Rumeli etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Rumeli etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

KONYARLARIN RUMELİ’DEKİ VARLIKLARI

Mustafa Kemal Atatürk’ün anne soyu da Anadolu’dan gelerek Rumeli’ye iskan edilen Yörük veya Türkmenlere dayanmaktadır. Anne tarafından dedesi Vodina Sancağı’na bağlı “Sarıgöl” de denilen “Kayalar”dan göçerek Selanik yakınlarındaki “Lankaza”ya yerleşen, Sofu-zade (Sofi-zade) Feyzullah Aga’dir. Yerleştikleri “Sarıgöl” bölgesi, “Sofular” lakabı ve ailedeki hatıraların gösterdiği üzere, Atatürk’ün anne soyu Konya Karaman’dan Rumeli’ye gelen ve bundan dolayı da “Konyarlar” şeklinde, Rumeli’deki diger Yörük gruplarindan farkli olarak bu adla anilan Yörüklerdendir.

Yukarıda kısaca belirttiğimiz gibi, Orta Çağın ikinci kısmında Balkan Yarımadası’na çeşitli dalgalar halinde gelerek, Bizans İmparatorluğu tarafından burada yerleştirilen bir çok Türk unsuru vardır. X. Asırdan itibaren Peçenekler, Oğuzlar, Kumanlar kuzey yoluyla, Tuna’dan geçerek, çeşitli tarihlerde gelmiş ve çeşitli yerlere iskan edilmişlerdir. IX. Yüzyılda bile, Bizans kaynaklarında “Vardarlı Türkler” olarak zikredilen bazı Türk gruplarının Selanik civarında yerleştikleri vakidir. Bizans kaynağı “Anna Commene”nin Ohri civarında yerleştiklerinden bahsettiği Türkleri, Lejean (1861), 1065 tarihine doğru Makedonya’ya iskan edilen Oğuzlarla ilişkili görmektedir. Oğuzların bu yerleşmeleri “Attaliates”e atfen Prof. Dr. Akdes Nimet Kurat tarafından da teyit edilmektedir.

Anadolu’dan Yarımada’ya geçip yerleşen ilk Türk grubu olmak üzere Türkiye Selçukluları’nın merkezi Konya’ya mensup olmalarından dolayı bu suretle ad alan “Konyarlar” gösterilmektedir. XIX. Yüzyılda veya XX. Yüzyılın başlarında Rumeli’yi gezen ve buradaki Türklerle bizzat görüşerek onların hatıralarını toplayan veya buradaki Türk varlığı hakkında eser yazan Batılı seyyahlar ile bilim adamları, G. Lejean (1861), Gervinus (1851), Jirecek (1891), G. F. Hertzberg (1878), A. Tuma (1888), Cijic (1908), Frachet d’Esperj (1911), İvanof (1918), E. Max, Hoppe (1934), A. Boué (1899), Oberhummer (1917) ve nihayet “Konyarlar” hakkında ayrı ve oldukça ayrıntılı bir araştırma yapan Hr. P. Traeger (1905) “Konyarlar” hakkında önemli bilgiler vermektedirler.

Bu konuda bilgi veren bütün bu eser sahiplerinin hepsi, Konyarlar’ı bazan “Yörükler” ve “Evlad-ı Fatihan”la karıştırmakla birlikte; Konya’dan gelerek Rumeli’ye yerleşmiş veya yerleştirilmiş göstermektedirler. Fakat, bunların geliş tarihi ve geliş şekilleri konusunda farklı bilgiler vermektedirler. Bütün bu görüşleri tenkitli bir şekilde karşılaştıran Prof. Dr. Tayyib Gökbilgin, Konyarlar’ın Rumeli’ye geliş ve yerleşmeleri ile ilgili olarak şu değerlendirmeyi yapmaktadır: “Sonuncu ve nisbeten kabule şayan ihtimal bunlarin II. Murad fakat bilhassa Fatih zamanlarinda, Karaman-ogullari ile mücadeleler sirasinda ve bundan sonra, Karaman, Konya ve Ankara civarindan Türk aşiretlerinin bu mintikalara iskan edildigidir. O civarin etnik bakımdan yabancı halkına, menşeleri dolayısıyla, bu suret-i tesmiyeyi verdirmiş ve bu ad komşuları arasında yaşamış, kendilerinde ise, menşeleri hakkında bir malumat, şifahi bir an’ane halinde devam edip gelmiştir...”

Konyarlar’ın en mütekasif (yoğun) bir halde bulundukları yer Teselya’da Kozan ve bunun kuzeyinde “Sarıgöl” de denilen “Kayalar” ve Selanik’in kuzeydoğusu idi. Sonraları daha kuzeye de yayılmışlardır. Sayı olarak diğer Yörük gruplarından daha az oldukları, yarı “konar-göçer” bir hayat yaşadiklari, mübadele (aliş-veriş) merkezlerinin daha çok Yanya oldugu ve halilarinin özel şeklinden dolayi (“Konyaren Figüren”) bütün yörede meşhur oldugu bütün seyyahlar tarafindan belirtilmektedir. Ayrica, Konyarlar’in daha demokratik bir halde yaşadiklari, neşeli ve hareketli kimseler olduklari da bunlar tarafindan tespit edilmiştir.

Atatürk’ün soyu ile ilgili bir çalışma yaparak, amcası Kızıl Hafız Mehmet Emin Efendi’nin soyundan gelenlerin ellerindeki bazı belgeleri yayınlayan Burhan Göksel, Konyarlar’ın, Konya-Karaman’dan Fatih Sultan Mehmet döneminde 1466 yılında Karaman-oğulları ortadan kaldırıldıktan sonra Rumeli’ye göçürülerek, iskan edildiklerini belirtmektedir.

Osmanlı Devleti’nin Rumeli’deki Yörüklerle ilgili örgütlenmesi içinde kendileri için ayrı isimle bir sayı (tahrir) defteri bulunmayan Konyarlar, yerleştikleri bölgelerde, başlangıçta özellikle “Kocacık” ve “Selanik Yörükleri” içinde, sonradan da “Vodina” ve “Sarıgöller Bölgesi” Yörükleri içinde “Evlad-ı Fatihan” olarak kaydedilmişlerdir. Hasan Paşa tarafindan 1691 (1102) tarihinde yapilan tahriri içeren “Evlad-ı Fatihan Piyadeleri Defteri”ne göre “Sarıgöl” (Kayalar)ler Bölgesi’ndeki köyler, mahalleler ve devlete vermekle yükümlü oldukları “Yörük Piyadeler”in sayısı şu şekildedir:

“Eğri-Bucak Kazası”: Turhanlı 49. Sofular 21. Evrenoslu 6. Okçular 6. Eyrili 20. İshaklı 24. Çobanlı 24. İdil-obası 19. Şahinli 55. Leşli 34. Öküz-obası 24. Emirhanlı 38. Gün-doğmaz 2. Rahmanlı 8. Evhad-obası 58. Aydın-obası, Cinciler 66. Işıklu 29. Sinekli 34. Çakır-ı sagir 4. Sarı-Musalu 8. Çakırlı-i Kebir 13. Karamanlı 12. Karacalar 73. Buraklı 10. Tekye-i Hacı-Hasanlı 21. Topçular 18. Dağ ışıkları 7.

“Cuma-Pazarı Kazası”: Haydarlı 60. Koca Ahmedli 66. Tarakçılı 6. Durasılar 6. Timurhanlu 3. Bar-çukuru 1. Kulalu 1. Erdoğmuşlu 5. Karaağaç 2. Donuk-kayalar 1. Şahinler 3. Dedeler 3.

“Çarşanba Kazasi”: Milli 77. Davudlu 18. Haci-Isalar 18. Kulkalli 12. Hacilar 12. Yeniceler 14. Haci-Ömerli 16. Karacalı 6. Doğancalı 6. Tekye-i kebir ve sagir 42. Keçili 18. Saltıklı 19. Meşeli 6.

Ailenin sonradan gelerek yerleştigi Selanik’e bagli “Lankaza Nahiyesi”nin 1691 tahririne göre cemaatleri, köy ve mahalleleri ile “Yörük Piyadeleri” sayısı şu şekildedir: Bedirli 10. Hacı-Bayramlı 4. Pir-dede 1. Değirmenciler 6. Köleli 7. Şuayblı 109. Umurlu ma’a Sarıcalı 45. Değirmencili ma’a Eyrilceli (Ayrılıncalı) 18. Çokallı 9. Lotice 7. Osmanlı 49. Yaylacık 16. Ayvalı-dere ma’a Şah-Veli ve Saltıklı. Çınarlı 78. Bulcalı 13. Koçmar 4. Keruz 5. Lankaza 3. Sarıyar 1. Yağlıca 1. Evrencik 1.

Yine bu deftere göre, bölgede Konya-Karaman yöresinin hatıralarını gösteren yer adları ve ailenin soyuna işaret eden “Sofular” ile “Sarı-göllü” gibi yer ve oymak adları şuralarda tespit edilebilmektedir: Ereğli Nahiyesi 50. Ereğli 1 (Kırk-Kilise). Ereğli 9, Kara-pınar 1, Sarıgöllü 4 (Avrethisarı). Sofular 19 (Nahiye-i Bazargah). Sofulu 9 (Nahiye-i Kelemeriye). Sofular 21, Karamanlı 12 (Eğri-Bucak-Sarı-Göl). Sofulu 9 (Tikveş). Sarı-Göllü 50 (Radovişte). Sofular 14 (Gümilcine). Karamanlı 11 (Çağlayık ). Sofular 28 (Yeni-Pazar). Sarı-göllü 1, Sofular 2 (Babadağ). Sarı-göllü 1 (Ruscuk). Sofu Yurdu 1 (Tozluk-Tuzluk).

KONYAR OLARAK ZÜBEYDE HANIM’IN AİLESİ

Mustafa Kemal’in anne soyundan dedesi Sofu-zade Feyzullah Efendi’dir. Selaniğe bir saat mesafede bulunan Langaza’da çiftlik sahibi idi. Atatürk’ün ve Makbule Hanım’ın çocukluk anılarında bahsettikleri çiftlik burasıdır. Annesi Zübeyde Hanım, Feyzullah Efendi’nin üçüncü eşi Ayşe Hanım’dan olan tek kızı idi. Atatürk’ün beş kardeşi içinde en uzun ömürlüsü olan Makbule Hanım (1885-1956) anne soyları hakkında, “annemden sık sık şunları dilemişimdir” diyerek şu bilgileri vermektedir: “Bizim esas soyumuz Yörüktür. Buralara Konya-Karaman çevrelerinden gelmişiz. Büyükbabam Feyzullah Efendi’nin büyük amcasi Konya’ya gitmiş, Mevlevi dergahina girmiş orada kalmiş. Yörüklügü tutmuş olacak...”

Mustafa Kemal Atatürk’ün annesi Zübeyde Hanım’ın babası hakkında, Atatürk’ün babası Ali Rıza Efendi’yi ve babası Kızıl Hafız Ahmet Bey’i de tanıyan ve doksan yaşında vefat eden Aydın Milletvekili Tahsin San, şu bilgileri vermiştir: “Atatürk’ün valdesi Zübeyde Hanım, Sofu-zade ailesinden Feyzullah Ağa’nın kızıdır. Bunlar Selanik’te doğmuşlardır. Bu aile bundan 130 sene evvel Sarıgöl’den Selanik’e gelmişlerdir. Vodina Kazası’nın batısında Sarıgöl Nahiyesi’nde onaltı köyden ibaret olan bu nahiye ailesi, Makedonya ve Teselya’nın fethinden sonra Konya civarı ahalisinden Osmanlı Hükümeti’nin sevk ve iskan ettirdiği Türkmenlerdendir. Son zamanlara kadar beş asır müddet içinde hayat tarzlarını, kılık-kıyafetlerini değiştirmemişlerdi.”

Bu konuda Lord Kinross, kaynak göstermeden şu bilgileri vermektedir: “Zübeyde Hanım, Bulgar sınırının ötesindeki Slavlar kadar sarışındı; düzgün beyaz bir teni, derin ama berrak, açık mavi gözleri vardı. Ailesi Selanik’in batısında Arnavutluğa doğru, sert ve çıplak dağların geniş, donuk sulara gömüldüğü göller bölgesinden geliyordu. Burası Türklerin Makedonya’yı ve Teselyayı almalarından sonra Anadolu’nun göbeğinden gelen köylülerin yerleştikleri yerdi. Bu yüzden Zübeyde Hanım, damarlarındaki ilk göçebe Türk kabilelerinin torunları olan ve hala Toros dağlarında özgür yaşayışlarını sürdüren sarışın Yörüklerin kanını taşıdığını düşünmekten hoşlanırdı.”

Eldeki mevcut bilgilere göre aile, 1466’larda Karaman’dan gelerek Vodina Sancağı’na bağlı Sarıgöl’e yerlemiş; sonra Selanik yakınlarındaki Lankaza (Langaza)’ya göçmüş, Zübeyde Hanım 1857’de burada dünyaya gelmiştir. Atatürk’ün annesi Zübeyde Hanım’ın babası Sofu-zade Feyzullah Efendi üç defa evlenmiştir. İsimlerini bilemediğimiz diğer iki eşi bir tarafa bırakılacak olursa, Zübeyde Hanım’la birlikte Hasan Ağa ve Hüseyin Ağa, Feyzullah Efendi’nin üçüncü eşi Ayşe (Aişe) Hanım’dan dünyaya gelmişlerdir.

KAYNAK: http://www.karamankulturturizm.gov.tr/kulturMd/sayfaGoster.asp?id=330

BİR İSKÂN METODU OLARAK RUMELİ’DE SÜRGÜNLER


Yrd. Doç. Dr. Hava SELÇUK*

..............

Köylüler devletin kuruluşundan itibaren konar-göçer geleneğin devam etmesine rağmen cemiyetin yerleşik vasfına sahip olup, bu bölünmedeki yerlerini almışlardır. Fetihlerin başlamasıyla birlikte ortaya çıkan nüfus nakli meselesi şehir hayatının buralara başarı ile götürülmesine zemin hazırlarken bir köylü topluluğu ortaya çıkarma keyfiyeti yaygın görülmemektedir[3]. Bununla beraber çağın gereği olarak Rumeli’de Osmanlılar tarafından kurulmuş birçok köye tesadüf etmekteyiz. Zira şehirlerin gelişmesi için çevresinde olan köylerin yetiştirdiği, ürettiği malların önemi büyüktü. Bir şehrin etrafında köy sayısı ne kadar fazla ise şehir o derece gelişiyor idi. Rumeli’ye yerleştirilen halk genellikle konar-göçer halktan teşekkül etmiştir. Bunun yanı sıra timar sahipleri ve ümera, dirlikleri nispetinde götürmek zorunda oldukları cebelü askerlerini Anadolu köylerinden tedarik etmişlerdir[4].

Anadolu’nun çiftçi halkının kendi çiftini ve çubuğunu bozarak Rumeli’ye yerleşmesi hadisesine pek tesadüf edilmemekle beraber Timur’un 1402 Ankara Savaşı’ndan sonra ortaya çıkan siyasî buhran ve halkın üzerinde oluşan psikolojik etkiden dolayı çiftini, çubuğunu satan birçok kişinin Rumeli’ye geçerek oraya yerleştiği Anonim Tevârih-i Al-i Osman’da zikredilmektedir[5].

.................

Fetihler esnasında eski Selçuklu topraklarında mevcut olan şehirler ve kasabalardan, muhtelif meslek ve zanaat şubelerine mensup insanlar gelerek yeni alınan kasabalara ve şehirlere yerleşmekteydi. Sultan başta olmak üzere devlet ricali ve zenginlerin kurdukları vakıflar yeni alınan şehirlere yerleşmeyi kolaylaştırıyordu. Özellikle ticari ve coğrafî yönden önemli olan şehirler Anadolu’nun eski ticaret ve sanayi merkezlerinden birçok insanların gelip yerleşmelerine imkan hazırlıyordu[8].

Toplumun diğer bir kısmı göçebelerdi ki bunlar, yaylak ve kışlak hayatı süren, hayvancılıkla geçimlerini sağlayan mevsimden mevsime yer değiştiren birçok sosyo-ekonomik fonksiyonlar yüklenen bir topluluktu[9].

Bu toplulukların zaman zaman yeni fethedilen topraklara yerleştirilmesi, o bölgenin şenlendirilmesi amacıyla sürgüne tabi tutulduklarını görmekteyiz. Sürgüne tabi tutulan kişilerin müslüman veya gayri müslim olması, yerleşik hayatta yada konar-göçer bir yaşayış tarzına sahip olması önem taşımamakta idi. Devlet gerekli gördüğü takdirde bu insanları iskân politikasının bir gereği olarak sürgüne tabi tutmuştur.

................

1.Sürgün Siyasetinin Çeşitleri

Sürgünü iki katagoride ele alabiliriz. Bunlar birincisi zorunlu sürgünler ikincisi esir sürgünler.

a.Zorunlu Sürgün

Bu grup içerisine girenler çeşitli sebeplerden dolayı devletin mecburî tuttuğu insanların sürgün edilmesi. Özellikle bir topluluk devletin kanunlarına karşı geliyorsa, bulunduğu bölgede asayişsizlik gösteriyorsa, veya yeni bir yer fetih edildiği zaman o bölge halkı içerisinde isyan çıkarma, ayaklanma hadiseleri meydana getirebilecek kişiler varsa bu kişiler ya da topluluklar sürgüne tabi tutulmuşlardır. Osmanlı devletinde zorunlu sürgün hadisesinin daha çok uygulandığını görmekteyiz. Zira insanların kendi topraklarından, akrabalarının dostlarının bulunduğu yerden gönüllü olarak kalkıp kendisine tamamen yabancı olan bölgelere gelerek yerleşmesi insan tabiatına aykırı düşmektedir. Osmanlı Devleti’nin siyasî, sosyal ve ekonomik sebeplerle tebaasını kendi istekleri dışında fakat onların gönüllerini alarak ve bir takım imtiyazlar tanıyarak zorunlu sürgüne tabi tutması daha öncede belirttiğimiz gibi bünyesinde bir çok milleti barındıran bir devletin merkezi idareyi kuvvetlendirmesinde zorunlu iskânın önemli bir etkisi olmuştur. Osmanlıların sadece savaş esirleri ile farklı dinlere mensup insanları değil bizzat devleti kuran Müslüman Türk halkını da zorunlu sürgüne ve iskâna tabi tuttuğunu görmekteyiz.

b. Esir Sürgünler

Esir sürgünler grubuna giren insanlar ise savaşlar neticesinde esir alınan kişilerin oluşturduğu gruptur. Bu kişiler ya İstanbul kırlarına ya da Anadolu’nun çeşitli bölgelerine sürgün edilerek toprağa yerleştirilmişler ve devlet tarafından kendilerine toprakla uğraşacakları malzeme verilerek ziraat veya hayvancılık yapmaları sağlanmıştır. Bu esir sürgünler daha sonra ki dönemler de statülerin muhafaza etmemişler reaya arasında kaybolup gitmişlerdir. Esir sürgün uygulaması bilhassa Fatih Sultan Mehmed döneminde yaygın olarak yapılmıştır.

2 .Sürgünlerin İçtimai Durumları

Hem Hıristiyan tebaanın hem de Müslüman tebaanın zorunlu sürgüne tabi tutulduğunu görmekteyiz. Sürgüne tabi tutulan insanlar, kendi yaşadıkları bölgeden koparılarak kendi kültürüne, inancına, yaşayışına tamamen yabancı bir bölgeye gönderiliyordu. Sürgüne tabi tutulan bu insanlara timar tevcih edildiği gibi her hangi bir köy oluşturmalarına da imkan veriliyordu. Bu köyler teşekkül ederken genellikle birbirini tanıyan akraba olan kişilerin bir araya geldiği görülmektedir. Bunun yanında devletin izlediği bir siyasetin neticesi olarak farklı bölgelerden getirilen insanların kaynaşmalarını sağlamak amacıyla büyük bir timar parçalanarak bazen birden fazla kişiye veriliyordu. Bilhassa Bosna Hersek’e ait defterde bunu görmemiz mümkün olmaktadır[14].

Bu gelen insanlar aileleriyle birlikte gelen tipik anne, baba ve çocuktan oluşan bir aile yapısına sahip idiler. Sürgünlerin akrabalarının gönüllü olarak zaman zaman yanlarında geldiğini görmekteyiz ki bu kişilerle birlikte geniş aile oluşturmakla birlikte belli bir yaştan sonra vergiye tabi tutulan gençlerin ayrı bir ev kurdukları ve aileden ayrıldıkları bilinmektedir.

Sürgüne tabi tutulan insanlar arasında ticaret ve zanaat erbabı, tarımla uğraşan köylüler ve konar-göçer gruplar bulunmaktaydı.

Hıristiyan sürgünlerin de ileride ifade edeceğimiz üzere aileleriyle birlikte geldiklerini ve onlar arasında da bilhassa İstanbul için yapılan sürgünlerde gördüğümüz üzere ticaretle uğraşan, zanaat erbabı olan kişiler ağırlıklı olarak bulunmaktaydı. Aynı şekilde İstanbul’un başkent olması dolayısıyla Anadolu’nun çeşitli bölgelerinden bilhassa Karaman bölgesinden ulema adını verdiğimiz medrese eğitimi görmüş kişilerle zanaat erbabı kişilerde sürgüne tabi tutulmuşlardı ki bu kişiler şehirlere yerleştirilerek şehirlerin kalkınmasında önemli rol oynamışlardır. Dolayısıyla sürgüne tabi tutulan kişiler arasında başı boş her hangi bir mesleği olmayan kişiler değil şehirli halkta bulunmaktaydı.

İstanbul’un iskânı için Fatih Sultan Mehmed’in sürüp getirdiği köylüler arasında hür insanların yanı sıra harp esirleri de bulunmaktaydı. İstanbul civarındaki kulluklar daha ziyade harple fethedilen yerlerde elde edildiği için esir muamelesine tabi bulunan Hıristiyanlardan oluşmaktaydı. Bu insanlara tohum ve levazım devlet tarafından verilerek tarım yapmaları sağlanıyordu[15].

Türkler Rumeli’ye geçince şehirlere yerleşme hareketi devam etmişti. Bilhassa Edirne’nin Türklere geçmesiyle birlikte kale haricinde yayılma çok süratli olmuştur. Hakikaten daha önce bağ bostan olan yerler mahalle haline dönüşmüştür. Kısa zamanda imar faaliyetleri artarak buranın nüfusunun artması sağlanmıştır[16]. Şehirlerin önemli ticaret mevkilerinde bulunması ticarî canlılığın bulunması Anadolu’nun çeşitli bölgelerinden gelen halkın sayısını artırmaktaydı. Netice itibarıyla sadece tarımla uğraşan insanlar değil sanat ve zanaatla uğraşan insanlarda Rumeli’ye gelerek bilhassa şehirlere yerleşmişlerdi. Özellikle zanaat ile uğraşanlar şehirlerde ahilik teşkilatı kurmuşlardır. Ahilikle ilgili olarak birçok köyün ve mahallenin mevcut olduğu da görülmektedir. Mahalle-i Ahi[17], İpsala Karye-i Ahi[18], Karye-i Kara Ahi[19], Karye-i Ahi Evren[20], Mahalle-i Mescid-i Ahi Ana[21], Mahalle-i Horşe; Cemaat-i Mescid-i Ahi Bali[22] gibi.

3. Sürgünlerin İktisadî Durumları

Sürgüne tabi tutulan gruplar arasında konar-göçer halkın yanı sıra bilhassa timar sahibi olarak yerleştirilen kişiler bulunmaktaydı. Bunun yanı sıra belli meslekleri ifa eden kasaba ve şehir halkı bulunmaktaydı. Anadolu’nun çeşitli bölgelerinden gönderilen kişilere belli bir bölgenin toprakları timar olarak veriliyor bunun karşılığında kendileri devlete karşı vazifeler üstleniyorlardı.

Timar, Osmanlı İmparatorluğu’nda geçimlerini veya hizmetlerine ait masrafları karşılamak üzere bir kısım asker ve memura belirli bir bölgede kendi nam ve hesaplarını tahsil selahiyeti ile birlikte tahsis edilmiş olan vergi kaynaklarına ve senelik geliri 20.000 akçeye kadar olan askerî dirliklere verilen isimdi[23].

İlk Osmanlı sultanları, büyük kumandanlara, ahî ve derviş gibi, imparatorluğun teşkilatlandırılması için kişi ve zümrelere geniş muafiyetlerle temlikler yapmak ihtiyaç ve ananesinin tesiri altında bilhassa hudut boylarında komutanlara bilhassa Evrenos Bey’e Turhan Bey’e bu tür arazileri temlik olarak vermişlerdir[24].

Köylere yerleştirilen kişiler belli bir cemaata veya obaya mensup kişiler olmalıdırlar. Nitekim kurdukları köy, mezraa hatta mahalle isimlerinde Anadolu’da mevcut olan cemaatlerin, aşiretlerin isimlerini taşıdıkları görülmektedir ki bunlar daha önce göçebe hayat sürmelerine rağmen büyük olasılıkla Rumeli’ye göçürüldükten sonra yerleşik hayata geçirilerek köyler, kasabalar, mahalleler kurmuşlardır.

Muhtemelen Karasi bölgesinden getirilen kişilerce teşekkül etmiş olan Karye-i Karasili, Karye-i Koçi, Karye-i Hisarbeği[25] köylerinde oturanlar çeltükçülükle (pirinç ekimi) uğraşmakta olan Müslüman kişilerdir.

Köylerde oturanlar çiftçilikle uğraşmakta iken kasabalarda ve şehirlerde oturan kişiler ticaret ve sanatla uğraşmakta idiler.

4.Sürgüne Tabi Tutulan İnsanların Hukukî Durumları

Devlet gerek çiftçi gerekse şehirli halk arasında yeni fethettiği bölgelere gönüllü ya da zorunlu sürgün siyasetini uygulamaktaydı. Fetihlerin çok geniş bölgeleri kapsadığı bu dönemde yerlerini terk eden insanların hukukî durumları neydi? Bu kişiler herhangi bir nizama tabi miydiler? Evlerini, arazilerini, çiftlerini, çubuklarını terk eden bu insanlara gittikleri yerlerde ne gibi kolaylık gösteriliyordu. Yaşadıkları bölgeden, akrabalarından ayrılan bu insanlara yeni gittikleri yerlerde yaşamlarını kolaylaştırmak üzere her hangi bir hak tanınıyor muydu? Osmanlı fetihlerinin ilk yıllarında fethedilen topraklarda boş kalan evler bu bölgeye gönüllü gelen kişilere veya sefere bizzat iştirak eden gazilere verilmekteydi ki bununla ilgili birçok malumat vakayinamelerde bulunmaktadır[26].

Öncelikle Osmanlı Devleti’nin ilk yıllarına ait arşiv belgelerinde sürgüne ve nakillere tabi tutulan insanların durumları ile ilgili yeterince malumat bulunmamaktadır. Fatih Sultan Mehmed’in İstanbul’u fethi hadisesinden sonra İstanbul’un iskânı için yapılan çalışmalar sırasında yeni gelen halkın nasıl bir nizama tabi olduğunu görmekteyiz.

İstanbul’un subaşılığına II. Mehmed tarafından tayin olunan Süleyman Bey, İstanbul’un imarı için çalışmaya başladı. İstanbul’un iskânı için ülkenin her tarafına adamlar göndererek insanların İstanbul’a gelip, bağlar, bahçeler, mülkler edinmesini istedi. Gönüllü olarak ülkenin dört bir tarafından adamlar geldi ve bu kişilere fetih sonucunda boşalan evler mülk olarak verildi. Fakat yapılan bu çağrıya rağmen İstanbul’un nüfusunda fazla bir artış meydana gelmediği için II. Mehmed’in hükmü gereği bu sefer her ilden zengin ve yoksullardan aileler sürmeleri emredildi. Bunun üzerine zorunlu sürgün olarak birçok kişi İstanbul’a getirildi ve şehir imarlaşmaya, mamur olmaya başladı.

Bundan sonra halka verilen bu evlere mukataa (kira) koymaları üzerine, çeşitli bölgelerden getirilen halktan birçok kişi ailesini terk edip buradan ayrılmaya başladı. Bunun üzerine Vezir Kula Şahin II. Mehmed’e "Hey devletli Sultanım! Baban, deden bunca memleketler fethettiler. Hiçbirinde mukataa koymadılar. Sultanıma dahi layık budur ki yapmaya”dedi. II. Mehmed vezirinin sözünü kabul ederek mukataa’yı (kirayı) kaldırdı ve evleri oturan kişilere mülk olarak verdi. Bundan sonra bölgeye yerleşen ahali mescitler, zaviyeler yapmaya başladılar[27].

II.Mehmed dönemine ait İstanbul hasları ile ilgili kanunnamelerde birincisinde mukatanın kaldırılması ile ilgili hüküm şu şekildedir:” Ve ne kadar mukâtaalu yerler var ise, mukâtaası bozulmuştur, öşür ve sâlârlık vereler” ikincisinde bu mukâtaa kanunu tekrar yürürlüğe girmektedir ki bu kanunname birinci kanunnamenin yeniden ve şe’rî esaslara aykırı olmayacak şekilde kaleme alınmış şeklidir ki “Ve ne kadar mukâtaalu yerler var ise, mukâtaası şimdiye değin ne vechile alınu-geldiyse yine ol vechile alına. Ellerinde mukâtaa içün berât ve kadı hücceti olmayan kimesneler ki, sabıkan âmiller mukâtaaya vermiş olalar, anlarun gibilerin mukâtaaları makbul olmayub öşür alalar..”[28]

Bu ifadelerden anlıyoruz ki Osmanlı Devleti’nde ilk yıllarında yapılan fetihler neticesinde yeni alınan yerlere sürgün edilen kimselere arazi ve emlak parasız verilmekteydi. Bu şekilde sürgüne tabi tutulan halka belli ölçüde kolaylık sağlanmış bulunuyordu.

II. Bayezid devrinde sürgün: “Sürgün kızını yine sürgüne nikâh edeler; âhara vermeyeler. Sürgün tâifesi hârice varub beğlikden vere gayrı yerden iş dutmak ve amel almak olmaya ve isterse kabûl olunmaya. Ve sürgün için ahkâm-ı şerife yazılmalu olıcak kağıdı Padişah Hazretine arz oluna”[29].

Yine II. Bayezid döneminde Akkirman’a ait olan 1484 yılına ait Kanunnamede,”Ve sürgün olan kafirlerin evleri dahi beğlikdir. Adam bulundukça kiraya verüb akçesin beğlik içün zabt eyleyesin ve ne denlü dükkân varsa defter edüb kapıma bildüresin. Ve kadı ve dizdâr ma’rifetiyle hisar erlerine ve azeblere sürgün evlerinden hallu haline göre tevzi’ edüb yerleşdüreler[30]”.

Rumeli’den Anadolu’ya da cezaî maksatla sürgün yapılmaktaydı ve onunla ilgili bir hüküm:

“Ve kangı timarın ki, haracgüzâr kafirleri kaçmış ola, buyurdum ki, haraclarınun nısfın timar erlerinden ve nısfın yerlerinde kalan kafirlerden ala. Ve kaçan kafirlerin esamilerin de yazub bildüre ki, kul gönderüb her kandaysa buldurub Anadolu’ya sürdürem ve oğlanların yeniçeriliğe olduram[31].

* Erciyes Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü-Kayseri

[1] Selahaddin Çetintürk, “Osmanlı İmparatorluğu’nda Yürük Sınıfı”, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Dergisi, C.XX, Ankara 1943, s.110.

[2] İlhan Şahin, “Göçebeler”, Osmanlı C.4, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara 1999, s.132.

[3]Mustafa Akdağ, “Osmanlı İmparatorluğu’nun Kuruluş ve İnkişafın Devrinde Türkiye’nin İktisadi Vaziyeti”, Belleten, XIV/55(1950),s.345-346.

[4]Akdağ, a.g.m., s.345-346.

[5] Anonim Tevârih- Al-i Osman, Giese Neşr, Haz: Nihat Azamat, Marmara Ünv. Yay., İstanbul 1992, s.48-49.

[6] Tuncer Baykara, ”Osmanlı Devleti Şehirli Bir Devlet midir?”, Osmanlı, C.5, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara 1999 s.531.

[7] Aşıkpaşa-zâde, Tevarih-i Al-i Osman, Haz: Nihal Atsız, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yay., 1000 Temel Eser Serisi, Ankara 1985.s.29 (Kendi Yenişehir’e gitti. Yanındaki gazilere evler yapıverdi. Orada durur oldu. Onun adını Yenişehir kodılar)

[8] Mustafa Akdağ, Türkiye’nin İktisadî ve İçtimaî Tarihi(1243-1453), C.I, Cem Yay., İstanbul 1995, s.386.

[9] Şahin, a.g.m, s.132.

[10] M. Zeki Pakalın,”Sürgüne göndermek”, Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü, C.III, Milli Eğitim Basımevi, İstanbul 1993, s.299.

[11] Fuad Köprülü, Bizans Müesseselerinin Osmanlı Müesseselerine Tesiri Hakkında Bazı Mülahazalar, Ötüken Yay., İstanbul 1981, s.106-107.

[12] Osman Turan, Selçuklular Tarihi ve Türk-İslam Medeniyeti, Boğaziçi Yay.,İstanbul , s.352-353.

[13] Hammer, Devlet-i Osmaniye Tarihi, C. I, trc. Mehmet Ata, İstanbul 1336 s.225.

[14] (Timar-ı Manastrılı Hamza ve Belgradlı Hamza, Timar-ı Gelibolulu Ahmed Filibeli Aça, Üngürüslü Hamza ve Şehirköylü Murad, Timar-ı Vidinli Hızır ve Üsküblü Hamza, Timar-ı Niğbolulu Mahmud ve Vardarlı Hamza, Timar-ı Sofyalı Hamza ve Nişli Hasan) Muallim Cevdet Yazmaları nr.0.76 (1469 Tarihli Bosna, Hersek , Yelec Vilayetlerini ihtiva eden Mücmel Defter),vr.129b, 130b, 149b, 153b, 158b.

[15] Ömer Lütfi Barkan “XV. ve XVI’ıncı Asırlarda Osmanlı İmparatorluğu’nda Toprak İşçiliğinin Organizasyonu Şekilleri”, Türkiye de Toprak Meselesi, Gözlem Yayınları, İstanbul 1980, s.582.

[16] Akdağ, a.g.e., s.385-386.

[17] Tapu Tahrir Defteri 12, (1475 Tarihli Malkara Kazasıyla Gelibolu Bölgesi ve sair mahallerdeki evkaf defteri), s.199.

[18] Muallim Cevdet Yazmaları nr:0.89, vr.53b.

[19] Tapu Tahrir Defteri 12, (1475 Tarihli Malkara Kazasıyla Gelibolu Bölgesi ve sair mahallerdeki evkaf defteri),s.221.

[20] Tapu Tahrir Defteri 12, (1475 Tarihli Malkara Kazasıyla Gelibolu Bölgesi ve sair mahallerdeki evkaf defteri),s.30.

[21] Tapu Tahrir Defteri 12, (1475 Tarihli Malkara Kazasıyla Gelibolu Bölgesi ve sair mahallerdeki evkaf defteri),s.8.

[22] Tapu Tahrir Defteri 7. (Fatih devri, Paşa Livası’nın Yenice Karasu, Drama, Kavala, Zihne, Keşişlik, Demurhisar, Selanik , Sidrekapısı)

[23] Barkan, “Timar”, İ.A., C.XII/1, s.286.

[24] Barkan, a.g.m., s.296.

[25] Maliyeden Müdevver Defterler 525, s.44.

[26] Aşıkpaşa-zâde, a.g.e., s. 47, 59,

[27] Aşıkpaşa-zâde, a.g.e., s.139-140.

[28] Akgündüz, a.g.e., C.I, s.463, 472.

[29]Akgündüz, a.g.e., C.II s.68-69

[30]Akgündüz, a.g.e., C.II.2, s.372.

[31] Akgündüz, a.g.e., C.II, s.509.

KAYNAK VE DEVAMI: http://www.egm.gov.tr/egitim/dergi/eskisayi/39/web/makale/Yrd_doc_dr_Hava_Selcuk.htm

TAPU TAHRİR VE MALİYEDEN MÜDEVVER DEFTERLERE GÖRE RUMELİ’DE İHTİDA HAREKETLERI

TAPU TAHRIR VE MALIYEDEN MÜDEVVER DEFTERLERE GÖRE RUMELI’DE IHTIDA HAREKETLERI
(1432-1482)

Yrd. Doç. Dr. Hava SELÇUK
Erciyes Üniversitesi Fen-Edebiyat Fak. Tarih Bölümü
e-mail:hselcuk@erciyes.edu.tr

Özet

Osmanli Devleti’nin Rumeli bölgesinde uyguladigi siyaset dogrultusunda
orada yasayan Hiristiyan dinine mensup insanlar arasinda zorla Islamlastirma
politikasi uyulamadigi, insanlari dinî yasantilarinda serbest biraktigi, bununla birlikte ihtida eden kisileri ödüllendirdigi hadiseleri incelenmistir. Osmanli askerî teskilatinin en önemli unsuru olan timar sistemi uygulanirken, insanlarin din ve milliyetleri göz önüne alinmaksizin liyakati olan herkese timar tevcihi yapilmisti. Hiristiyan timar sahiplerinden bazilarinin zamanla Islamiyeti seçerek nev-müslim adiyla defterlere kayit edildigi görülmüstür. Bunlarin sayilarinin fazla olmadigini çünkü insanlarin dinine göre timar tevcihi yapilmadigini, Hiristiyan timar sahiplerinin bazen bir Müslüman timar sahibinden daha genis topraklar üzerinde yasadigini dolayisiyla Osmanli Devleti’nin Rumeli de din ayirt etmeksizin herkese timar tevcih ettigini görmekteyiz. Zaten Osmanli Devleti’nin zorla Islamlastirma politikasi olsaydi bugün Rumeli’nin tamami Müslüman olurdu.

1- Giris

Bu arastirmamiz 1432-1482 yillari arasindaki tapu tahrir ve maliyeden müdevver defterlerden istifade edilerek Rumeli bölgesinde timar sahibi kisiler arasindaki ihtida hareketlerini ortaya koymaya yöneliktir. Tahrir, Osmanli malî-idarî sisteminin esasini olusturmaktadir. Osmanli idaresine geçen bölgeler, bu idarenin gerektirdigi nizam ve teskilât içerisinde timar sisteminin geregi olarak, gelir kaynaklarinin tespiti maksadiyla tahrire tabi tutulur; yerlesme merkezleri(yani sehir, kasaba, köy, mezraa) ve burada oturan vergi vermekle mükellef evli veya bekar sahislarin tek tek isimlerini, ziraat sahalarini, yetistirilen mahsuller ve bunlardan alinan vergiler, belirlenerek “istatistikî kütük defteri” olarak da vasiflandirilan tahrir defteri hazirlanirdi.

Osmanli Devleti’nin bu yillarina ait maliyeden müdevver ismi ile zikredilen defterlerde tapu tahrir defterinin özelliklerini tasimaktadir. Bu defterlerde Hiristiyan timar sahiplerinden Islamiyeti seçen kisiler nev-müslim adiyla
kaydedilmislerdir. Osmanli Devleti’nin XV. yüzyildaki Rumeli’ye yönelik iskân siyaseti ile daha sonraki dönemlerdeki siyaseti derin çizgilerle birbirinden ayrildigi, müesseselerinin tamamen farklilik gösterdigi bilinmektedir. Osmanli Devleti Rumeli topraklarini elde etmeye basladiktan hemen sonra bu bölgelere Anadolu’dan getirdigi Türk ve Müslüman halki iskâna tabi tutmustu. Anadolu’nun çesitli sehirlerinden gelen insanlara hem sultan tarafindan hem de yanlarinda gittikleri kisiler(Evrenos Gazi, Turahan Bey gibi sultana tabi komutanlar tarafindan) tarafindan timar tevcihleri yapilmisti. Bunun yani sira orada mevcut bulunan Hiristiyan halktan bazi kisilere de bizzat hükümdar, beylerbeyi veya sancak beyi tarafindan timar tevcihi yapilmisti. Arsiv malzemelerinin verdigi bilgiler dogrultusunda Osmanli Devleti’nin Rumeli bölgesinde timar tevcihinde bölge halkina
yönelik her hangi bir belirleyici siyasetinin olup olmadigi ortaya konulmaya çalisilacaktir. Bu meyanda Islamlastirma politikasinin mahiyeti ve sonuçlari
degerlendirilecektir. Bu konuya geçmeden önce Osmanli Devleti’nin hakimiyet kurdugu bölgelerde genel olarak ihtida hareketleri nasil olduguna kisaca bakmamiz gerekmektedir. Öncelikle vakayinamelerden hareketle bu bölgedeki halk arasindaki ihtida hareketlerinin genel bir degerlendirmesinin yapip daha sonra devletin genel olarak ihtida konusunda takip ettigi politikayi ele alacagiz.

2- Osmanli Devleti’nin Kurulus Yillarinda Ihtida Hareketleri ve Bunun Sebepleri

Islam literatüründe, bir baska dine mensup sahsin, putperest veya dinsiz bir insanin Müslümanligi seçmesine ve hayatini ona uydurmasina “ihtida” (conversion) denilmektedir1.
Tarihî süreç içerisinde din degistirme olayina bakildiginda din degistirme olayinin sebeplerini psikolojik ve sosyo-kültürel faktörler olmak üzere iki temel gruba ayirabiliriz. Günahkarlik duygusu, dramatik tecrübeler, iç çatismalari ile manevi aydinlanmayi psikolojik faktörler, dini telkin ve irsatlar ile baska bir dinle temasi da sosyo-kültürel faktörler arasinda sayabiliriz2.
Osmanli Devleti’nin kurulus yillarinda Marmara Havzasindaki ihtida hareketlerinin, Rumeli’deki ihtida (din degistirme) olayindan daha fazla oldugunu görüyoruz. Bunu Müslüman olmayan halkin Anadolu’ya göre Balkanlar’da daha fazla sayida olmasiyla açiklayabiliriz. Osmanli devleti prensipte, gerek Balkanlarda ve gerekse Anadolu’da ihtidayi tesvik etmis ve ihtida edenleri ödüllendirmisti. Osmanli Devleti zorla ihtida ettirme yoluna kesinlikle gitmemisti. Çünkü böyle bir davranis hem Islam hukukuna hem de devletin maddi çikarlarina aykiri idi. Bununla birlikte Müslüman olmayan halk askeri hizmetten muaf olmak sartiyla cizye ödüyor bu da oldukça önemli
bir yekün tutuyordu. Osmanli devleti dinsel bir hos görü politikasinin takipçisi
olmustur.3.

Balkanlarda ihtida hareketleri ilk iki yüzyilda oldukça az miktarda gerçeklesmisti. Bununla ilgili olarak arsiv malzemelerinde mevcut bulunan nev-müslimlerle ilgili kayitlari vererek bu durumu ortaya koymaya çalisacagiz. Balkanlarda Osmanli Devleti’nin kurulusunda Bosna-Hersek ve Arnavutluk disinda toplu ihtida hareketlerinin pek olmadigini çogunlukla münferit ihtida hareketlerinin oldugunu görmekteyiz. Bunun nedenlerini ise su sekilde izah edebiliriz. Her seyden önce, Osmanlilar bu bölgeye geldiklerinde yerli halk sosyo-ekonomik açidan kötü bir durumda ve feodal beylerin kati idareleri altinda idiler.

Osmanlilar Balkanlari bu ortam içerisinde bu ortam içerisinde halkin can ve mal güvenligini verdikleri ahitnamelerle garanti altina almislardi4. Hatta yerli küçük hanedanlar, senyörler, Bizans imparatorlari dahi benzeri ahitnamelerle Osmanli Devleti’nin vasali konumuna gelmislerdi. Bulgaristan, Arnavutluk, Makedonya, Sirbistan ve Yunanistan da askerî siniftan Osmanliya sadik kalmis unsurlar Osmanli askeri kadrolarina alinir, onlarin fetih öncesi dönemde tasarruf ettikleri pronoia ve bastina’lari Osmanli idaresinde kendilerine timar olarak verilirdi. Osmanli egemenligi, hakimiyet kurdugu topraklarda Sultan’in yüksek siyasi otoritesinin taninmasi ve belli kanunlarla saptanmis vergilerin ödenmesi ötesinde millî ve dinî bir amaç gütmüyordu.

Osmanli kanunlarinin temel prensibi köylü üzerindeki angaryalarin kaldirilmasi idi. Osmanli devleti, devlet olarak bir Islamlastirma politikasi gütmemisti5.
Anadolu’nun Islamlasmasi Osmanli öncesinden, daha XI. yüzyildan baslar. Balkanlarda ise bu olgu XIV. yüzyilda baslamistir. Balkanlarda iskâna tabi tutulan kisiler Müslüman Türkler idi. Bunun yanin sira Balkan topraklarinda Osmanli devleti öncesinde buralara gelmis olan Türklerde bulunmaktaydi. Peçenek ve Kumanlarin bakiyeleri olan Türkler ile Selçuklu Sultani Izzeddin Keykavus’a(1246-1249) bagli olan Türkler Rumeli bölgesine geçerek orada Hiristiyanlasmislardi6.

Osmanlilarin hakimiyet kurdugu Marmara havzasinda kurulus devrinde de ihtidalar vuku bulmustu. Nitekim dönemin kaynagi Nesri’de , Iznik’in fethi ve Orhan Bey’in oglu Süleyman Pasa’ya bu topraklarin verilmesi konusu ile ilgili olarak; “Ve Süleyman Pasa ol vilayette ol kadar adl ü dad itdimkim, Türk’ün ayin-ü erkanini görüp, gelip Müslüman oldular ve ol vilayette ne kadar mülkler var ise cemi’ Süleyman Pasa virdügi karar üzerine simdi dahi mukarrer”7, diyerek Osmanli Devleti’nin bu dönemdeki adetli idaresi sayesinde ihtida hareketlerinin meydana geldigine dikkat çekilmektedir.
1339 ve 1340’da Bizans Patrikhanesinin Iznik halkina hitaben nesretmis oldugu beyanname, Iznik’te çok sayida ihtida hadisesinin meydana geldigini ifade etmektedir. Bununla birlikte beyannamede isaret edilen sayiyi ihtiyatla karsilamak lazimdir. Zira Bizans hakimiyeti altindayken oldukça kalabalik bir nüfusa sahip olan bu sehrin, fetihten kisa bir süre sonra nüfusun azaldigi bilinmektedir. Nitekim Ibn Batutu’nin gözlemlerine göre “Iznik’in çok az nüfusa sahip malik”8 bulunmasi Gibbons’un ifade ettigi gibi “bura halkinin büyük bir miktarda ihtida ederek Osmanli topraklarina dagitildiklari gibi yorumlanamaz. Iznik nüfusu, imparatorluk payitahtinin Istanbul’a naklinden sonra, o havalinin önemsiz bir hudut memleketi olmasindan dolayi daha
Osmanli fethinden evvel çok azalmistir9. Bu nedenle ihtida eden kisiler fazla
olmakla beraber bunu sehrin tamami ihtida etmis gibi göstermekte dogru olmasa gerektir.

Benzer görüse sahip olan Gibbons tarafindan Bursa’yi toptan ihtida etmis bir sehir olarak göstermektedir. Öncelikle Bursa bir ticaret merkezi olmasi sebebiyle bünyesinde farkli dinlere, irklara, kültürlere mensup insanlari barindirmaktaydi. Bu nedenle sehrin çehresi sürekli degismekteydi. Bursa Osmanlilar tarafindan fethedildikten sonra bu bölgede de ihtida hareketleri görülmüstür. Fakat bunu bir sehrin tamamen ihtida etmis gibi göstermek dogru degild ir. Nitekim asagida bahsedecegimiz gibi fetihten neredeyse yüzyil sonra bile ve hatta daha sonraki daha sonraki yüz yillarda da burada ihtida vakalarinin oldugu Bursa’da toplu ihtidanin olmadigi seklinde yorumlanabilecegi gibi sehrin çehresinin sürekli degismesi de bunda etkili olmustur. Eger ki sehrin tamami ihtida etmis olsaydi sonraki yüzyillarda ihtida hareketlerine rastlamamamiz gerekmekteydi.

Arnavutluk, daha I. Murad döneminde fethedilmeye baslanmis ve Arnavutlar ile Türkler bu yillardan itibaren iliski kurmaya baslamislardi.
Osmanli fethinden önce Arnavutluk dinî bakimdan Istanbul patrikhanesi yönetimine verilmisti. 1054 yilinda Istanbul Kilisesi ile Roma Kilisesinin birbirinden ayrilmasi üzerine, Kuzey Arnavutluk Roma’nin etkisi altina girerek buralarda Katoliklik yayilmisti. Ortodoks Arnavutluk ise baslangiçta Ohri’deki Bulgar Bas piskoposluguna baglanmisti. Arnavut Hiristiyanlari Katolik Kilisesi ile Ortodoks Kilisesi arasinda duruma göre yer degistirmisler ve bu da Arnavutlar arasinda Hiristiyan dini bakimindan manevi bir çöküntü yaratmisti10.

Osmanli Devleti’nin bu bölgede hakimiyet kurmasindan sonra yerli halktan büyük bir kismi eski görevlerine devam ettiler. Sahip olduklari topraklar ikta adi altinda kendilerine tevcih edildi.

H.835 M.1431-1432) tarihli Arnavid- ili defterine göre, burada mevcut 335 timardan 56’si Hristiyan sipahilere aitti. Fakat Müslüman feodal beylerin Hiristiyan beylerden on kat daha fazla gelire nail olduklari anlasilmaktadir.

Bununla birlikte Hiristiyanlardan timar sahiplerinin bazilarinin topraklarinin
da oldukça genis oldugunu görmekteyiz. H.882(M.1477-1478) Tarihli Sancak- i vilayet-i Hersek defterinde Vuçka, 5956 akçe timara sahipti11 ki bu diger bazi müslüm timarlarindan da oldukça fazla idi. Bunun yaninda yerli beylerden Islamiyet’i seçenleri beylerin sahip olduklari topraklarin kendilerine veriliyor olmasi ve bir takim imtiyazlar saglanmasi Islamiyeti seçmeyi cazip hale getiriyordu. Sahip olduklari statülerini ve maddi imtiyazlarini korumak isteyenler böylece Müslüman olmaya ve yeni hakim sinif saflarina geçmelerinde etkili oluyordu. Arnavut Beyleri bu imtiyazdan istifade etmekte ve Müslümanligi kabul etmekteydiler. Daha 1432 yilinda 335 timar erbabindan 175’ni Müslüman olmus Arnavutlar teskil etmekteydi. Diger bir
grup, özellikle küçük sipahiler, Sancak Beyi ve Beylerbeyi hizmetinde bulunan gulam-i mîr’lerdir. Bu gulam-mîrler’e her seyden önce Arnavut beylerinin Islami kabul etmis olan çocuklari dahildir. Bu yerli Müslüman beyler, çevresine tazyik etmekte, etrafina Müs lüman olmus akrabalarini toplamakta ve askerî, dinî ve idarî hiyerarsinin en üst makamlarina kadar yükselmekteydiler12. Ihtida hareketlerine neden olan bir baska etken de, buradaki nüfuz sahibi kimselerin eski imtiyazlarini devam ettirme
düsüncesidir.

Mesela zikrettigimiz defterde Yakub Bey bir timar tevcihine biti vermesi vesilesiyle anilmisti13. Onun kardesi Kasim Pasa ise, II. Murad ve II. Mehmed’in en seçkin komutanlarindan birisi olmustur. Güney Arnavutluk’un en meshur feodal ailelerinden birisini temsil eden Gjin Zenebisi’nin iki oglu da, Sultan Sarayi’nda egitim görmüstü. Hasan Bey adiyla anilan bunlardan birisi, 1455 yilinda Kalkandelen’de subasi görevini almisti14.

Osmanlilarin Balkanlari fethetmesiyle birlikte Osmanli Devleti’nin sagladigi dinî hos görü çerçevesinde Balkanlardaki Katolikligin Ortodokslar üzerindeki baskisi azalmis ve Ortodoksluk serbestiyete kavusmustur 15.

Balkanlar’da Islamiyet’i kabul etmis olan ikinci büyük grup Bosnalilardir(Bosnaklar). Bosnalilarin bir kismi Bogomil mezhebinden olup, Osmanlilarin Balkanlara geçmesinden çok daha önce bu mezhebe girmislerdi.

Pavlakimigin Balkanlardaki yerlesiminden sonra onlara Bogomil adi verilmisti. Bogomil’in kurucusu olan Pop Bogomil’in ögretisi, Massalian’lar ile, Bizans hükümeti tarafindan büyük kitleler halinde Trakya’ya göç ettirilerek uzun bir süreden beri Bulgaristan ve Makedonya’nin Islav halki ile yan yana yasamakta bulunan Pavlikanlarin doktirinden dogmustur. Aslinda maniheizm’e irca edilmesi gereken pavlikanlik gibi Bogomillik de dünyaya iki prensibin; iyilik ve kötülük tarafindan hükmedildigini ve birbirine zit bu iki kudret arasinda mücadelenin bütün dünya olaylarini ve her insanin hayatini tanzim ettigini kabul eden düalist bir doktirindir. Bogomil mezhebi
Balkanlarda en çok Bosnalilar, Bulgarlar ve Sirplar arasinda yayildi ve Anadolu’daki döneme göre inançlari oldukça degisti16.

Bogomil mezhebi Bosna’da XII. Yüzyilda gelismeye baslayinca, Roma buna karsi siddetli önlemler aldi. Hatta çevresinde Katolik rahipleri bulunmasina ragmen Sirp Krali Kotroman bile Bogomil idi17.

Bütün baskilara ragmen Bogomilligin Balkanlarda yayilmasi önlenemedi. Bogomiller uzun yillar Katolik Kilisesi ile Ortodoks Rum kilisesi arasinda ezildiler. Islamlikla Bogomilligin karsilasmasi bu ortam içinde oldu.

Osmanlilar Balkanlara geçip, özellikle ilk dönemlerde, yerli halka genis din özgürlügü taniyinca, Bogomillerin önemli bir kismi ihtida etti18. Ciro Truhelka ”Bogomillerin, emlaklerini kaybetmek istemedikleri için kütleler halinde Islamiyet’i kabul ettikleri keyfiyetinin bir efsaneden ibaret”19 oldugunu söylemektedir ki nitekim H.835 tarihli Arnavid ili defteri de bu sonucu bu dogrular niteliktedir.

Osmanlilar memleket dahilinde bulduklari zadegânin imtiyazlarini tereddütsüz tasdik ederek onlari mürislerinin varisleri olarak biraktilar ve bunun için Islamiyet’i kabul edip etmemelerini katiyen düsünmediler.

Bosna’daki Türk sancaklari ile bilhassa Raguza, Bosna zadegan ahfadinin taleplerini karsilayabilmek için vakif tahsis edilmistir. Bosna voyvoda ailelerinin ahfadi da Türk istilasindan sonra yalniz voyvoda unvanini muhafaza etmekle kalmamislar, buna ait vazife ve imtiyazlari da muhafaza etmekte devam etmislerdir. Fethi takip eden ilk on sene zarfinda Hiristiyanlar ile Müslümanlar arasindaki iliski pek samimi idi ve baska türlü olmasina da imkan yoktu. Zira iki biraderden birinin Islamiyet’i kabul ettigi ve digerinin ise eski dinine sadik kaldigi çok defa vaki idi. Bosna Sarayindaki Isa Bey hamaminin banisi Gazi Isa Bey bir mektubunun hasiyesinde Dük Stephan’i biraderi olarak ve Voyvoda Pavlovic’i ise yegeni olarak zikretmektedir. Sultan Bayezid’in damadi ve çok defa veziri olan Hersekli Ahmed Pasa Hiristiyanliga sadik kalan biraderiyle katiyen münasebeti kesmemisti20.

Buna benzer bir örnegi H.859(M.1454-1455) Tarihli Tirhala Livasina ait bir defterde görmekteyiz: “Timar-i Pavlo, Mikra’nin ogluymus, kardasi Pasayigit gözün çikarmis, gözsüzdür”21 kaydinadan Kardesi Pasa-Yigit’in Müslüman olmus fakat Pavlo eski dininde kaldigi anlasilmaktadir.

Kanun-i kadim üzere bir gayri müslim Müslüman olacak olursa divan-i hümayuna gelip ona Müslüman alameti olan bir destar ve bir mintan ile sünnet ve merhem akçasi olarak elli akçe (on altinci asrin sonlari) verilirdi.

Kanunnamelerde Kanun-i nev-müslim ismi altinda bir madde vardir ki o da divanda Müslüman olanlar hakkindadir. Bu kanuna göre Divan-i Hümayunda vezir-i azam huzurunda bir gayri müslim, Müslüman olmak isterse derhal sehadet telkin olunup bir avuç akçe ihsan olunarak elbisesi için defterdara emir olunur ve hemen kendisini divan çavuslarindan biri alip cerrahlardan o gün divanda nöbetçi olan cerraha götürüp oradaki muayyen yerde sünnet edilirdi. H.1148(M.1735) tarihli bir vesikada yeni Müslüman olan bir kisi ile ilgili olarak su kayit mevcuttur; “Seref-i Islam ile müserref olana kadimden her ne verile gelmisse ona göre verilsin” 22 seklindeki ifadeden de uygulamanin daha önceki devrilere atfedildigi görülmektedir. XVIII.
yüzyildan itibaren bütün bir takim elbise veya bedeli verilmek adet olmustur 23.

Netice itibariyle Osmanli devleti idari teskilatini tam manasiyla kurduktan sonra yeni Müslüman olanlarla ilgili ve onlara ne uygulandigi konusunda daha sonraki dönemlerde belli bir kanun uygulanmaktaydi.

Bilindigi gibi Osmanli Devleti’nin kurulus yillari, döneme ait veya günümüze intikal eden kaynaklarin yetersizligi bu konuda kesin hükümler vermeyi zorlastirmaktadir. Yeni Müslümanlara verilen nev-müslim akçe’sinin 1432 yilinda da mevcut oldugu Bursa Kadi Sicillerinde kayitlardan hareketle ortaya konulmaktadir.

Çelebi Sultan Mehmed ve II. Murad devri vezirlerinden olan Haci Ivaz Pasa Tokat ve Bursa’da eserler yaptirdi ve bununla da ilgili olarak vakfiyeler düzenledi. Bursa’daki eserleriyle alakali olan vakfiye suretinde Haci Ivaz Pasa “.. hidayeti, isyan ve delalete tercih eden, tugyân ve küfür vadisinden ayrilarak iman kulpuna sarilanlarin ihtiyaçlarinin karsilanmasi maksadiyla her gün iki dirhem biriktirilir..” demek suretiyle vakfin gelirlerinden her gün ayrilacak iki dirhemlik meblagin “Mühtedi Fonu” na aktarilmasini sart kilmisti. Bu suretin cümlesinden, vakfiyenin 1 Cemaziyelevvel 830/28 Subat 1427’de tanzim edildigini ögreniyoruz24. Haci Ivaz Pasa’nin mühtediler için kurdugu fon fonksiyonel olmus ve daha sonraki
yüzyillarda da amacina uygun sekilde hizmet vermis ve Divan teskilatinda da
bununla ilgili bir kanun olusturulmustu.

Bütün bunlardan hareketle Osmanli Devleti’nin Kurulus yillarindan itibaren yeni Müslüman olmus kisileri ödüllendirdigi ve nev-müslim akçesi verdigi anlasilmaktadir. Anadolu topraklarinda 1427 yilinda uygulanan bu kurum muhtemeldir ki Rumeli topraklarinda da uygulanmistir. Zira asagida zikrettigimiz yeni Müslüman olmus kisiler Nev-müslim adiyla kayit edilmislerdir fakat bunlarla ilgili olarak elimizde yeterince belge mevcut degildir. Bu kisilere de Bursa’da oldugu gibi ya bir vakfin gelirinden fon ayrildigini yada divanda daha o zamanlar da böyle bir gelenegin mevcut
oldugunu söyleyebiliriz. Zira yeni Müslüman olmus kisilerin eski dindaslarindan farkliliklarini gösterecek kiyafetlerin temini ve psikolojileri göz önüne alinarak böyle bir uygulamanin Rumeli’de de mevcut oldugunu söyleyebiliriz.

3- Tapu Tahrir ve Maliyeden Müdevver Defterlere Göre Rumeli’de Ihtida Hareketleri

Osmanli iskân politikasinin en önemli özelliklerinden biri de hiç süphesiz Anadolu’dan sürgün veya nakiller metoduyla getirdigi insanlari Rumeli’de ele geçirilen bölgelere yerlestirmesidir. Bu politikanin en önemli özelligi Rumeli bölgesinde iskâna tabi tutulan kisilerin geldikleri yerlerde ayri ayri yerlesim birimleri olusturmalaridir. Müslüman Türkler Hiristiyan köylere yerlestirilmedikleri gibi sehirlerde bile ayri mahalleler kurmuslardir. Bu sekilde Hiristiyan nüfus ile Müslüman nüfusun bir arada olmasi engellenmisti25.

Filibe, Sofya, Eski-Zagra ve Tatar Pazar’inda Türk ve gayri müslim mahalleler ayri ayri idi. Yani Türk mahallelerin hiç birinde gayri müslim nüfus bulunmamaktaydi; keza, gayri müslim mahallerinde de hiçbir Türk nüfus yer almamaktaydi. Bu durum Hiristiyan unsurun Islamlastirma gibi bir politikaya maruz bulunmadiginin açik bir delilidir26. Aslen Hiristiyan köyleri olup Müslümanlarin da meskun oldugu köyler; Karye-i Bardofça27, Karye- i Belalene 28, Karye-i Istaykofça29, Karye-i Torbarova30 ; Türklerin Hiristiyanlarla birlikte oturduklari köy; Karye-i Beraseniç31 gibi. Yine
Türklerle Müslümanlarin birlikte oturduklari köyler Zaganos Pasa’nin zevcesinin Bursa’da bulunan Kubad Çarsisindaki muallim-hanesine vakfetmis oldugu köyler ki Virgaro-Hori 34 hane gebran iken 2 hane Müslim, Gidro-Hori 23 hane gebran iken 3 hane Müslim idi32. Burada ilk akla gelen müslüman olarak kaydedilen kisilerin ihtida etmis olma ihtimalidir. Yukarida da ifade ettigimiz gibi Osmanli köy toplumunda yaygin gelenek Hiristiyan ile müslümanlarin ayri ayri köylerde oturmalariydi. Ayrica, Rumeli’nin Etrâkinin Koyun Adeti ve Çingene Kanunnamesi’nde; “Ve Müslüman olan çingene kâfir arasinda oturmaya, Müslümanlara karisa ve illâ bile oturub müslimlere
karismayacak olursa, dutub haraclarin ala.”33, seklinde bir kanun maddesi bulunmaktaydi. Bu durum Müslümanlarla Hiristiyanlarin bir arada oturmamasi gerektigini ifade etmektedir.

Osmanli devleti topraklari dahilinde sadece müslümanligi kabul ederek toprak sahibi olmak diye bir sey hiçbir zaman söz konusu olmamisti. Müslüman olan kisilerin timar sahibi olmalari yaninda Islamiyet’i kabul etmemis birçok Osmanli vatandasinin da timara sahibi oldugunu görmekteyiz.

Bu konuda Halil Inalcik’in kapsamli bir çalismasi bulunmaktadir ki burada Hiristiyan olup timar sahibi olanlar hakkinda bilgi sahipleri34. Hiristiyan olup timar sahibi olanlarin defterlerdeki kayitlari su sekildedir:

H.835 (M,1431-1432) tarihli Arvanid-ili defterine göre Arvanid-ili sancaginda 335 timardan 56’si hiristiyanlara aittir.
H.859(M.1454-1455) tarihli deftere göre Vilk vilayetinde 170 timardan 27’si kafir sipahilere aittir.
H.859(M.1454-1455) Tarihli Tirhala Livasi defterinde Tirhala’da 182 timardan 36’si Hiristiyan sipahilere aittir.
H.859 (1454-1455) Tarihli Rumeli’ye ait Yelec, Izvecan, Hodide, Senica, Ras, Üsküb, Kalkandelen nahiyelerini ve tabilerini ihtiva eden timar defteri. Kalkandelen müstesna bütün diger nahiyelerde 189 timardan 160 kadari Ishak Bey ve onun gulamlari ve hizmetkarlari elindedir. Kalkandelen’de yine onun haslarindan 41 timar hizmetkarlari elindedir.
II.Murad Devri Kirçeva, Pirlepe Havalisi Icmal Defteri, Bölgedeki 90 timardan 26’si Hiristiyan sipahiler elindedir.
1469 Mayisinda tamamlanmis olan ve Bosna, Hersek, Yelec vilayetlerini ihtiva eden bir mücmel defter içinde 467 timardan 111 Hiristiyanlara ait timarlardir. Bunlardan yalniz 4’ü mustahfaz timaridir.

Bu kayitlar Osmanli Devleti’nin Müslüman olma sarti aramadan tebaasina toprak verdigini göstermektedir bu da devletin izledigi timar politikasini göstermektedir.
Tapu tahrir ve maliyeden müdevver defterlere göre yeni müslüman olmus timar sahipleri ise su sekildedir:

H.882(M.1477-1478) tarihli Vulçitrin Livasi Mücmel defterinde, 3 kisinin Müslümanligi yeni kabul ettigi yazilmistir. Timar-i Yusuf Müslüman-i nev 35 ve Timar-i Atmaca Müslüman-i nev36, Timar-i Muhammedî veled-i Sinkor37.

H.871(M.1466-1467) Tarihli Tirhala Livasi Icmal defterinde yeni Müslüman olan 19 kisinin kayitlari bulunmaktadir: “Timar-i Mehmed ve Alinev-Müslüman”38, “Timar-i Mustafa”, “nev-Müslüman Zeamet- i Istir der tasarrufu Hizir Bey bin Vulkasin” 39, “Barak hizmete gelmedigi için timari elinden alinarak Frenkten kaçip gelen Gilibertes Kançilaryus’a verilmis o da Müslüman olmus ve Ahmed adini almistir” 40 gibi 19 timar sahibinin yeni Müslüman oldugu kayd edilmistir.

Muallim Cevdet Yazmalari nr.0.76’da kayitli defterde 11 timar sahibi yeni Müslüman oldugu kaydi mevcuttur;
“Timar-i Ishak, Timar-i Kasim”, “Timar-i Muhammedî”, “Timar-i Ismail”, “Timar-i Hamza”, “Timar-i Karagöz”, “Timar-i Hizir”, “Timar-i Ahmed”, “Timar-i Mehmed”, “Timar-i Süleyman”41.

871 tarihli Mufassal timar tevcih defterinde Yeni Müslüman olan 6 kisi:
“Timar-i Yakub”, “Timar-i Ilyas ve Karagöz, Timar-i Yusuf”, “Timar-i
Ilyas”, “Timar-i Dogan”42.

873-881 tarihli MAD nr.35 Iki kisi yeni Müslüman olmus kendilerine timar verilmis.
H.835(M.1431-1432) tarihli Arvanid-ili defterinde 6 kisi yeni Müslüman olmus:
Timar-i Simos adini Yusuf kodular(842)43, Arnavut Hamza Müslüman oldu(858)44, Timar-i Mustafa veled-i Pavlo Kurtik 45, Timar-i Ali veled-i Karli46, Timar-i Ozgur oglu Komen ki Müslüman oldu, adi Ahmed konuldu47, Timar- i Pasa-Yigid Celladî Dogan’a kulluk edermis Müslüman olmus48.

Rumeli’de vaki Timur Hisar, Istefanya, Kalonya, Narakob, Bagdanos, Köprülü ve Kesriye nahiyelerinde bulunan timarlarla ilgi defterde:”Timar-i Musa veled-i Pako”49
Toplam 48 timar sahibinin bu tarihlerde 1432-1481 yillari arasinda tahriri defterlerine göre Islamiyet’e girdikleri görülmektedir ki bu sayi çok fazla degildir. Rumeli’de dinden dönme yani ihtida hareketleri bilhassa toprak sahipleri göz önüne alindiginda fazla olmamistir . Bu konuda özellikle tahrir defterleri, cizye sayimlari ve avariz defterleri saglikli sonuçlara va rmak için önemli belgeler vermektedir. II. Bayezid dönemine ait cizye defteri Nikolaj Todorov ve Ömer Lütfi Barkan tarafindan incelenmistir.

N. Todorov, 896 yilinda o sirada Osmanli hakimiyetinde bulunan bütün Balkan devletlerinde Müslüman olanlarin sayisi hakkinda su bilgileri vermektedir: Pasa Livasi(25), Silistre(3), Sofya(9), Vilçitrin(5), Prizren(1), Bosna(99), Hersek(62), Ohri(11), Avlonya(14), Agriboz(3), Mora(3), Midilli(6), Kefe(14), toplam 255 kisi yeni Islamiyet’i seçerek cizye vergisinden muaf olmustur. Ömer Lütfi Barkan 893 yilinda (7) ve 894 yilinda (94) kisinin Müslüman oldugunu cizye defterlerine dayanarak ortaya koymustur50. Bu sayim tahrirleri 1487-1491 yillari arasinda Rumeli’de yalniz 258 gayrimüslimin Islamiyet’i seçtigini ortaya koymaktadir51. Görülüyor ki Osmanli Devleti’nin hakimiyetini tesis ettigi ilk yillarda timar sahipleri arasinda ihtida hareketleri o kadar fazla olmamistir.

4- Sonuç

Türkiye Selçuklulari zamaninda Anadolu’ya Türkistan’dan sürekli olarak Türk göçleri gelmekteydi ve bu gelen kisiler Anadolu’nun çesitli bölgelerine yerlestirilmekteydi. Ayni sekilde Timur’un istilasina kadar ve bu bölgede Safevi Devleti kuruluncaya ve Osmanli Devleti’nin Orta-Asya ile baglantisi kopuncaya kadar Osmanli da dogudan sürekli Türk kani ile beslendi. Anadolu’ya yerlesmis olan Oguzlarin bir kismi Rumeli’ye gönderilerek bir taraftan gaza ve cihatla ugrasmalari saglandi bir taraftan da bu bölgede fethedilen yerleri yurt tutmalari imkanini verildi. Rumeli’ye yerlesen Türkler Oguz boylarindan idiler. Rumeli bölgesinde Osmanli Devleti’nin uyguladigi istimalet politikasi sayesinde o bölgede genis bir huzur ortami olusmustu. Halktan insanlar arasinda bu politikanin bir neticesi ve Kolonizatör Türk dervislerinin katkisiyla ihtida hareketleri meydana gelmisti.

Ayni sekilde Osmanli Devleti’nin ne hakimiyet kurdugu halk üzerinde ne de askerî teskilatin önemli bir unsuru olan timar sahipleri üzerinde zorla Islamlastirma politikasi olmamisti. Eger Osmanli Devleti zorla Islamlastirma gibi bir politika takip etseydi Rumeli bölgesinde Hiristiyan timar sahiplerine rastlamamamiz gerekirdi. Hiristiyan dinine mensup bir kisi tipki bir Türk Müslüman kisi gibi ayni haklara sahip idi. Kendisine timar tevcihi yapiliyor, topragi ekip dikebiliyordu. Osmanli Devleti’nin Rumeli bölgesindeki Hiristiyan timar sahipleri üzerinde onlarin illaki müslüman olmasi konusunda bir baskiya maruz birakmadigini bunun neticesi olarak Hiristiyan timar sahiplerinden çok az kisinin ihtida ederek müslüman oldugunu ortaya
konulmustur.

Rumeli de Türkler, Hiristiyan mahallelerden ve köylerden ayri yerlerde yerlesim birimleri olusturmuslardi. Eger Osmanli Devleti’nin halki zorla Islamlastirma gibi kesin bir politikasi olsaydi Anadolu’dan götürdügü Müslüman Türk halki Hiristiyan köy ve mahallelere yerlestirirdi.

Osmanli Devleti’nin Rumeli topraklarinda bir Islamlastirma sürecine girismedigini, bununla birlikte ihtida eden kisileri destekledigi ve bir takim imtiyazlar verdigini görmekteyiz. Bu demek degildir ki Islamiyet’i seçmeyen kisiler hak ve özgürlükten yoksun olacakti, aksine herkesin dinini istedigi gibi yasamasi, ibadetlerini yerine getirebilmesi için genis imtiyazlar bahsetmislerdir. Hiçbir kimse rizasi olmadan müslüman edilmemistir.

BIBLIYOGRAFYA

1. Arsiv Malzemeleri:
BOA, MAD 16 H.882(M.1477-1478) Tarihli Vulçitrin Livasi Mücmel Defteri
BOA, MAD 10, H.859(M.1454-1455) Tirhala Sancagi Timar Defteri
BOA, MAD 508, H.875 Tarihli Mufassal Timar Tevcih Defteri
BOA, MAD 525 II. Murad Devri Timar Defteri
BOA, TD 20, H.890 tarihli Üsküdar, Kizilagaç Prevadi, Dimetoka, Ergene
nahiyelerinin nüfus ve hasilatlarini gösterir mufassal defter
BOA, MAD 66, H.871 (M.1466-1467) Tarihli Rumeli’nin Has ve Zeamet ve
Timarlarini Gösterir Icmal Defteri
BOA, TD 5 H: 882(1477-1478) Tarihli Sancak-i Vilayet-i Hersek Defteri
BOA, TD 4, H.881 (M.1476)Fatih Devri Pirlepe, Köprülü, Kirçeva ve Kalkandelen
nüfus ve hasilatini gösterir defter
BOA, TD 16M Liva-i Semendre , Brevenik kazalarinin timar ve zeametlerini
gösterir defter
BOA, TD 1M, H.835(1431-1432) Tarihli Suret- i Defter-i Sancak-i Arvanid
Muallim Cevdet Yazmalari nr.0.76(MC 0.79) 1469 Tarihli Bosna,
Hersek, Yelec vilayetlerini ihtiva eden Mücmel Defter

2. Kitap ve Makaleler

AKGÜNDÜZ, Ahmed ,Osmanli Kanunnâmeleri ve Hukukî Tahlilleri, I.Kitap,
Fey vakfi yay., Istanbul 1990.
BARKAN, Ömer Lütfi “894(1488-1489) Yili Cizyesinin Tahsilâtina Ait Muhasebe
Bilançolari”, Belgeler, C.I, Sayi:1, 1964.
Cami(Baykurt) , Osmanli Ülkesinde Hiristiyan Türkler, Istanbul 1932
ÇETIN Osman, Sicillere Göre Bursa’da Ihtida Hareketleri ve Sosyal Sonuçlari,
T.T.K., Ankara 1994.
DUKA, Ferit ,“XV.-XVIII. Yüzyillarda Arnavut Nüfusunun Islamlasmasi Sürecinin
Gidisati Üzerine Gözlemler”, XI. Türk Tarih kongresi, C.IV, 1990..
ERCAN, Yavuz ,“Devsirme Sorunu, Devsirmenin Anadolu ve Balkanlardaki
Türklesme ve Islamlasmaya Etkisi” Belleten, 50, 198.
---------------, “Osmanli Devleti’nde Müslüman Olamayan Topluluklar (Millet
Sistemi), Osmanli, C.IV.
GIBBONS, Herbert Adams, Osmanli Imparatorlugu’nun Kurulusu, 21. Yüzyil
yayini Ankara 1998.
GÖKBILGIN , Tayyib,XV-XVI. Asirlarda Edirne ve Pasa Livasi Vakiflar-
Mülkler- Mukataalar, Istanbul 1952.
HÖKELEKLI, Hayati, Din Psikolojisi, Ankara 1993.
Ibn Batuta Seyahatnamesi’nden Seçmeler, Haz: Ismet Parmaksizoglu, Milli
Egitim Bakanligi Yay., Istanbul 1993.
INALCIK ,Halil, “Arnavutluk” maddesi, EI, I.
---------------, “Osmanli Döneminde Balkanlar Üzerinde Yeni Arastirmalar”, Tarihte
Güney-Dogu Avrupa : Balkanolojinin Dünü, Bugünü ve sorunlari, Ankara
1999.
---------------, “Stefan Dusan’dan Osmanli Imparatorluguna”Fatih Devri Üzerine
Tetkik ve Vesikalar, T.T.K.Ankara 1987.
ISKENDER HOÇI, “Galata’nin Osmanlilara Teslimi”, TOEM, C.5-6.
KALESI, Hasan, “Türklerin Balkanlara Girisi ve Islamlasma”, I.Ü. Tarih Enstitüsü
Dergisi, S:10-11, 1979-198/, Istanbul 1981.
KRCSMARIK, J., “Bosna-Hersek” I.A.,C.II.
MEHMED NESRI, Kitab-i Cihannüma., C.I ,Haz: Faik Resit Unat-M. Altay
Köymen,T.T.T, Ankara 1967.
OSTROGORSKY, Georg ,Bizans Devleti Tarihi, Çev: Fikret Isiltan, T.T.K. yay.,
Anakara 1991.
Ruhi Çelebi, Tevarih-i Al-i Osman, Haz: Halil Erdogan-Yasar Yücel, Belgeler,
sXIV/18, Ankara 1992.
SERTOGLU, Mithat “Nevmüslim”, Osmanli Tarih Lugati, Enderun Kitabevi,
Istanbul 1986.
SELÇUK, Hava, Rumeli’de Osmanli Iskân Siyaseti(1299-1481) , Kayseri 2002,
(Basilmamis doktora tezi)
SAHIN, Ilhan”XV. Ve XVI. Yüz Yilda Sofya-Filibe-Eski Zagra ve Tatar Pazari’nin
Nüfus ve Iskân Durumu”, Türk Dünyasi Arastirmalari, S: 48, Haziran 1987.
TRUHELKA,Ciro, “Bosna’da Arazi Meselesinin Tarihi ve Esaslari”, Tercüme:
Köprülüzade Ahmet Cemal, Türk Hukuk ve Iktisat Tarihi Mecmuasi,
Istanbul 1931.
UZUNÇARSILI, I. Hakki Osmanli Devleti’nin Merkez ve Bahriye Teskilati,
T.T.K., Ankara 1988.
YÜKSEL, Hasan, “Haci Ivaz Pasa’nin Vakiflari”, Türk Yurdu, S:148-149, 1999-
2000

DIPNOTLAR

1 Hayati Hökelekli, Din Psikolojisi, Ankara 1993, s.290.
2 Hökelekli, a.g.e., s.293 vd.
3 Yavuz Ercan, “Devsirme Sorunu, Devsirmenin Anadolu ve Balkanlardaki Türklesme ve
Islamlasmaya Etkisi” Belleten, 50, 198, s.679-725.
4 (Galata zimmilerine verilen ahidnamede “Ve bir kafiri rizasi olmadan Müslüman
etmeyeler” ibaresi bulunmaktadir.) Iskender Hoçi, “Galata’nin Osmanlilara Teslimi”,
TOEM, C.5-6, s.52-53.
5 Halil Inalcik, “Osmanli Döneminde Balkanlar Üzerinde Yeni Arastirmalar”, Tarihte
Güney-Dogu Avrupa Balkanolojinin Dünü, Bugünü ve Sorunlari, Ankara 1999, s.17-
18.
6 Ibn Bibi, El -Evamirü’l -Ala’iye Fi’l -Umuri’l-Ala’iye, C. II, Haz: Mürsel Öztürk, Kültür
Bakanligi yay, Ankara 1996, s. 160-164; Cami(Baykurt) , Osmanli Ülkesinde Hiristiyan
Türkler, Istanbul 1932, s. 113-114.
7 Mehmed Nesri, Kitab-i Cihannüma., C.I ,Haz: Faik Resit Unat-M. Altay
Köymen,T.T.T, Ankara 1967, s.165.
8 Ibn Batuta Seyahatnamesi’nden Seçmeler, Haz: Ismet Parmaksizoglu, Milli Egitim
Bakanligi Yay., Istanbul 1993, s.48-49(Ibn Batuta Iznik’i “hemen hemen bosalmis,
evlerinin çogu bos durmakta ve sehirde sadece sultanin askerlerinden bir kismi oturmakta idi” seklinde tasvir etmektedir.)
9 Herbert Adams Gibbons, Osmanli Imparatorlugu’nun Kurulusu, 21. Yüzyil yayini
Ankara 1998, s.271.
10 Halil Inalcik, “Arnavutluk” maddesi, EI, I, s.652.
11 BOA, TD 5, Inalcik, “Stefan Dusan’dan Osmanli Imparatorlugu’na“Fatih devri
Üzerinde Tetkikler ve Vesikalar, T.T.K., yay, Ankara 1987., s.154.
12 Hasan Kalesi, “Türkler’in Balkanlara Girisi ve Islamlasma”, I.Ü. Tarih Enstitüsü
Dergisi, S:10-11, 1979-198/, Istanbul 1981, s.188-189.
13 Inalcik, Suret-i Defter-i Sancak-i Arvanid,,T.T.K. Yay., Ankara 1952, s.96.
14 Ferit Duka, “XV.-XVIII. Yüzyillarda Arnavut Nüfusunun Islamlasmasi Sürecinin
Gidisati Üzerine Gözlemler”, XI. Türk Tarih Kongresi, C.IV, 1990, s.1693.
15 Inalcik., “Arnavutluk” maddesi, EI, I, s.651-652.
16 Georg Ostrogorsky, Bizans Devleti Tarihi, Çev: Fikret Isiltan, T.T.K. yay., Anakara
1991, s.250-251.
17 Krcsmarik, J., “Bosna-Hersek” I.A.,C.II, s.730.
18 Ercan, a.g.m., s.702.
19 Ciro Truhelka, “Bosna’da Arazi Meselesinin Tarihi ve Esaslari”, Tercüme: Köprülüzade Ahmet Cemal, Türk Hukuk ve Iktisat Tarihi Mecmuasi, Istanbul 1931, s.57.
20 a.g.m., s.58-59.
21 BOA, MAD 10, vr.236.
22 I. Hakki Uzunçarsili, Osmanli Devleti’nin Merkez ve Bahriye Teskilati, T.T.K.,
Ankara 1988, s.28-29.
23 Mithat Sertoglu, “Nevmüslim”, Osmanli Tarih Lugati, Enderun Kitabevi, Istanbul
1986, s.237.
24 Osman Çetin, Sicillere Göre Bursa’da Ihtida Hareketleri ve Sosyal Sonuçlari, T.T.K., Ankara 1994, s.102-103; Hasan Yüksel, “Haci Ivaz Pasa’nin Vakiflari”, Türk Yurdu, S:148-149, 1999-2000, s.281.
25 Genis bilgi için bkz. Hava Selçuk, Rumeli’de Osmanli Iskân Siyaseti(1299-1481) ,
Kayseri 2002, (Basilmamis doktora tezi)
26 Ilhan Sahin, XV. Ve XVI. Yüz Yilda Sofya-Filibe-Eski Zagra ve Tatar Pazari’nin Nüfus ve Iskân Durumu”, Türk Dünyasi Arastirmalari, S: 48, Haziran 1987, s.253.
27 BOA, MAD 544, s.282; BOA, TD 4 , s.678; BOA, TD 16M , s.102.
28 BOA, TD 4, s.754.
29 BOA, MAD 544 , S.278; BOA, TD 4, s.672; BOA, TD 16M, s.47-48.
30 BOA, MAD 544 , s.279; BOA, TD 4, s.668; BOA, TD 16M , s.8
31 BOA, TD .4, s.779-780
32 BOA, TD 20,s.142; Tayyib Gökbilgin, XV-XVI. Asirlarda Edirne ve Pasa Livasi
Vakiflar -Mülkler -Mukataalar., Istanbu 1952 s.,283.
33 Ahmed Akgündüz,Osmanli Kanunnâmeleri ve Hukukî Tahlilleri, I.Kitap, Fey vakfi
yay., Istanbul 1990. s.398.
34 Inalcik, “Stefan Dusan’dan Osmanli Imparatorlugu’na” Fatih devri Üzerinde Tetkikler ve Vesikalar-I, T.T.K., Yay., Ankara 1987.
35 BOA, MAD 16, vr.48a.
36 BOA, MAD 16, vr.53b.
37 BOA, MAD 16, vr.5b.
38 BOA, MAD 66,vr.75a.
39 BOA, MAD 66,vr.78b.
40 BOA, MAD 66,vr.41a.
41 MC .0.76, vr. 55b, 58b, 60b, 67b, 68a, 74b, 80a, 82b, 82b, 86a, 86b.
42 BOA, MAD 508, s. 40, 129, 142, 170, 171.
43 BOA, TD 1M, vr.14b.
44 BOA, TD.1M, vr.61b.

KAYNAK: http://sbe.erciyes.edu.tr/dergi/sayi_12/sayi_12_06_h_selcuk_89_104.pdf

OSMANLI DEVLETİ’NİN RUMELİ’DE İSKAN SİYASETİ VE SAĞ KOLUN İSKANI

Rumeli

İslam dünyası, Osmanlılardan önce Roma İmparatorluğunun ülkesini Bilâd-ı Rum veya Memleketü’l Rum olarak tanıyordu. Selçuklularla birlikte Türk hakimiyetine geçen Anadolu’da Rum ismi vaktiyle Bizans idaresinde bulunmuş olan Anadolu’yu gösteren coğrafi terim olarak kullanılır oldu1. XII. Yüzyıldan itibaren Anadolu’dan geçen batılı gezginler Anadolu’ya ; Turquemenie veya Turquie, Bizans İmparatorluğuna tabii yerlere Romanie veya Romania demeye başladılar2. Kısa süre sonra bu kavram Balkan Yarımadasının tamamı için kullanılır oldu. Osmanlılar, Bizans’dan fethettikleri Balkan Yarımadası toprakları için Romania’dan esinlenerek Rum-ili adını kullanmağa başladılar. Rum adı eski anlamını korudu ve coğrafi ad olarak devam etti3.
Katip Çelebi Cihannüma adlı eserinde, İstanbul boğazının kuzey ve batısında bulunan yerlerin “Rum-ili” unvanı ile şöhret bulduğunu bildirmektedir4. Bu tanım başlangıçtan itibare coğrafi bölge adı olarak kullanıldığı gibi, idari taksimatta da genişliği gittikçe büyüyen idari bir birimi ifade etmiştir.

Süleyman Paşa Bizans’a yardım amacıyla Trakya’ya geçtiği andan itibaren Rumeli, Türkler için çok önemli oldu. I. Murad (1360-1389), 1362’de Edirne’nin fethinden sonra Rumeli Beylerbeyliğini oluşturarak Lala Şahin Paşayı Beylerbeyi atadı. Rumeli Beylerbeyliği kuruluşunda; idari olmaktan ziyade askeri bir kimliğe sahipti ve Rumeli toprakları Osmanlı sınırlarının dışında kalıncaya kadar ayrıcalıklı statüsünü korudu, daima Anadolu Beylerbeyliğinden önde geldi5.

Rumeli’de Türklerin İlk Yerleşmesi

Çeşitli Türk kavimleri Kuzey Karadeniz steplerinden gelip VI. Yüzyıldan itibaren Balkan yarımadasına yerleşmişlerdir. Fakat Bizans’ın dini baskısı ve önceden yerleşik hayata geçmiş olan Slavlarla karışarak ortadan kaybolmuşlardır6.

Türklerin güneyden gelip Kuzeydoğu Bulgaristan’da yerleşmesi Anadolu Selçuklu Sultanı II.İzzeddin Keykavüs’ün (1238-1278) Dobruca’daki7 sürgün hayatıyla yakından bağlantılıdır8. Sultana bağlılığı devam eden çok sayıda Türkmen Anadolu’dan gelip Dobruca’ya yerleşti. Türkmenlerin bölgeye gelişi ile ilgili çeşitli rivayetler bulunmaktadır. Bunların odak noktasında daima Sarı Saltuk9 yer almaktadır. Sarı Saltuk, manevi olarak kendisine bağlı olan kalabalık sayıdaki Türkmen nüfusla birlikte Rumeli’ye gelmiş ve burasını yurt edinmiştir.

Sarı Saltuk’un Dobruca’daki faaliyeti ve faaliyet alanıyla ilgili en geniş popüler bilgi Evliya Çelebi Seyahatname’ sinde bulunmaktadır10. Seyahatname’ de Evliya Çelebi sık sık gerçeklerle efsaneleri birbirine karışmıştır.

Yazıcızade Ali II. Murad’a ithaf ettiği Tarih-i Âl-i Selçuk’da , Rumeli’ye giden göçmenlerin bir kısmının Halil Ece ile birlikte Karesi İline11 geri döndüklerini, kalanların ise Sarı Saltuk’ın etrafında toplandıklarını kaydetmiştir12.

Rumeli’de Yollar ve Osmanlı Devletinin Fetih Yönleri

Rumeli’ye geçen Süleyman Paşa buradaki ana yollar boyunca akınlar yapmağa başlamıştı. Osmanlı kuvvetleri batıya, kuzey batıya ve kuzey doğuya doğru ilerlerken Romalıların yaptırdığı ve daha sonra Bizans’ın da kullandığı yollardan yararlandılar. Bu yollar Sol Kol (Via Egnatia – canib-i yesar), Orta Kol (Via Militaris – tarik-i evsat) ve Sağ Kol (Kırım – Karadeniz ticaret yolu)13 olarak biliniyordu.

Sol Kol; İpsala, Gümülcine, Serez, Karaferiye ve oradan ikiye ayrılıp Tırhala ve Üsküp’e ulaşıyordu 14.Orta kol; Çirmen, Zağara, Filibe ve oradan ikiye ayrılıyordu. Birinci yol Sofya üzerinden Niş ve Belgrat’a ulaşıyor, ikinci kol Köstendil üzerinden Üsküp’e bağlanıyordu.

Sağ kola15 gelince; Bu yol Trakya’dan başlayarak Kırklareli üzerinden kuzeye doğru devam ediyor, Edirne’den gelen yolla birleşip Tunca vadisini takip ederek Istrancaların ve Balkan Dağlarının doğal geçitlerinden geçmek suretiyle Karadeniz’e paralel olarak Tuna nehrine kadar ulaşıyordu. Yol büyük merkezlere ulaşacak şekilde bazı yerlerde ikiye ayrılarak devam ediyordu. Pravadı’dan batıya giden yol Tırnovo ve Niğbolu’ya ulaşıyor, asıl yol kuzeye doğru devam ediyor ve Dobruca’dan geçip Babadağ’a geldikten sonra Tuna nehrini geçiyordu. Tekrar ikiye ayrılan yolun doğuya doğru devam eden kolu Kırım’a gidiyor, diğeri Yaş üzerinden Kuzey Denizine kadar ulaşıyordu.

Sağ kol, askeri anlamda orta kol kadar faal olmamasına rağmen önemini daima korudu. Bu koldan yapılan akınlar Mihal oğullarının denetiminde bulunuyordu16. İstanbul’a buğday, et ve tuz sağlayan merkezlerin yoğunluğu bu güzergahta idi. Buğday ve kesimlik hayvanların kara yolu veya denizyolu ile başkente ulaştırılması bu yolun önemini arttırıyordu17. Köstence, Varna, Burgaz, Mesembria gibi sağ kolun önemli limanlarından her türlü üretim başkente ulaştırılıyordu.

Fetihler tamamlanınca uclarda idari, askeri ve stratejik anlamda çeşitli konular göz önünde bulundurularak Sancak teşkilatı kuruldu. Sancaklar askeri ve idari birim olarak Rumeli Beylerbeyliğinin yönetiminde toplandı18.

Osmanlı Devletinin Rumeli’de Uyguladığı Fetih ve İskan Siyaseti

Osmanlı Devleti, Rumeli’ye geçtiği andan itibaren yerli halkla iyi geçinme politikası uygulamış, “istimalet” vererek yerli halkın Osmanlı’ya meyletmesini sağlamışlardır19. Prof. Dr. Halil İnalcık’ın tespitine göre Osmanlı padişahları bürokraside de bu prensibi uygulamış “Reaya fukarası” nı “zi-kudret ekabire karşı” korumuşlardır20. Özellikle Balkanların fethinde “Toprak ve reaya sultanındır” prensibini ilan ederek yerli feodallere karşı toprağı ve köylü emeğini; devlet veya tımar rejiminin garantisi altına sokmuşlar, yerel feodallerin yerine merkezi imparatorluk rejimini ihya etmişlerdir. Balkan tarihçilerinden N. İorga; anarşiden bıkmış olan köylülerin Osmanlının merkeziyetçi yapısını uygun bulduklarını ve benimsediklerini kaydetmiştir21.

Osmanlıların Balkanlarda görünmesi ile birlikte Ortodoks halk Papalıkla Macar Krallarının Katoliklik propagandasından ve mezhep değiştirmek için yaptıkları baskıdan kurtulmuştur. Devlet, halkın yanı sıra Ortodoks kilisesine karşı da koruyucu bir politika gütmüş, Ortodoks kilisesinin bütün ayrıcalıklarını ve hiyerarşisini aynen tanımıştır. Kilise gibi Manastırların ayrıcalıklarını, bağışıklıklarını Hıristiyan devletler döneminde nasılsa o biçimde bırakmış22, Balkanlarda Hıristiyan dinini yok etmek isteyen tutucu bir davranış içine girmemiştir. Hatta Yıldırım Bayezid Balkan halklarından sağladığı askerlere Anadolu Beyliklerine, Ankara savaşında Timur’a karşı ordusu içinde yer vermiştir23.

P. Wittek ; kuruluşta Osmanlı Devletinin bir Uç gazi devleti karakteri taşıdığı ve bu özelliğinin ön plana çıkarılması gerektiği üzerinde durmaktadır. Ayrıca Uç Kültürünün önemli olduğunu, Osmanlının bunu çok iyi uygulayarak fethedilen yerlerde halka hoş görülü davranarak onları kazanmayı başardığını belirtmektedir. Bu yaklaşım Anadolu’da ve Rumeli’de kültürün sürekliliğini sağlamıştır. P. Wittek özellikle Rumeli’de bu yaklaşımın çok yararlı olduğunu, bazı kale ve şehirlerin zorluk çıkarmadan teslim olduğunu yazmıştır24. Diğer taraftan P. Wittek, Hıristiyan halkın din değiştirmeye zorlanmamış olmasında, cizye gelirinin ortadan kalkacağı için mali bir kaygı duyulmuş olabileceğini ve bu yöntemle gayrimüslimlerin idari kadrolarda yer almamasının sağlandığını düşünmüş, ancak devşirme metodu içinde yetiştirilen Hıristiyan çocuklarının dikey aşama ile devlet hizmetinde en üst makama kadar gelebilmeleri sayesinde bunun dengelendiğini görmüştür25.

Osmanlı Devletinin Balkanlarda yayılmasında başka faktörler de bulunmaktadır. Devlet köylünün yanı sıra eski Rum, Sırp, Bulgar ve Arnavut feoadal beylerini devlet hizmetine alarak kazanma yönüne gitmiş, onlara karşılıklı güvene dayanan görevler vermiştir. Voynuk, Martolos, Eflak (ve diğerleri…) gibi geri hizmet kurumları içinde hatta tımar sistemi içinde yer almışlar, vergi muafiyeti elde etmişlerdir26.

Rumeli’nin İskanı

Osmanlı Devleti, fethettiği topraklarda sömürge siyaseti takip etmediği için fetihten kısa bir süre sonra Balkan yarımadasının iskanına öncelik verdi. Gelenlerin çoğunun gayesi Rumeli’yi yurt edinmekti.

Anadolu’da olduğu gibi Balkanlarda da Türkleşme ve İslamlaşma, birbirine paralel yürüdü. Ancak Anadolu’nun Türkler tarafından iskanı ile Rumeli’nin iskanı arasında önemli bir fark olduğu görülmektedir.

Anadolu’ya gelenler; Moğol baskısı sonucu göç eden Türkmenlerdir. Aşiret reislerinin yönetiminde güvenli ortam bulabilmek amacıyla daha batıya gitmişler ve Anadolu’nun her tarafında yerleşmişlerdir. Buna rağmen XV ve XVI. yüzyıllarda Doğu ve Güney doğu Anadolu’da Türk nüfusun Batı Anadolu’dan çok daha az olduğu bilinmektedir27.

Anadolu’nun fethiyle birlikte dalgalar halinde Anadolu’ya gelen göçmenler önceki yaşam koşullarına uygun olarak göçebe, yerleşik ve kent yaşamını genellikle kendileri seçmişlerdi. Selçuklu Devleti gelen göçmenleri uçlara iskan edebilmişse karşılığında onlardan ülkenin sınırlarını savunma ve koruma görevi istemiştir. Uçlara gönderilen konar göçerler çok sıkı takip edilmesine rağmen bir türlü denetim altına alınamamış, göçerler daima devlete problem yaratmıştır28. Anadolu Selçuklu Devleti; siyasi zafiyeti nedeniyle XIII. Yüzyılın ikinci yarısından itibaren kalabalık gruplar halinde gelen göçmenleri iskan edemeyecek hale gelmiştir. Buna rağmen aşiret reisleri ve gaziler Anadolu’yu yurt edinip yerleşme amacı güttükleri için kendilerini güvencede hissettikleri yerlere konmuşlardır. Nitekim bir süre sonra Selçuklu iktidarının zayıflaması ve Mogol istilası nedeniyle Türkmen Beylikleri ayrı ayrı bağımsızlıklarını ilan etmişlerdi29.

Rumeli’deki yerleşme Anadolu’dakinden farklı olarak daima devletin benimsediği resmi iskan politikasına uygun olarak gelişmiştir. Osmanlının Rumeli’deki iskan politikasında, Ortaçağda yaygın olan bir görüşün izleri bulunmaktadır. Buna göre devlet, fethettiği topraklara Anadolu’dan nüfus getirip yerleştirmiş, bölge halkını da kolayca denetim altında tutabilmek amacıyla başka yere nakletmiştir. Fethedilen topraklarda, ayaklanma potansiyeli olarak görünen kitlelere dikkat edilmiş, onlar Türk nüfusun yoğun olduğu yerlere taşınıp iskan edilmiştir.

Osmanlı Devleti, Rumeli’nin iskanı konusunda çok dikkatli davranmış ve iskan politikasını hassasiyetle uygulamıştır. Devlet Anadolu’da hayvanlarına otlak bulmak için mevsime göre yer değiştiren konar göçerlere iskan konusunda öncelik vermeyi tercih etmiştir30. Böylece miri arazi haline getirilmiş olan Rumeli’de, konar göçerlerin toprağa bağlanması, askeri sınıfa dahil olmaları, Rumeli’de nüfus ve tımarlı sipahi sayısının arttırılması ayni anda sağlanmış oluyordu.

Rumeli’ye İlk Yerleştirilenler

Rumeli’nin iskanına öncülük edenler; Çandarlı Ali Paşa ile birlikte sağ kolun fethine katılan gaziler, aşiret reisleri, aşiret mensupları, Anadolu yayaları31, akıncılar, dervişler ve tımarlı sipahilerdi. İskan konusu ön plana alınarak incelendiğinde ilk seferin ayni zamanda bir keşif ve yurt arama seferi olduğu görülmektedir. 1388 yılında I. Murad, askeri anlamda kuzey ve kuzeydoğu Bulgaristan’ın tamamını denetim altına almış olmasına rağmen idari yönden bir işlem yapmamıştı. Rumeli’nin iskan politikası Yıldırım Bayezid döneminde sancak teşkilatı kurulduktan sonra uygulamaya konuldu.

Bayezid hakimiyetini fiilen hissettirebilmek için iskan siyasetini bütün Osmanlı ülkesinde uygulamıştı. Örneğin İstanbul kuşatmasını kaldırırken yaptığı anlaşmanın maddeleri arasına Sirkeci’de bir Türk mahallesinin kurulması ve Kadı atanması bulunuyordu. Nitekim kısa süre sonra Göynük ve Tarakçı Yenicesi halkından İstanbul’a göçer evler nakledilmişti.

XIV. yüzyılda gaziler ve aşiret reisleri, Rumeli seferlerine katılırken kahraman olarak ün yapmanın yanı sıra ekonomik güç elde etmeyi de arzu ediyorlardı. Osmanlı’ya tabi beyliklere mensup olanlar da Gaza ve ganimet niyetiyle gelenlerin arasında bulunuyordu32. Gelenlerin arasında yerleşmeyi tercih edenler de vardı33.

Osmanlı Devletinin kuruluşunda etkin olan gaza politikası Rumeli’nin fethinde de devam etti. Aşiret reislerinin, aşiret üyeleri üzerindeki gücü onların toplu olarak hareket etmesini kolaylaştırıyordu. İslamiyet’i benimsemiş olan Türkmen gaziler kahramanlık ve ekonomik koşulların bir araya geldiği yaşam biçimi içinde, Osmanlı Devletine hizmet ederken Rumeli’nin fethi ve iskanını da kolaylaştırıyorlardı. Seferlerde başarılı olan gaziler tımar sahibi olup devlete daha fazla ve sürekli hizmet etmeyi umuyorlardı. Nitekim pek çoğu bu emeline ulaştı. Aşiret reisleri ve onlara bağlı olanlar dirlik sahibi olarak fethedilen topraklara yerleştiler.

Ayni tarihlerde Anadolu’da bulunan diğer Türkmen Beylikleri gaza ve cihadı ön plana çıkarırken siyasal, sosyal ve ekonomik güç kazanmanın peşindeydiler. Ancak Türkmen Beylikleri Müslüman komşularına karşı cihad açma şansına sahip olmadıkları için Osmanlı devletinin başarısına ulaşamadılar.

Rumeli’nin fethinde hizmeti çok büyük olan akıncılar yerleşme konusunda da öncülük etmişlerdir. Akıncı Beylerinden olan Timurtaş Paşa-oğlu Yahşi Bey, Paşa Yiğit, Yancı Bey, Kutlu Boğa sefer esnasında Çandarlı Ali Paşanın en büyük yardımcıları olmuşlardır. Akıncılar arasında Rumeli’de hizmet etmek için “İl ve boy” halinde karşı yakaya geçerek yerleşenlerin sayısı bir hayli fazlaydı. Bunlar bağlı oldukları Akıncı beyleri ile birlikte hareket ediyor onlara ayrılan yörelere yerleşiyorlardı Rumeli’nin ücra yerlerinde Paşayiğit, Korkud, Mihaloğlu gibi akıncı gazilerin adına kurulan köyler bunu göstermektedir.

Anadolu Yaya sancakbeyi Saruca Paşa, ona bağlı yaya başılarından Kara Mukbil, Pazarlı Togan , İncecük Balaban, Müstecap, Papas oğlu Şahin, Kutluca, Lala Şahin 1388’de Çandarlı Ali Paşa’nın seferine katılmışlar34, yayalarını birlikte götürmüşlerdi35. Yaya-başılar, Aşiret reisleri ve birlikte gelenler toplu halde hareket etmişler, yerleştikleri yeni çevrede yalnızlık duygusu yaşamamışlardır.

Orduyla birlikte hareket eden çeşitli tarikatlara mensup şeyh ve dervişlerin cesaret verici ve olumlu davranışları yeni toprakların benimsenmesinde gazilerin ve göçmenlerin üzerindeki etkisi çok büyük olmuştur. Şeyh ve dervişler daha Süleyman Paşa ile Rumeli’ye geçişlerinden itibaren yol kavşaklarına, derbentlere ve iskana uygun yerlere yerleşerek zaviyeler kurmuşlar, çevrelerini şenlendirmişlerdir36.

Rumeli’de Yerleşmeyi Kolaylaştıran Diğer Faktörler

Ali Paşa Kuzey doğu Bulgaristan’da fetih hareketine devam ederken gaziler burada Türkçe konuşan, oldukça kalabalık bir Müslüman ve Hıristiyan nüfusla karşılaştılar. Bunların başında, hemen hemen bir yüzyıl önce Sarı Saltuk önderliğinde gelip bölgeye yerleşmiş olan Türkmen nüfus bulunuyordu37. Aşiret reisleri ve aşiret üyelerinin Hacı Bektaş’a ve Sarı Saltuk’a yakınlık duyması nedeniyle yeni gelenlerle yerleşik nüfus kolaylıkla bütünleşti.

Diğer taraftan, o tarihte yıkılmış olan Altınordu Devletine mensup olan Müslüman ahali henüz Kuzeydoğu Bulgaristan’dan ayrılmamıştı. Altınordu halkının ayni bölgede oturması da Dobruca’nın fethini ve iskanını kolaylaştırıyordu. Ayrıca Kuzeydoğu Bulgaristan’da yaşayan ve Hıristiyanlaşmış olan Kuman, Kıpçak ve Gagauslarların38 ayni dili konuştuklarına şahit oldular. Onlar da Hıristiyan olmalarına rağmen Anadolu’dan gelen Türkmenler gibi şamani inanç motiflerini henüz terk etmemişlerdi Bu nedenle aralarında kolayca iletişim kurabildiler. Bu suretle toplumların bir arada yaşaması kolaylaşmış devletin iskan politikası ilk aşamada başarıya ulaşmış oluyordu39.

Daha önce belirtildiği gibi Sarı Saltuk Dobruca’da oturan bütün Türk toplumları tarafından aziz kabul ediliyordu. İbn-i Batuta bu durumu gözlemiş ve eleştirel bir dille ifade etmiştir. Arap gezgin 1328 yılında Babadağ’da türbesini ziyaret ettiği Sarı Saltuk’un İslamiyet’e hizmetinden ve kerametlerinden söz etmiş, ancak bunların bazılarının şeriata uygun olmadığını belirtmeden geçememiştir40.

Bizans ve Balkan Yarımadasının siyasi ve sosyal durumu Osmanlı Devletinin Balkanlardaki iskan siyasetine yardımcı olmuştur. XIV. Yüzyılda Balkanlarda güçlü, merkezi bir devlet bulunmuyordu. Sırp ve Bulgar Devletleri parçalandığı için başka güçlerin istekleri ayni yerde odaklanıyordu ve Balkanlara sahip olmak istiyorlardı.

Batı kilisesi ile eskiden beri anlaşamayan doğu kilisesi, siyasi iktidarının yanı sıra dini iktidarını da kaybediyordu. İki kilise arasında düşmanlık hızla artıyordu. İtalyan şairi ve hümanist Pétrarque (1304 – 1380) Papa Urbain V.’e (1362 – 1380) yazdığı bir mektupta “ Türkler yani Osmanlılar sadece düşmandırlar, Rafızi Rumlar ise düşmanlardan daha beterdir. Osmanlılar bize karşı o kadar kin beslemezler, çünkü bizden o kadar korkmazlar,. Halbuki Rumlar bütün ruhları ile bizden korkar ve nefret ederler” diyordu41. Bu fikrin siyasi temsilcisi olarak Katolik Macar kralı siyasi ve dini olarak Balkanlarda yayılmak istiyordu. Halk, dini baskıdan uzak yaşayabilmek için Balkan yarımadasının kuzeydoğusundaki boş ve tehlikeden uzak yerlere göç etti42. Nitekim bu ortamda Ortodoks olan yerli ahali Osmanlı akınlarına tepki göstermiyor, onları kurtarıcı gibi görüyordu. Machiel Kiel, Constantin Jiricek’e dayanarak, Osmanlıların kesin fethinden sonra bölgenin huzura kavuştuğunu belirtmektedir43.

Osmanlı Devletinin Rumeli’de takip ettiği iskan siyaseti daha başlangıçtan itibaren bir yağma hareketi olmayıp yerleşmek ve yurt edinmek amacını taşıyordu. Bu siyaset, geleceğe dönük bir yerleşme yoğunluğu taşıdığı için başarılı olmuştur. Göçmenler Rumeli’ye yurt edinmek üzere geldiklerinden geri dönmeyi düşünmüyorlardı. Süleyman Paşa, Gazi Fazıl Ece, Yakub Ece gibi Rumeli fatihlerinin mezarlarının Gelibolu yarımadasında olması da onların Rumeli’de yerleşmesini manevi olarak kolaylaştırıyordu.

IX. Saruhan-İlinden Sağ Kol’a Göç ve Sürgünler

Osmanlı padişahları ve devlet adamları Anadolu’nun insan kaynağını çok iyi tanıyorlardı. Öncelikle, hareket yeteneği yüksek olan göçerleri ele aldılar. Toplumun huzuru bakımından bu karar son derece önemliydi. Sipahi, yaya, müsellem, vakıf gibi bir kuruma bağlı olan ve vergisini ödeyen yerleşik nüfusun hukuki durumu değiştirilmedi. Batı Anadolu’da kalabalık olan Yürük grupları arasında ilk göçürülenler Karesi Bölgesinde konaklayanlar oldu. Bunlar daha Süleyman Paşa tarafından Gelibolu’ya iskan edilmişlerdi44 (1356-1357). 1374-75 yıllarında Lala Şahin Paşa Drama, Serez ve Karaferya’yı fethettikten sonra Saruhan’ daki göçerlerin bir kısmı buraya nakledildi45.

Yıldırım Bayezid Batı Anadolu harekatı sırasında (1390) Saruhan Beyliğini Osmanlı topraklarına dahil etti46. Padişah buradaki nüfus yoğunluğunu azaltmak ve fethedilen bölgenin nüfusunun yerini değiştirmek geleneğine uyarak Saruhan bölgesinde oturan Yürükleri Rumeli’ye geçirdi47. Bu durumda Saruhan ili, Karesi’den sonra göç veren ikinci bölge oldu.

Osmanlı Devleti, Türkmen Beyliklerinin topraklarını fethettikçe beylik mensubu olan yerleşik ve göçerlerle önemli sorunlar yaşamıştır. Bunlar kendi beylerinden uzaklaşmak istememişler, Osmanlıyı benimsememişlerdir. Bu durum daha sonraki yüzyıllarda da devam etmiş, her biri Saruhanlı, Dülkadirli, Karamanlı olarak kalmağa devam etmiştir. Bu nedenle Osmanlı sınırları içinde yer almalarına rağmen Batı Anadolu’daki Türkmen beyliklerinin topraklarında oturan halk bir süre sonra Osmanlı Devleti için sorun olmuş ve bu durum devam etmiştir. Çok yoğun biçimde göçebe nüfus barındıran bölgede aşiret geleneği hakimdi ve aşiret mensupları merkezi otoriteyi kabul etmek yerine kendi aşiret reislerinin sözlerinden dışarı çıkmak istemiyorlardı. Yıldırım Bayezid, göçerleri verimli ve geniş Rumeli topraklarına göndererek çözüm üretmek istedi. Devlet, Osmanlı hizmetine girmiş olan Anadolu Beylikleri yöneticilerini de Rumeli’de çeşitli görevlere tayin ederek bir taraftan onları onurlandırmış diğer taraftan eski hakimiyet alanlarından uzaklaştırmış oldu48. Anadolu’da Türkmen Beylikleri Osmanlı sınırına dahil olduktan sonra uyum sağlayamayan beylik halkı zaman zaman Rumeli’ye geçirilerek iskan edildi.

Kronikler, genellikle Saruhan ‘dan sol kola yapılan göçlerden söz etmekte, sağ kola yapılan göçlerin üzerinde durmamaktadır. Sağ koldaki iskan hareketi daha Rumeli Beylerbeyi Lala Şahin Paşa ve Kara Timurtaş Paşanın askeri faaliyeti sırasında başlamıştı. Buna rağmen Saruhan ilinden sağ kola göç ancak Osmanlı Devleti Saruhan Beyliğine49 sahip olduktan sonra yoğun şekilde gerçekleşti. Önce gelenler daha ziyade askeri faaliyet içinde yer almış olan beylik mensuplarıydı.

Yıldırım Bayezid’in Sürgün Emri ve Uygulanması

Yıldırım Bayezid 1390 yılında Saruhan İlini topraklarına ilave ettikten sonra oğlu Şehzade Ertuğrul’u buraya Sancakbeyi tayin etti. Saruhan bölgesi; göçerlerin çok yoğun yaşadığı bölge olması, aşiretlerin otorite tanımaz olması, öte yandan tuz yasağına uymamaları Yıldırım Bayezid’in yeni fethettiği bölge halkı için sürgün kararı almasına neden oldu. Babasının emri ile Sancakbeyi olan Şehzade Ertuğrul Çelebi sürgün uygulamasını başlattı. Kroniklerde verilen bilgiye göre Şehzade Ertuğrul; “Kavmin ulusu Paşa Yiğit Bey”50başkanlığında göçerleri Filibe yöresine gönderdi.

Aşık Paşa-zade sürgün olayının onur kırıcı olduğunu , ancak bir yerin imarı ve mamur hale gelmesi için bu yöntemin padişahlar tarafından uyguladığını hüzünlü bir ifade ile anlatmıştır.

Kanundur padişahlar sürgün ede
Ki yani bir dahi El mamur ede,
Ve gerçe incünür halk ol seferden
Bu tanrı takdiridir dahi ne de,
Gözetsen takdiri hoş muti olsa

Olur rahat ki ol nasibüm ede 51.


Şehzade Ertuğrul’un vefatından sonra Saruhan sancakbeyi olan52 Şehzade Süleyman zamanında da Saruhan ilinden Rumeli’ye sürgün53 şeklinde büyük çaplı göç hareketi gerçekleşti. “Göçer evler” bizzat Yıldırım Bayezid’in emri ile şehzade tarafından gönderiliyordu. Sürgün göçmenler bütün Rumeli’ye yerleştirildi.

Kroniklerde Sağ Kol’a yapılmış olan sürgün ve iskana değinilmemiş olmasına rağmen Rumeli’nin haritası sayılan bir Tapu Tahrir defterinde 54sürgünler hakkında geniş bilgi bulunmaktadır. Kanuni döneminde düzenlenmiş olan bu defterde Sağ Kolda yer alan Aydos, Pravadı, Varna, Hacı-oğlu Pazarı kazalarında bulunan köylere Saruhan ilinden kaçar hane sürgünün yerleştirildiği kaydedilmiştir. Bu bilgi, Saruhan bölgesinden Sağ Kol’a da yoğun nüfus nakli olduğunun açık işaretidir55.. Sürgünler genellikle 10 haneyi geçmeyen gruplar halinde yerleştirilmiştir. Bazı hallerde köy ve mezralara iskan edilenler birlikte yazılmış, bu durumda dahi iskan edilen hane sayısının toplam 14 – 15 haneyi geçmediği görülmektedir56. Saruhan ilinden ilk gönderilenler daha önce belirtildiği gibi ilk göçmenler disiplinsiz davranışları ve yörede uygulanan “tuz yasağına” karşı çıkan göçerlerdi57. Devlet bu yöntemle bir taraftan Batı Anadolu’daki nüfus yoğunluğunu azaltıp asayişi sağlarken öte yandan Rumeli’nin iskanı ve şenlendirilmesi işini gerçekleştirmiş oluyordu58.

Sağ koldaki iskan yerleri toponimik olarak incelendiği zaman köylerin adlarının Saruhan’daki yerlerin adı, çeşitli su kaynakları ve şahıs adları ile doğrudan ilişkili olduğu görülmektedir. Kara Murad Pınarı, Ak Kuyu, Osman Pınarı, Yunus Pınarı…. gibi59.

Sağ Kolda Sürgün Zeameti

Adı geçen Tapu tahrir Defterinde Sağ kola yapılan sürgünlerin hukuki statüsü ve uymaları gereken kanun maddeleri açıkça belirtilmiştir. Sağ kolun en büyük sancaklarından olan Silistre sancağının Pravadı kazasında 1025 sürgün hanesinin bağlı olduğu ayrı bir idari birim kurulmuştur. Burası “sürgünler zeameti” adı ile kayda geçirilmiştir60. Kayıtta “Zeamet-i sürgünan ki, zikrolunan taife bundan evvel Anadolu’dan Dobruca’ya sürgün gelüb , çiftlüsünden on iki ve çiftsüzünden altışar akça ve yüz koyundan bir koyun vermek vaz’olunub sair avarrız-ı divaniyeden muaf ve müsellem olalar, deyu defter-i köhnede mukayyed olınub ellerinde selatin-i maziyeden ve padişahımız sultan Selim Şah e’azzallahü ensarehu hazretlerinden müteaddit hükümleri olduğu…” açıklanmıştır. Sürgünler prensip olarak ayni köyde yoğunlaşamayacağına göre çeşitli köylere dağıtılmış olmaları doğaldır. I. Selim (1512 – 1520) devrinde düzenlenmiş olan Silistre kanunnamesinde, sürgünlerin haklarının “benim sürgünümdür” diyerek Sürgün Subaşısı tarafından korunacağı belirtilmiştir61. Kanunnamede açıklandığına göre bir göçmenin sürgün taifesinden sayılabilmesi için Anadolu’dan gelmiş olması, ve hakiki sürgünün akrabasından bulunması gerekiyordu. Rumeli’den gelenlerle kafir iken Müslüman olup sürgünlere katılanların sürgünlere tanınan haklardan yararlanmasına izin verilmiyordu. Sürgün akrabası olmayanların hangi tımarda yerleşmişse oradan ayrılması olanaksızdı. Açıkça görüldüğü gibi sürgün konusu tamamen devlet denetiminde bulunuyordu. Pravadı merkezli Sürgün Zaim’liğinin sorumlu kişisi Sürgün Subaşısıydı.

Rumeli’nin iskanı XIV. Yüzyılın ortasında başlamış, ancak kısa zamanda tamamlanamamıştır. Devlet iskanı önce Balkanları şenlendirmek amacıyla başlatmıştır. 1444 yılında Varna savaşından önce bölge Haçlı orduları tarafından tamamen yakılıp yağmalanmıştı. Türkler bölgeye yerleşeli henüz yarım yüzyıl bile olmamışken köylerini terk etmek zorunda kalmışlardı62. Savaş bitip geri döndüklerinde köylerinin izini bile bulamamışlardı. Varna savaşını takip eden yıllarda Kuzeydoğu Bulgaristan’a yeniden nüfus nakline başlandı

Daha sonraki yıllarda Anadolu’daki bazı ayaklanmaları bastırmak ve muhalif toplulukları dağıtmak, ayni hareketi tekrarlayacak nüveyi yok etmek amacı ile topluluklar sürgün şeklinde Rumeli’ye gönderildi. Uygulanan yöntem ne olursa olsun Kuzeydoğu Bulgaristan’ın kırsal kesiminde Türk nüfusun yoğunluğu artmıştır. Kentlerde Türklerin sayısı, oran olarak kırsal kesimin gerisinde kalmıştır63. En yoğun iskan bölgesi Dobruca ve Deliorman olmuştur.

II. Bayezid zamanında yapılan sayımda, takip eden yüzyıllardaki kayıtlarda veya XIX. Yüzylda yapılan nüfus sayımlarında özellikle Balkanların kuzey-doğusunda, Dobruca ve Deliorman’da bulunan köylerin tamamına yakınının Türkçe adlar taşıdığı görülmektedir. Tuna nehri ile Balkan Dağları arasına yerleştirilen ve geri hizmet Kurumu olarak Yürükler yörede Türk ve Müslüman nüfusun yoğunluğunu daha da arttırmıştır.

Rumeli’ye gelenlerin tamamı sürgün şeklinde gelmemiştir. Askeri bir hizmet olan Yürük Teşkilatı64 içinde tayin edildikleri yerlere gelenler olduğu gibi çevre koşullarının değişmesi ile göç etmek zorunda kalanlar da olmuştur65. Börklüce Mustafa ve Torlak Kemal ayaklanmaları66, Şahkulu Ayaklanması67 ve Saruhan Bölgesinde suhte ve celali olayları68 sırasında da halk köyleri boşaltmıştı. Bunların arasında da Rumeli’ye göç edenler olmuştu. Bütün iskanlar ve Anadolu’dan Rumeli’ye doğru olan nüfus hareketi göz önüne alındığında Balkanlara Türk nüfusun iskanının sürekli olduğu sonucu ortaya çıkmaktadır. Vaktiyle Anadolu’ya gelen göçmenler Anadolu’yu garipler sığınağı, rahat yuvası, kimsesizlerin diyarı saymışlardı69. Şimdi göçmenler için Rumeli ayni anlamı taşıyordu.

Çandarlı Ali Paşanın seferinden sonra Sağ Kol’da askeri faaliyet tamamlanmış (1388), Çanakkale Boğazından Tuna Nehrine kadar geniş ve bereketli topraklara sahip olunmuştu. Bu toprakların büyüklüğü Osmanlının Anadolu topraklarından çok daha genişti. Ancak boş alanların nüfuslandırılması gerekiyordu.

Saruhan Köylerinden Sağ Kol’a İskan

Sağ Kol’daki köyler incelendiğinde köy adlarının çoğunun Saruhan İlindekilerle ayni adı taşıdığı görülmektedir. Köy adlarını üç başlık altında toplamak mümkün olmaktadır. Birincisi Saruhandakilerle ayni baba, dede ve şeyhlerin adını taşıyanlar, ikincisi Saruhan Beyliğinin ünlülerinin ve aşiretlerin adını taşıyanlar ve son olarak çevre koşullarından ve su kaynaklarından etkilenerek konulan adlardır.

A - Baba, dede ve şeyhlerin adını taşıyan köyler : Pek çoğu unutulmuş veya bunlara Bulgarca ad verilmiş olmasına rağmen, halen Sağ kolda bulunan köy adları arasında baba, dede ve şeyhlere adanmış çok sayıda köy bulunmaktadır. Kozluca Baba, Hüssam Dede, Menteş Baba, Sindel Baba, Pir Can Baba bunlar arasında sayılabilir. Günümüzde hemen hemen hiç bir köyde tekke ve türbe izine tesadüf edilmemektedir. Tekke Kozluca gibi “tekke” adını korumuş olan köyler arasında bile, köylüler Tekke kelimesinin niçin korunmuş olduğu bilmemektedir.

Bu köyler için pek çok örnek bulunmaktadır. Bir kaza merkezi olan Kozluca 70 , Tavşan Kozluca71 ve Tekke Kozluca72. Saruhan İlinde bulunan Kozluca Baba’ya manevi olarak adanmış yerleşim yerleriydi Yoğun olarak . Saruhanlıların iskan edildiği yerde; kaza merkezine beş ila on kilometre mesafede iki tane daha Kozluca köyünün bulunması Kozluca Baba ile manevi bağı olan yürüklerin yeni topraklarıyla daha kolay bütünleşmesini sağlamıştır73. Kutsal saydıkları ve geldikleri yerleri kesin olarak belirterek sürgün ve göçün yıpratıcı ve yalnızlık duygusundan kurtulmuşlardır. Anadolu ve Rumeli Eyaletinde söz konusu kaza ve köylerden başka Kozluca Baba’ya adanmış çok sayıda köy bulunmaktadır.

Hüssam Dede köyüne ise Manisa’da Muradiye camii vakıfları arasında bulunan Hüssam Dede köyünden gelenler yerleştirilmiştir74. Her iki köy de adını Hüssam Şah’tan almıştır. İskan tarihinde şeyhlerin önemini göstermesi bakımından son derece dikkat çekici bir örnektir75.

Küçük Abdal tarafından kaleme alınan menakıbnameye göre Kalenderi şeyhlerinden olan Otman Baba’nın asıl adı Hüssam Şah’tır76. Menakıbnameye göre Otman Baba H.780 / 1378 tarihinde doğmuştur. Bazılarının Gani Baba, Hüssam Dede de dedikleri Hüssam Şah H 883 / 1478’de yüz yaşını geçtiği halde ölmüş, öldükten sonra hilafet “İbrahim-i sani” de denilen Akyazılı Sultan’a geçmiştir.

Rivayete göre Otman Baba daha çok gençken, Timur’un Anadolu’yu istilası sırasında Anadolu’ya ayak basmış, Germiyan ve Saruhan77 havalisinde uzun süre dolaşmış ve hatta II. Mehmed’in şehzadeliğindeki Manisa valiliği sırasında burada bulunmuştur. Yaz aylarında Gelibolu’dan Dobruca’ya kadar kasaba ve köylerde dolaşarak kurban topladığı bilinmektedir78. Otman Baba bazı yıllar kış aylarını Varna’daki zaviyesinde geçiriyordu. Bu zaviye; Hüssam Dede köyü ile komşu olan Batova köyünde bulunan ve daha sonra Akyazılı’nın adı ile anılacak olan zaviyedir79. Hüssam Dede ile ilgili bilgiler ışığında Anadolu’dan Rumeli’ye göç incelendiğinde, Rumeli’ye göçün XV. Yüzyılın ikinci yarısında da devam ettiği görülmektedir.

Hüssam Dede ile ilişkisi nedeniyle Akyazılı Sultan Tekkesine değinmek gerekmektedir. Akyazılı Sultan Tekkesi, Kozluca Kazasının Hüssam Baba köyüne sınır olan Üşenli köyünden geçen Botova nehrinin oluşturduğu vadinin yamacında yer almıştır.

Evliya Çelebi 1652’de tekkeyi ziyaret ettiği80zaman menakıb’den yararlanarak Akyazılı Sultan’ın hayatı, kişiliği ve tekke hakkında geniş bilgi vermiştir. Akyazılı’nın Ahmed Yesevi’ye bağlı ve Hacı Bektaş Veli halifelerinden olduğunu, önce Bursa’ya daha sonra Rumeli’ye gittiğini belirtmiş, yüz yıl kadar yaşadıktan sonra II. Murad zamanında öldüğünü kaydetmiştir.

Faziletname adındaki eserin sahibi Yemeni; Akyazılı’nın Kalenderi şeyhi Osman Baba’nın halifesi ve Hüssam Şah’ın halifesi olduğunu, kendisinin de Akyazılı Sultan’ın halifesi olduğunu yazmıştır. Yemeni’ye göre Gani Baba da denilen Hüssam Baba H. 883 / 1478’de halife olmuş, H. 901 / 1495’de vefat etmiş, ve hilafet “İbrahim-i sani” denilen Akyazılı Sultan’ a geçmiştir. Yemeni bunları anlattığı şiirini H. 925 / 1519 yılında kaleme almıştır ve Akyazılı Sultanın “Kutb”81 olduğunu belirtmiştir82.

Bir Bektaşi tekkesi olarak kurulan Akyazılı zaviyesinde Işıkların sayısının artması üzerine Kanuni döneminde takibe alınmış, 1559 yılında teftiş edilerek rafızı Işıklara karşı tedbir alınması istenmiştir83. Yeniçeri ordusunun kaldırılmasından sonra, 1243 / 1827 yılında çıkarılmış olan bir irade ile Anadolu’da ve Rumeli’de ne kadar Bektaşi tekke ve zaviyesi varsa bunları yalnız türbelerinin bırakılmasını ve her türlü vakıf emlakinin devletleşmesi emredilmişti84. Bunların aralarında bazıları Nakşibendi tarikatına dahil olduklarını ilan ederek otorite ile barışık yaşamayı seçmişlerdi.

Hüssam Dede köyü ile komşu olan Şüca köyüne gelince; köyde oturan yürükler Saruhan-oğulları döneminden beri ayende ve ravendeye (gelene geçene) hizmet eden Şüca Baba Zaviyesine bağlı bulunuyorlardı85.

Şüca Baba’nın tasavvufi kimliği Hüssam Dede, Taptuk Dede ve Akyazılı ile paralellik göstermekte; Varna, Deliorman ve Dobruca için büyük önem taşımaktadır. Şüca Baba veya Menakıpnamesinde zikredildiği gibi Sultan Varlığı, XV. Yüzyılın bir hayli etkili olmuş Kalenderi şeyhlerindendir86. 1450’lerde kaleme alınmış bir de Velayetname-i Sultan Şücau’d-Din adında Menakıbnamesi bulunmaktadır. Buna göre Çelebi Mehmed ve II. Murad devirlerinde yaşamıştır. Fatih döneminde yaşamış olan ünlü Kalenderi şeyhi Otman Baba’nın menakıbnamesinde de şeyhden söz edilmiştir. Buna rağmen sözlü kaynaklardan bazıları onu çok daha eskilere götürerek Şucau’d-Din lakabından hareketle, 1240’daki Babai isyanının başı Şucau’d-Din Ebu’l-Baka Baba İlyas-ı Horasani ile özdeşleştirmektedir. Başka bir söylenceye göre Sultan Şücau’d-Din, Seyyid Gazi Zaviyesinin yakınında bir yerde yaşamağa başlamış, burada zaviyesini açmış, halen adı Aslanbeyli olan köye adını vermiştir. Burada en tanınmış müridi Timurtaş Paşa olmuştur87. Bilgiler zaman olarak birbiri ile çelişmesine rağmen sözlü bilgiler Türkmenler arasında itibar görmüş ve saygı ile kuşaktan kuşağa nakledilmiştir.

Sultan Şucaü’d-Din’in yalnız Kalenderi zümreleri içinde değil, ünlü gaziler arasında da saygı duyulan bir şeyh olmuştur. Timurtaş Paşa, ve oğlu Ali Bey bunlar arasında bulunmakta hatta Aslan Beyli köyünde Timurtaş Paşa ile Şeyh Şücaü’d-Din’in türbeleri yan yana yapılmıştır. Velayetname’de şeyhin bir derviş gazi olarak zaman zaman gazilerle Rumeli gazalarına katıldığından söz edilmektedir. Hüssam Dede, Şüca, Taptık, Akyazılı (Üşenli-Batova) köylerinin bir birine çok yakın kurulmuş olması geleneğin devamını göstermektedir.

Taptık (Taptık Baba) köyüne gelince Varna’ya bağlı olan köy halkı88 yürük ve celep yazılmıştı89. Saruhanda Taptık köyü bulunmamasına rağmen Sruhan’da Taptuk Baba adı sık sık kullanılmaktadır 90.

Bektaşi ananesine göre Taptuk Emre, Yunus Emre’nin şeyhidir. Her ikisi de Hacı Bektaş-ı Veli mürididir. Yunus Emre bir şiirinde tarikat şeceresini açıklarken şeyhinin Baba Taptık olduğunu söyler, Taptık ise Barak Babanın halifesidir. Barak Baba Sarı Saltuk’un en sevdiği halifesidir91. Anadolu’daki sünni – gayri sünni tasavvuf çevrelerini derinden etkileyen Yunus Emre; Taptuk Baba veya Baba Taptuk yanında yetişmiştir. Fuat Köprülü, Tapduk Emre’nin Babai çevreleri ile alakalı bulunması nedeni ile bir Türkmen Babası olduğunu belirtmiştir. Bu niteliği sebebiyle Tapduk Baba, Tapduk Emre adıyla XV. Yüzyılda Kalenderilik kanalıyla Bektaşilik geleneğine girmiştir92.

Varna Kazasındaki Pir Can Baba Zaviyesinin bulunduğu Doğuca köyü93 yürük teşkilatına bağlıydı ve adını Saruhan’da Akhisar’a bağlı Doğuca köyünden almıştı .

Anadolu’da sıkça rastlanan Karyadı hatun adındaki kadın evliya burada da saygı ve sevgi görmüş adına kurulan zaviyenin etrafında bir köy oluşturulmuştur.94. Karyağdı köyünde Naldöken yürükleri oturuyordu95 Saruhan’da da yürüklerin oturduğu Gördes’in bir Karyağdı köyü bulunmaktadır96.

Karyağdı, Anadolu’nun pek çok yerinde türbesi olan bir kadın evliyadır. Efsaneye göre genç bir kadın ağustos ayında aşerdiği sırada kar yemek ister. Kuvvetle dilediği için geceleyin kar yağar. Kadın; bu kardan avuç avuç yer ve hastalanıp ölür. Karyağdı adını taşıyan türbelere genç ve hamile kadınlar adak adar, muratlarının yerine getirilmesini dilerler.

Sağ kolda Varna, Şumnu, Hacı-oğlu Pazarı, Deliorman ve Dobruca’ya yerleştirilen, göçerlerin ve Anadolu’da yerleşik hayata yenilerde geçmiş olan göçmenlerin gelirken Anadolu’daki inanç geleneklerini beraberlerinde getirmiş olmaları bir taraftan yaşamlarını kolaylaştırmış öte yandan aralarında dayanışmayı arttırmıştır.


B – Saruhan-ili Yönetici ve Aşiretlerinin Adları:

Kozluca Kazasında bulunan Paşayiğit köyü97. Saruhanlı göçerlerin ünlü lideri Paşa Yiğit Bey adına kurulmuştur. Paşayiğit köyü II. Bayezid döneminden itibaren tahrirlerde yer almaktadır98.

Ayni yörede bulunan Turhanlı köyü Paşa Yiğit Beyin oğlu Turhan (Turahan) Bey adına kurulmuştur99. Paşayiğit gibi bu köy de II. Bayezit döneminden itibaren tahrirlerde yer almışlardır100. Adı geçen köylerin yürük teşkilatına dahil olması nüfusun geliş yönünü işaret etmektedir101.

Varna kazasına bağlı Azizlü köyü102. Saruhan’daki Azizlü yürüklerinin iskan edildiği köylerden biri idi. Azizlü yürükleri koyun yetiştiriyorlardı. Varna yakınında yerleştikleri köylerinde de koyunculuk yapıyorlardı103.

Ayni kazasındaki Beştepe köyüne gelince104 Saruhan’da, Soma’ya bağlı Beştepe mevkiinde bulunan Osman Dedeye bağlı Naldöken yürükleri yerleşmişti105.

Korkud106 köyüne yerleşenler Saruhan ilinin Belen nahiyesinde bulunan Korkud köyü civarında konaklayan Demirci yürüklerinin Korkut Cemaatine mensuptu.

Şahıs isimlerinin verildiği köylere gelince bunlar; Küçük Ahmed, Mihalli Ali Paşa, Kara Yusuf, Uzun İbrahim, Uzun Yusuf , Seydi Hoca, Kara Hüseyin, Hasan Fakih gibi ayırıcı ve tanımlayıcı özellikler taşımaktadır. Çoğu aşiret ileri gelenleri veya savaşçı kimliği öne çıkan fatihlerdi.

C –Su kaynaklarına Göre Adlandırılan Köyler

Sağ koldaki köylere ad verilirken su kaynaklarına fazlasıyla önem verildiği görülmektedir. Suyun bulunduğu yerler yerleşmek için uygun bulunmuş Yunus Pınarı107 Turahan Kuyusu Mihal Bey Pınarı , Mihalli Ali Paşa108. Karagöz Kuyusu, Doğan Kuyusu, Kara Ömer Kuyusu, İdris Kuyusu, Kara Murad Kuyusu, Mihal Bey Pınarı, Bayram Pınarı, Turahan Pınarı, Yunus Pınarı, Karaağaç Pınarı Dere Köy109adlı köyler kurulmuştur. Yeni kurulduğu izlenimi veren köylerde sürgün ve bağcı haneleri bulunmaktadır 110. Ayrıca Dobuca ve Hacı-oğlu Pazarı dolaylarında su kaynakların azlığı bu tercihte rol oynamıştır.

Sonuç

Osmanlı Devleti Rumeli’ye yerleşme kararıyla geçmiş ve yerli halkla iyi geçinme politikasını uygulayarak halkın Osmanlı’ya meyletmesini sağlamıştır. Süleyman Paşa Gelibolu’ya geçer geçmez Rumeli’de iskan hareketi başlamıştır.

Devletin kuruluşunda etkili olan gaza politikası Rumeli’nin fethinde de devam etmiştir. Gaziler ve aşiret reisleri seferlerde başarılı olup tımar sahibi olarak devlete sürekli hizmet etmeyi amaç edinmiş, pek çoğu bu emeline ulaşmıştır. Gerek gaziler gerek aşiret reisleri ve Osmanlı’ya tabi beyliklerin mensupları XIV. yüzyılda Rumeli’deki seferlere katılırken kahramanca ün yapmanın yanı sıra ekonomik güç elde etmeyi de arzu etmişlerdir.

Rumeli’nin fethinde hizmeti çok büyük olan akıncılar yerleşme konusunda da öncülük etmişlerdir. Rumeli’de hizmet etmek için “İl ve boy” halinde karşı yakaya geçen Akıncılar arasında yerleşenlerin sayısı bir hayli fazladır.

Ayni tarihlerde Anadolu’da bulunan diğer Türkmen Beylikleri gaza ve cihadı ön plana çıkararak siyasal, sosyal ve ekonomik güç kazanmanın peşinde olmuşsa da Türkmen Beylikleri Müslüman komşularına karşı cihad açma şansına sahip olmadıkları için Osmanlı devletinin başarısına ulaşamamışlardır.

Balkanların fethinde “Toprak ve reaya sultanındır” prensibini ilan eden Osmanlı Devleti yerli feodallere karşı toprağı ve köylü emeğini tımar rejiminin garantisi altına sokmuş, yerel feodallerin yerine merkezi imparatorluk rejimini ihya etmiştir. Balkanlarda anarşiden bıkmış olan köylüler Osmanlının merkeziyetçi yapısını uygun bulmuşlar ve kısa zamanda benimsemişlerdir.

Osmanlıların Balkanlarda görünmesi ile birlikte Ortodoks halk Papalıkla Macar Krallarının Katoliklik propagandasından ve mezhep değiştirmek için yaptıkları baskıdan kurtulmuştur. Devlet, Balkanlarda Ortodoks kilisesine karşı da koruyucu bir politika gütmüş, Ortodoks kilisesinin bütün ayrıcalıklarını ve hiyerarşisini aynen tanımıştır. Kilise gibi Manastırların bağışıklıklarını Hıristiyan devletler döneminde olduğu gibi bırakmış, Hıristiyan dinini yok etmek isteyen tutucu bir davranış içine girmemiştir.

Yıldırım Bayezid, Batı Anadolu’daki fetihlerden sonra Rumeli’de iskan politikasını yaygınlaştırmıştır. Saruhan’daki aşiretlerin otorite tanımaz olması ve tuz yasağına uymamaları üzerine bu bölge halkı için sürgün kararı almıştır. Padişah Saruhan bölgesindeki nüfus yoğunluğunu dikkate alarak, yeni fethedilen bölgenin nüfusunun yerini değiştirme geleneğine uymuş burada oturan Yürükleri iskan amacıyla ve sürgün olarak Rumeli’ye geçirmiştir. Sürgünler daha sonra merkezi Pravadı olan Sürgün zaimliğine bağlanmıştır.

Rumeli’de Sağ Kol’daki köylerle Saruhan İlindekiler karşılaştırıldığında büyük oranda ayni adı taşıdıkları görülmektedir. Köy adlarını üç başlık altında toplamak mümkün olmaktadır. Birincisi Saruhandakilerle ayni baba, dede ve şeyhlerin adını taşıyanlar, ikincisi Saruhan Beyliğinin ünlülerinin ve aşiretlerin adını taşıyanlar ve son olarak çevre koşullarından ve su kaynaklarından etkilenerek konulan adlardır.

Sağ kol’da bulunan kazalardan Aydos, Karnabad, Pravadı, Varna, Kozluca ve Hacı-oğlu Pazarı gibi kazalarda Saruhan-ilinden gelen göçerlerin yerleştirildiği, köyler arasında baba ve dede ve şeyhler adına kurulmuş çok sayıda köyün bulunduğu tespit edilmiştir. Bunların bazıları Kozluca Baba, Tavşan Baba, Taptık Baba, Hüssam Baba, Şüca Baba, Pir Can Baba (Doğuca), Otman Baba, Sindel Baba adına kurulan köylerdir. Söz konusu zaviyelerin en önemlisi Batova köyü yakınında bulunan Akyazılı zaviyesidir. Halen belirli günlerde Akyazılı’ya mensup Deliorman Türkleri tarafından ziyaret edilen ve kurban töreni düzenlenen Akyazılı türbesi, Gagauz ve Bulgarlar tarafından da Derviş Manastırı olarak tanınmakta ve kutsal sayılmaktadır.

İskanın kökleşmesinde zaviye şeyleri ile dervişlerinin önemli katkısı yanısıra olumsuz tarafları da görülmüştür. Batı Anadolu’da ve Deliormanda eşzamanlı başlatılan Şeyh Bedreddin ile Börklüce ve Torlak Kemal ayaklanmaları Anadolu ile Rumeli arasındaki fikri iletişimin kolaylığından dolayı hızla gelişmiştir. Ayrıca Şeyh Bedreddin’in 1420 tarihinde idam edildiği111 göz önüne alınırsa Saruhan’dan yapılan sürgünün anılarının geçen 20 –25 senede henüz silinmediği açıkça ortadadır. Bu ortamda Şeyh Bedreddin’in Anadolu ve Rumeli’deki müridlerinin bir araya gelmesi çok kolay olmuştur.

İskanın başlıca üç kaynaktan beslendiği tespit edilmiştir. Birincisi; ordu ile birlikte gelenler, ikincisi sürgün olarak gelenler, üçüncüsü ise Yürük teşkilatı içinde yer alanlardır. Her üçünde de temel gaye Rumeli’nin nüfuslandırılması ve askeri gücün arttırılmasıdır. Ordu ile birlikte gelenler genel ve sancak kanunnamelerindeki maddelere uygun şekilde Rumeli’nin miri arazisine yerleştirilmişler, tımar teşkilatına dahil edilmişlerdir. Ordu için gereken geri hizmet ve destek kuvveti yerli halkın teşkilatlandırılması ve Anadolu’dan, özellikle Batı Anadolu’dan getirilen Yürüklerin, Yürük Teşkilatı içinde bir araya getirilmesi suretiyle oluşturulmuştur. Sürgün olarak gelenler ise XVI. Yüzyılın sonuna kadar Rumeli’nin iskanında rol oynamışlardır. Anadolu Beyliklerinin topraklarının Osmanlı topraklarına dahil edilmesi, göçerlerin uyumsuz davranışları ve ayaklanmalar hep sürgün nedeni olmuştur.

Devlet iskan hareketi sırasında, göçmenler ne türlü gelmiş olurlarsa olsunlar, onları küçük birimler halinde yerleştirmeyi prensip edinmiştir. Göçerlerin yaşam biçimi buna uygun olduğu için zorluk çekilmemiştir.

Sağ kol kazalarında Karagöz Kuyusu, Doğan Kuyusu, Kara Ömer Kuyusu, İdris Kuyusu, Kara Murad Kuyusu, Mihal Bey Pınarı, Bayram Pınarı, Turahan Pınarı, Yunus Pınarı, Karaağaç Pınarı gibi yeni kurulduğu izlenimi veren köylerde sürgün ve bağcı haneleri bulunmaktadır. Köyler kurulurken suyun bol bulunduğu yerler tercih edilmiştir.

Türklerin Rumeli’ye yerleşmesi ile Anadolu’ya yerleşmesi arasında önemli bir fark bulunmaktadır. Anadolu’ya gelenler aşiret reislerinin yönlendirmesi ile güvenli bölge arayışı içinde Batı Anadolu’da yerleşmişlerdir. Rumeli’deki iskan ise tamamen devletin denetiminde yapılmıştır. Türkmenler Anadolu’ya, geldiklerinde özellikle Sultanönü Sancağında uzun zaman önce terk edilmiş veya yenilerde boşaltılmış pek çok köyün üzerine yerleşmişler ve buralara Karacahöyük, Yassıhöyük, Değişören, Çukurören gibi köyün eski durumunu ifade eden isimler vermişlerdir. Kuzeydoğu Bulgaristan’daki köyler çoğunlukla yeni kurulduğu için adlarının arasında benzer tanımlara hemen hemen hiç tesadüf edilmemektedir.

1 Halil İnalcık; “Rumeli” mad. İA.
2 Anadolu Selçuklu Sultanı I. Mesud (1116-1155) zamanında Anadolu’dan geçen II. Haçlı ordusu, Anadolu’da çok zor koşullarla karşılaşmışlar, özellikle 1147 tarihinde Eskişehir’de sultan Mesut’a yenildikten sonra Anadolu’nun Türklerin ülkesi olduğuna inanmışlardır. Daha geniş bilgi için bkz. Osman Turan, “ Mesud I”, İA. Osman Turan, Selçuklular Zamanında Türkiye, 3. Baskı, İstanbul 1993, s.196.
3 Halil İnalcık; agm. Akdes Nimet Kurat ve Rauf Ahmet Hotinli ; “Bulgaristan” mad. İA.
4 M. Tayyib Gökbilgin, “Kanuni Sultan Süleyman Devri Başlarında Rumeli Eyaleti, Livaları, Şehir ve Kasabaları”, Belleten, C. XX. Ankara 1956, s. 247 – 285.
5 Mehmet İbşirli; “Osmanlı Devlet Teşkilatı”, Osmanlı Devleti ve Medeniyeti, İstanbul 1994, s. 225. İ. Metin Kunt; Sancaktan Eyalete, 1550 – 1650 Arasında Osmanlı Ümerası ve İl İdaresi, Boğaziçi Üniversitesi Yayınları No 154. s 26 ve devamı.
6 Halil İnalcık, “Türkler ve Balkanlar”, Balkanlar, İstanbul 1993, 9-34.
7 Dobruca hakkında bkz. Aurel Decei; “Dobruca” mad. İA.
8 İzzeddin Keykavüs hakkında bkz. Osman Turan; “Keykavüs II”, mad. İA. İstanbul 1204 yılında IV. Haçlı Seferine çıkan Latinler tarafından işgal edilmişti. İmparatorluk Trabzon, Mora ve İznik şehirleri merkez olmak üzere üçe ayrılıp hayatiyetini sürdürmeğe çalıştı. 1261 yılında Mihail Paleologos Latinleri İstanbul’dan çıkararak Bizans tahtına sahip oldu. Bu konu ile ilgili bkz. Georg Ostrogorsky, Bizans Tarihi, s. 388 ve devamı . Osman Turan; Selçuklular Zamanında Türkiye, s. 497 ve devamı. Aurel Decei, “Dobruca”, İA.gm
9 Aurel Decei, agm.
10 Franz Babinger; “Sarı Saltuk Dede” mad. İA. Ahmet Yaşar Ocak; “Sarı Saltuk ve Saltukname”, Türk Kültürü, S. 197, Türk Kültürü, İstanbul 1979. Evliya Çelebi; Seyahatname, (Rumeli, Sokol ve Edirne), Haz. İsmet Parmaksızoğlu, Ankara 1984, s.75. Zıllıoğlu Evliya Çelebi; Evliya Çelebi Seyahatnamesi, yay. Tevfik Temel Kuran, Necati Aktaş, Mümin Çevik, İstanbul, 1984, s. 927.
11 Karesi İli hakkında bkz. İsmail Hakkı Uzunçarşılı, “Karesi Oğulları” mad. İA. Fuat Köprülü, Osmanlı Devletinin Kuruluşu , Ankara 1984, s. 34.
12 Aurel Decei, agm.
13 Polonya’lı elçiler ve Ermeni tüccarlar İstanbul’a ulaşmak için bu yolu kullanıyordu. Kuzeyden gelen seyyahlar da bu yolu tercih ediyordu. İngilizler deniz yolu ile Gdansk’a geliyor, kara yolu ile Hamburg veya Warşova’ya gelip oladan L’vov’a ulaşıyorlardı. L’vov, kuzeyden gelen bütün yolların birleşme yeridir.Moskova’dan gelen yol da burada birleşir. Yolcular Dinyester ve Purut nehirlerini geçtikten sonra Yaş şehrine gelip Osmanlı topraklarına girmiş oluyorlardı. Buradan İsakça’ya gelip Tuna nehrini geçip Babadağ’dan Dobruca’ya ulaşıyorlardı.
14 Colin Heywood; Sol Kol, Osmanlı Egemenliğinde Via Egnatia (1380-1699), Editör: Elizabeth A. Zachariadou, İstanbul 1999, s. 136, 139. Yollar hakkında daha geniş bilgi için bkz. Stephane Yerasimos; Les Voyageurs Dans L’Empire Ottoman (XIV. – XVI. Siécles), Ankara 1991, Sağ Kol hakkında : s. 56 – 60, Orta Kol hakkında s. 43 – 55, Sol Kol ; s. 33 – 42. Osmanlı Devleti yeni yollar yapmamış gerektiği zaman yolları onartmış veya köprüler yaptırmıştır.Bu taş köprülerin genişliği de yollardan farklı değildi. Örneğin Uzunköprü: 5. 50 m., Silivri Köprüsü 5. 75 m., Babaeski Köprüsü 5. 85 m. genişliğinde idi. Bu konu ile ilgili bkz. Rhoads Murphey; “17. Yüzyılda Via Egnatia Boyunca Görülen Ticaret Örüntüleri”, Sol Kol Osmanlı Egemenliğinde Via Egnatia İstanbul 1999, s.198.
15 Tayyib Gökbilgin, “Kanuni Sultan Süleyman Devri Başlarında Rumeli Eyaleti…..” s. 250 ve devamı.
16 Mihal-oğulları hakkında bkz. M. Tayyib Gökbilgin; “Mihal-oğulları” mad. İA. İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, C. I, s. 570.
17 Hububat konusunda bkz. Lütfi Güçer; “ XVIII. Yüzyılın Ortalarında İstanbul’un İAşesi İçin Luzumlu Hububatın Temini Meselesi” İktisat Fakültesi Mecmuası, S. 1 – 4, İstanbul, 1950, s.397 – 416. Lütfi Güçer; XVI. Ve XVII. Asırda Osmanlı İmparatorluğunda Hububat Meselesi Ve Hububattan Alınan Vergiler, İstanbul 1964. İstanbul’un et Tüketimi hakkında bkz. Antony Greenwood, İstanbul’s Meat Provisioning, A Study of The Celepkeşan System, (Basılmamış Doktora Tezi) Chicago, 1988. Celepkeşan hakkında bkz. Halime Doğru “ Rumeli’de Celepkeşanlar”, Bildiri, Türk Tarih Kongresi, 1999.
18 Halil İnalcık, agm. Metin Kunt, Sancaktan Eyalete. Kanuni zamanında Rumeli Beylerbeyliğine bağlı 33 sancak bulunuyordu. Sağ kol üzerinde bulunan, Silistre Sancağı oldukça büyük bir sancak olup Varna, Pravadı, Hacıoğlu pazarcığı, Kozluca gibi kazaları bulunmaktadır. Katip Çelebi Sağ kol’da: Vize, Kırk Kilise, Silistre, Niğbolu ve Vidin sancaklarının bulunduğunu belirtmiştir.
19 Halil İnalcık, “Rumeli” mad. İ.A. Halil İnalcık, “Osmanlı Fetih Metotları”, Yeni Forum Aylık Siyaset, Kültür Dergisi, C. 12, S. 363, İstanbul 1991, s. 21 – 25. Halil İnalcık, “Türkler ve Balkanlar”, s. 16. “İstimalet” Yerli Gayrimüslim ahaliye hoşgörülü ve yumuşak davranarak onları kazanmak ve Osmanlı hakimiyet alanını genişletmek anlamında kullanılmaktadır.
20 Halil İnalcık, “ Türkler ve Balkanlar”, s. 16.
21 Halil İnalcık, “Stefan Duşan’dan Osmanlı İmparatorluğuna”, Fatih Devri Üzerinde Tetkikler ve vesikalar, Ankara 1954, s. 137 – 184.
22 Halen Bulgaristan’da : Alaca, İvanovo, Arbanassi, Kilifarevo, Kapinovo, Drayanovo, Şipka, Tranfiguration, Troyan Keremikovski, Drayanovo, Şipka, Bakovo, Rozen, Rila, Zemen, Çerepiş manastırları bulunmaktadır. Bunların çoğu müze olarak faaliyette ise de bir bölümü Osmanlı döneminde olduğu gibi fonksiyonunu devam ettirmektedir. Bunların arasında yer alan Varna’ya 12 km. uzaklıktaki Alaca Manastır 13. Yüzyıldan kalma bir yapıdır. Karadeniz’e bakan dik yamacın üzerinde, arkasını kayalığa dayamak suretiyle 3 kat olarak inşa edilmiştir. Halen içinde faal durumda olan bir kilise bulunmaktadır. Rila Manastırı ise Sofya’ya 120 km. uzaklıkta, Rila dağlarının ortasında, 14. Yüzyılda yapılmış olup tamamen ayaktadır. Bulgaristan’ın bağımsızlık hareketi sırasında çok önemli rol oynamıştır. Kütüphanesinde 16 000 den fazla değerli yazma kitap bulunmaktadır.
23 İ.H.Uzunçarşılı, (a.g.e..,s. 313) Neşri ve Aşık Paşa-zade’den naklen Ankara savaşında Timur’un yanında bulunan Sırp askerlerinin kahramanca savaştığını, bunun Timur tarafından da taktir edildiğini belirtmiştir.
24 P. Wittek’in görüşleri hakkında bkz. Halil İnalcık, a.g.m. s. 140 ve dip not 12-13.
25 Devşirme kurumunda dikey aşamanın zararlarına değinen tarihçiler de bulunmaktadır. Bunların arasında Hüseyin Hüsameddin (Amasya Tarihi, İstanbul, 1327-1330) ve İsmail Hami Danişmen başta gelmektedir.
26 Voynuklar hakkında bkz.Yavuz Ercan, Osmanlı İmparatorluğunda Bulgarlar ve Voynuklar, Ankara 1986. Martaloslar hakkında bkx. Robert Anhegger, “Martolos” mad. İA. Eflak hakkında bkz. Ömer Lütfi Barkan,XV. Ve XVI. Asırlarda Osmanlı İmparatorluğunda Zirai Ekonominin Hukuki ve Mali Esasları, İstanbul, 1943, s. 289, Tırhala Kanunnamesi, s. 325, Semendire Kanunnamesi.
27 Kanuni Devri Malatya Tahrir Defteri 1560 ( Refet Yınanç – Mesut Elibüyük Ankara 1983) incelendiğinde sancakta çok sayıda gayrimüslim oturduğu görülmektedir. Batı Anadolu ve Rumeli ile karşılaştırıldığı zaman Türkçe yer adlarının çok az sayıda olduğu görülmektedir.
28 Bu konu ile ilgili Selçuklular Zamanında Türkiye ( Osman Turan, İstanbul 1973) ve Türkiye Tarihinde (Mükrimin Halil Yınanç, İstanbul 1944) geniş bilgi bulunmaktadır.
29 Ali Sevim, Türkiye Tarihi, Fetih, Selçuklu ve Beylikler Dönemi, Ankara 1989. İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Anadolu Beylikleri ve Akkoyunlu, Karakoyunlu Devletleri, 3. Baskı. Ankara 1984,
30 Genel olarak göçebelik hakkında bkz. Fernand Braudel, Akdeniz ve Akdeniz Dünyası, İstanbul 1989, s. 40- 53. Anadolu’daki konar göçerlerin hukuki statüleri hakkında bkz. Cengiz Orhonlu, Osmanlı İmparatorluğunda Aşiretlerin iskanı, 2. Baskı, İstanbul 1987, s. 16 ve devamı. Yusuf Hallaçoğlu, XVIII. Yüzyılda Osmanlı İmparatorluğunun İskan Siyasrti ve Aşiretlerin Yerleştirilmesi, Ankara 1991, s. 14 ve devamı.
31 Yaya Teşkilatı hakkında daha geniş bilgi için bkz. Halime Doğru, Osmanlı İmparatorluğunda Yaya-Müsellem-Taycı Teşkilat (XV. Ve XVI. Yüzyılda Sultanönü Sancağı), İstanbul 1990, s.55 ve devamı.
32 Colin İmber, (Osmanlı Beyliği , (1300-1389), İstanbul 1999, s. 68-77.) Arapça Gazi sözcüğünün, Türkçe Akıncı sözcüğü ile ayni anlamda kullanıldığını açıklamıştır. Halil İnalcık, (“Osmanlı Tarihi En Çok Saptırılmış, Tek Yanlı Yorumlanmış Tarihtir”, Cogito, Osmanlılar Özel Sayısı, S 19, İstanbul 1999, s. 26.) gaza liderinin, kutsal savaş ve ganimet için etrafına nöker / yoldaşlar toplamasıyla ortaya çıktığını ve nöker / yoldaşların arasında kan bağının olmasının gerekmediğini, bunların daha ziyade dışarıdan gelen “garipler” olduğunu, uçta savaşan Alp-erenleri harekete geçiren “doyum” akınlarına anlam kazandıran, bir anlamda kutsal ideoloji olduğunu belirtmiştir. Feridun Emrcen ( “Osmanlı’nın Batı Anadolu Türkmen Beylikleri Fetih Siyaseti : Saruhan Beyliği Örneği” Osmanlı Beyliği (1300-1389), İstanbul 1999, s. 34 – 40.) Saruhan ilinden gazaya katılanların doyum akınlarına katıldıkları, ve gaza ruhunu sürdürdüklerini belirtmiştir. Dervişlerin iskan siyasetindeki rolü hakkında bkz. Ömer Lütfi Barkan, “Osmanlı İmparatorluğunda Bir İskan ve Kolonizasyon Metodu Olarak Vakıflar ve Temlikler, I, İstila Devirlerinin Kolonizatör Türk Dervişleri ve Zaviyeler” Vakıflar Dergisi, S. 2, İstanbul, 1942, s. 293.
33 Colin İmber, (Osmanlı Beyliği , (1300-1389), İstanbul 1999, s. 68-77.) Arapça Gazi sözcüğünün, Türkçe Akıncı sözcüğü ile ayni anlamda kullanıldığını açıklamıştır. Halil İnalcık, (“Osmanlı Tarihi En Çok Saptırılmış, Tek Yanlı Yorumlanmış Tarihtir”, Cogito, Osmanlılar Özel Sayısı, S 19, İstanbul 1999, s. 26.) gaza liderinin, kutsal savaş ve ganimet için etrafına nöker / yoldaşlar toplamasıyla ortaya çıktığını ve nöker / yoldaşların arasında kan bağının olmasının gerekmediğini, bunların daha ziyade dışarıdan gelen “garipler” olduğunu, uçta savaşan Alp-erenleri harekete geçiren “doyum” akınlarına anlam kazandıran, bir anlamda kutsal ideoloji olduğunu belirtmiştir. Feridun Emrcen ( “Osmanlı’nın Batı Anadolu Türkmen Beylikleri Fetih Siyaseti : Saruhan Beyliği Örneği” Osmanlı Beyliği (1300-1389), İstanbul 1999, s. 34 – 40.) Saruhan ilinden gazaya katılanların doyum akınlarına katıldıkları, ve gaza ruhunu sürdürdüklerini belirtmiştir. Dervişlerin iskan siyasetindeki rolü hakkında bkz. Ömer Lütfi Barkan, “Osmanlı İmparatorluğunda Bir İskan ve Kolonizasyon Metodu Olarak Vakıflar ve Temlikler, I, İstila Devirlerinin Kolonizatör Türk Dervişleri ve Zaviyeler” Vakıflar Dergisi, S. 2, İstanbul, 1942, s. 293.
34 Pravadı ve Kozluca kazalarında Balalabanlı, Kutlubey, Paşayiğit gibi köylerin varlığı sekban başıların iskana katıdığını açıklamaktadır.
35 Neşri, a.g.e.., C I, s. 243.
36 Ahmet Yaşar Ocak, “Zaviye”, Vakıflar Dergisi, XII, 1978, s.247-269. Ahmet Yaşar Ocak – Süreyya Faroqi “Zaviye” mad. İA. Ömer Lütfi Barkan, “Osmanlı İmparatorluğunda Bir İskan ve Kolonizasyon Metodu Olarak Vakıflar ve Temlikler I, İstila Devirlerinin Kolonizatör Türk Dervişleri ve Zaviyeler”, Vakıflar Dergisi II, 1942, s. 279 – 304.
37 Babadağ’da bulunan Sarı Saltuk türbesi hakkında bkz. Machiel Kiel, “The Türbe of Sarı Saltuk at Babadag – Dobrudja” Studies on the Ottoman Architecture of the Balkans, Hampshire 1990, p. 205 – 220.
38 Gagaus’lar hakkında bkz. Kemal H. Karpat, “Gagauslar” mad. Diyanet Vakfı, İslam Ansiklopedisi.
39 İbn-i Batuta ; Babadağ’ın Müslüman Türkler’in son noktası olduğunu, burada kerametlerine dair söylenceler olan Sarı Saltuk’un türbesi bulunduğunu ve hakkındaki rivayetlerin şerİAta uymadığını ilave etmiştir. Uçta Müslümanlık, Hıristiyanlık ve Şamanlığın birbiri ile çok yakın ilişki içinde yaşıyor olması Arap gezginin böyle bir izlenim edinmesine neden olmuştur. ( Zeki Velidi Togan, Umumi Türk Tarihine Giriş, İstanbul 1946, s. 333.)
40 Zeki Velidi Togan, a.g. e. s. 333 ve devamı.
41 H.A. Gibbons Osmanlı İmparatorluğunun Kuruluşu, Çeviren Ragıp Hulusi, İstanbul 1928, s 112’de Latince metinden nakledilmiştir. Münir Aktepe “XIV ve XV. Asırda Rumeli’nin Türkler Tarafından İskanına Dair”, Türkiyat Mecmuası, C. X, İstanbul 1953, s. 299-312.
42 Münir Aktepe, a.g.m., s. 300 ve dipnot 2.
43 Machiel Kiel, “Bulgaristan’da Eski Bir Osmanlı Mimarisinin Bir Yapıtı, Kalugerovo – Nova Zagora’daki Kıdemli Baba Sultan Bektaşi Tekkesi” , Belleten, C. XXXV , S. 137, Ankara 1971, s.46, dipnot 4 .
44 Neşri, a.g.e., s. 181.
45 Oruç bin Adil , Tevarih-i Al-i Osman, Hannover 1925, s. 24.
46 Çağatay Uluçay, saruhan-oğulları, İA. Feridun Emecen, XVI. Asırda Manisa Kazası, Ankara, 1989, s. 20.
47 Aşık Paşa-zade, Aşıki, Tevarih-i Al-i Osman, yay. N. Atsız, Osmanlı Tarihleri, İstanbul 1940, s. 133. Oruç Bey, Tevarih-i Al-i Osman, Babinger neşri, Hannover, 1925, s. 24.
48 II. Murad zamanında da benzer bir uygulama yapılmış, Osmanlı hizmetine giren Aydın-oğlu Cüneyt Bey Niğbolu Sancakbeyliğine atanmıştı. (İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, C.I, Ankara 1961, s. 369.)
49 Çağatay Uluçay, “Saruhanoğulları” mad. İA.
50 Aşık Paşa-zade, a.g.e., s.141. Neşri, a.g.e. S. 339.
51 (Aşık Paşa-zade, a.g.e.,s. 142.)
52 Feridun Emecen, XVI. Asırda Manisa Kazası, Ankara 1989, s. 20.
53 Ömer Lütfi Barkan “Osmanlı İmparatorluğunda Bir İskan ve Kolonizasyon Metodu olarak Sürgünler”, İktisat Fakültesi Mecmuası, C. 15, No 1 – 4, İstanbul 1953 – 1954.
54 BOA, Tapu Tahrir Defteri, No 370.
55 BOA, Tapu Tahrir Defteri, H. 890 / 1485, No 20, s. 27 – 83. Askeri teşkilat olarak Rumeli’de Yürükler hakkında bkz. M. Tayyib Gökbilgin, Rumeli’de Yürükler, Tatarlar, ve Evlad-ı Fatihan, İstanbul 1957, s. 14.
56 BOA, TD: No 370, s. 438; Sulu köyü maa Güne Arslan Mezraası ; 14 hane sürgün.
57 “Rivayettir ki Saruhan İlinde göçer-evler varidi. Menemen ovasında kışlarlar idi. Ol iklimde tuz yasağı vardı. Anlar o yasağı tutmazlar idi. Hünkara bildürdiler. Bayezid Han dahi oğlı Ertuğrul’a haber gönderüb, Menemen ovasında ne kadar göçer evler varise onarı zapt idüb, kullarına ısmarla ki, temam sürüb Filibe ovasına göçüre. Pes Ertuğrul dahi atası emrine imtisal edüp, bi- kusur ol göçer evleri Filibe ovasına gönderdi, getürdüler, Filibe yöresine kondurdular. Şimdi Filibe yöresi külli anlardur” (Neşri, a.g.e., s.339)
58 Tuz tekeli, tuzun taşınması sırasında da gündeme gelmiştir. Karesi ilinde bulunan Kızılca Tuzla’nın tuzlarını taşımakla görevli olan Karaburun, Edremit ve Kızılcadağ aşiretleri de zaman zaman anlaşmazlığa düşmüşler, onların da yerleri ve görevleri değiştirilmiştir. Bu konu hakkında bkz. Ömer Lütfi Barkan, “Osmanlı İmparatorluğunda Bir İskan ve Kolonizasyon Metodu Olarak Sürgünler”, İktisat Fakültesi Mecmuası, C.13-14,S.1-4, s.62 ve dip not 34.
59 Varna Kazasında bazı köylerde oturan sürgün haneler:(BOA, TD No 370); Mihal Bey Pınarı: 7 hane, (s. 414), Kara Murad Pınarı; 6 Hane (s. 426), Kara Bali-nam-ı diğer İdris: 9 hane(s. 426), Kara Murad Kuyusu : İmam ve 4 hane(s. 427), Osman Pınarı: 5 hane (s. 438), Sulu Köyü maa Güne Arslan Mezraası: 14 hane (s. 438), Akıncı : 5 hane (s. 438), Orta Köy maa Esedlü 17 hane (s. 440), Beyce Köy nam-ı diğer Kara Mustafa : 6 hane (s. 443), Kozluca : 3 hane (s. 3 hane).
60 Ömer Lütfi Barkan, “Sürgünler”, s.225. Bu bilginin BOA, TTD, No 370, s. 242’de bulunduğu açıklanmıştır. Bu defter sancak, kent, kasaba ve köyler hakkında verdiği bilgilerle Rumeli’nin haritası niteliğindedir.
61 BOA, Tapu Tahrir Defteri, No 370, s. 380. Ömer Lütfi Barkan, Kanunlar, s.274.
62 M. Kiel, Urban “Development in Bulgaria in the Turkish Period : The Place of Turkish Arhitecture in the Process” İnternational Journal of Turkish Studies, Vol. 4, No 2, 1989, p. 100, not 41.
63 Ömer Turan , The Turkish Minority In Bulgaria, Ankara 1998, Tablo 4. 1880’de Varna’da Türkler % 36.26, Bulgarlar %27.34 nüfus bulunurken bu oran 1910’da % 10.70 Türk, % 59.02 Bulgar oranı ile yer değiştirmiştir.
64 Askeri teşkilat olarak Rumeli’de Yürükler hakkında bkz. M. Tayyib Gökbilgin, Rumeli’de Yürükler, Tatarlar, ve Evlad-ı Fatihan, İstanbul 1957. Sema Altunan, XVI. Ve XVII. Yüzyıllarda Rumeli Yürükleri ve Naldöken Grubu, Yayınlanmamış Doktora Tezi, Anadolu Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Eskişehir 1999.
65 Saruhan Sancağında taşkınlar nedeniyle tarım yapılamadığı, sağlık sorunları başladığı için halkın köyleri boşalttığı anlaşılmaktadır. 1531 sayımında sancakta çok sayıda köy boş görünmektedir. Su basması nedeniyle boşalan köyler hakkında bkz. Feridun Emecen, XVI. Asırda Manisa Kazası, Ankara 1989, s.158 – 221.
66 İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, C. I, s. 363. Şeyh Bedreddin ve Batı Anadolu’daki ayaklanma hakkında bkz. Ahmet Yaşar Ocak, Osmanlı Toplumunda Zındıklar ve Mülhidler (15. ve 17. Yüzyıllar), İstanbul 1998, s.136-200
67 Şah Kulu ayaklanması için bkz. Şehabeddin Tekindağ, “Şah Kulu Baba Tekeli İsyanı”, Belgelerle Türk Tarihi Dergisi, C.I, S. 3, İstanbul 1967.
68 Saruhan bölgesinde suhte ve celali olayları hakkında bkz.Çağatay Uluçay, XVII. Asırda Saruhan’da Eşkıyalık ve Halk Hareketleri, İstanbul 1944.
69 Aksaraylı Kerimüddin Mahmud, Selçuki Devletleri Tarihi, çev. M.N. Gençosman, Ankara 1943, s. 252.
70 BOA, Maliye Nezareti, Kozluca Temettuat Defteri (MNTD) No 12 122, s. 2 – 66. Celepkeşanlar hakkında bkz. BOA, Maliyeden Müdevver Defter (MMD) No 1614, Pravadı kazası, s. 39. BOA, MMD. No 5567, s. 177. Yürükler hakkında bkz. S. Altunan, a.g.e., s. 291, 291, 300, ve 350. Listeler hazırlanırken BOA, TTD. 707, 685, ve 616 numaralı defterler kullanılmıştır. Seraske, eşkinci ve yamaklar ayrı ayrı verilmiştir.
71 S. Altunan, a.g.e., Naldöken Yürükleri, s. 309.
72 Slavka Draganova, A Quantitative Analysis Of Sheep-Breeding İn Bulgarian Lands Under Ottoman Domination Rrom The Middle Of The XIX C. To The Liberation. Sofia 1993, s.62.
73 F. Emecen, a.g.e., s. 116. Kozluca mezrası ; s. 175, Kozluca köyü; 209 ve 217. İbrahim Gökçen, Tarihte Saruhan Köyleri, İstanbul 1950, s. 42.
74 F. Emecen, a.g.e., s. 303.
75 Ömer Lütfi Barkan, “İstila DevrininKolonizatör Türk Dervişleri ve Zaviyeler”, Vakıflar Dergisi, C II, Ankara 1942.
76 Ahmet Yaşar Ocak, Osmanlı İmparatorluğu’nda Marjinal Sufilik : Kalenderiler, (XIV – XVII Yüxyıllar), Ankara 1992, s.99. Halil İnalcık, “Derviş And Sultan : An Analysis Of The Ottman Baba Vilayetnamesi” Manifestatıons Of Sainthood İn İslam, İstanbul 1993, s.209-223.
77 Saruhan’da, Palamud nahiyesinde bulunan Adil-Obası köyünde ve Osmancalu köyünde Osman Dede yatırları bulunmaktadır. Köylerde buralara kurban kesilip yağmur duasına çıkmaktadır. F. Emecen, s. 183, 219.)
78 A.Y. Ocak, a.g.e., s. 100
79 A.Y. Ocak, a.g.e., s. 101.
80 Evliya Çelebi, Seyahatname, Haz. İsmet Parmaksızoğlu, Ankara 1984, s. 62.
81 Bayramiye Melamiliğine göre kutb; “ruh-ı Muhammedi’dir”, Allahın tecelligahıdır. Allah ona bütün sıfatları ile vasıtasız olarak tecelli ettiğinden, her zaman ve mekanda dilediği şekil ile görünür. Bu konu ile ilgili geniş bilgi için bkz. Ahmet Yaşar Ocak, Osmanlı Toplumunda Zındıklar ve Mülhidler, (15. – 17. Yüzyıllar) İstanbul 199, 264 ve devamı.
82 Semavi Eyice, “Varna ile Balçık Arasında Akyazılı Sultan Tekkesi”, Belleten, C.XXXI, S, 124, Ankara, 1967, s. 558. Kamil Dürüst, “Varna’da Akyazılı Sultan Tekkesi”, Vakıflar Dergisi, C. XX.
83 Ahmet Refik, “Osmanlı Devrinde Rafızilik ve Bektaşilik”, Darü’l Fünun Edebiyat Fakültesi Mecmuası, S. VIII, İstanbul 1932, s. 37.
84 BOA, Cevdet Evkaf / II, No 13 680, 29 S. 1243 / 1828.
85 F. Emecen, a.g.e., s. 197, 274.
86 A. Y. Ocak, a.g.e., s. 97.
87 A. Y. Ocak, a.g.e., s. 98. Aslanbeyli köyünde bulunan ve Nevzat Dede’nin sorumluluğunda olan Şeyh Şücaüddin imareti belli günlerde, özellikle hıdrellezde yoğunluğu her yıl artan sayıda kişi tarafından ziyaret edilmekte kurban töreni düzenlenmektedir. Bir süre önce Nevzat Dede Bulgaristan’a gidip Otman Baba tekkesinde cem töreni düzenlemiştir. (Nevzat Dede’den alınan bilgi)
88 BOA, TD, No 771. BOA, KK, MK, No 2591, s. S. 36. BOA, MN TD, No 12122, s. 106 – 116. 1845 sayımında köyde 17 hane Müslim, 17 hane gayrimüslim yazılmıştı
89 BOA, MD, No 1614, s. 45. T. Gökbilgin, a.g.e., s. 107, 157.
90 M. Çavuş, a.g.m., s. 171.
91 Abdülbaki Gölpınarlı, Yunus Emre ve Tasavvuf, İstanbul 1961.
92 A. Y. Ocak, a.g.e., s. 74.
93 BOA, MD. No 1614, s. 21. Tuncer Baykara, Vakıflar Dergisi, C. XX, Ankara 1988, s. 413. İbrahim Gökçen, a.g.e., s. 54.
94 6. Tuna Salnamesi, s. 289.
95 T. Gökbilgin, a.g.e., s. 162.
96 İbrahim Gökçen, a.g.e., s. 60.
97 BOA, MNTD: No 12 122, s. 522-539.
98 BOA, TTD. No 20, s. . BOA, TTD, No 771, s. 44 ve devamı. Aşık Paşa-zade, a.g.e., s. 134.
99 6. Tuna Salnamesi, 1290 / 1874, s. 249.
100 BOA, TTD, No 20. BOA, TTD, No 44.
101 Tayyib Gökbilgin, a.g.e.. s 157. S. Altunan, age. s. 281, 301.
102 6. Tuna Salnamesi, s. 285.
103 Azizlü yürüklerinin koyun yetiştirmesi hakkında bkz. F. Emecen, a.g.e., s.266.
104 BOA, MN TD, No 12 122, s. 314-332.
105 İbrahim Gökçen, a.g.e., s. 63. F. Emecen, a.g.e., s. 219.
106 BOA. MNTD. No 12 122, s. 490 – 499.
107 BOA, MN TD, No 12 122, s. 272-290. BOA, MD, No 1614, s.39
108 BOA, TTD. No 370, s. 420, 418.
109 BOA, KK. No 12 591, s. 30 B. BOA, TD, No 370, s. 422, Paşa Deresi.
110 BOA, TD, No 370, s.418, 422, 423,
111 İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, C I, Ankara 1961, s. 365.

KAYNAK: http://www.populertarih.com/osmanli-devletinin-rumelide-iskan-siyaseti-ve-sag-kolun-iskani/