamanda diğer birçok etnik unsurdan da kimi zaman tamamına yakını kimi zaman sadece küçük bir kısmı olmak üzere İslamiyet’i kabul edenler oldu.[4] Arnavutların ve Çingenelerin çoğu müslüman olurken, Sırplarla aynı kökenden olan Boşnaklar, Bulgar Müslümanları olan Pomaklar, Makedonyalı Müslümanlar, daha çok Türk nüfusu içinde eriyen Yunan Müslümanlar diğer önemli müslüman grupları oluşturdular. Ancak kökeni Selçuklulara dayanan ve ismini İzzettin Keykavus’tan alan Gagavuzlar, büyük oranda Ortodoks Hıristiyan olarak kaldılar. [5] Büyük oranda Osmanlı döneminde yarımadaya yerleşen bir diğer unsur da İspanya’dan sürülünce Osmanlı Devleti tarafından kabul edilen ve bu bölgeye yerleştirilen Yahudilerdir.

Bölgenin son hakiminin Osmanlılar oluşu yarımadanın zenginliğinde kritik bir önemi vardır. Çünkü Osmanlıların getirdiği zenginlik sadece Türk ve Müslüman unsurların bölgeye yerleşmesi, bazı yerli unsurların da İslamiyet’i kabul etmesi değildir. “Osmanlı’nın başarısı, geleneksel kültürleri kendi bünyesinde yaşatan, farklı insan unsurlarını kendi iç bütünlüklerini koruyan ve yeniden üretebilen bir üst sistemik bütünde bir arada tutabilmesindeydi.” [6] Yani farklı unsurların bulunmasını tolere etmiyor, onlara bizzat kendi sistemi içerisinde yer açıyordu.

Osmanlı Devleti bu yapıyı millet sistemini kurarak temellendirmişti. Bu sistem kelimenin bugünkü anlaşıldığı manada etnik unsurlara değil, dini sınıflara dayanıyordu. Müslümanlar müslüman milletliydi, bölgenin ağırlıklı nüfusunu oluşturan Ortodokslar ise farklı etnik ve dilsel yapıda da olsalar hepsi Rum Ortodoks milletine bağlıydı. Bu iki ana millet haricinde daha az sayıda mensup barındıran Ermeni (mezhebe bağlı ayrılıklarından dolayı ayrı bir millet idi), Katolik ve Yahudi milletleri de vardı.

Milliyetçi ideolojiler Batı Avrupa’da gelişmiş, büyük oranda gayrimüslim olan zengin tüccarlar tarafından Osmanlı coğrafyasına tanıştırılmış ve büyük devletlerin emelleri doğrultusunda teşvik edilmişti. Yalnız bu akımlar genelde Osmanlı coğrafyası, özelde Balkanlar açısından Batı Avrupa’da olduğundan daha farklı bir anlam ifade ediyordu. Batı medeniyetinin sert ve dışlayıcı vasfı [7] nedeniyle - Fransız İhtilali sonrası milliyetçilik akımları gelişmeden önce etnisite çok büyük problem oluşturmasa bile- özellikle dini açıdan Avrupa Devletleri Osmanlı Devleti’ne göre çok daha homojen bir yapı arz ediyordu. Hiçbir Avrupa devleti Osmanlı’da olduğu şekliyle bir çeşitliliğe sahip değildi.. 15.yy da İspanya’dan Katolik olmayan unsurların feci şekilde tasfiye edilmesi, Ortodoksların her fırsatta Katolikleştirilmeye çalışılması, 16.yy ortalarından 17.yy ortalarına kadar süren dönemde Avrupa’daki din savaşları Avrupa devletlerinin niçin daha homojen bir yapı sergilediğinin başlıca misalleridir. Aynı dönemde Osmanlı hakimiyetindeki halklar genel anlamda barış içerisinde yaşıyorlardı. Farklılıkları ahenkle bir arada tutmayı başaran Osmanlı sisteminde her farklı unsur hem kendi mahalli yöneticileri altında farklı bölgelerde dağınık halde yaşıyor, hem de diğer halklarla beraber özgün bir birliktelik oluşturuyordu.

Balkan coğrafyasının şimdiye kadar bahsettiğimiz, aşağıda bahsedeceğimiz, hatta bu çalışmanın kapsamı dışında kalması sebebiyle bahsedemeyeceğimiz pek çok özelliğine Makedonya ilginç bir örnek teşkil etmektedir. Osmanlı döneminde diğer Balkan devletlerinde olduğu gibi Makedonya’nın da kesin sınırları yoktu. Makedonya, Selanik, Kosova ve Manastır’ı kapsayan bölgeye dair genel bir adlandırmaydı. Balkanlar’ın temel özelliği olan çeşitlilik Makedonya’da inanılmaz boyuttaydı. Balkanlar’da yaşayan hemen her halktan insan bu coğrafyada yaşamaktaydı. Balkanlar’ın –Osmanlı hakimiyeti sona ermeden önce- çoğu yerinde olduğu gibi, hatta onlardan çok daha fazla oranda burada da büyük bir Müslüman nüfus yaşıyordu. Ayrıca bu bölge tarihte hem Bizans’ın, hem de kısa dönemli olarak orta çağ Sırp ve Bulgar krallıklarının bir parçası olduğundan üzerinde tarihi hak iddia etmek için Balkan devletlerine yeterli imkan veriyordu. Balkanlar’da derin bir iz bırakan Osmanlı’nın Makedonya’daki mirası ise diğer bölgelere kıyasla çok daha ileri boyuttaydı. Kısacası Balkanlar’ın sahip olduğu temel özelliklerin hemen hepsinin çok daha fazlası Makedonya’da bulunmaktaydı. [8] Bu özel konumu sebebiyle Makedonya’nın durumuna zaman zaman çalışmamızın diğer bölümlerinde de değineceğiz.

Osmanlı sisteminden ulus-devlete giden yolda Balkanlar

19. yüzyılda Fransız İhtilali’nin getirdiği akımlar ve gelişen kapitalist Pazar ekonomisi Osmanlı’nın bu kendine has yapısını ciddi bir şekilde sarstı. “Kadimin süreklilik arzeden unsurlarını koruyarak değişen dinamik konjonktüre intibak etme çabası” [9] içerisinde olan Osmanlı Devleti sanayi devrimi, teknolojik gelişmeler ve sömürgecilikle asimetrik bir güç kazanan Avrupalı devletler karşısında, hem hakimiyeti altındaki geniş ve bir o kadar da karmaşık coğrafyayı korumakta hem de bu konjonktüre intibak etme çabasında yetersiz kalmaya başladı.

Farklı pek çok unsurun geniş bir alana dağılmış bir şekilde iç içe yaşadığı Balkanlar’da homojenliği hedefleyen milliyetçi ideolojilerin gelişmesi ve ulus-devlet yapılarının kurulması bölge halkları için adeta bir felaketler dizisi getirdi. Ulus-devletlerin gelişi dünyanın diğer yerlerinde de pek çok halkı asırlardır yaşamakta oldukları topraklarda istenmeyen azınlıklar durumuna düşürürken büyük bir çeşitliliğe sahip olması sebebiyle Balkan coğrafyası için sorun çok daha ciddi boyuttaydı. Bu durumda “yeni ulusal rejimler, çok daha uzlaşmaz bir görüşü benimseyecekti. Bu rejimlerin idaresinde bir azınlık mensubunun konumu, eski imparatorluklardakinden çok daha kötü olabiliyordu.

Genel olarak, merkezi rejime karşı olan veya bir statü değişimini destekleyen her türlü harekete hainlik gözüyle bakılabiliyordu. (…) Yarımadanın her yanındaki ulusal liderler, aileler bölgede yüzyıllardır yaşıyor olsa bile, azınlık vatandaşlar için yabancı kelimesini kullanma alışkanlığı edinmişlerdi. Yugoslavya’daki Macar, Türk, Alman, Arnavut ve İtalyan yurttaşlara çoğunlukla bu gözle bakılıyordu; Romanya’daki Macarlar, Almanlar, Ukraynalılar ve Yahudiler de aynı kaderi paylaşıyordu.” [10]

Milli önderler bir yandan kendi milletlerinden olduklarını iddia ettikleri ama birbirinden bir çok bakımdan farklılıklar ihtiva eden insan topluluklarını birörnekleştirmeye çalıştılar, diğer yandan ise “yabancı” azınlıklar olarak düşündükleri toplulukları öldürme (yahut öldürülmelerine göz yumma), göçe zorlama, mübadele, mümkünse sert asimilasyon politikalarıyla eritmeyi ve yok etmeyi benimsediler. Azınlıklar Balkanlar’ın bu çok çeşitli yapısı yüzünden ciddi bir yüzde oluşturuyordu. 19.yy başında Balkanlar’da pek çok yerde baskın grup toplam nüfusun yarısını bile oluşturmuyordu. [11] Haliyle ulus-devletlerinin bekası için azınlıkların bir şekilde ya asimile edilmeleri yahut da bir şekilde azaltılmaları gerektiği düşünülüyordu. Yine Bulgaristan örneğinde, bunun başlangıç aşamasının nasıl gerçekleştirildiğini Kemal Karpat şöyle anlatıyor:

“Bulgar devrimcileri 1875 ve 1876 yıllarında Tuna'yı geçmeye ve halkı ayaklandırmaya ikna oldular, çünkü Bulgaristan olarak adlandırdıkları topraklarda, sabırsızlıkla kendisini "Türk boyunduruğundan" kurtaracak önderleri bekleyen bir "Bulgar ulusunun" varolduğunu iddia eden kendi propagandalarına inanır hale gelmişlerdi. Fakat Bulgar devrimcilerinin kendi başlarına yapamadıkları, Berlin Anlaşmasıyla Rusya ve Batılı devletler tarafından -gerçekten değilse de ismen- kendilerine altın tepsi içinde sunuldu. Anlaşmanın Bulgar özerkliğini ilan etmesinin ardından, Bulgarlara ait olduğu söylenen topraklar üzerinde, fakat aslında Bulgarların azınlıkta olduğu yerlerde bir Bulgar çoğunluğu ile Bulgar devleti hala kurulmayı bekliyordu. Bunun nasıl gerçekleştirildiği iyi bilinmektedir. Rus askerleri ve Bulgar silahlı çeteleri 300,000 kadar Türkü öldürdüler, 1,000,000 kadarını ise yurtlarından sürüp çıkardılar.” [12]

Bu tasfiyenin ileriki bir örneği olarak da oldukça yakın bir dönem olarak sayılabilecek olan bir dönemde, komünist yönetimin çöküşünün hemen öncesinde, 80’li yılların özellikle ikinci yarısında yaşananlar oluşturmaktadır. Bulgaristan hükümeti, nüfusun önemli bir kısmını oluşturan Müslümanları asimile etme maksadıyla ülkedeki Müslümanların isimlerini zorla değiştirmeye çalışıyordu. [13] Sünnet olmak, kurban kesmek, hatta cenazelerin yıkanması bile yasaktı. [14] Kimi camiler yıkılmış bazıları ise tütün deposuna dönüştürülmüştü. On binlerce insanın baskılardan kaçarak Türkiye’ye göç etmesi ise olayın ayrı bir boyutuydu.

Hıristiyan unsurlar zaten aralarında birbirlerini ayıran keskin çizgiler olmaması sebebiyle asimile edilmeye daha müsaitti. Ancak asimile edilemeyeceği -yahut bunun çok zor ve uzun bir dönem alacağı- düşünülen Müslüman unsurlar katliam ve göçe zorlama ile yok edilmeye çalışılmıştı. Gerek Yunanistan, gerek Sırbistan, gerekse Romanya olsun ilk isyanlar çıkar çıkmaz yapılan ilk iş bölgedeki Müslümanların öldürülmesi yahut sürülmesi, mallarının da müsadere edilmesi olmuştu. Bağımsızlıklarını kazandıran antlaşmaların da bir maddesi daima bölgedeki Müslümanların ülkeyi terk etmesi oluyordu. [15] Sınırları içerisinde çok büyük miktarda Müslüman nüfus bulunan Bulgaristan’ın 1878’de otonomi kazanmasından 1989’da komünist rejimin yıkılmasına kadar olan dönemde yaşananlar da bu durumun Müslümanlar açısından vaziyetin ne kadar insanlık dışı uygulamalara varabildiğinin bir göstergesidir.

Milliyetçi hareketler başladığından bu yana Balkanlar’da mübadeleler ve göçe zorlamalar ile büyük nüfus transferleri yaşanmıştı. Bu durum ulus-devletlerin yapılarını daha istikrarlı bir temele oturttuysa da, bunun bedeli hem göç eden milyonlarca insan için, hem de değişmenin söz konusu olduğu her iki devlet için de çok ağır oldu. Göç edenler çoğu zaman malını mülkünü büyük oranda arkasında bırakmak zorunda kalıyor, eskinin zenginlik ve refah içinde yaşayan büyük toplulukları göç ettikten sonra çoğu zaman oldukça sefil vaziyette her şeye sıfırdan başlamak durumuyla karşılaşıyorlardı. Beş milyonluk Yunanistan’a bir buçuk milyona yakın Rum’un göç etmesi sonucunda Osmanlı’nın zengin ve müreffeh Rumlarının sefil Yunan vatandaşlarına dönüşmesi bu sürecin trajik bir göstergesidir. [16]

Ayrıca her devletin kendi sınırları dışında kendi milletinden addettiği pek çok azınlığın yaşaması Balkanlar’ı balkanlaştıran önemli bir sebep oldu. Sınırların “ulusların kendi geleceğini belirleme” prensibinden ziyade aşağıda da değineceğimiz şekilde, zafer ve mağlubiyetlere ve büyük devletler arasındaki dengelere bağlı olarak çizilmesi sonucu bazı azınlıklar bulundukları bölgelerde çoğunluğu oluşturuyordu. Önemli bir istikrarsızlık sebebi olan bu durum ulus-devlet sisteminde -yeterli irade ve kudretin olduğu takdirde- hak iddia etmek için meşru bir sebep oluşturuyordu. Onun için böyle durumlarda bu azınlıkların çok sert yöntemlerle azaltılmaya çalışılmıştı. Balkanlar’da bu durumdan özellikle mustarip olan halkın Arnavutlar olduğunu söyleyebiliriz. Nitekim, diğer Balkan devletlerinde olduğu gibi arkalarında kendilerini devamlı destekleyen büyük güçler olmadığından kendi ulus-devletlerini bile diğerleri arasında paylaşılmaktan zar zor kurtaran Arnavutlar, nüfuslarının önemli bir bölümünü sınırlarının dışında bırakmak zorunda kalmışlardı. Tabiatıyla bu durumda dışarıda kalan Arnavutlar ciddi bir baskı altında kaldılar. Nüfusunun yüzde doksanını Arnavutların oluşturduğu, yapısı bugün bile hala istikrara kavuşmamış olan Kosova’da yaşananlar bunun acı bir örneğidir.

Balkanlar’da kimlik oluşumu ve Osmanlı’nın ötekileştirilmesi

Gellner’in ifadesiyle “sanayileşen” batı toplumlarının kendine has ihtiyaçlarından dolayı bir ulus-devlet kurma arayışları baş göstermişti. [17] Balkanlar’da ise Batı Avrupa’daki şekliyle milli bir bütünlük anlayışı olmadığı gibi, daha çok, yine Karpat’ın ifadesiyle “dini ve etnik niteliklerin karışımıyla oluşmuş, popüler bir cemaat birlikteliği ve ortak yaşam içinde var olma düşüncesi temelinde gelişmiş bir cemaat milliyetçiliği” [18] hakim idi. Mahalli yönetime katılma, evrensel anlayışa sahip dini milletlerine olan mensubiyet ve mahalli dini liderlerle etkileşim Osmanlı yönetimindeki halkların temel özelliğini oluşturuyordu. Batı Avrupa’da olduğu boyutta hiçbir şekilde bir “İngilizlik” ya da “Fransızlık” algısı yoktu. İlk olarak iktisadi ve içtimai sebeplerle başlayan isyanların, Batı’nın milliyetçilik fikirlerinden etkilenen ulusçu liderler tarafından bağımsızlığa ve ulus-devlet kurmaya yönelik ayaklanmalar halini alması ve başarıya ulaşması çoğu zaman imkansız görünürken büyük devletlerin politikaları neticesinde ulus-devletlere dönüşmesi neticesinde ulusçu liderlerin karşısına çıkan ilk görevleri karmaşık Osmanlı coğrafyasından kendi düşünceleri temelinde aceleyle bir “milli kimlik geliştirme” oldu. Bu milli kimliklerin nasıl geliştirildiği hakkında milliyetçilik teorisyenleri birçok farklı tespitte bulunmuştur. Ulusçu önderler daha çok seküler bir zihniyete sahip olsalar da dinin en önemli kimlik referansı olduğu Osmanlı toplumunda, tabi olarak, evrensel kilise anlayışından kopma ve yerel kiliselerin kurulması ilk aşamayı oluşturdu. Sırp ve Bulgar kiliselerini bir yana bırakırsak, Yunanistan bile -Fener Rum Patrikhanesi tüm cesametiyle mevcutken- kendi milli kilisesini kurdu. Çünkü Patrikhane evrensel bir anlayışa sahipti ve Osmanlı hakimiyeti altındaydı, yani Osmanlı’yı temsil ediyordu. Yunanistan’a ise milli bir kilise lazımdı.

Milli, şanlı ve “Türk boyunduruğu”na karşı asırlarca şerefle direnmiş(!) bir tarihin ve geleneklerin icadı [19] konuşulmakta olan pek çok farklı yerel dilden birinin seçilip, yabancı (yani genel olarak Osmanlı) unsurlardan ayrıştırıldıktan sonra basının ve kitle eğitiminin gücünün kullanılarak sınırlar içerisinde milli bir dilin oluşturulması [20] ve benzeri ulus meydana getirme teknikleri sayesinde kimlik oluşturulması için gereken temel üç unsur olan din, tarih ve dil, milli bir çerçevede dönüştürülmüş oluyordu. Bu, dinin evrensel anlayıştan koparılarak devlet vesayeti altına alınmış olması ve büyük oranda suni olan tarih ve dilin devlet eliyle inşası ve icadı ile sağlanmıştı. Yani bir anlamda devletler milletlerini yaratıyordu, milletler devletlerini değil.

Ancak Balkan devletlerinin büyük bir handikapı vardı. Kendi milli kimliklerini oluşturmak için Osmanlı Devleti’ni “öteki” konumuna yerleştirmişlerdi. Dört beş asır boyunca Osmanlı toplumunun bir parçasını oluşturduktan sonra onu düşman konumuna yerleştirmek bu yeni ulus-devletlerin en zayıf noktalarından bir oldu.

Daha önce de belirttiğimiz gibi -Yunanistan’ı ayrı tutarsak- Balkan devletleri genel anlamda sırasıyla İskender, Roma, Bizans ve Osmanlı gibi imparatorlukların hakimiyeti altında varlığını sürdürmüştür. Ancak bu devletlerin zayıfladığı dönemlerde yarı-bağımlı ya da görece bağımsız siyasi yapılar kurmuş ancak süreklilik arz eden büyük siyasi sistemler oluşturamamıştır. Mesela Bulgar krallığı biri 9. yüzyılda, diğeri de 11. yüzyılda olmak üzere Bizans’ın görece zayıf olduğu iki dönemde belli bir hakimiyet sağlayabilmiştir. Ayrıca bu halklar kendilerine has kültürel unsurlarında belli bir sürekliliği muhafaza etmekle beraber daha çok hakimiyeti altında oldukları devletin kültüründen etkilenmişlerdir. Bölgenin son, en uzun ve en istikrarlı hakimi olan Osmanlılar, bu halklara kendilerine has yapılarını sürdürecek bir alan tanımış, aynı zamanda bu uzun süreç içerisinde Balkanlar’da hayatın her alanında derin bir miras bırakmıştır. Bu sebeple Balkan halklarının sahip olduğu miras içerisinde en önemli yeri Osmanlı mirası tutmaktadır. Ne var ki, milli kimlik inşasında, özellikle tarih perspektifinin oluşturulmasında Osmanlı’nın öteki olarak tanımlanması, Osmanlı’dan kalan bütün izlerin yok edilmeye çalışılması Balkan halklarını Davutoğlu’nun ifadesiyle “nihai anlamda tarihsizleşme ile noktalanacak şekilde tarihi süreklilikten koparak tarih bilincini kaybetmek”le yüz yüze bıraktı.” [21] Todorova’nın da belirttiği gibi 19. yüzyılda Avrupalıların yaptığı değerlendirmelerle Balkan tarih yazıcılığından kaynaklanan (bugünküler de dahil) değerlendirmelerin çoğuna göre “Osmanlı, otokton Hristiyan Ortaçağ toplumlarına (Bizanslı, Bulgar, Sırp, vb.) dayatılan, dinsel, toplumsal ve kurumsal açıdan yabancı bir unsurdur; Osmanlı’nın izleri saptanabilir, ama bunlara söz konusu toplumların yerli, doğal bünyesine yapılmış, organik olmayan eklentiler gözüyle bakılır. Bu yorumun temelinde, gerek Hristiyanlık’la İslam arasında, gerekse de yeni gelenlerin esas itibariyle göçebe uygarlığı ile Balkanlar’ın ve Yakın Doğu’nun eski kentsel ve yerleşik tarımsal uygarlıkları arasında köklü bir uyuşmazlık inancı yatmaktadır.” [22]

Balkan tarih yazıcılığı çoğu zaman bu yaklaşımı çok daha aşırı boyutlara vardırmıştır. Bugün de hala sürdürülmekte –ancak ulus-devlet anlayışının da zayıflamasıyla bugün yavaş yavaş yumuşamaya başlayan- yaklaşım, Osmanlı dönemini zalim “Türk boyunduruğu”nda kalınmış, mücadele içinde geçmiş, çok da önemsenmemesi gereken bir dönem olarak görüyor. Osmanlı dönemini atlayıp daha gerilerde “şanlı bir tarih” arıyor.

Osmanlının dışlayıcı bir yaklaşımla “öteki”leştirilmesinin meydana getirdiği bir diğer sonuç, Osmanlı mirasının, yani Osmanlı bakiyesi eser ve unsurların tahribatı ve tasfiyesi oldu. Balkanlar, bu çalışmanın girişinde de bahsedildiği gibi, Osmanlılar tarafından ilk fethedildiği dönemde pek gelişmemiş bir bölgeydi. Fethinden sonra imparatorluğun adeta merkezi denilecek bir konuma ulaşmış ve Osmanlıların en çok yatırım yaptığı, eserler inşa ettiği bir bölge haline gelmişti. Osmanlı’nın “öteki”leştirilmesi sonucunda Osmanlı mirası her alanda tahribata uğramaya başladı. (IRCICA) Mostar Köprü’sünün Hırvatlarca bombalanması bu durumun yakın zamandaki sembolik örneklerinden birini oluşturmuştur.


“Ulus kimlerden oluşuyor?” & “Vatan toprakları neresi?”

Osmanlı hakimiyetinin önce zayıflayıp sonra dağıldığı ve tamamen sona erdiği Balkanlar’da son bir buçuk asırda yaşanan sorunların üç temel sebebinden biri olarak ele aldığımız “Osmanlı sisteminden ulus-devletlere dönüşüm süreci”nin incelendiği birinci kısmın giriş bölümünde, önemli bir sorun kaynağı olan bir hususun da kimlerin ulusa dahil olduğu ve ulusun sınırlarının, yani vatanının neresi olduğu meselesi olduğunu belirtmiştik.

Ulusa kimlerin dahil olduğu meselesi temel olarak iki problem alanı doğurmuştur. Bunlardan birincisi daha önce de pek çok kere değinmiş olduğumuz üzere Balkanlar’ın çok çeşitli ve geçişken yapısı sebebiyle ve Osmanlı’nın etnik herhangi bir yapıya göre değil dine göre sınıflandırma yapması sebebiyle birçok halkın hangi millete ait olduğunun çok net olmamasından kaynaklanmaktadır. Ulus-devletlerin kurulma aşamasında ayrı millet olduğu düşünülen unsurların ne derece ayrı olduğu, aynı millete mensup olduğu düşünülen unsurların da ne derece aynı milleti oluşturduğu da belli değildi. Diğer bir ifadeyle vaziyet şuydu: Fransız İhtilali’nin getirdiği akımlardan etkilenen, Osmanlı’nın zayıflamasından ve büyük devletlerin kendilerini desteklemesinden istifade eden milliyetçi önderlerin temsil ettiği belirli ufak azınlıklar bulundukları bölgede kendilerine en çok benzediklerini düşündükleri geniş halk kitlelerini kendi cemaatleri olarak hayal ediyor, bunları bir şekilde ulus-inşası yöntemleri kullanarak kendi uluslarından kılmaya uğraşıyorlardı. İşin içine belirli bölgeler üzerinde –büyük ölçüde icat edilmiş tarihe de dayanarak- hak iddiaları da girince aynı halklar üzerinde birçok devlet mücadele etmeye başlamıştı. Makedonya üzerinde hemen hemen bütün Balkan devletlerinin hak iddiası olması bunun çarpıcı bir göstergesidir. 20.yy’ın başında devamlı genişleme arayışında olan yeni kurulmuş Balkan devletleri için Makedonya’nın yukarıda anlatmış olduğumuz özellikleri hak iddia etmek açısından yeterli fırsat tanıyordu. “Yunanlılar, Makedonyalıların Slavlaştırılmış Yunanlı olduklarını iddia edip güney Makedonya’yı kendi topraklarına katarken ve Sırplar kuzey Makedonya bölgesinin ortaçağ Sırp ‘devletinin’ bir parçası olduğu iddiasıyla 1912-13 yıllarında Kuzey Makedonya’nın büyük bir bölümünü ilhak ederlerken; Bulgarların, Makedonyalıların Bulgar olduklarını ya da eğer Yunanca konuşuyorlarsa Helenleştirilmiş Bulgar olduklarını iddia etmelerine karşın 1912 yılına dek Makedonya nüfusunun çoğunluğu Türkler Arnavutlar ve Ulahlardan oluşan Müslümanlardan meydana geliyordu.” [23]

İkinci problemli husus ise bir Osmanlı mirası olan Balkanlar’da dinin belirleyici rolünün anlaşılamamasından kaynaklanmıştır. İslam’ı benimsemiş Bulgarlar olan Pomaklar “zorla Müslümanlaştırılmış Bulgarlar” olarak kabul edilip “gerçek” kimliklerinin kendilerine “iadesiyle” ulusunun bir parçası haline getirilmeye çalışılıyordu. Bu “kimlik iade etme” çabaları büyük kitlelerin başta Türkiye olmak üzere dışarıya göçüne sebep olmuş, geride kalanlar ise bin bir türlü insanlık dışı uygulamaya maruz kalmıştı. Yugoslavya’nın dağılma süreci de benzer şekilde dinin Balkan halklarının kimliğinde ne kadar önemli bir yeri olduğunun göstergesi oldu. Sırplar, Hırvatlar, Boşnaklar hatta Makedonlar aynı Slav kökene mensuptu. Ama aralarındaki dine dayalı farklılıklardan dolayı aynı milletin parçaları olmaları imkansızdı. Bu durumun göz ardı edilmesi etkileri bugün de süren derin bir istikrarsızlığın temel bir unsuru oldu.

Vatan topraklarının neresi olduğu meselesi de, birçok bölgenin birden fazla devlet tarafından kendi parçaları olduğu iddiası sebebiyle Balkanlar’da önemli bir sorun kaynağı olmuştur. Balkan devletleri hak iddialarını iki esas üzerinden yapıyorlardı. Bunlardan birincisi yukarıda izah ettiğimiz “ulusa dahil olanların” yaşadıkları yerler, ikincisi ise tarihi sınırlardı. Birincisinin problemli tarafı, Balkanlar’daki çeşitlilik ve geçişlilikten dolayı 1)Makedonya örneğinde olduğu gibi aynı halk üzerinde birçok devletin hak iddiasında bulunması, 2)bir devletin ulusunun yaşadığı yerde diğer devletlerin de uluslarının yaşıyor olmasıydı. Bu durumda savaşlardaki galibiyet veya mağlubiyete bağlı olarak herhangi biri o bölgeyi ele geçiriyor, diğer unsurlar da mübadele veya diğer yollarla oradan tasfiye ediliyordu. İkinci önemli çatışma alanı doğuran husus olan tarihi sınırlara dayanarak hak iddia etmenin problemli tarafı ise 1)ortaçağ Sırp ve Bulgar krallıklarında olduğu gibi, dayandırılan tarihin büyük oranda icat edilmiş olması ve bu bölgelerde sadece kısa dönemli, etnik temele dayanmayan ve belli güce ve sürekliliğe ulaşmamış hakimiyetlerin kurulmuş olması, 2)yine Makedonya örneğinde olduğu gibi, hak iddia edilen bölgelerin büyük oranda birbiriyle çakışıyor olması, 3)yüzde doksanı Arnavut olduğu halde Sırbistan tarafından işgal edilen Kosova örneğinde olduğu gibi, çoğu durumda, iddia edilen tarihi sınırların, zaman içerisinde yaşanan nüfus hareketlilikleri sonucu artık gerçeği büyük oranda yansıtmıyor oluşudur.

Vatan topraklarının bu iddialar çerçevesinde belirlenmesi Büyük Sırbistan, Büyük Hırvatistan, Megali İdea gibi toprak kazanımları hedefleyen hareketleri ortaya çıkarmış, bu da Balkanlar’ı “balkanlaştıran” önemli bir etken olmuştur. Süreç içerisinde bazı aşırı hareketler törpülenmiş gibi gözükse de, aynı zihniyet Balkan devletlerinin siyasetçilerinin temel muharriklerinden olmayı sürdürmüştür. Yakın zamanda Bosna’da ve Kosova’da yaşananlar bunun acı misalleridir.

II. Büyük Devletlerin Çıkar İlişkilerinin Balkanlar’daki Yansımaları

Ulus-devletlerin teşekkülünün Balkanlar’da yaşanmış olan sorunların ve hala süren istikrarsızlığın anlaşılmasındaki ehemmiyeti tartışılmazdır. Ancak vakıanın bunu da aşan, daha doğrusu bu süreci daha sancılı bir hale dönüştüren bir yönü olduğu da aşikardır. O da Balkan devletlerinin gerek bağımsızlıklarını kazanmalarında, gerek sınırlarının belirlenmesinde, gerek bu devletlerin toprak kazanımları ve kayıplarında, gerekse de bu devletlerin iç işlerinde “düvel-i muazzama”nın büyük tesiridir.

Osmanlı Devleti’nin zayıflaması ve sahip olduğu geniş coğrafya üzerindeki hakimiyetinin azalmasıyla birlikte, Osmanlı siyasi otoritesinin ve hakimiyeti altındaki halkların geleceği konusu büyük güçler arasında ciddi bir rekabet ve çatışma alanı doğurmuştu. “Şark meselesi” olarak da adlandırılan bu durum 19.yy’da büyük devletler arasındaki diplomatik ilişkilerin en önemli konularından biriydi. Bu gelişmeler çerçevesinde Balkanlar da bu rekabetin odaklandığı noktalardan biri haline geldi.

Büyük güçlerin aralarındaki rekabet ve çıkar çatışmaları, bölgeye yönelik politikaları ve müdahaleleri Balkanlar’daki son bir buçuk asırda yaşanan istikrarsızlığı daha da artıran bir rol oynamıştır. Çünkü:

İlk olarak, Balkan ulus-devletlerinin kuruluşunda kendi milli mücadelelerinden ziyade büyük devletlerin politikaları etkili olduğu için sınırların belirlenmesinde de nüfusa dayalı, etnik ya da dini gerçekliklerin temel alınmasından daha çok, büyük devletlerin kendi aralarındaki güçler dengesini sağlamaya yönelik çabaları etkili olmuştur. Bu durum da büyük güçlerin aralarındaki etkileşime ve çıkar ilişkilerine bağlı olarak toprakların el değiştirmesine, her el değiştirme de yeni problemlere yol açmıştır. Artık yeni devletler ulus-devlet olduğundan sahip oldukları topraklarda hemen asimilasyon politikaları başlatmış, azınlık unsurları mübadele ve göçe zorlama gibi yöntemlerle azaltmaya çalışmıştır.

Kuruluşundan bugünkü halini alana kadar Bulgaristan’ın yaşadığı süreç bu durumun en ilginç örneklerinden biridir. Balkanlar’da kendi hakimiyeti altında büyük bir güç oluşturmak isteyen Rusya 93 Harbi sonrasında Yeşilköy Antlaşması ile sınırları bugünkünün iki katına yakın bir alanı kaplayan, tabiri caizse devasa bir Bulgar prensliğinin kurulmasına Osmanlı Devleti’ni mecbur etmişti. Daha sonra bu durumun Balkanlar’daki güçler dengesini ciddi bir şekilde bozacağını fark eden diğer büyük devletler acilen müdahale edip Berlin Antlaşması ile ilk halinin yarısı kadar bir alanda, Ege Denizi’ne çıkışı olmayacak şekilde Osmanlı hakimiyetinde iki ayrı özerk bölgenin oluşturulmasını Rusya’ya kabul ettirdiler. Daha sonra bu iki prenslik birleşti. Bulgaristan’ın büyümesinde genelde Rusya destekçiyken, bu durum özellikle İngilizleri rahatsız ediyordu. Daha sonra Bulgaristan, hepsinde de büyük devletlerin önemli etkisinin olduğu savaşlardan Birinci Balkan Savaşı’nda tekrar büyürken, kaybettiği İkinci Balkan Savaşı, Birinci ve İkinci Dünya Savaşları ile tekrar küçüldü. Bu toprak kazancı ve kayıplarının her birini de nüfus transferleri takip etti.

İkinci olarak, bu yeni kurulan devletler iç işlerinde dahi uzun dönem ciddi manada büyük güçlerin tesiri altında kalmışlardır. Bu durum da bu devletlerin iç siyasetlerinin dahi büyük güçler arasındaki çekişmelere sahne olmasına sebep olmuş, ülkelerin kendi yapılarına uygun bir siyaset güdebilmelerini büyük oranda engellemiştir. Büyük devletlerin Balkan devletlerinin iç işlerinde oynamış oldukları rolün bu konuda en ilginç örneği bağımsızlığını kazanmasından 1923’e kadar olan neredeyse yüzyıllık dönemdeki Yunanistan’ın durumudur. Bu dönemde Yunanistan garantörlüklerini sürdüren İngiltere, Fransa ve Rusya’nın himayesi altındaydı. Bağımsızlığını kazandıktan sonra uzun bir çabaların neticesinde Bavyeralı kral Birinci Otto, Yunanistan’ı yönetmeye razı olmuştu. 1864’ten 1923’e kadar yaklaşık altmış yıl ise ülkeyi Danimarkalı krallar yönettiler. Bu dönemdeki partiler ise İngiliz, Fransız ve Rus partileriydi. Başlangıçta bir dönem Yunanistan’ın ordusu bile paralı yabancı askerlerden oluşuyordu. Ülkenin yönetimi bu dönem boyunca bu devletler arasındaki ilişkilerden ciddi oranda etkilendi.

III. Osmanlı içselleştiriciliğinden Batı dışlayıcılığına geçiş ve Balkanlar

Gerek ulus-devletlerin oluşum süreçlerini incelemek gerekse büyük devletlerin bu süreçte oynadığı rolü tespit etmek Balkanlar’daki sorunların kökenlerini anlamamız açısından önemli bir çerçeve sağlamıştır. Ancak bu bakış, daha çok kısa vadedeki değişimlere yoğunlaşmakta, insanlık tarihinin akışındaki değişim ve sürekliliği çok fazla dikkate almamakta, bunun neticesinde de açıklanması pek mümkün olmayan alanlar bırakmaktadır. Ulus-devletlerin kendi hakimiyetleri altındaki Müslüman olsun, Hristiyan olsun bütün yabancı unsurları eşit bir şekilde dışladığını farz etsek, yahut farklı davransalar da bunları da ulus inşası çerçevesinde izah etsek bile, bu yaklaşımla Batılı devletlerin Müslüman halklara karşı sergiledikleri yaklaşımı anlayamayız.

Mesela Bosna bunalımı ile iyice aşikar hale gelen Müslümanlara karşı büyük devletlerin çifte standartlı tutumunu ne ulus-devlet çerçevesinde, hatta ne de büyük devletlerin menfaatleri çerçevesinde izah edebilmek mümkündür. Sırpların saldırılarını ulus-devlet yaklaşımıyla açıklamak kısmen mümkün olsa da, Batılı devletlerin Bosna’da yaşananlara karşı tavrını anlamak için daha geniş bir perspektife ihtiyacımız var.

Onun için bu kısımda, medeniyetlerin özelliklerini ele alan daha geniş ve derinlikli bir bakış açısıyla Balkanlar’daki sorunların kökenlerini araştıracağız. Bu amaca uygun bir nitelik arz etmesi ve meselenin daha net bir şekilde anlaşılması açısından iyi bir çerçeve sağlaması sebebiyle çalışmanın bu kısımda Ahmet Davutoğlu’nun medeniyetlerin ben-idraklerine dair yaptığı mukayeseli tahlili hareket noktası olarak kullanacağız. [24]

Bu tahlilde yapılan sınıflandırmaya göre Osmanlı Devleti’nin de bir temsilcisi olduğu İslam medeniyeti güçlü ve esnek bir ben idrakine sahiptir. Batı medeniyeti ise yine güçlü fakat sert bir ben-idrakinin özelliklerini taşımaktadır. Burada güçlü olma vasfı ile iyi tanımlanmış, felsefi ve metafizik açıdan köklü bir temel üzerine oturmuş olma ile kapsamlı ve tutarlı bir dünya görüşüne dayanma kastedilirken, sert olmayla dışlayıcı ve nüfuz edilemez olma, esnek olmayla ise içselleştirici ve nüfuz edilebilir olma ifade edilmiştir.

Bu çerçevede güçlü ve esnek olarak nitelenen İslam medeniyetinin bir mensubu olan Osmanlı, gerek Yahudi, gerekse Ortodoks, Katolik yahut Protestan bir Hristiyan olan pek çok farklı unsuru bir arada tutmayı ve bunların hepsini kendi bünyesinin asli unsuru yapıp özgün bir kimlik oluşturabilmeyi başarmıştır. Rumların, Ermenilerin, Yahudilerin, Arapların ve diğer birçok halkın Osmanlı toplumundaki konumu bu vasfın bir göstergesidir.

Batı medeniyeti ise yine İslam medeniyeti gibi güçlüdür, ancak ayırıcı vasfı sert olmasıdır. Davutoğlu’na göre işte bu vasfı sebebiyle, 12. ve 15. yüzyıllar arası oluşumunu tamamlayan Batı medeniyeti, ardından büyük kolonyal yapılar kurmuştur. Bu süreçte hiçbir zaman özümseyici bir tavır sergilememiş, ya toptan yok edici yahut da ayrı durarak dışlayıcı bir yapı göstermiştir. Gerek Endülüs, gerekse Amerika ve Avustralya yerlileri yok edilmenin, apartheid rejimleri ise yok edilmesi mümkün olmayan unsurları dışlamanın başlıca misalleridir.

Bu temel hareket noktasını böylece belirttikten sonra bu kısımda inceleyeceğimiz husus Batı medeniyetin bu vasıflarının Balkanlar’daki sorunlarda ne gibi bir payı olduğunun tespitidir. Bu çerçevede karşılaşılan durum, asırlardır bölgede yaşayan Müslümanların kendilerine hayat alanı tanınmaması gereken yabancı unsurlar olarak görülmeye başlanması, bu doğrultuda girişilen hareketlerin gizli veya açık olarak desteklenmesi, Osmanlı eserlerinin tahribatına göz yumulması, ancak Müslümanlar tarafından verilecek en ufak bir tepkinin bile Batılı devletler nezdinde büyük reaksiyon doğurması olmuştur. Batı medeniyetinin dışlayıcı niteliğinin yol açtığı bu tasfiye sürecinin bir, bir buçuk asırdır sürüyor olmasına rağmen Balkanlar’da Osmanlı bakiyesi eser ve unsurların çok köklü ve güçlü olması sebebiyle bugün hala bu durumun etkileri sürmektedir.

Batı medeniyetinin dışlayıcılığın somut ilk işaretleri Balkan devletlerine bağımsızlıklarının verildiği antlaşmalarda aynı zamanda o topraklarda yaşamakta olan Müslümanların mallarını satıp terk etmelerine dair konulan hükümdür. Gerek Yunanistan’ın, gerek Sırbistan’ın gerekse Romanya’nın bağımsızlık elde ettikleri antlaşmalarda belli şartlardakiler hariç diğer Müslümanların tayin edilen bir sürede yeni kurulan ülke sınırlarını terk etmeleri istenmiştir.

Halbuki Osmanlı gayrimüslimleri, Osmanlı’nın içselleştirici vasfı sebebiyle kendilerini hiçbir zaman yabancı bir unsurmuş gibi hissetmemişlerdir. Onlar, Osmanlı Rum’u Ermeni’si ya da Yahudi’sidir. Ancak Balkanlar’da daha önce geniş nüfuza sahip olmuş olan Müslüman topluluklar, Osmanlı hakimiyetinin sona ermesinin ardından, bir anda kendilerini edilgen oldukları ve adeta yabancılarmış muamelesi gördükleri bir ortamda ve yeni ulus-devletlerin istenmeyen vatandaşları durumunda bulmuşlardır. Osmanlı bakiyesi eserler de bu dışlayıcılıktan nasibini almıştır. Osmanlı kültür ve medeniyeti, dolayısıyla Balkanlar’daki Osmanlı mirası feci şekilde tahribata uğramıştır.

Müslüman halkların talepleri söz konusu olduğunda, Batılı devletler çoğu zaman duymazdan, görmezden gelmiş, yaşanan katliam vb. durumlara karşı ya sessiz kalmış, ya da çok yetersiz ve gecikmiş tepkilerle tahribat gerçekleştikten sonra ve durumu hakkaniyete uygun bir sistemle çözmeye yanaşmayan bir tavırla meseleleri ele almışlardır. Yakın örnekler olarak gerek Bulgaristan’da 1985-89 arası dönemde, gerekse Bosna bunalımında Batılı devletlerin sergilemiş olduğu tavır bu durumu açıkça göz önüne sermektedir.

Batı medeniyetinin sert ben-idraki en belirgin olarak Batılı devletlerin Müslümanlar ile Hristiyanlara yönelik tutumlarında açık bir şekilde tezahür eden çifte standartlı yaklaşımlarında görülmektedir. Osmanlı Devleti’nin tabi hakkı olarak çıkan isyanları ve karışıklıkları bastırmak amacıyla düzenlediği askeri harekatlara karşı çok sert bir tutum takınır ve devamlı gündeme getirirken, isyankarların binlerce Müslümanı katletmesini, mallarına el koymasını görmezden gelmişlerdir.

Jelavich’in de belirttiği gibi büyük güçler tarafından yapılan “müdahaleler her zaman Hristiyanların yararına oluyordu. Hiçbir yabancı devlet Osmanlı idaresindeki benzer kötü koşullarla ilgili ya da Hristiyan idaresindeki baskılardan zarar gören Müslümanlar adına konuşmuyordu. Babıali’nin bu durum için yapabileceği çok az şey vardı. Yabancı müdahaleyi engelleyecek ve kendi evinde düzeni sağlayacak askeri güçten mahrumdu.” “Bu yüklerden başka Osmanlı hükümeti, kaybedilen topraklardaki Müslüman nüfusun trajik kaderlerinden ortaya çıkan maliyetleri de karşılamak zorundaydı. Bu topraklardaki Rus işgali yüz binlerce Müslümanın göç etmesine yol açan koşulları ortaya çıkarmıştı.1854 ve 1876 yılları arasında 1,400,000 Tatar’ın Kırım’dan göç ettiği tahmin edilmektedir. Rusya 1863 ila 1866 yılları arasında uyguladığı yeni iskan politikalarıyla yaklaşık 600,000 Çerkez’in Osmanlı İmparatorluğu’na göç etmesine sebep olmuştu. Babıali bu büyük hareketlilikle baş etmeye hazırlıklı değildi; bu nedenle çok sayıda yaşam kaybı olmaktaydı. Kayıplara rağmen Osmanlı toplumundaki Müslüman erkek nüfusun artması, bu insanların yerleştirilmesi sorununu çok zorlaştırıyordu. Balkan halklarının kaderine karşı çok duyarlı olduklarını iddia eden büyük güçler burada yardım etme gerekliliği hissetmemekteydi.”

Giriş bölümünde Endülüs’ün İber Yarımadası’ndan tasfiyesi ile Osmanlı’nın Balkanlar’dan tasfiyesi arasında benzerlik kuran bir ifadede bulunmuştuk. Halbuki Endülüs’ün tasfiyesi 15. yüzyılda gerçekleşmişti.. Osmanlı ise 19.yy sonu ile 20.yy başı gibi çok daha sonraki bir dönemde ve milliyetçilik ve ulus-devlet sistemi gibi çok daha farklı sebeplerle Balkanlar’daki hakimiyetini kaybetmişti. Ancak bizim bu kısımda ifade etmek istediğimiz de tam bu noktadır. Aradan geçen asırlarda engizisyon mahkemeleri kaldırılsa da “İnsan Hakları Beyannamesi” ilan edilse de kullanılan araçlar değişmiş, ama dışlayıcı ve yok edici zihniyet farklı şekillerde de olsa etkisini sürdürmeye devam etmiştir. Avrupa’nın farklı dinden olanlara (özellikle de Müslümanlara) karşı hoşgörüsüzlüğü 500 yıl önce Yahudi ve Müslümanların İber Yarımadası’ndan tasfiyesini getirirken, 20.yy’da da Avrupa’ya yayılmış durumdaki Yahudilerin ve Balkanlar’daki Müslümanların feci şekilde tasfiyesini getirmiştir. Osmanlı Devleti’nin zayıflayan konumundan yararlanan büyük devletler, Osmanlı Devleti’nin tasfiyesinde milliyetçiliği güçlü bir araç olarak kullanmışlardır. İsyanların başlamasında, yayılmasında ve başarıya ulaşmasında gizli veya açıktan büyük destek vermiş, her yenilgi veya benzer bir durumda antlaşma için masaya oturduklarında Osmanlı Devleti’nin “gayrimüslim” unsurları için kendi çıkarları doğrultusunda etnik temelli haklar talep etmişlerdir. Ancak, daha önce de belirttiğimiz gibi, benzer şekilde Müslüman halkların talepleri söz konusu olduğunda, çoğu zaman duymazdan, görmezden gelmiş, yaşanan katliam vb. durumlara karşı ya sessiz kalmış, ya da çok yetersiz ve gecikmiş tepkilerle tahribat gerçekleştikten sonra ve durumu hakkaniyete uygun bir sistemle çözmeye yanaşmayan bir tavırla meseleleri ele almışlardır. Böyle bir yaklaşım da sorunları daha baştan çözülemez kılmaktadır.


* Üç temel sebebin göstergesi olarak “coğrafi isimlendirme”

“Balkanlar” tabirinin ortaya çıkış süreci ve bu dönemde bu yarımadaya dair isimlendirme arayışları, çalışmamızın başında da belirttiğimiz gibi, Balkanlar’ın sorunların kökenlerinin anlaşılmasında orijinal bir gösterge niteliği sergilemektedir.

İsimlendirme arayışında en kritik muharrik olması açısında son temel sebepten başlayacak olursak, bu coğrafyanın isimlendirilmesi için “Balkanlar” tabirinin ortaya çıkışı, Batı medeniyetinin dışlayıcı ve tasfiye edici vasfını göstermesi bakımından önemlidir. Osmanlılar Rumları ve Roma’yı yani Bizans’ı hatırlatan “Rumeli” tabirini kullanmaktan çekinmezken, hatta özümseyip “Rumeli-i Şahane” ifadesiyle sembolleşecek şekilde kendisine mal ederken, Batılılar daha Osmanlı Devleti’nin Balkanların önemli bir bölümünde hakimiyetinin sürdüğü bir dönemde bile dışlayıcı bir şekilde Türklük, İslamiyet ve dolayısıyla Osmanlı ile özdeşleşen her şeyi silme arayışına girmişlerdi. Sonuçta ilk bölümde de bahsettiğimiz gibi birçok farklı denemeden sonra “Balkanlar” tabiri yaygınlık kazanan oldu. Balkan kelimesinin Türkçe kökenli oluşu da rahatsızlık sebebiydi ama üretilen diğer tabirler çalışmamızın çerçevesini oluşturan diğer temel sebeplerin etkisiyle yaygınlık kazanamamıştı.,

Bu üretilen tabirlerden “Güneydoğu Avrupa” tabirinin tutmamasını büyük devletlerin arasındaki güç mücadelesinin ve rekabetinin etkisi olarak okuyabiliriz. Neticede doğrudan Almanlarla özdeşleşmiş olan bir ifadenin kullanılması elbette diğer büyük güçler tarafından hoş karşılanmamıştır.

Son olarak “Yunan Yarımadası” yahut “Güney Slav Yarımadası” gibi tabirlerin tutmamasında da ulus-devletler için böyle bir durumun kabul edilemezliğinin etkili olmuş olabileceğini söyleyebiliriz. Birçok ulus-devletin bulunduğu bir coğrafyanın bunlardan tek birine atıfla isimlendirilmiş olması, elbette ki herhangi bir ulus-devlet için kabul edilebilir bir durum olmayacaktır.

Sonuç

Balkanlar’da son yüz, yüz elli yılda yaşanan sorunların kökenlerini tespit edip incelemeyi hedeflediğimiz bu çalışmada, mevzuyu, Osmanlı düzeninin zayıflayıp yerini ulus-devletlere devretmesi, büyük devletlerin aralarındaki rekabetin Balkanlar’daki yansımaları ve esnek ve içselleştirici Osmanlı düzeninden sert ve dışlayıcı Batı düzenine geçiş süreci çerçevesinde inceledik.

Zaman sınırlaması olarak son yüz, yüz elli yılın belirtilmiş olması, istikrar, düzen ve uyum içinde bir arada yaşamadan, derin bir istikrarsızlığa, kargaşaya ve birbirleriyle devamlı çatışan, bölünmüş küçük yapılara geçişi temsil etmektedir. Kısacası burada ayırıcı olan “Rumeli-i Şahane”nin “Balkanlaşma”sı sürecidir, ve bu çalışmada bu “Balkanlaşma”nın sebepleri araştırılmıştır.

Bu çerçevede ulus-devlet sistemine geçiş değişimi, büyük devletlerin etkisi konjonktürü, Batı medeniyetinin dışlayıcılığı ise sürekliliği temsil etmektedir. Çalışmanın bir bütünlük arz etmesi için bu üç unsurun da ele alınması elzem görülmüştür.

Burada hedef olarak son yüz, yüz elli yıl bütün olarak belirtilmişse de, dikkat edildiyse çalışmada ağırlıklı vurgu ilk zamandaki dönüşüm üzerindedir. İkinci Dünya Savaşı sonrası döneme büyük oranda değinilmemiştir. Bunun nedeni mevzubahis üç temel sebep de tesirini sürdürmekle birlikte bu dönemin kendine has başka özelliklerinin olmasıdır. Bahsettiğimiz temel sebepler çerçevesinde ortaya çıkan sorunlar en şiddetli olarak ilk dönemde yaşandığından o döneme yapılan vurgu fazladır. Ancak bazı şeyler bu geçen süre içerisinde değişse de üç temel sebebimizin etkisinin büyük oranda bugün de devam ediyor oluşu bu dönemi bir bütün olarak almamızı gerektirmiştir.

Mekan bütünlüğü sağlanması ve konunun dağılmaması amacıyla coğrafya olarak genel anlamda Osmanlı Avrupa’sı kastedilmiştir. Uzunca bir süre bölgenin tamamına yakınının Osmanlı hakimiyeti altında kalmış olması böyle bir yaklaşımı mümkün kılmıştır.

Balkan ülkelerine dair ifade edilen şeylerin çoğu esasen bir anlamda Türkiye için de geçerlidir. Ancak Türkiye’nin Balkan devletlerinden farklılaşan konumu böyle bir çalışmada Türkiye’nin dahil edilmesine imkan vermemektedir.

Son olarak Balkanlar’ın geleceğine ilişkin kısa ve bu üç sebep çerçevesinde çok genel bir değerlendirmede bulunacak olursak, ilk olarak, ulus-devletlerin çeşitli sebeplerle zayıflıyor oluşu buradan kaynaklanan problemlerde de bir azalmaya, yahut nitelik değiştirmesine sebep olabilir. İkinci olarak, büyük devletler ile ilgili durum genel anlamda gelecekte büyük güçlerin kimler olacağına ve bunların arasındaki güç dengelerine bağlı olacaktır. Son olarak, Batı medeniyetinin gücünde ve sertliğinde meydana gelebilecek değişimlerin sadece Balkanlar için değil, bütün dünya ülkeleri için kritik bir ehemmiyeti olacağını söyleyebiliriz.

[1] Bulgar yazar Aleko Konstantinov’un meşhur eseri Bay Ganyo’nun başlangıç kısmından olan bu alıntı Balkanlar’daki değişimin de özlü bir ifadesidir. Osmanlı’dan arınmışlardır, bu konuda kendilerine yardım edilmiştir, Batı modelini benimsemişlerdir. Cümlenin son kısmında ise ironik bir ifadeyle Avrupalılık sorgulanmıştır. Bkz: Aleko Konstantinov, Do Chicago i nazad. Bay Ganyo, Sofya: Bilgarski pisatel, 1983, 109 (Maria Todorova, Balkanları Tahayyül Etmek, (İstanbul: İletişim, 2003) s.90-91’den Türkçe olarak alıntılanmıştır.)

[2] Bu isim arayışlarıyla ilgili olarak bkz: Maria Todorova, Balkanları Tahayyül Etmek, (İstanbul: İletişim, 2003) s.65-68

[3] 1Balkanlarda Osmanlı mirası aramak anlamsız bir şeydir. Bizzat Balkanlar Osmanlı’nın mirasıdr.”(s.71). Balkanlar’da Osmanlı Mirasına dair bir çalışma için bkz: Maria Todorova, “Balkanlarda Osmanlı Mirası”, der. L. Carl Brown, İmparatorluk mirası : Balkanlar'da ve Ortadoğu'da Osmanlı Damgası, (İstanbul: İletişim, 2000) s.70-112

[4] Osmanlı’nın demografik mirası için bkz: Maria Todorova, “Balkanlar’da Osmanlı Mirası”, çev. Bernar Kutluğ, der.Kemali Saybaşlı, Gencer Özcan, Yeni Balkanlar, Eski Sorunlar, (İstanbul:Bağlam Yayıncılık, 1997) s.127

[5] Kemal H. Karpat, “Gagauzların Selçuk-Anadolu Kökenleri” der. Kemal H. Karpat, Balkanlar’da Osmanlı Mirası ve Ulusçuluk, (İstanbul:İmge Kitabevi, 2004), s.393-411

[6] Ahmet Davutoğlu, “Tarih İdraki Oluşumunda Metodolojinin Rolü: Medeniyetler Arası Etkileşim Açısından Dünya Tarihi ve Osmanlı”, (İstanbul:Divan İlmi Araştırmalar, 1999/2), s.20

[7] Bu husus üçüncü bölümde geniş olarak ele alınacaktır.

[8] Makedonya’nın bu çok çeşitli yapısının ve Makedonya’nın geçirdiği dönüşüm sürecinin bir incelemesi için bkz: Hugh Poulton, Who Are The Macedonians?, (Hong Kong: Indiana University Pres, 2000)

[9] Ahmet Davutoğlu, “Tarih İdraki Oluşumunda Metodolojinin Rolü: Medeniyetler Arası Etkileşim Açısından Dünya Tarihi ve Osmanlı”, (İstanbul:Divan İlmi Araştırmalar, 1999/2), s.13

[10] Barbara Jelavich, Balkan Tarihi, c.2, (İstanbul: Küre Yayınları, 2006), s.145

[11] Kemal H. Karpat, Osmanlı Nüfusu (1830-1914), Demografik ve Sosyal Özellikleri, (İstanbul: Tarih Vakfı, 2003)

[12] Kemal H. Karpat, Balkanlar’da Osmanlı Mirası ve Ulusçuluk, (İstanbul:İmge Kitabevi, 2004), s.44

[13] Bulgaristan’daki etnik Türklerin 1984-1989 yılları arasında zorla asimile edilmeye çalışılması hakkında detaylı bilgi için bkz: Hugh Poulton, Balkanlar – Çatışan Azınlıklar, Çatışan Devletler, (İstanbul:Sarmal Yayınevi, 1993), s.157-184

[14] a.g.e, s.164-165

[15] Barbara Jelavich, Balkan Tarihi, c.1, (İstanbul: Küre Yayınları, 2006), s.292

[16] Barbara Jelavich, Balkan Tarihi, c.2, (İstanbul: Küre Yayınları, 2006), s.145

[17] Ernest Gellner, Nations and Nationalism (London: 1983), p.40

[18] Kemal H. Karpat, Balkanlar’da Osmanlı Mirası ve Ulusçuluk, (İstanbul:İmge Kitabevi, 2004), s.13

[19] Eric Hobsbawm, Geleneğin İcadı, (İstanbul: Agora Kitaplığı, 2006)

[20] Benedict Anderson, Hayali Cemaatler, (İstanbul: Metis Yayınları, 2004), s.52-62

[21] Ahmet Davutoğlu, “Tarih İdraki Oluşumunda Metodolojinin Rolü: Medeniyetler Arası Etkileşim Açısından Dünya Tarihi ve Osmanlı”, (İstanbul:Divan İlmi Araştırmalar, 1999/2), s.35

[22] Maria Todorova, “Balkanlarda Osmanlı Mirası”, der. L. Carl Brown, İmparatorluk mirası : Balkanlar'da ve Ortadoğu'da Osmanlı Damgası, (İstanbul: İletişim, 2000) s.72

[23] Kemal H. Karpat, Balkanlar’da Osmanlı Mirası ve Ulusçuluk, (İstanbul:İmge Kitabevi, 2004), s.42

[24] Ahmet Davutoğlu, “Medeniyetlerin Ben-İdraki”, (İstanbul:Divan İlmi Araştırmalar, 1997/1)


Bibliyografya

Anderson, Benedict. Hayali Cemaatler. İstanbul: Metis Yayınları, 2004

Barbara Jelavich, Balkan Tarihi, cilt 1 ve 2. İstanbul: Küre Yayınları, 2006

Brown, L. Carl. İmparatorluk mirası : Balkanlar'da ve Ortadoğu'da Osmanlı Damgası. İstanbul: İletişim, 2000.

Davutoğlu, Ahmet. , “Medeniyetlerin Ben-İdraki”. İstanbul:Divan İlmi Araştırmalar, 1997/1

Davutoğlu, Ahmet. “Tarih İdraki Oluşumunda Metodolojinin Rolü: Medeniyetler Arası Etkileşim Açısından Dünya Tarihi ve Osmanlı”. İstanbul:Divan İlmi Araştırmalar, 1999/2

Gellner, Ernest. Nations and Nationalism. London: 1983

Hobsbawm, Eric. Geleneğin İcadı. İstanbul: Agora Kitaplığı, 2006

Karpat, Kemal H. Balkanlar’da Osmanlı Mirası ve Ulusçuluk. İstanbul:İmge Kitabevi, 2004

Karpat, Kemal H. Osmanlı Nüfusu (1830-1914), Demografik ve Sosyal Özellikleri. İstanbul: Tarih Vakfı, 2003

Poulton, Hugh. Who Are The Macedonians?. Hong Kong: Indiana University Pres, 2000

Poulton, Hugh. Balkanlar – Çatışan Azınlıklar, Çatışan Devletler. İstanbul:Sarmal Yayınevi, 1993

Saybaşlı, Kemali, Özcan, Gencer. Yeni Balkanlar, Eski Sorunlar. İstanbul:Bağlam Yayıncılık, 1997

Todorova, Maria. Balkanları Tahayyül Etmek. İstanbul: İletişim, 2003.

--------------------------------------------------------------------------------------------------
İstanbul Vilayeti ile Çatalca ve İzmit Sancakları



Edirne Vilayeti



Selanik Vilayeti



Manastır Vilayeti



Kosova Vilayeti



İşkodra Vilayeti



Yanya Vilayeti



Girit Vilayeti



Bosna ve Hersek Vilayeti



Rumeli-i Şarki Vilayeti



Bulgaristan Eyaleti




Harita kaynağı: 1323 hicri / 1907 miladi tarihli "Memalik-i Mahruse-i Şahaneye Mahsus Mükemmel Atlas"

KAYNAK: http://www.bura.org.tr/haberler/haberoku.asp?hid=576

Balkanlarımız-Yüz Yıllık Sürgün

Balkanlarımız-Yüz Yıllık Sürgün-Atlas Dergisi Aralık 2005 / Sayı 153      


Balkanlarımız-Yüz Yıllık Sürgün

Kaynak: http://www.kesfetmekicinbak.com/kultur/tarih/03372/index.php


Balkanlar, Osmanlı İmparatorluğu'nun Rumeli-i Şahane'siydi. Türklerin ve Müslümanların, her milletten Hıristiyanların yan yana yaşadığı, barış ve huzurun hüküm sürdüğü bir halklar tapınağıydı. Ta ki 19. yüzyılda kin ve düşmanlığın çığlığı yükselene kadar.

Yunan, Sırp, Bulgar, Karadağlı ya da Romen; Osmanlı'dan bağımsızlaşan her ülke, Avrupa devletlerinin koruması ve gözetimi altında etnik bakımdan temiz bir toprak yaratma yoluna girdi. Biri 1877-78'de, diğeri 1912-13 yıllarında gerçekleşen iki savaşla Osmanlı, Balkanlar'dan atıldı. Onun uzantısı sayılan Türkler ve Müslümanlar topraklarından söküldü. Milyonlarca kişi süngülerin önünde Türkiye'ye sürüldü. Köyler, şehirler basıldı, yağmalandı, yakıldı; 900 bine yakın Türk ve Müslüman katliamlarda, sürgün yollarında can verdi. Yüzyıla yayılan etnik temizlik hareketi sonucunda Türkler, Balkanlar'ın hayatından tart edildi. Geride küçük ve unutulmuş bir azınlık, içli Rumeli türküleri, hazin anılar ve tüyler ürpertici kıyım hikâyeleri kaldı. Atlas, bir zamanlar Balkanlar'ın pek çok bölgesinde toplam nüfusun çoğunluğunu oluşturan Türklerin ve onlarla özdeşleşmiş Arnavut, Boşnak, Pomak gibi Müslüman halkların tabi tutulduğu sürgün ve kıyımları araştırdı. Yüz yıldır sorulmayan bir sorunun, 'O Türkler neredeler şimdi? Onlara ne oldu' sorusunun cevabını aradı.

Yazı: Kemal Tayfur / Fotoğraflar: Tijen Burultay
 
Osmanlı'nın zaferiyle sonuçlanan Kosova Savaşı, Priştine yakınlarındaki geniş bir ovada gerçekleşti. Yenilgi, 19. yüzyılda Sırpların ulusça 'kutladığı' milli bir güne dönüştü. Bu yaklaşım, Arnavutların yurdu Kosova'yı sahiplenmeyi de beraberinde getirdi. Sırplar, 1980'li yıllarda, Padişah Sultan Murad'ın türbesinin bir iki kilometre ötesine, Gazimestan mevkiine bir anıt diktiler. Kaidede Sırp Prensi Lazar'ın şu sözleri yazılıydı: 'Her kim ki Sırp ve Sırp kökenlidir ve Kosova Ovası'na Türklerle savaşmaya gelmez; onun ne erkek, ne dişi, zürriyeti olmasın. Onun hasadı olmasın!' Sırp lider Miloseviç, Kosova Savaşı'nın 600. yılı anısına 1989'da burada bir miting düzenledi. Mitinge bir milyondan fazla Sırp katıldı. Önce Bosna'yı, ardından Kosova'yı kana boğan süreç böyle başladı. Gazimestan'daki Sırp anıtı şimdi uluslararası gücün koruması altında. Arnavutlar, anıtın kaldırılmasını istiyor.




Kosovalı bir gazeteciydi, savaşın tam göbeğindeydi ve felaketi günü gününe dünyaya duyurmak zorundaydı. Haber diye anlattığı her şey onun trajedisiydi; kardeşlerinin katlini, yaşadıkları topraklardan sürülüp atılmalarını, şanslı olanların malını mülkünü, evini barkını kaybetmek pahasına- mülteci olarak kurtulabildikleri bir dünyanın halini duyuruyordu. Bir gün sıranın kendisine geleceğini, bir sığınmacı durumuna düşeceğini aklına getirmiyordu.
Burbuçe Ruşiti, henüz bir genç kızken çocukluk arkadaşı Sırplarla ortak hayallerin ve umutların peşinde koştuğu yılları sürerken gün gelip duyurduğu olayların tanığı olacağını düşünemezdi. Oysa dedesi onu uyarmıştı: 'Unutma, Sırp komşu yastığının altından bıçağı eksik etmez!'
Burbuçe, Kosova'da gerginliğin tırmandığı günlerde, çocukluğunu ve gençliğini paylaştığı Sırp arkadaşıyla karşılaştı. Arkadaşı onu görmemiş gibi yapıp yüzünü çevirdiğinde, yastığın altındaki bıçağın çıktığını anladı. 'Tarih Balkanlar'da durmadan yineleniyor' diye düşündü.
Kim bilir, belki de bıçak yastığın altına hiç girmemişti. Hem sadece Kosova'da değil, bütün Balkan ülkelerinde yüz yıldan fazla bir zamandır bıçağın işi hiç bitmemişti. Kimi sakin dönemler vardı ki, o da bıçağın bilendiği aralara tekabül ediyor olmalıydı. Ve herkes biliyordu bıçak, Avrupa'ya bir tokat gibi uzanan Balkanlar'ın üzerinde parıldadığında, bu, yüz binlerce insanın katli, milyonlarcasının yerini yurdunu terk edip sığınacak bir kapı araması anlamına geliyordu.
Peki hangi kapı? En son Kosovalı Arnavutlar o kapıları zorladı. Arkalarında kol gezen ölümün hışmından kaçarken nereye sığınabilirlerdi? Arnavutluk'a mı? Makedonya'ya mı? Sınırlar kuşatılmış, yollar kapanmış, çoluk çocuk halkın geçebileceği yerler mayınlarla döşenmişti. Gene de her iki ülkeye yüz binlerce Arnavut sığındı. Bir o kadarı kara, soğuğa aldırmadan dağlarda, ormanlarda saklandı. Binlercesi de otobüslerle, trenlerle sınırları aştılar, Türkiye'ye sığındılar. Bir kısmı Kırklareli'ndeki göçmen kampına alındı, kimileri Türkiye'deki akrabalarına konuk oldu. Bazıları da, Türkiye'deki evlerine gelip yerleşti. Onlar, Burbuçe'nin babası gibi bu meşum günleri düşünerek çok önceden Türkiye'den ev almış olanlardı.
Buna hiç şaşırmadım. Bir haftadır Kosova'daydım ve herkeste Türkiye'ye ilişkin aynı duygularla karşılaşıyordum. Sorduklarında, İstanbul'dan geldiğimi söylüyordum. Hemen düzeltiyorlardı: 'Başistanbul!' İşte o duygu; Balkanlar'da Türk olsun, Arnavut, Boşnak, Goralı, Rom, Tatar, Pomak, Çerkes olsun her Müslüman'ın ortak hasleti böyle beliriyordu. Hepsi Türkiye'yi ikinci bir vatan olarak algılıyordu. Hayır, hepsi dememeliyim; Türkler, Kosova'nın yalnız ve sahipsiz Türkleri için Türkiye hep anavatandı.




O yüzden Bosna'da savaş patladığında, Kosova'da silahlar gürlediğinde, Makedonya'da, Yunanistan'da, Romanya'da, Bulgaristan'da ırkçı saldırganlık Türklerin ve Müslümanların üzerine bir kâbus gibi çullandığında Türkiye'ye uzanan yollar, göçmen kafileleriyle dolup taşıyordu. 'Neden Türkiye' diye sormaya kimsenin hakkı yoktu. Başlarına gelen her şey; öldürülmeleri, aşağılanmaları, tecavüzlere uğramaları, malları mülkleri yağmalanarak yurtlarından sürülmeleri Türkiye ile doğrudan ilgiliydi çünkü. Onlar yaşadıklarından Türkiye'yi sorumlu tutmadılar, bunu asla dile getirmediler. Ama felaketle sonuçlanan her savaşın, her saldırının Osmanlı'nın bu topraklardaki 600 yıllık tarihinden -ki bu onların da tarihidir- bağımsız olmadığını da biliyorlardı.
Priştine yakınlarındaki Milosevo köyünde konuk olduğum Arnavut aile, Türkiye'den geldiğimi öğrendiklerinde nasıl da hayıflanmışlardı. Savaş patladığında komşuları Türkiye'ye gitmeye can atarken Esat Berişa, Hollanda'daki oğlunun çabalarıyla bu ülkeye gidebildiklerini söyledi. Savaş bitince yerle bir olmuş köylerine geri dönmüşlerdi. Karısı İfaket Hanım söze girdi, 'Komşuları dinleyince Türkiye'ye gitmediğimize çok pişman olduk' dedi. Kırklareli kampının olanakları daha iyi olduğu için değil. 'Hollanda'da kampımızı ziyarete gelirlerdi; kimi bizi merak ettiği için, kimi yardım etmek için. Ama bizi gördüklerinde yüzleri ağrırdı.' Evet aynen, Türkçe kelimelerle böyle söyledi: 'Yüzleri ağrırdı.' Avrupa'nın ortasından gelen bu savaş mağdurlarını ziyaret ederek kendi insancıllığını hatırlamak isteyen Avrupalı, 'namaz kılan, takkeli, Doğulu yüzlerle' karşılaştığında, elinde olmadan suratını ekşitiyordu.
Ülkelerinde rekabet içinde oldukları halkların tepkisi ise hiç de 'yüzlerin ağrımasıyla' ifade edilecek gibi değildi: Sırpların, Bulgarların, Romenlerin, Yunanların gözünde Türk olsun olmasın her Müslüman, Osmanlı'ydı, yani Türk'tü. Osmanlı'nın bu topraklardan atılması, onun mirası Müslümanların da toptan kazınması demekti. 'Mademki Türk'sünüz, Müslümansınız' derlerdi, 'bu topraklarda yaşama hakkınız yok. Yeriniz Türkiye'.






Yugoslavya bunun son örneğiydi. 1989 Haziran'ında Sırbistan'ın her yerinden yüz binlerce Sırp Kosova Ovası'na, Gazimestan mevkiine aktı. Arnavutlar, Türkler, Boşnaklar evlerine kapandı. Sırplar, tam 600 yıl önce, Osmanlı önünde bozguna uğrayan Sırp Krallığı'nın anısını canlandırıyor ve dünyada yenilgilerini 'kutlayan' ilk ulus olma sıfatını kazanıyordu. O gün, Sırpların faşist lideri Miloseviç, büyük Sırbistan'ın müjdesini verdi ve 'Bir daha kaybetmeyeceğiz' dedi.
Burada hedef elbette ki Arnavutlar ve Boşnaklardı ama onlar da Türklerin uzantısı sayılıyordu. Türklerle savaş bitmemişti demek ki. O yıllarda Balkanlar'ı dolaşan Amerikalı bir gazeteci de Balkan halklarının tek bir ortak noktada buluştuklarını tespit etmişti: Türk düşmanlığı! Yüz yıl önceki duygu alabildiğine canlıydı. Bu öylesine katı, öfkeli bir duyguydu ki, Osmanlı'nın tarihten silinmesi, Türklerin ve diğer Müslümanların öldürülüp sürülmeleri yetmemişti. Bağımsızlığına kavuşan her Balkan ülkesinin giriştiği ilk iş 'etnik bakımdan temiz bir toprak' yaratmak olmuştu. Kitleler halinde insanlar öldürülmüş, onların kültürlerinden izler taşıyan yapılar, camiler, köprüler, evler, hatta diktikleri ağaçlar bile yakılmıştı. Beş on yıl önce Kosova'da, Bosna'da, yirmi yıl önce Bulgaristan'da olduğu gibi.
Kosova'nın Yakova kasabasında bir kahvede dört kişi okey oynuyordu; biri Arnavut, biri Boşnak, biri Türk, biri de Hırvat'tı. Giyim kuşamları ve davranış biçimleriyle birini diğerinden ayırmanın imkânsız olduğu bu insanlar ortak dil Türkçeyi kullanıyorlardı. Ataları da onlar gibi bir arada yaşamıştı ve o zamanlar komşular arasında Sırplar ve Karadağlılar da vardı. 'İşte Osmanlı bu!' diye düşündüm.
Prizren'deki Melamilerin şeyhi 40 yaşındaki Abdullah Rahte, Goralıların (dağlık bölgede yaşayan Türkler bu adla anılıyor) yaşadığı Brod köyünde, bir keşif daha yapmamı sağladı. Çocukluğunun geçtiği sokaklarda bize rehberlik ediyordu. Kolumdan tutup beni bir evin önüne götürdü. 'Bak' dedi, 'işte Osmanlı!' Eve baktım. Beyaz badanalı, küçük, mütevazı bir köy eviydi. Sokağa bakan penceresi yoktu. Abdullah Rahte, o güzelim Kosova Türkçesiyle açıkladı:
'Penceresi yok, üyle mi? Yok çünkü, evin bir huzuru olmalı. Sokağa da huzur gerek!'
Osmanlı'nın Balkanlar'daki varlığı bundan daha güzel anlatılamazdı. Huzur… Türklere ve Müslümanlara ve hangi milletten olursa olsun bütün Hıristiyanlara ve Yahudilere… Halkların ve dinlerin yüzyıllarca kardeşçe bir arada yaşamasının sırrı buydu. Mutlu bir altın çağdan söz ettiğim sanılmasın; fethedilip egemenlik altına alınan her yerde olduğu gibi, burada da kimi zaman Bulgar'ın, kimi zaman Sırp'ın ya da Arnavut'un devletle problemi oldu; zulüm ve terör, isyan ve tenkil burada da yaşandı. Ama Osmanlı yönetimi altında bu halkların birbirinin boğazına sarıldığı vaki değildi. Avrupalının pek aşina olduğu 'ırklar savaşı' henüz bu coğrafyaya çok yabancıydı.
Ta ki 1800'lü yılların başında, bugünkü Yunanistan'ın güney ucunda, Mora Yarımadası'nda kin ve düşmanlığın çığlığı yükselene kadar: 'Hıristiyanlara huzur! Konsoloslara saygı! Türklere ölüm!' Balkanlar'ın Türklerden temizlenmesine dönük ilk hareket Yunan başpiskoposunun tarihe armağan ettiği bu sloganla başladı. Mora'da başlayan 1821 isyanı, buradaki Türklerin toptan katline dönüştü ve tüm Balkan ülkelerine model oldu.
İsyan ve Batılı Müdahale
Model şuydu: 'Bağımsız bir Yunanistan yaratma amacına uzanan yolda Türkler, bir engel olarak görülmekte idiler.' Buradaki Türk varlığı, Osmanlı müdahalesi için bahane oluşturabilir ve Türkler doğal olarak Osmanlı'ya bağlılık duyarlar diye varsayılıyordu. 'Çare, kökten kazıyıp yok etme idi.' Nitekim, Mora'daki (o zamanki Yunanistan sadece Mora Yarımadası'nı kapsıyordu) ayaklanma, doğrudan sivil Türkleri hedef aldı. O sırada Mora'da 30 bine yakın Türk yaşıyordu. İki ay içinde çoğu kıyımdan geçirildi. Yunan ayaklanmasını anlattığı 1861 tarihli kitabında George Finlay, şunları yazdı: 'Adamlar, kadınlar ve çocuklar hiç acımadan ve sonra da pişmanlık duyulmadan öldürüldüler. Yaşlılar hala taş yığınlarını parmakla gösterip, gezginlere, ‘İşte şurada Ali Ağa'nın kulesi vardı; burada hem onu, hem eşlerini ve hizmetkarlarını öldürdük' diye anlatırlar. Ve bunu anlatan yaşlı adam, yolu üzerinde bir öç alıcı meleğin bekliyor olabileceğini aklına bile getirmeden, bir zamanlar Ali Ağa'nın olan tarlaları sürmek için yürür gider. İşlenen suç bir ulusun suçu idi…' Finlay'i bu denli dehşete düşüren şey, savaş ya da isyanlarda görülecek türden öldürmeler değildi. Yunan çeteci ve köylülerin, düpedüz karşılaştıkları her Türk'ü çocuk, kadın, yaşlı, hasta demeden doğramalarıydı. Kasabalar basılıyor, Türkler toplanıp 'bir dere yatağına' ya da uygun bir yere götürülüyor ve orada katlediliyorlardı. Alison Phillips 1897'de yayımlanan kitabında katliamın boyutlarını şöyle anlattı: 'Her yerde daha önceden kararlaştırılmış bir işareti almış gibi, köylüler ayaklanmakta ve yakalayabildikleri bütün Türkleri, erkeğiyle, kadınıyla, çocuklarıyla kıyımdan geçirmekte idi. ‘Hiçbir Türk kalmayacak! Ne Mora'da, ne dünyada'; ağızdan ağza dolaşarak bir kökten kazıma savaşının başlangıcını ilan eden şarkı böyle diyordu... Ayaklanmanın patlak vermesinden sonraki üç hafta içinde, kentlere kaçabilenler dışında, bir tek Müslüman bırakılmamıştı.' Amerikalı tarihçi Justin McCarthy, Ölüm ve Sürgün adlı kitabında, öldürülen Türklerin 25 bin kişi olduğunu yazdı.




Burada ölenlerin sayısından daha önemli olan, bunun bir arındırma politikası olması ve Balkanlar'ın tarihine damgasını vurmasıydı.
Olayların Osmanlı başkentindeki yankıları yakıcıydı. Katliamlar karşısında halkın kapıldığı infial ve öfke o denli büyüktü ki, İstanbul'daki Rumlara karşı her an misilleme hareketleri başlayabilirdi. Padişah Mahmud da öfkesini dizginleyemeyenlerdendi. Kayseri, Edirne, Tarabya, Edremit piskoposları ile İstanbul'daki patrik Gregorius'un idam fermanını verdi. Ortodoksların davranışlarından patrik sorumlu tutulmuştu. Patrik, Fener'deki patrikhanenin 'Orta Kapı'sında asıldı ve yaftası göğsünde üç gün teşhir edildi. (O kapı o gün bugündür kapalı tutuluyor.)
Öte yandan, Mısır Valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa'nın oğlu İbrahim Paşa komutasındaki ordu, Mora'ya çıktı. İsyan kısa zamanda ve şiddetle bastırıldı. Ama işte tam da bu anda, Batılı devletler müdahale çarkını işletti. İsyana sevk ettikleri, destekleyip yönlendirdikleri Yunanistan'ın daha doğmadan ölmesine izin veremezlerdi. Ordularını Mora'dan çekmesi için Osmanlı'ya yönelen baskı ve tehditler işe yaramayınca, dünya askerlik tarihinin en utanç duyulacak saldırısını gerçekleştirdiler. İngiliz, Fransız ve Rus gemileri, Navarin'de demirli bulunan Osmanlı-Mısır donanmasını, savaş ilanına gerek duymadan topa tuttu; savaş hali olmadığı ve herhangi bir saldırı beklemediği için müttefik gemilerinin gelişini seyretmekle yetinen 57 Osmanlı gemisi batırıldı. Sekiz bin denizci oracıkta öldürüldü. Fransa, denizcilik tarihine 'şanlı bir zafer' yazdıklarını açıkladı. İngilizler temkinliydi; bir yanlışlık olmuş gibi davrandılar. Osmanlı'nın Mora'dan çekilmesi için bu da yeterli olmadı. Bu kez, İbrahim Paşa üzerindeki baskılar artırıldı. Sonunda İbrahim Paşa ikna edildi ve isyanı bastıran ordu Mora'dan çekildi. Osmanlı hâlâ Yunanistan'ın bağımsızlığını kabul etmiyordu. Artık tek yol kalmıştı: Savaş. Rusya'nın saldırısı (1828) bu koşullar altında başladı ve Osmanlı'nın yenilgisiyle sonuçlandı. Edirne Antlaşması'nın imzalanması Yunanistan'a bağımsızlık, Sırbistan'a da özerklik getirdi. Osmanlı'dan koparılan bu ilk ülkenin kralı da Almanya'dan geldi; Bavyera Prensi Otto, beyaz bir atın üzerinde muzaffer bir komutan gibi Atina'ya girdi. Antlaşmada adına 'bağdaşmazlık ilkesi' denen yeni bir anlayış da yüzünü gösterdi: Buna göre, 'çatışmaları önlemek için' Mora'daki Türklerin çıkarılması öngörüldü. Özerkleştirilen Sırbistan'daki Türkler de, Belgrad ve bir iki kale hariç ülkeden sürüldüler. Balkanlar'ı kana boğacak, ileride mübadeleye gerekçe oluşturacak olan da işte bu Batılı ilkeydi. Bağımsızlık fitilini tutuşturan her Balkan halkına, aynı toprakları paylaşan Türk ve Müslümanları sürme, gerekirse yok etme işareti verilmişti.

93 Harbi
Artık isyanların niteliği de, pratiği de farklı bir yol izleyecekti. Daha önce yeniçeri zulmü, ayan baskısı, kötü yönetim gibi haklı gerekçelere dayanan başkaldırmalar, yerini milliyetçi bir içerik kazanan, doğrudan Batılı devletlerin (Düvel-i Muazzama) yönlendirmesi ve koruması altında gerçekleşen isyanlara bırakacaktı. Ve her isyan, başlar başlamaz sivil Türk ve Müslüman unsuru hedef alacaktı. Nitekim otuz yıl kadar sonra Karadağ, Hersek, Sırbistan ve Romanya'da patlayan isyanlar, derhal Hıristiyan-Müslüman çatışmasına dönüştü.
Osmanlı bu kez çabuk davrandı ve isyanları çok fazla yayılmadan bastırdı. Ama Yunan isyanında olduğu gibi, Batılı devletlerin müdahalesiyle bu ülkelerde de isyancılar ödüllendirildi. Osmanlı ordusunun Karadağ'daki ilerleyişi durduruldu. Özellikle Fransa'nın dayatmasıyla Memleketeyn (Kırım Savaşı'ndan sonra Ruslardan geri alınmıştı) özerk Romen Prensliği ile birleştirildi. Prensliğin başına da Hohenzoller hanedanından Prens ?arl getirildi. (Özerkliğini ya da bağımsızlığını elde eden uluslara, Avrupa'dan kral tayin edilmesi de bir kural haline gelmişti. Yunanistan ve Romanya'dan epey sonra Bulgaristan'da da krallığa Alman Prens Battenberg oturmuştu.) Sırbistan'da başta Belgrad olmak üzere Türklerin denetimindeki kaleler, savaş tehdidiyle boşalttırıldı; Türk ve Müslüman nüfusun buraları terk etmesi sağlandı. Öte yanda, Girit isyanı da tamamen bastırılmıştı ki; Fransa, Rusya ve İtalya Osmanlı hükümetine bir nota vererek özerklik talebinde bulundular.





Gene de Osmanlı, bu süreci Balkanlar'da büyük kayıplara uğramadan atlatmıştı. On yıl süren bir sükûnet evresinden sonra çark yeniden işlemeye başladı. Önce Hersek, ardından Bulgarlar ayaklandı (1876). Hersek isyanı, Avusturya'nın girişimiyle duruldu ama Bulgaristan'da Türkler ve Bulgarlar kanlı bir çatışmanın içine sürüklendiler. Karşılıklı katliamlar 39 gün boyunca devam etti. Kimi tarihçilere göre bin Türk, dört bin Bulgar öldü. O tarihteki Amerikan konsolosluk görevlisinin 12 bin Bulgar'ın öldürüldüğüne ilişkin tahmini ise fazlasıyla abartılıydı.
Ancak abartı bununla sınırlı değildi. Batı basınında 'Türk vahşetine' ilişkin haberlerin ardı arkası kesilmiyordu. Kıyım haberleri kamuoyunun ilgisini çekmiyor olmalıydı ki, gazeteler düpedüz hikâyeler üretmeye başladılar. Bu hikâyelerin en etkilisi de, Hıristiyan Bulgar kızlarının köle olarak satıldığı ya da Müslümanların haremlerine kapatıldığı yolundaydı. İngiltere'de etkili olan bu kampanya sonucu kamuoyu ve muhalefet, hükümeti müdahale etmeye çağırdı. Liberal politikacı Gladstone, çözüm olarak şunları söylemişti: 'Artık Türkler kötülüklerini mümkün olan tek yolla ortadan kaldırsınlar, yani oradan çekilip gitsinler… Hepsi ama hepsi, umarım çöle çevirdikleri bu topraklardan pılı pırtılarını toplayıp defolurlar.'
Rusya, öteden beri planladığı saldırı için İngiltere engelinin devre dışı kaldığını anladığı anda, 24 Nisan 1877'de, harekete geçti: 'Avrupa iradesi, Hrıstiyanlık vicdanı ve medenî dünyanın arzusu adına ‘suçlu Türk'ü cezalandırmak' ve ‘zavallı Bulgarları kurtarmak' misyonuyla' savaş ilan etti. Romanya, savaşı fırsat bildi ve tarafsız kalmak için Osmanlı'dan bağımsızlığını tanıması talebinde bulundu. Bu talep reddedilince, topraklarını Rus ordularına açtı. Ruslar, 22 Haziran'da savaşmadan Tuna'yı geçtiler ve birkaç hafta içinde Balkan Dağları'nı aştılar. Aralık ayında Osmanlı İmparatorluğu'nun Bulgaristan topraklarının işgali tamamlandı, ocakta Edirne düştü.

Osmanlı için kesin ve sert bir yenilgiydi. Rus orduları, İstanbul'a bir adım mesafedeki Yeşilköy'e kadar gelmişlerdi. Burada imzalanan Ayestefanos Antlaşması'nın şartları o denli ağırdı ki, çıkarlarının tehlikeye girdiğini gören başta İngiltere olmak üzere Batılı devletler paniğe kapıldılar. İngiltere donanmasını Marmara'ya soktu ve Rusya'ya karşı savaş vaziyeti aldı. İngiltere, Osmanlı'nın elde kalan topraklarının korumasına yardım ediyordu ama bu hizmetinin bir karşılığı olmalıydı: Osmanlı'dan Kıbrıs'ın kendilerine bırakılmasını istedi ve istediğini de kabul ettirdi. Ardından toplanan Berlin Kongresi (1878), barışın şartlarını belirledi. Makedonya, Osmanlı'ya bırakıldı. Bulgaristan toprakları ikiye bölündü. Kuzeyde Osmanlı Devleti'ne bağlı bir Bulgaristan Prensliği, güneyde de başında Hıristiyan bir valinin bulunduğu Doğu Rumeli vilayeti kuruldu. (Doğu Rumeli 1885'te Bulgaristan tarafından ilhak edildi.) Bosna-Hersek ve Yenipazar sancağı Avusturya'ya verildi. Sırbistan, Karadağ ve Romanya bağımsızlıklarını elde etmekle kalmadı; Niş Sırbistan'a, Antivari Karadağ'a, Dobruca Romanya'ya verildi. Savaşın galibi Rusya, Beserabya, Kars, Ardahan ve Batum'u aldı. Teselya Yunanistan'ın hissesine düştü. Fransa'nın kazancı ise kongre kararlarında değil, kulislerde belirlenmişti; Tunus Fransa'nın olacaktı. İngiltere zaten Kıbrıs'ı almıştı. Ama Mısır'ı da hanesine yazdırmıştı.

Büyük Muhaceret
Tarihimize 93 Harbi diye geçen bu savaş, Balkanlar'da sivillerin doğrudan hedef alındığı ilk savaştı. Mesele toprak kayıplarının çok ötesindeydi. Kaybedilen topraklarda ve sonradan Bulgaristan olacak ülkede yaşayan Türkler, toptan kıyıma ve sürgüne tabi tutulmuşlardı. Bir milyonun üzerinde insan süngülerin önünde yollara düşmüş ve bunların yüz binlercesi can vermişti.
Bulgaristan, Türklerin en yoğun yaşadıkları Balkan ülkesiydi. Savaştan önce, yani 1877'de, sonradan Bulgaristan olacak Tuna vilayeti ile Edirne vilayetinin Filibe ve İslimye sancaklarında yaşayan Türklerin (aralarında Çerkesler de vardı) sayısı 1 milyon 500 bin ila 1 milyon 700 bin civarındaydı ve toplam nüfusun yarıya yakınını oluşturuyordu. Bulgarların sayısı kimi kaynaklara göre Türklerden biraz daha az, kimine göre biraz daha fazlaydı. Osmanlı, Rus, İngiliz, Fransız kaynakları her iki halkın nüfusunun aşağı yukarı aynı olduğunda birleşiyordu. Tarihçi Justin Mc Carthy, Türk nüfusun 1 milyon 500 bin olduğunu söylüyor. Nüfusla ilgili kaynakları değerlendiren tarihçi Ömer Turan ise savaştan önce Bulgar olmayanların (1 milyon 949 bin), Bulgarlardan (1 milyon 793 bin) daha çok olduğunu, Bulgar olmayanların yüzde doksanını da Türklerin oluşturduğunu söylüyor: Buna göre, Türkler 1 milyon 600 bin civarındaydı. Rum, Ulah, Yahudi, Ermeni gibi Bulgar olmayan toplulukların sayısı da 350 bin kadardı. Demek ki, 'Bulgar devletinin kurulması hazırlıklarının yapıldığı bölgede Bulgarlar çoğunluğu teşkil etmemektedirler.' Bu durum işgal sonrasını planlayan Rus Prens Panslavist Çerkaski'nin başkanlığında kurulan Bulgaristan Mülkî İdare Teşkilatı'nca da tespit edilmişti. Örneğin Tuna Vilayeti'ne bağlı Ruscuk, Sofya, Tulça ve Varna sancaklarında Türkler; Vidin ve Tırnovo'da ise gayrimüslimler çoğunluktaydı. Diğer Hıristiyan unsurlar dışta tutulunca, hiçbir yerde Bulgarların, etnik bir grup olarak çoğunluğu sağlayamadıkları anlaşılıyordu. Tarihçi Turan, Bulgaristan Mülkî İdare Teşkilatı'nın Tuna ve Edirne vilayetlerindeki Türkleri ve Müslümanları 'def etmeyi veya yok etmeyi' amaçlayan 'nüfus ihtilali'nin, bölgenin bu demografik durumunun tespitiyle planlandığını belirtiyor. Açıkçası katliam ve sürgünlerin nedeni kurulacak Bulgar devletinin Slav çoğunluğa dayanması fikriydi ve önceden planlanmıştı.




Savaş ve ardından yürütülen saldırılarla Türk nüfusun bir milyon kadarı topraklarından sürüldü. Bunun 515 bini sığındıkları topraklarda kaldı. Sığıntıların 105 bini Edirne'ye, 60 bini Selanik'e, 140 bini Kosova ve Manastır'a, 120 bini İstanbul'a, 90 bini de Anadolu'ya yerleştirildi. Bazıları da savaştan sonra geri döndü. Bulgaristan'ın 1887 yılı nüfus sayımına göre kalan Türlerin sayısı 672 bindi. Savaştan sonra da 52 bin Türk'ün Osmanlı ülkesine göçtüğü kayıtlıydı. Bunlara, Osmanlı ellerinde kalmış 515 bin de eklendiğinde, başlangıçtaki 1 milyon 500 bin rakamına ulaşmak mümkün olmuyordu. Tarihçi Ömer Turan da Türk nüfusun savaştan sonra yarı yarıya azalarak 800 bin kişiye düştüğünü belirtiyor. Bunun 515 bini göçmen olarak Osmanlı topraklarına yerleştirildiğine göre, 250 binden fazla (McCarthy'ye göre tamı tamına 261 bin) Türk'ün akıbeti meçhuldü.
Meçhul değildi aslında, nüfus tablolarında 'telefat' hanesinde gösterildiğine göre, bu insanlar ölmüştü. Peki bu kadar insan nasıl öldü? Bir kısmı kuşkusuz, savaşlarda ve çatışmalarda can vermişti. Ama ezici çoğunluğu katliama uğramıştı, sürgün sırasında açlık, hastalık ve soğuğa kurban gitmişti.


Vahşi Tümen
Bu katliamın sorumlusu Rus ordusu, bu ordunun Rus kazaklarından oluşturulmuş dehşetengiz birliği Vahşi Tümen ile Bulgar çeteleri idi. Vahşi Tümen, Rus düzenli ordusunun ardı sıra gelerek, Bulgar çetelerle işbirliği halinde Türk köylerine kıyım ve yağma saldırıları düzenlediler. Sivil halkın dehşete kapılıp korku içinde topraklarını terk etmeleri için her türlü şiddete ve rezilliğe başvurdular. Düzenli ordu da onlardan geri kalmadı; geçtikleri her yer 'çöle döndü'.
Bulgar çetelerinin sırtına ise daha da kirli görevler yüklenmişti. Osmanlı ordusunun ikmal yollarına sabotaj ve saldırılar düzenlemek sıradan işleriydi. Asıl görevleri köy basmak, tecavüz ve yağmaydı. Rusların cinayetten imtina ettiği durumlarda, kuşatılmış köylere girip kıyıma kalkışmaktı. Sürülenler geri dönmesin diye köyleri ve çiftlikleri yakıp yıkmaktı. Türklerin 'tarlalarını, evlerini, besi hayvanlarını ve her türlü mallarını ellerinden almak'tı. En canice eylemleri ise savaş meydanlarındaki yaralı Osmanlı askerleri ve esirlere son darbeyi indirmekti.
Yapılanlar öyle yaygındı ki, diplomatlar ve gözlemciler, yaşananların 'istisna değil, olağan' olduğunu bildiriyordu. Justin McCarthy, Ölüm ve Sürgün adlı yapıtında 'Olayların çoğunda Müslümanlara zulmeden Bulgarların sıradan köylüler olduğunu' söylüyor. 'Hatta bazen, halkı karma olan köylerde yüzyıllardan beri babaları dedeleri Müslümanlarla yan yana yaşamış olan köylülerdi. Bunların o çeşit eylemlere girişmelerinin nedeni, Müslümanlara karşı nefret duyuyor olmaktan ya da milliyetçilikten çok, mal kapma hevesiydi.' O yüzden sadece Müslümanların değil, Yahudilerin de malları talan edildi.

Savaştan önce 'Türk vahşeti'ne ilişkin haberler yapan Batılı gazetelerin muhabirleri ortak bir bildiri kaleme almak gereğini duydular. Aralarında Times, New York Herald, Republique Français, Frankfurter Zeitung, Daily Telegraph gibi büyük yayın kuruluşlarının da bulunduğu 21 gazete ve derginin muhabiri 'Bulgaristan'ın suçsuz Müslüman ahalisine karşı işlenmiş insanlık dışı eylemlerin bir özetini imzaya bağlamayı görev' saymışlardı. Olaylardan Rus ordusunu sorumlu tutan gazeteciler 'kurbanların büyük çoğunluğunun kadınlarla çocuklar olduğunu' da bildiriyordu. Ayrıca bölgede görev yapan Batılı devletlerin konsolosları, bağlı oldukları bakanlıkları olaylar hakkında günü gününe bilgilendirmişlerdi. Örneğin Burgaz'daki İngiliz Konsolosu Brophy, 'Türk yönetiminin en kötü olmuş haline kıyasla dahi, sözde büyük bir Avrupa devletinin (Rusya) yönetimi altında durumun eskisine göre on kat daha fazla kötü olduğunu' görmüş ve pek büyük şaşkınlığa kapılmıştı. Edirne Konsolosu Blunt, Türklerin yaşadığı kıyımları derlemişti. Bir başkası, 'Rusların kararlı benimsedikleri amacın, bütün Müslümanları ülkeden sürüp çıkarmak' olduğunu tespit etmişti. Bu tanıklıklar ve araştırmacı Bilal ?imşir'in yayımladığı sayısız İngiliz belgesi, bu büyük kıyımın büyük devletlerin gözü önünde işlendiğini gösteriyor.
Kıyımın bir başka boyutu da Osmanlı uygarlığının izleriyle ilgiliydi. Ekrem Hakkı Ayverdi'ye göre bugünkü Bulgaristan topraklarında, Türk evleri ve dükkânları dışında, 3 bin 339 Osmanlı mimari eseri vardı. Bunların 2 bin 356'sı cami, 415'i eğitim yapısı, 174'ü tekke ve zaviye, diğerleri de han, hamam, hastane, çeşme, köprü gibi yapılardı. Çoğu savaş sırasında, geri kalanlar da savaştan sonra şehir planlarını bozdukları gerekçesiyle yerle bir edildi. Örneğin Filibe şehrinde 33, Sofya'da 82 cami bulunmaktaydı. Savaş sonrasında her iki şehirde de birer cami kalmıştı. Yüzyıllardır hâkim unsur olarak yaşadıkları topraklar üzerinde Türkler, birdenbire azınlık durumuna düşmekle kalmamışlar, mal ve mülklerini, camilerini, okullarını, hatta mezarlıklarını bile kaybetmişlerdi.
Gene de Bulgaristan'daki Türklerin sayısı, Bulgarlar için hâlâ tehdit edici düzeydeydi. Bosna Hersek'in bazı bölgelerinde, Balkan ülkelerinin gözlerini diktiği ve her birinin üzerinde hak iddia ettiği Makedonya (Kosova, Manastır, Selanik vilayetleri) ile Trakya'da ise Türk ve Müslümanlar mutlak çoğunluktaydı. Müslüman nüfusu rahatsız ederek uzaklaştırma siyaseti, o yüzden, savaştan sonra da devam etti. Makedonya'da sivil halka yönelik çete (çentiklerin) saldırılarının ardı arkası kesilmedi. Bulgaristan'ın 1885'te Doğu Rumeli'yi, Avusturya'nın da 1908'de Bosna Hersek'i ilhakı üzerine, Hıristiyanların yönetimi altında bulunmayı kabul etmeyen Müslümanlar dalgalar halinde Türkiye'ye göçtü. Karadağ'da neredeyse tek bir Müslüman kalmadı. Öte yandan Ege adalarındaki Türkler de bir daha dönmemek üzere Anadolu'ya taşınıyordu. Örneğin Girit'te, 1821'de Türklerin sayısı 160 bindi. Bu sayı 1876'da 95 bine, 1897'den sonra da 33 bine düştü. (Onlar da mübadelede göçmek zorunda kaldı.) Sonuçta bütün bu bölgelerden, savaştan sonra gerçekleşen göçlerle yaklaşık 340 bin kişi daha Osmanlı ellerine sığındı.
Balkanlar'ın Müslüman nüfusu eriyordu. Son darbeyi Balkan Savaşları vuracaktı; ama bir farkla: Bu kez öldürülenlerin sayısı göç edebilenlerden, İstanbul ve Anadolu'ya sığınabilenlerden çok daha fazla olacaktı.


Elveda Balkan'ım
Yüz yıl önce, Balkan şehirlerini ziyaret eden Batılı gazeteciler ve yazarlar, rahatsızlık duyacak kadar Doğu manzarasıyla karşılaşmışlardı. Osmanlı etkisi tahammül edilemeyecek kadar derindi. O günleri bir tarafa bırakalım. Amerikalı gazeteci Robert Kaplan, 1990'larda 'Üsküp'te gümüş kubbelerden süzülen Türk minareleri' ve 'tavla oynayan beyaz takkeli adamlar'la karşılaştığında 'Asya karmaşasının… korkunç ve caydırıcı' etkisiyle irkilmişti.
Nazizmin kaynağını bile Balkanlar'a akıtılmış 'Doğulu zorbalığın ve çöküntünün zehri'nde arayan bu ırkçı Amerikalıyı okurken Prizren'deydim. Aynı rahatsızlığı burada da duymuş olmalı. Prizren, Kosova Türklerinin yoğun olarak yaşadığı şehirlerden biri. Bistrica Irmağı'nın kıyısındaki kalenin etekleri Osmanlı devrini yaşıyor hâlâ. O zamandan kalma camileri, tekke ve dergâhları, avlulu evleri, dar sokakları, ırmak üzerindeki köprüleri, çarşısı, insanları ve insanlarının alışkanlıklarıyla bu şehir, mirasını ve kimliğini, Türkiye'dekilerden daha iyi korumuştu. ?air ve ressam Zeynel Beksaç, 40-50 yıl önce şehirde herkesin Türkçe konuştuğunu hatırlayanlardan. ?imdi o kadar yaygın olmasa da şehrin her yerinde, lokantada ya da postanede, çarşıda pazarda derdimi Türkçe anlatmakta hiç zorluk çekmedim.
Kosova, Balkan Savaşları'nda Osmanlı'nın ilk kaybettiği topraklardandı. Sırplar, Kosova Savaşı'nın intikamını Kumanovo galibiyetiyle almışlardı ve tüm Kosova ellerine düşmüştü. Bir hayır kurumu görevlisi Mary Edith Durham, o sıralar Karadağ'daydı. Çarpışmalar bitince Britanya askeri ataşesi ile birlikte Prizren'e gitmek istedi, ancak Sırp yetkililer izin vermedi. Durham, savaş alanlarından dönen Karadağlılara, gitmesine neden izin verilmediğini sorduğunda şu cevabı aldı: 'Tek bir Arnavut'un suratında burun bırakmadık da ondan!' ?aka mıydı bu? Hayır; Durham, sonradan Arnavutluk'un kuzeyinde burunları ve üst dudakları kesilmiş esir Osmanlı askerleriyle karşılaştığında infiale kapıldı: 'Savaş, insan soyunun en aptal yanlarını ortaya çıkarır; iğrenç, hayvani gaddarlık kendine bir erdem süsü verir. Balkan Slavlarına ve onların bozulmuş Hıristiyanlığına gelince, bana öyle geliyor ki bütün uygarlık ayağa kalkıp onları daha çok vahşetten alıkoymalı.'
Korkunç suçların işlendiği Kosova ve Makedonya'ya gazetecilerin, daha doğrusu tarafsız gazetecilerin girmesi yasaktı. Genel olarak Batı basınında tam bir 'sessizlik komplosu' söz konusuydu. Bunu, o sırada gazeteci olarak Balkanlar'da bulunan Rus Devrimi'nin ikinci büyük önderi Troçki söylemişti. Troçki, Rus ve Batı basınının tavrı karşısında hiddete kapılmıştı: 'Önde gelen bütün gazetelerin, tüm dönemimize bir onursuzluk lekesi vuracak o gaddarlıkların ahlaki açıdan sorumluları ve destekçileri durumuna girdiklerini' haykırdı.
Danimarkalı bir gazeteci de Priştine'de beş bin Arnavut'un öldürüldüğünü, 'Sırp harekâtının, Arnavut halkına yönelik dehşet verici bir katliama dönüştüğünü' yazmıştı. Katolik bir papaz, gördükleri karşısında suskun kalamamış, Daily Telegraph da onun söylediklerini haber yapmıştı. Üsküp Katolik başpiskoposunun Vatikan'a verdiği rapora göreyse, Ferizaj'da yaşı 15'in üstünde olan Müslüman Arnavutlardan yalnızca üçü sağ bırakılmış, Gjilan çarpışmadan teslim olduğu halde oradaki Müslüman nüfus katliamdan geçirilmiş, Yakova ise tümüyle yağmalanmıştı.
Prizren'de de durum korkunçtu. 'Kent ölüm krallığı gibi görünüyor. Arnavut evlerinin kapıları çalınıyor, erkekleri dışarı çıkarıp anında vuruyorlar… Yağma, talan, ve tecavüzlerin ise haddi hesabı yok… Bütün bu dehşet yetmiyormuş gibi bir de komutan Bozo Yankoviç elinde tabancayla kent ileri gelenlerini Kral Petar'a teşekkür telgrafı göndermeye zorluyor!'
Bir Sırp gazeteci görüp de yazamadıklarını Troçki'ye anlatmıştı. 'Ferizaj'da askerlerin piliç kızartıp Arnavut öldürdüklerini, esir ve yaralıların işlerini süngüyle bitirdiklerini' söylemişti. Sırp gazeteci, askerlere çıkışmıştı: 'Niye tıpkı eşkıyalar gibi hareket ediyorsunuz?' Aldığı cevap şu olmuştu: 'Hayır, öyle değil işin aslı. Biz, düzenli ordu, belirli sınırlara uyduk ve on iki yaşın altındakileri asla öldürmedik. Komitacılar hakkında kesin bir şey söylemem mümkün değil, onlar başka bir grup.' Komitacılar denilenler, 'işsiz güçsüz, serseri takımından devşirilmiş, cinayet, soygun ve şiddeti kendileri için vahşi bir eğlence haline getirmiş' çetecilerdi. Troçki'yi asıl şok edense, serseri denilen komitacılar arasında, 'entelektüeller, fikir adamları ve ateşli milliyetçilerin' de bulunduğunu öğrenmesiydi. Aslında ordunun uyguladığı terörün yanında, komitacılarınki küçük şiddet eylemleri olarak kalıyordu. Onlar, daha çok düzenli ordunun darmadağın ettiği köy ve kasabalara dalıp nasılsa sağ kalmış insanları öldürüyor, kalan kırıntıları talan ediyorlardı. Troçki'nin aktardığı şu üç sahne, vahşet ve yağmada sınır tanımayanların sadece serseriler olmadığını gösteriyor.

Birincisi, Sırp toplumunun tepe noktasındaki şahsiyetle, Kral Petar ile ilgilidir. Kral, Kumanovo'ya giderken bir grup esirle karşılaşır. 'Bu adamlar benim ne işime yarar' diye bağırır. 'Öldürülsünler, yalnız kurşunlanarak değil; o, cephane israfı olur, değneklerle dövülerek.'
İkincisi Sırp Veliaht Prensi Aleksandar hakkındadır. Prens, bir subayın elinde kâğıda sarılı bir şey taşıdığını görür. 'O nedir elinizdeki' der, 'verin bir bakayım'. Kâğıdın içinden, zengin bir Arnavut'tan gasp edilmiş altın bir hançer çıkar. 'Sırp veliaht prensi oracıkta, mülksüzleştiriciyi mülksüzleştirir.'
Üçüncüsü de bir askerin yaptıklarıdır: 'Kaç tane Arnavut öldürdüm bilmiyorum. Ama bir tekinin bile üzerinden para edecek bir şey çıkmadı. Sonra bir bula (genç Türk köylü kadını) öldürdüm, üzerinde on tane altın lira buldum.'
Bu üç olay, esir ve sivillerin katledilmesi ve yağmalanması olgusunun ne denli yaygın ve olağan olduğunu gösteriyordu. Öyle ki, Sırbistan'ın dört bir yanından yürüyerek gelen Sırp köylüler de bu yağma ve cinayetlerde rol alıyordu.
Öldürülenlerin sayısına ilişkin Üsküp Katolik başpiskoposunun verdiği rakamlar korkunçtu. Buna göre Kosova'da öldürülen Müslümanların sayısı 25 binden fazlaydı. Binlerce kişi de göç yollarına düşmüştü. Bir Avusturya yetkilisi, Yakova'dan 20 bin, Prizren'den 30 bin kişinin evlerini terk ettiğini, yöreden 21 bin kişinin de onlara katıldığını kaydetmişti. Kaynaklar, o sırada Kosova'dan ayrılan Türk ve Arnavutların toplam sayısının 120 bine ulaştığını, Karadağ'daki 16 bin Müslümanın sürüldüğünü belirlemişti. Bu bölgelerden Türkler, geri çekilmekte olan Osmanlı ordularının izlediği hattı takip ederek Türkiye'ye doğru sonu belirsiz bir yolculuğa çıkmışlardı. Çünkü yolları üzerinde bir taraftan Bulgaristan, bir taraftan da Yunanistan onlara doğru ilerliyordu. Her yandan kuşatılmışlardı. Arnavutların çoğu ise, Arnavutluk'a kaçmıştı. Ancak Arnavutluk da Sırplar ve Karadağlılar tarafından işgal ve talan edilmiş, halk yiyecek maddesi bile bulamaz hale getirilmişti. Edith Durham, sığıntıların önemli bir kısmının açlıktan öldüğünü bildirmişti.

Bu ölüm ve sürgün operasyonunun tek nedeni, 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı sırasında olduğu gibi, işgal edilen toprakların 'nüfus istatistiklerini' değiştirmekti. Troçki, 'Sırplar etnografik istatistiklerde kendi işlerine gelmeyen verileri düzeltme yönünde ulusal bir çabayla, tamamen sistemli bir şekilde Müslüman nüfusu yok etmektedirler' diye yazdı. Savaştan sonra bölgede inceleme yapan uluslararası soruşturma komisyonu da aynı sonuca varmıştı: Evler ve köyler kül yığınına dönüştürülüyor, silahsız ve masum insanlar katlediliyor; böylelikle 'Müslümanların yaşadığı bölgelerin etnik kaderinin bütünüyle değiştirilmesi' amaçlanıyordu. Kosova'da Arnavutlar çoğunluktu ve Türklerle birlikte burası tam bir Müslüman yurduydu. Burada etnik temizlik, koca bir ülkeyi insansızlaştırmak demekti.
Kosova'da Türk olsun, Arnavut olsun konuştuğum pek çok kişiye Balkan Savaşları'nın anılarını sordum. Yüz yıl içinde defalarca yanmış yakılmış, her seferinde bir öncekinin acılarını unutturacak dehşet olaylarını yaşamış bir coğrafyada olduğumu hesaba katmamıştım. Onların anılarını belirleyen, kendilerinden önceki kuşakların değil, bizzat kendi yaşadıklarıydı. Arnavut tarih öğretmeni Esat Berişa, Balkan Savaşları'nı biliyordu elbette, Arnavutların ve Türklerin çok acı çektiğini de. Bir kıyaslama yaptı: 1999 yılındaki savaşta bir milyon Arnavut'un, aynen o eski savaşta olduğu gibi mülteci durumuna düştüğünü, 121 bin evin yakıldığını, binlerce kişinin öldürüldüğünü, yüzlercesinin hâlâ kayıp olduğunu söyledi ve '20. yüzyılın sonunda bunlar yapılabildiğine göre, 1912'de yaşananlar hayal bile edilemez' dedi.
Türk şair Agim Rıfat Yeşeren ise daha geniş bir tarih belleğiyle, 'Balkanlar'ın ortak alın yazısı, ortak tarihi var' diyerek Avrupa'nın rolüne işaret etti: 'Avrupa sınırlarını açıyor, burada yeni sınırlar yaratıyor. Balkan Savaşları'ndan beri devam ediyor bu durum ve her seferinde felaketle sonuçlanıyor.'
Melami Şeyhi Abdullah Rahte ise dedesinin anlattıklarını nakletmişti: Türk ordusu çekilirken, subaylar Türk ahaliyi toplamışlar ve şöyle demişler: 'Biz gidiyoruz. Bundan böyle yeni bir devletiniz olacak, biz gelinceye kadar itaat edin.' Düşmanlığın, öfkenin, kinin boyutlarını o subaylar da, Türk ahalinin önde gelenleri de tasavvur edememişlerdi. 'Kötülüğün sınırı yoktu. O kadar fenalık yaptılar ki, bak, yüz yıl sonra kendi kötülüklerinde boğuldular.' Sırpların bugün düştüğü durumu, ilahi adaletin tecellisi olarak görüyordu Abdullah Efendi, Türk subayların verdikleri sözü tutacaklarına ve bir gün geleceklerine olan inancını da yitirmiş değildi.


Üsküp Yolunda
Üsküp'e (Makedonya'nın başkenti) dik yamaçlarını Arnavut ve Boşnak köylerinin süslediği bir vadiden geçerek ulaştım. 1999'daki Sırp vahşetinden kitleler halinde kaçan Kosovalı Arnavutlar da bu yolu kullanmıştı. Yol boyunca her köy, Kosova'nın neredeyse tamamında olduğu gibi, yeniden inşa edilmişti. Eski evlerin sayısı parmakla gösterilecek kadar azdı.
Üsküp'te Vardar Nehri üzerindeki tarihi köprüden geçip kalenin eteklerinde uzanan eski kent merkezine girdiğimde hayatiyetini hâlâ sürdüren bir Osmanlı kentinde olduğumu anladım. Lokantaları, kahveleri, Osmanlı sivil mimarisinin en güzel örneği evleri, arnavutkaldırımı döşeli sokakları ve bu sokaklarda çınlayan Türkçe ile Osmanlı damgası buraya silinmemecesine vurulmuştu.
Makedonya Türklerinin önde gelen şahsiyetlerinden yazar ve politikacı Fahri Kaya, yanıldığımı söyledi. Hayatını Makedonya'da Türk kimliğinin yaşamasına adamış bir mücadele adamıydı ama artık iyimser olamıyordu. 'Biz burada başka uluslarla yaşamak zorundayız. İki yol dayatılıyor bize: Konserve olmak ya da gettolaşmak. İkisi de mahvolmak demek.' Fahri Bey, Yugoslavya dönemindeki kimlik, dil, eğitim ve kültür hayatına ilişkin anayasal haklarını kaybetmiş Türklerin bugün gettolaşmaya sığındığını söylüyor. Türkiye'nin, Balkan Türklerinin acılarını ve anılarını kullanmak yerine onların sorunlarına el atması gerektiğini belirtiyor. Aksi halde yüz yıllık savaş ve sürgünlerin başaramadığı şeyi, 'yeni süreç' halledecek! Çocuklarının eğitimini ve geleceğini düşünen aileler ve 'yarınsızlık korkusu' ile büyüyen çocuklar Türkiye'ye yönelecek. Ya da Bulgar okullarında okuyan, dilini ve kimliğini yitirmiş kuşaklar ortaya çıkacak.
Gene de Makedonya Türklerinin durumu, Kosovalılara göre daha iyiydi. Kosova'da tamamı 15 bin civarında bir Türk kalmıştı ve onların durumunu Ferhat Derviş dile getirmişti: 'Artık savaşa da gerek yok. Barutsuz, kurşunsuz, hiç zorluksuz asimilasyona uğruyoruz.'

Oysa Üsküp, sırf Türk kimliği nedeniyle, Balkan Savaşları'nda en çok acı çeken kentlerden biri olmuştu. Kumanovo yenilgisinin ardından Üsküp'teki Osmanlı askerleri kentten çekilmişlerdi. Talan, yağma ve sivil halka saldırılar, daha Sırp orduları Üsküp'e girmeden başladı. Türklerin bir kısmı, asker çekilirken onların arkasına takılıp gitmişti; bir kısmı da çetelerin saldırısı üzerine yollara düştü. Sırplar, Üsküp'e veliaht prensin komutası altında törenle girdiler. Üsküp'te neler olduğuna ilişkin hiç bilgi sızmıyordu. Ama ne olmuşsa olmuş, Türkler ve Arnavutlar can havliyle kenti terk etmeye koyulmuşlardı. Sırpların açıklamasına göre, 'Müslüman sakinler, şehirde kalmak veya göç etmekte serbest bırakılmışlardı' ve 'çoğu da göçü tercih etmişti'. Ermeni gazeteci Aram Andonyan, 'Kadınlar ve çok sayıda yalınayak çocuklar, hazin kervanlara katılıp Selanik'e doğru inmeye başladılar. Çokları Sırp komitacılar … tarafından soyuldular. Uğradıkları felaket soyulmakla bitmedi. Birçok göçmen katledildi, kadın ve kızlar kaçırıldı veya tecavüze uğradı, hatta küçük çocuklar boğazlandı… Korkunç bir vicdansızlık ve merhametsizlikle davrandılar. Bütün Makedonya'da amansız katliamlara giriştiler.'
Üsküp'le ilgili belli belirsiz vahşet öyküleri dolaşıyordu dillerde. Troçki, kendisi giremediği için, Üsküp'te olanları yine Sırp gazeteciden öğrendi ve yazdı: Onun anlattıklarına göre, Üsküp yolunda her yer yanıyordu: 'Arnavut köyleri bütünüyle yangın sütunlarına dönüşmüştü.' Bu tablo, Sırp sınırından Üsküp'e kadar devam ediyordu. Sırp gazeteci Üsküp'e girdiğinde sessizliğe gömülmüş bir kentle karşılaştı. Gördüğü ilk canlı manzara, sarhoş Sırp askerlerinin iki Arnavut'u kamalarla doğramak üzere olduğuydu. '?ehirde çıt yoktu. Ama gecenin gelmesiyle birlikte komitacılar işlerine başladılar. Türk ve Arnavut evlerine girip her seferinde aynı işi yapıyorlardı: Yağmalayıp öldürmek.' Dehşet günlerdir devam ediyordu. ?ehirdekiler bir sabah uyandıklarında, 'Vardar üzerindeki esas köprünün altında, yani şehrin ta göbeğinde, yığın yığın cesetlerle, kafaları kesilmiş Arnavut ve Türk cesetleriyle' karşılaşmışlardı. O şehirde bunlar olurken belki gazeteci yoktu ama büyük devletlerin konsolosları işlerinin başındaydı. Yani katiller ancak bu kadar temkinli olabiliyorlardı.
Yabancı bir gözün asla erişemeyeceği, kırsal yörelerde, köy ve kasabalarda olanlar ise büyük şehirlerde yaşananları mumla aratıyordu. Türk ve Arnavut köyleri sanki hiç var olmamışçasına yok ediliyordu. Çamura bulanmış yollarda, aç ve sefil 'kör yürüyüşünü' sürdüren muhacirler kurşunlara ya da süngülere kurban gitmiyorlarsa açlıktan ve salgın hastalıklardan telef oluyorlardı. 'Korkunç bir durum… Radovişta ile İştip arasında yaklaşık iki bin Türk göçmen, çoğu kadın ve çocuk, açlıktan öldüler-sahiden yalnızca açlıktan.' Çoğu kez muhacirlerin ancak yarısı, güvenli sayılabilecek bölgelere ulaşabildi.
Bir Sırp subayı, yaşananları savaşın istenmeyen sonuçları olarak değerlendirmiş ve şunları söylemişti: 'Sırp ordusunun, Bulgar ve Yunan ordularından kıyaslanmayacak ölçüde daha insancıl olduğunu söylemem gerek. Bulgarlarla Yunanlılar nereden geçtilerse, bir ateş kasırgası gibi geçtiler.' Sırp ordularının insancıllığının ne menem bir şey olduğunu biliyoruz artık. Ama Bulgar ve Yunan işgalinin yaşandığı bölgelerde olanlar gerçekten de çok daha utanç vericiydi.

Batıda Sırpların, kuzeyde Bulgarların, güneyde Yunanların genişleyerek kendi sınırlarına kattığı Makedonya ve ötede Trakya bir cehenneme dönmüştü. İngiliz konsolosluk raporlarından birinde, 'Hiç abartmaya düşmeden denilebilir ki, Kavala ve Drama yörelerinde Bulgar komitacılarının ve yerel Hıristiyan halkın elinden çile çekmemiş tek bir Türk köyü bile yok gibidir. Çoğunda düzinelerle erkek kıyımdan geçirilmiştir, ırza geçmeler ve talan etmeler olmuştur' diye yazılmıştı. Bulgarlar, Rainovo, Kilkis ve Plantza'da Türkleri toplu halde yakma yoluyla infaz etmişlerdi. Rodop mıntıkasında Pomak köyleri 'insanları ve hayvanlarıyla birlikte' top ateşine tutularak yok edilmişti. Dimotike'de 'silahsız Türkleri nehre atıp yaban ördeklerine ateş eder' gibi avlamışlardı. Mustafapaşa'da hayat bir 'şeytan oyununa' dönüşmüştü. Makedonya Lejyonu denen katiller çetesinin geçtiği her yerde, örneğin Tırnova'da, Kırcali'de, kadını ve erkeğiyle Müslümanlar 'boğazları kesilmiş' olarak yatıyorlardı. 'Türk çocuklarının cesetleri de … o kurtarıcı lejyonun muzaffer yolu'nu işaretliyordu.
Troçki, Bulgar ordularına esir düşen ya da savaş meydanlarında yaralı ele geçirilen Türk askerlerinin de katledildiğini duyurmuştu. Sadece Bulgar askerlerince değil, görevi yaralılara yardım etmek olan sıhhiyecilerin de bu suça katıldığını belirterek, 'Kastettiğim … Bulgar komutanlarının emriyle, savaş meydanlarındaki yaralı Türklerin süngülenerek veya hançerlenerek soğukkanlı bir şekilde öldürülmesinden başka bir şey değil. Birçok yaralı Bulgar askeri, bana üzerlerine kalkan süngüleri dehşet içinde seyreden o silahsız adamların nasıl katledildiğini, gözlerini benden kaçırarak anlattı' diye yazmıştı.
Yunanlılar ise örneğin, 'Pravişta kazasında Türkleri toplayıp Kasrub Çayı'nın yatağına götürdüler, hepsini öldürdüler ve cenazeleri, orada becerdikleri işin tanığı olarak bıraktılar'. Doyran, Gevgili ilçelerinin tüm kapsamında hemen hemen bütün ileri gelen Müslümanları öldürdüler. Yanya'da, Arnavutluk'un güneyinde Yunanlıların giriştiği kıyım ve yağma olayları, köylerin yakılması konsoloslarca rapor edilmişti. Gene de Yunanlılar hakkındaki suç dosyasının, diğerleri kadar kabarık olmamasının bir nedeni, savaşı izleyen gözlemci ve gazetecilerin çoğunun 'Hellen âşığı' olmasıydı. Diğer bir nedense, işgal altındaki Arnavut topraklarının gazetecilerce tercih edilmemesiydi.
Justin McCarthy, Ölüm ve Sürgün adlı yapıtında, Bulgar ve Yunan işgali altındaki bölgelerde yaşanan olayları tek tek anlatıyor. Trakya'dan geçen demiryolu boyunca tüm köy, kasaba ve kentlerin tamamen talan edilip yakıldığını, kaçamayan Türklerin öldürüldüğünü anlatıyor. Dedeağaç, Tekirdağ, Kırklareli, Edirne; Çatalca'ya kadar bütün Trakya bu öldürme ve talandan paylarını almıştı. Ama Gümülcine, Kavala'da, Serez'de, Ustrumca'da öldürülenlerin sayısı hesapsızdı. Örneğin Kavala'da yerliler hariç, buraya sığınmış yedi bin muhacir katledilmişti. Serez'de öldürülenler beş bin kadardı.
Manastır en talihsiziydi. İngiliz Konsolos Greig durumu rapor etmişti: 'Yalnız Müslümanların yaşadığı köylerin yaklaşık yüzde 80'i ve karışık nüfuslu köylerin Müslüman kesimleri, Manastır kazalarından Kirçevo, Florina, Serfiçe, Kialar, Kozan, Elassona, Grevena, Neseliç ve Kastoria'da her yer talan edilmiş veya bütünüyle yakılıp yıkılmıştır.'
Bütün bu bölgelerde savaştan önce Müslümanlar çoğunluktaydı. Savaşla birlikte bu nüfusun kimi yerde tamamı, kimi yerde de çoğu yok olmuştu; bir kısmı göç etmişti, bir kısmı da katliama uğramıştı. Bütün bu suçlar, Birinci Balkan Savaşı (Sırbistan, Karadağ, Bulgaristan ve Yunanistan'ın Osmanlı Devleti'ne karşı) bitip de İkinci Balkan Savaşı (Makedonya'nın bölüşülememesi yüzünden bu ülkelerin birbirine karşı giriştiği savaş) başlayınca ortaya çıktı. Yunanlılar Bulgarların, Bulgarlar Yunanlıların suçlarını sayıp dökmeye başladılar. Bazı Avrupa ülkelerinin gazeteleri Yunan taraftarı olarak Bulgar zulümlerini anlatırken Bulgar yanlısı Rus gazeteleri Yunan dehşetini tefrika ettiler. Dünya 'zavallı Türklerin' başına gelenlerin bir kısmını bu sayede öğrendi.
Örneğin Bulgar yanlıları bildirdiler ki, Türkler Selanik'i Yunanlılara değil de Bulgarlara teslim etseydi, o feci olayları yaşamazlardı. Yunanlılar Selanik'i bir protokol ile savaşsız ele geçirmişti. Protokolde Selanik'teki Türklerin ve savaş boyunca buraya doluşmuş on binlerce sığıntının hayatları garanti edilmiş, talan ve yağmaya göz yumulmayacağı taahhüt edilmişti. Tam tersi oldu. Türklerin ve bu arada Yahudilerin ne canı ne de malı korundu. Koca şehir teröre teslim edildi. 'Büyük karışıklık ve katliam başladı. Epey Müslüman ve Musevi hayatlarını kaybettiler.' Bir Alman gazeteci, Selanik'in fethini şöyle duyurdu: 'Selanik'teki Ayasofya Camii üzerinde haç yükseliyor yeniden. Yeni fatihler haçı diktiler; ama hani nerede Hıristiyanlık ve insanlık belirtileri? Talan, katliam, ırza geçme, korkunç oranlara yükseldi. Çeteler civar köylerdeki Müslümanlara yapmadıklarını koymadılar. Çok sayıda göçmen açlıktan ya da süngüyle öldü. Yunanlıların beslemeyi taahhüt ettikleri silahtan tecrit edilmiş Osmanlı askerlerinden çoğu keza açlıktan öldü.' Belirtmek gerekir ki, teslim olan Osmanlı askerlerinin sayısı yaklaşık 25 bindi. Times muhabiri de 'Yunanistan'ın zaferini ne yazık ki fazla takdir edemiyoruz' diyerek olanları özetlemişti. Bütün bu cinayetler işlenirken İngiliz ve Fransız donanması Selanik Körfezi'nde demirliydi ve olan biteni izlemekle yetinmişlerdi.


Ölüm Yürüyüşü
Balkan Savaşları, Balkanlar'daki Türk ve Müslüman nüfus için sabrın, direncin ve tahammülün son sınırıydı. Balkan ülkeleri, Osmanlı'ya karşı zafer elde etmişlerdi ama onların asıl zaferi savunmasız sivil halka karşıydı. Bunun kanıtı şuydu ki; bağlaşıkların birbirine düştüğü İkinci Balkan Savaşı'nda, yani Yunanlılar, Bulgarlar, Sırplar birbirleriyle savaşırken bile olan sivil Türk ahaliye olmuştu. Osmanlı'ya karşı yürütülen ilk savaştan sonra sağ kalabilenlerin çoğu bu ikinci savaş sırasında topraklarından atıldı. Savaş suçlarını soruşturmak üzere kurulan Carnegie Komisyonu, ikinci savaş boyunca Selanik'e gelen göçmen sayısının 135 bin olduğunu tespit etti. Düşünün ki, Osmanlı'ya karşı savaşta olduğu gibi Bulgarların, Yunan ve Sırplara karşı savaşında da sürülenler Türkler oldu.
Ölümden kurtulup güvenli bölgelere ulaşanların göç yollarında yaşadıklarıysa, pek soğukkanlı gözlemcilerin bile yüreklerini sızlatmıştı. Fransız gazeteci Stephane Lauzanne, ilk sürgün kafilesine İstanbul'a 20 kilometre mesafede rastladığını söylüyor. 'Ondan sonra ardı arkası kesilmedi. Bazı fakirler, ihtiyarlar, kadınlar, çocuklar ufuktan bize doğru, kendilerini kovalayan görünmeyen güçten korkarak, suskun ve telaşlı kaçıyor, kaçışıyorlardı.' Muhacirlerin yığın yığın biriktiği İstanbul'un insan haritası değişmişti. Hastaneler, Ayasofya Camii dahil pek çok ibadethane, sokaklar ve yıkıntı halindeki Çırağan Sarayı bile savaş mağdurlarını ağırlıyordu. 'İstanbul'un yolları geçilmez bir hal aldı. Kaba bir örtü ile örtünmüş öküz arabası konvoyu göz alabildiğine uzanıyordu. Bütün bu zavallılar, … sokaklarda, meydanlarda ve cami civarlarında açıkta uyuyorlardı.'
Askeri bir hezimet olarak Balkan Savaşı'nı değerlendiren Enver Paşa ise şunları yazıyor: 'Başıboş sürünen bozguna uğramışlar ordusuna, Rumeli'nin bağlarından kopup gelen, daha perişan yüz binlerce muhacirin sürüne sürüne, eriye eriye kalan kafilelerini de eklemeliyiz. Evet Rumeli göçüyordu. Rumeli Türkleri akıp geliyorlardı… Bu yangının alevleri içinde bilinmez geleceklere doğru akıyorlardı.'


Hazin Unutuş
İşgal edilen bölgelerdeki Müslümanların savaştan önceki ve sonraki nüfusları ele alındığında, 96 yıldır görmezden gelinen büyük bir insanlık suçu ortaya çıkar. Osmanlı'nın 1906 yılı nüfus istatistiklerine göre Makedonya'da 1 milyon Türk, 750 bin de Arnavut olmak üzere toplam 1 milyon 750 bin Müslüman (Selanik'te 485 bin, Kosova'da 752 bin, Manastır'da 460 bin); Ulahlar ve Sırplar da dahil olmak üzere 627 bin Rum, 575 bin Bulgar, 200 bin civarında da Yahudi, Ermeni, Katolik ve Protestan bulunuyordu. Avrupalı kaynaklar da Müslümanları 1 milyon 200 bin ila 1 milyon 500 bin arasında gösteriyordu. Ama Avrupalılar, Hıristiyanların toplam nüfusunu biraz daha fazla göstermeye gayret ediyorlardı.
Balkan Savaşları'ndan önceki nüfus hareketlerini de hesaba katan Justin Mc Carthy, yeni göçlerle 1911'de Makedonya'yı oluşturan üç vilayette (Kosova, Manastır ve Selanik) Müslümanların iki milyona ulaştığını söylüyor. Osmanlı Rumeli'sindeki diğer Müslümanların sayısının da (Edirne vilayetinde 760 bin, Yanya vilayetinde 245 bin, İşkodra vilayetinde 218 bin olmak üzere) 1 milyon 223 bin olduğunu hesap ediyor. Buna göre Balkan Savaşları'ndan önce Osmanlı Avrupa'sı da denen Rumeli topraklarında (Arnavutluk ve Bosna Hersek hariç) toplam 3 milyon 242 bin Müslüman (Türk, Arnavut, Boşnak, Pomak, Çerkes) yaşıyordu. Bulgarların sayısı 1 milyon 220 bin (Makedon ve Sırplar, Bulgar nüfus içinde sayılıyor), Rumların ise 1 milyon 558 bin idi. Müslümanlar tek tek her vilayette ve bölgenin tamamında mutlak çoğunluğu ellerinde tutuyorlardı. Savaşla birlikte Edirne vilayeti dahil Osmanlı toprakları tamamen işgal edildi. Daha sonra Osmanlılar Edirne'yi kurtardı ve buradaki Bulgarlarla, Bulgaristan'da kalan Türklerin bir kısmı mübadele edildi. 1911 yılı istatistiklerine göre hesaplandığında Yunanistan, Bulgaristan ve Sırbistan tarafından işgal edilen bölgelerde bulunması gereken Müslüman nüfus 2 milyon 315 bindi.
Savaşın başladığı 1912 yılından itibaren Osmanlı topraklarına (Anadolu ve Trakya'ya) sağ salim ulaşabilmiş sürgün sayısı 413 bin 922 kişiydi. Türk-Yunan mübadelesi gereğince, 1921-1926 yılları arasında gelen göçmen sayısı da 398 bin 849 idi. Bu da Balkanlar'dan Türkiye'ye 1912'den 1926'ya kadar toplam 812 bin kişinin ulaştığını gösteriyordu. Bulgaristan, Sırbistan ve Yunanistan'da 1920'li yıllarda yapılan sayımlar ise buralarda kalan Müslümanların sayısını 870 bin olarak veriyordu. Bunlar, Türkiye'ye sığınanlarla birlikte 1 milyon 682 bine ancak ulaşıyordu. Bu nüfus savaştan önceki miktardan (2 milyon 315 bin) düşüldüğünde 632 bin kişinin kayıp olduğu ortaya çıkıyordu. Kayıpların tümünün katledildiği, açlık ve hastalıklara kurban gittiği kesindi. Savaşlarda ölen, esirken öldürülen on binlerce asker ile devlet görevlisi olduğu için Balkan nüfusundan sayılmayan binlerce kişi bu sayılara dahil değildi.
Sonuçta Balkanlar'daki Müslüman nüfusunun yüzde 35'i sürülmüş, yüzde 27'si kıyıma uğramıştı. Kalanlar artık azınlıktaydı. 'Irklar savaşı' meyvesini vermiş, yüz yıla yayılan etnik temizlik hareketi sonucunda Türkler, Balkanlar'ın hayatından tart edilmişti.
Türkiye'ye ve Türklere de bunu kabullenmek düşmüştü. Hayır, kabullenmek de yetmemişti. Unutmak gerekmişti. Trakya'dan Anadolu'nun en ücra köşelerine kadar yayılan göçmen köylerinin, kasaba ve şehirlerinin; o şehirlerdeki göçmen mahallelerinin, konusu sürgün ve ölüm olan pis bir oyunun hazin dekorları olduğu hatırlanmak dahi istenmemişti.
Balkanlar'ı gezenler, Balkanlar üzerine yazanlar, sözüm ona Anadolu'daki soykırımların çetelesini tutanlar, bir kez olsun, yalnızca bir kez olsun, bir zamanlar Balkanlar'ın çoğunluk nüfusunu oluşturan Türklere ne olduğunu sormadılar.
Vicdanlı bir kalem, temiz bir kalp, kirlenmemiş bir beyin; Leon Troçki bundan 96 yıl önce, 'kültürden nasibini almış her insanın, hissetme ve düşünme aczi yaşamayan herkesin tüylerini ürpertecek, midesini bulandıracak suçları' bir bir sıraladı ve haykırdı: 'Neredeler şimdi? O binlerce yaralı Türk nerede? Onlara ne oldu? Onları ne yaptınız? Bize bu soruların cevabını verin!'
Bu soruya kimse cevap vermedi. Ne yazık, o gün bugündür, bir daha kimse sormadı.


Aralık 2005 / Sayı 153