Emvali metruke ve mübadele ile alakalı davalar
Bilindiği üzere; Hazine bazen ihtiyacı olduğundan dolayı bazen de edinme hususunda bir irade beyanında bulunmadığı halde yani istemeyerek çeşitli kanunlarda ön görülen durumların gerçekleşmesi halinde taşınır veya taşınmaz mal edinmektedir. Hazinenin mal edinme yollarından biri de Kanun ve Antlaşmaların intikal hükümleridir.
3402 Sayılı Kadastro Kanunu’nun 18/2. maddesi gereği; kanunları uyarınca Hazineye intikal eden mallar, kazandırıcı zamanaşımı zilyetliği nedeniyle iktisap edilemez. Bu kapsama giren haller arasında; mübadillerden kalan mallar ve emvali metruke de bulunmaktadır.
Lozan Antlaşmasının yapılmasından sonra Hükümetimizle Yunanistan, Fransa, Rusya, Arnavutluk, Bulgaristan, İngiltere, Irak, Yugoslavya, Birleşik Amerika Devletleri ve Mısır Hükümeti arasında da birçok antlaşmaya imza atılmıştır. Bu antlaşmalar vatandaşlığımızdan ayrılan veya vatandaşlığımıza giren özel kişilerin mülkiyet bakımından hukukunu yakından ilgilendirdiği gibi, bir kısmı, Hükümetimize taşınmaz mallar intikalini gerektiren hükümler de ihtiva etmektedir.
Emvali metruke kavramı ise; hükümetçe görülen siyasi veya idari zorunluluk nedeniyle bulundukları yerden başka yere nakledilen, kendiliğinden bulundukları yeri terk ederek yitik ve kaçak durumuna düşen, yabancı ülkelere giden veya Emvali Metruke Kanunlarının yayınlandığı tarihte düşman işgali altında bulunan yerlere kaçan kimselerin bıraktıkları taşınmazları ifade etmektedir.
Milli emlak açısından Türk-Yunan Mübadelesi ve Emvali Metruke Kanunlarının incelenmesi ve günümüze etkisi konulu bu çalışma üç bölümden oluşmaktadır.
Birinci bölümde; konumuza ilişkin temel kavramların tanımı ve açıklaması yapılmış, konu hakkında genel bilgi verilmiştir.
İkinci bölümde; Emvali Metruke Kanunların kabul edildikleri tarihte memleketin içinde bulunduğu siyasi ve askeri şartlara ve bu kanunların çıkarılmasını gerektiren olaylara temas edilmiş sonrasında ise kanun, kararname, nizamname, talimatnamelerden oluşan Emvali Metruke mevzuatı ile günümüzdeki durumuna ve uygulamalara ilişkin açıklamalara yer verilmiştir.
Üçüncü bölümde; Türk-Yunan mübadelesinin yapılmasını gerektiren olaylara, mübadelenin tarihsel zeminine değinildikten sonra, uluslararası antlaşmalar, Muhtelit Mübadele Komisyonu ve Hakem Kararları, Kanunlar ve Kararnameler ele alınmak suretiyle mübadeleyle ilgili mevzuat uygulama ile birlikte ayrıntılı bir şekilde ele alınmıştır.
4. SONUÇ
Osmanlı Devleti, tarihi boyunca sürgünleri çeşitli amaçlarla kullanmış olup, bunlardan bir tanesi de bulunduğu bölgede karışıklık ve isyan çıkaran kitlelerin başka yere göç ettirilmesiyle, huzurun sağlanmasıdır. 1915 Ermeni tehciri de, iç karışıklık ve isyan sebebiyle alınmış bir göç ettirme kararı ve idarî bir tasarruf olarak, seferberlik zamanında, olağanüstü şartlar altında, güvenlik gerekçesiyle alınmış askerî bir tedbirdir.
Sıkıyönetim, olağanüstü hal, seferberlik ve savaş dönemlerinde yapılan faaliyetler, normal zamanlardakinden farklılık gösterir. Hukuk sistemleri, olağanüstü dönemlere ait kanun ve kurallar düzenlemişlerdir. Tehcir ve iskân uygulamalarını, Osmanlı hukukunun olağanüstü dönemlerde uyguladığı hukukî tedbir niteliğindeki kurallar olarak değerlendirmek mümkündür.
Osmanlı hükümeti, Ermenilerin göç esnasında ihtiyaçlarının ve güvenliklerinin karşılanması, gittikleri yerde yerleşmeleri için gerekli tedbirlerinin alınması ve bıraktıkları mallarının açık artırma ile satılarak kendilerine verilmesi gibi görevleri yerine getirmiştir. Bir müddet sonra da isteyen Ermenilerin geri dönebilmesine imkân tanıyan düzenlemeler yapılmış ve önemli sayıda Ermeni geri dönmüştür.
Kayıp ve yitik kişilerin sahipsiz kalan mallarını zarardan koruma, borç, alacak ve bıraktıkları malları tasfiye etmek için birbirini tamamlayan ve uygulamada “Emvali Metruke” ismini verdiğimiz birçok kanun ve kararnameler zaruri olarak yürürlüğe konulmuştur.
Ayrıca Hükümet çeşitli nedenlerle Osmanlı Devleti, Birinci Dünya Savaşı’na girdiği zaman, memleketin birçok yerlerinde azınlık olarak oturmakta olan Rum Ortodokslar ile Yunanistan’daki Müslümanları değiştirmeyi uygun görmüş ve yapılan görüşmeler sonunda Lozan’da 30.1.1923 tarihinde Türk ve Rum Ahalisinin değiştirilmesi için Yunan Hükümeti ile antlaşma yapmıştır.
Yaşanan bu olayların, Türkiye’nin toplumsal, ekonomik, etnik ve kültürel yapısında ne denli derin etkileri olduğunu tahmin etmek zor değildir. Pek çok etkenle birlikte yaşanan bu göçler, değinilen boyutlarda yeniden oluşum, biçimlenme ve gelişme süreçlerinin de nedeni olmuştur.
Mübadele sonunda, Türkiye’de toprak, tarım ve mülkiyet ilişkilerinde ciddi değişmelere tanık olunmuştur. Toprak mülkiyeti yeni bir biçim ve karakter almıştır. Başta göç eden kitlelerin göç etmesini gerekli kılan etkenler olmak üzere, bu göçlerle birlikte nüfusun aldığı yeni görüntü ve bu görüntünün ekonomik ve toplumsal yapı üzerindeki etkileri; toplumsal değişmenin akışına, niteliğine ve yönüne katkıları; toprak paylaşımı ve bu paylaşımın tarımsal yapıyı nasıl zorladığı; göç edenlerle yerli halkın çok yönlü uyum sorunları, kültürlerin ve sosyal antropolojik yönden davranış kalıplarının birbirini etkileyerek yeni bir sentez yaratmasıyla ortaya çıkan yeni yapı vb. konuların sağlıklı bir biçimde incelenmesi; Türkiye’nin bugün itibariyle ulaştığı toplumsal, ekonomik ve kültürel yapıyı tanımlayabilmek için özellikle gereklidir.
Aslında bu sorundan etkilenen karşılıklı birden fazla taraf olup bunlar; göç sorunun ağır, ezici yükünü göğüslemek zorunda kalan hükümetler, göç eden kitlelerin karşılaştıkları ekonomik, toplumsal ve psikolojik uyum sorunları, göçmenlerin ayrılmasıyla iş ve toplumsal ilişkiler alanında yarattıkları boşluğun yükünü ve sıkıntılarını omuzlamak durumunda kalan toplumlar, göçmenlerin içine katıldıkları ve yeni ilişki türlerine, davranış kalıplarına ve uyum süreçlerine zorladıkları toplumlar ve o toplumu oluşturan bireyler olarak sayılabilir.
Bütün bu anlatılanlar ayrı ayrı inceleme konusudur ve bu olgular üzerinde düşünmek de, bir göç olgusunu nesnel yönleriyle anlayabilmek için özellikle gereklidir.
Bu çalışma da; yaşanan mülkiyet sorunlarını diğer bir deyişle, Emvali Metruke olarak adlandırılan firari ve mütegayyip eşhasın bıraktığı taşınmazlar ile Türkiye’den Yunanistan’a giden Rumlardan kalan taşınmazlar, Kanunlar ve Antlaşmalarla Hazinenin mal edinimi hususu kapsamında değerlendirilmiştir.
Kaçak ve yitik kişiler hakkında düzenlenen mevzuat hükümlerinin başında Osmanlı Devleti ile Türkiye Cumhuriyeti yasama organınca çıkarılan 7 adet kanun gelmektedir. “Emvali Metruke Kanunları” olarak da bilinen bu kanunların yanı sıra çıkarılan birçok Bakanlar Kurulu Kararı, kararname, nizamname, talimatname ve genel tebliğ de uygulamaya yön vermiştir. Tüm bu yasal düzenlemelere ise Doktrinde “emval-i metruke mevzuatı” denilmekte olup bu uygulamaya «Emvali Metruke» rejimi ismi de verilmektedir.
Bu düzenlemeler günümüze kadar birçok uygulamaya konu olmuş, 9.7.1961 tarihinde halkoyuna sunularak kabul edilen 27.5.1961 tarihli ve 334 sayılı Anayasamızın yürürlüğe girmesinden sonra, emvali metruke kanunlarının Anayasaya aykırı olduğu iddiası ileri sürülmüş ve açılan bir idarî dava vesilesiyle Danıştay 8. Dairesi bu görüşe katıldığından, sözü edilen idarî dava dosyası Anayasa Mahkemesine intikal etmişti.
Anayasa Mahkemesi 31.7.1963 gün ve 11468 sayılı Resmî Gazete'de yayınlanan 22.4.1963 gün ve 1963/41 esas, 1963/94 sayılı kararında, emvali metruke kanunlarının Anayasaya aykırı olmadığı sonucuna varmış bulunmaktadır. Anayasa Mahkemesinin bu kararına göre:
-Bu kanunlar Rum Ortodokslara uygulanamaz. Bunun sebebi Hükümetimizle Yunanistan arasında yapılmış anlaşmalar ile bu konunun halledilmiş ve özel hükümlere bağlanmış olmasıdır.
-Rum Ortodoksların dışında kalan ve bu kanunların kapsamına giren Türk Vatandaşları 6 Ağustos 1340 tarihinde mallarının başında değilse, kendileri hakkında bu kanunların hükümleri uygulanır.
-6 Ağustos 1340 tarihinde malının başında bulunmayan, sonradan yurdumuza dönse dahi, malları daha önce Hazineye intikal ettiğinden kendisine geri verilemez.
-Dosyasında el koyma kararı olması veya olmaması önemli değildir.
Bir kimsenin 6 Ağustos 1340 tarihinden önce firar veya tegayyüp ettiği anlaşıldığı takdirde, taşınmaz mallarına, şimdiye kadar hiç el konulmamış olsa dahi, her zaman el konulması mümkündür. Anayasa Mahkemesi bu kanunlarla ilgili kararında bu hususun gerekçesini şöyle ifade etmektedir:
“Medenî Kanunun yürürlüğünden önceki ölüm ve evlenme olayları dolayısıyla zamanında yürürlükte olan hükümlerin bugün için uygulanmakta olması, konunun daha iyi canlandırılabilmesi bakımından örnek olarak gösterilebilir.” Bu örnekten de anlaşılmaktadır ki, firar ve tegayyüp olayı vukua gelince o kimselerin mallan vakıf ise Vakıflar İdaresine ve mülkse Hazineye intikal etmiş demektir. El koyma ve tescil işlerinin sonra yapılması bu durumu değiştirmez.
Her ne kadar Emvali metruke ile ilgili kanunlardan; 20.04.1338 tarih ve 224 sayılı Kanun, 15.04.1339 tarih ve 333 sayılı Kanunla, 15.04.1339 tarih ve 333 sayılı Kanun, 27.10.1988 tarih ve 3488 sayılı “Uygulama İmkânı Kalmamış Olan Kanunların Yürürlükten Kaldırılmasına Dair Kanunla, 24.05.1928 tarih ve 1331 sayılı Kanun da, 10.07.1945 tarih ve 4796 sayılı Kanunla, yürürlükten kaldırılmış olsa da, bu kanunlar yürürlüğe girdiği tarihte hükümlerini ortaya koydukları için, yürürlükten kaldırılanların bu hükümleri halen geçerlidir. Yani emvali metruke kapsamına giren taşınmaz mallar söz konusu kanunlar uyarınca Hazineye intikal etmişlerdir.
Esasen ilga edilen her hangi bir kanunun ilgasından önceki muamelelerin geçerliliği şüphe götürmez. Anayasamızın 153. iptal kararlarının geriye yürümeyeceği hakkındaki hükmü bunun kati bir delilidir. Aynı hüküm Anayasa Mahkemesinin kuruluşuna dair olan 22.4.1962 gün ve 44 sayılı kanunun 50. maddesinde de yer almıştır. Hatta Anayasanın 153. maddesi hükmü aynen alınmakla iktifa edilmemiş ve “iptal kararları her halde geriye yürümez.” denilmekle hükme daha kesin bir anlam verilmiştir:
Anayasa Mahkemesince iptal edilen bir kanunun hükmü dahi geriye doğru işlemeyeceğine nazaran ilga edilen bir kanunun lâğvedilmeden önceki hükümlerinin uygulanmasından meydana gelen işlemlerde hiçbir değişiklik olamayacağı kendiliğinden anlaşılır.
Ayrıca 3402 Sayılı Kadastro Kanunu’nun 18/2. maddesi gereği kanunları uyarınca Hazineye intikal eden mallar kazandırıcı zamanaşımı zilyetliği nedeniyle iktisap edilemez. Bu kapsama giren hallerden biri de emvali metruke kanunlarıdır. Fakat Emvali metruke kanunları uyarınca Hazineye kalan mallar, Hazine tarafından iskân, temlik vb. yollarla üçüncü kişilere tahsis ve temlik edilmiş ise mülkiyet tescilden önce temlik olunana geçer, artık öncesinin firari ve mütegayyip veya mübadil kişilerden kaldığından bahisle kazandırıcı zamanaşımı zilyetliği nedeniyle iktisap edilemeyeceği ileri sürülemez. Bir kimse, zilyet bulunduğu taşınmazı, önceki maliki firari ve mütegayyip olmadan önce kendisinden satın aldığını iddia ederse 15. Nisan 1339 tarih ve 333 sayılı Kanunun 2. maddesi uyarınca bu iddiasını “muvazaadan arî bir belge ile” kanıtlamak zorundadır.
Uygulamalarda riayet edilmesi gereken hususlara AYM Kararında ayrıntılarıyla yer verilmiş, ayrıca tezimizin 2. bölümünde de gerekli açıklamalar yapılmıştır. Söz konusu uygulamalarda yaşanan sorunların başta gelen sebebinin; gerek Kanun metinlerinde gerek kararname ve talimatnameler gibi diğer hukuki düzenlemelerde -son derece karışık bir ortamda çıkarıldıkları da göz ardı edilmemek kaydıyla- açık ve anlaşılır bir ayrım yapılamamış olması ve bir şahsın emvali metruke ya da mübadeleyle alakalı olarak hangi sınıfta değerlendirileceğine dair hususların anlaşılmasında güçlük yaşanması, bu sıkıntının da idarece yapılan uygulamalara da (vaziyet etme vb.) yansıması sonucu, uygulamaların yeterince tatmin edici temellere oturtulamamasının olduğu düşünülmektedir.
TBMM tarafından verilen 1929 tarih ve 146 sayılı tefsir kararında, Hazinece vaziyet olunan taşınmazların sahipleri ve ölmüş ise mirasçılarının, Emvali Metruke Kanunlarının uygulama yeri bulunmadığından bahisle istirdat davaları açabilmelerinin, öncelikle alınan idari kararın idare mahkemelerince iptal edilmesine bağlı olduğu belirtilmiş, bu husus 25.11.1936 tarih ve 30/18 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı ile de benimsenmiştir.
Burada “vaziyet etme” işlemlerinin ve idari yargı kararlarının taşınmazların mülkiyetlerini doğrudan doğruya Hazineye nakledici niteliklerinin bulunmadığı, anılan işlemlerin ve kararların yalnızca, yasaların yürürlükte kaldıkları dönem için firari ya da kayıp duruma düşüldüğünü tespit ve açıklayan işlem ve karar niteliğinde olduğu belirtilmelidir.
Diğer taraftan idari yargıdan alınacak iptal kararına dayanan kişi Medeni Kanunun 922/2 1 maddesi uyarınca işlem yaptıramaz. Sonrasında genel mahkemelere başvurup bu konuda karar alması gerekmektedir. İdari yargıdan karar alan kimsenin, tapudaki isim benzerliğinden yararlanmaması için, gereken özenin de gösterilmesi gerekir.
Bu durum kişilerin süresinde idari yargıya gidememeleri halinde yanlış bir idari işleme muhatap olunması durumunda dahi adli yargıya başvuru yapılamamasına, uyuşmazlıkların çözüm yeri olan yargı mercileri arasında zaman zaman yetki karmaşası yaşanmasına ve günümüze dek uzanan buna benzer çeşitli sorunlara neden olmaktadır.
Mübadele hususuna gelinecek olursa; İstiklal Savaşı'ndan sonra Lozan Anlaşması ile Türk ve Rum Ahalinin Mübadelesine karar verilmişti. Bu maksatla Lozan'da 30.1.1923 tarihinde Türk ve Rum Ahalinin Mübadelesine Dair Mukavelename ve bu mukavelenin mallar bakımından konusunu açık olarak sınırlamak için yine Lozan'da kaleme alınmış bulunan 24.7.1923 tarihli ve 9 sayılı Yunanistan'da Bulunan Emlaki İslamiye'ye Müteallik Beyanname imzalanmış ve bu mukavelename ile beyannamenin Lozan Sulh Anlaşması'nın tamamlayıcı anlaşmalarından olduğu, bu Sulh Anlaşmasının sonunda yazılmış bulunan 18 sayılı nihai senette belirtilmiştir.
24.7.1923 tarihli Lozan Sulh Anlaşması ve bu anlaşmayı tamamlayıcı anlaşmalar 340 sayılı Kanunla kabul olunmuştur. Ahali Mübadelesi konusunda sonradan Yunan Hükümeti ile Türkiye arasında ayrıca Lozan-Atina ve Ankara Anlaşmaları imzalanmıştır. Ankara Antlaşmasının;
- 2. maddesine göre; mübadeleye tabi tutulan Rumların Türkiye’de bıraktıkları taşınır ve taşınmaz malların,
- 6. maddesine göre; 9 Numaralı Beyanname’den yararlanan Rumlara ait menkul ve gayrimenkul malların,
- 8. maddesine göre; Yunan tebaasına ait olup Mübadeleden istisna edilmiş olanların (etablilerin) İstanbul mıntıkası dışında bulunan taşınır ve taşınmaz mallarının ,
- 12. maddesinin 2. fıkrasına göre; Mübadeleden istisna edilmiş (etabli) ve İstanbul Mıntıkasında hazır bulanan Rumlara veya avdet hakkından istifade eden şahısların İstanbul dışında bulunan menkul ve gayrimenkul mallarının,
- 12. maddesinin 1. fıkrasına göre; mübadeleden istisna edilmiş olan İstanbul mıntıkasını terk edip avdet hakkından mahrum bulunan Türk tabiiyetindeki gayrimübadil Rum Ortodokslara ait ve Türkiye’de bulunan menkul ve gayrimenkul malların tam mülkiyeti Türk Hükümetine geçecektir.
Bunun yanında; mübadele uygulamalarının çok eskiye dayanması ve o döneme ait kayıtlara ulaşmanın ve sağlıklı bir bilgi elde etmenin zorluğu ortadadır. Şöyle ki; bir kişinin firari mütegayyip eşhastan mı olduğu ya da mübadeleye dair sınıflandırmalardan hangisine girdiğinin tespit edilebilmesi için yapılan araştırmalar genel olarak büyükelçilikler, noterler, emniyet birimleri, kiliseler, mahkemeler, nüfus ve tapu idareleri gibi kurum kayıtlarından faydalanılarak yapılmaktadır. Bu araştırmalar esnasında çalışmamızın 3. bölümünde ayrıntılarıyla anlatılan birçok sorunla karşılaşılmaktadır.
Bu nedenle yapılacak tahkikatlarda ilgili kayıtların dikkatle incelenerek araştırılan şahsa ait bilgilerin tam anlamıyla doğrulanması, isim benzerliğine, sahte vekâletnamelere ya da usulsüz ikamet belgelerine itibar edilmeksizin verilecek kararların sağlam bir dayanağa oturtulmasına gayret gösterilmesi gerekmektedir.
Günümüzde, daha önce mallarına el konulan kişilerin mirasçılarının çeşitli hukuki dayanaklar bularak ve hatta hukuku zorlayarak, taşınmazlarını geri almak amacıyla, aynı konuda kesinleşmiş yargı kararları olmasına rağmen pek çok tapu iptali ve tescil davası açtıkları görülmektedir. Ancak, gerek mevzuatımıza göre bu tür taşınmazların zamanaşımıyla iktisabının mümkün olmaması, gerekse uygulamaların yaklaşık bir asır öncesine dayanması nedeniyle, kişilerin firari ve mütegayyip eşhas olup olmadığı ya da mübadele kapsamında hangi sınıfa(mübadil, gayrimübadi, etabli vs.) dahil olacaklarının belirlenmesinin güçlüğü karşısında, genellikle yargımız tarafından kişiler (davacılar) aleyhine kararlar verildiği görülmektedir.
Hazinece el konulan taşınmazlar üzerinde hak iddia edenler tarafından açılan tapu iptali ve tescil davalarının defalarca reddedilmesine ve bu konuda yerleşmiş yargısal içtihatların bilinmesine karşın, bu yolun ısrarla denenmesi, AİHM’ye başvurmak için iç hukuk yollarını tüketilmeye çalışıldığını göstermektedir.
Hukuk bilincinin daha da geliştiği günümüzde gerek Emvali Metruke gerekse mübadele mevzuatının uygulanmasında oluşan bu sorunlar Türkiye aleyhine AİHM nezdinde birçok davanın açılmasına neden olmaktadır. Söz konusu mevzuatın daha çok idari tasarruflarla hayata geçirilmesi nedeniyle zamanında yapılan yanlış uygulamaların ülkemiz aleyhine sonuçlar doğurabileceği düşünülmektedir.
AİHM’ye bu konuda yapılan başvuruların bir kısmının konusunu da uzun yıllar sonunda tespit edilen ve önceki maliklerinin firari ve mütegayyip eşhastan olduğu belirlenen ancak hâlihazır maliki T.C. vatandaşı olan taşınmazlar oluşturmaktadır. Bunun nedeni ise tapu kayıtlarında, taşınmazın emvali metruke olup olmadığına ilişkin herhangi bir kaydın yer almamasıdır.
Yıllar boyunca saptanamayan ve birçok nedenle (satış, bağış v.s.) el değiştiren bu taşınmazların son malikinin/maliklerinin T.C. vatandaşı olması bazı mağduriyetlerin oluşmasına neden olmaktadır. Zira bu taşınmazların son malikleri yukarıda da değinildiği üzere iyi niyetin korunması prensibinden ve zamanaşımıyla iktisap hükümlerinden mevzuatımız uyarınca yararlanamamaktadır.
Ülkemizin AİHM nezdinde aleyhine sonuçlar doğurabilecek bu ikircikli durumun nedeninin, özellikle yeterli araştırma yapılamadan ya da sağlıklı verilere ulaşılamadan taşınmazlara idarece el konulması ve bu konuda yıllar sonunda verilen mahkeme kararlarının hukuki uyuşmazlıklara yeterli çözümü sunamaması olduğu düşünülmektedir.
İdarelerce yapılan araştırmaların ve mahkemelerce görevlendirilen bilirkişilerce yapılan incelemelerin somut bir sonuca ulaştırılamamasının en büyük nedeni ise devir cetvellerinin, emvali metrukeye ilişkin defterlerin, nüfus ve tapu kayıtlarının sağlıklı olmaması, tutulan kayıtların yangın v.b sebeplerle zaman içinde tahrifata uğramış olması, kişilerin firari ve mütegayyip yada mübadil, gayrimübadil gibi sınıflandırmalardan hangisine gireceği hususunda tatminkâr bilgilere ulaşılamamasıdır.
Bunun yanında TBMM Tefsir Kararı ve buna atıf yapan İçtihadı Birleştirme Kararına dayanılarak oluşturulan Yargıtay ve Danıştay’ın yerleşmiş içtihatları doğrultusunda, İdare Mahkemelerinde vaziyet kararı iptal edilmeden taşınmazın iadesinin mümkün olmaması nedeniyle tapu iptal ve tescil davaları adli makamlarca sonuca bağlanamamaktadır.
Dolayısıyla geçmişe dönük olarak kişilerce iadesi talep edilen taşınmazlara el konulmasını sağlayan idari işlemin geçersizliği ancak o dönemdeki koşulların ya da belgelerin bilinmesiyle mümkün olacaktır. Takdir edilir ki, bu kadar eski bir döneme yönelik araştırmalarda; açık bir yazılı belge olmadan şahitle ya da bilirkişi beyanıyla bu hususun tespiti günümüz için mümkün değildir.
Bu nedenle; çıkarıldıkları dönemin koşullarına göre düzenlenmiş Kanunlar, Antlaşmalar v.b düzenlemeler ve bunlara istinaden verilen yargı kararlarının şu anki sorunların çözümüne olanak sağlamadığı, yürürlükteki yasal düzenlemelerin ise yargıda yeni içtihatlar oluşmasına imkân vermediği açıktır. Sözü edilen mevzuatın ve buna bağlı içtihatların günümüzde oluşan şartlara uyarlanması yerinde olacaktır
Mübadele mevzuatının uygulanmasına yönelik sorunların Yunanistan’la yapılacak görüşmeler sonucunda bilgi ve belge teminini, mütekabiliyet koşulları v.b konularda çözüme yönelik bir mutabakata varılması yoluyla bir ölçüde azaltılabileceği düşünülebilir. Ayrıca Emvali Metruke Kanunları ve mübadele mevzuatına yönelik uygulamalarda aktif rol oynayan ve bu konularda yetkili olan Milli Emlak Genel Müdürlüğü ile Vakıflar Genel Müdürlüğü arasında kurulabilecek bir karma komisyon vasıtasıyla çözüme yönelik çalışmalar yapılması bu sayede günümüz koşullarında uygulamada ortaya çıkan aksaklıkları giderici nitelikte mevzuat değişiklikleri için alt yapı hazırlanması sağlanabilir.
Avrupa Birliği yolunda ilerleyen ve AİHS’yi kabul etmiş olan Türkiye Cumhuriyeti’nce gerek aleyhinde açılan ve açılması muhtemel olan emvali metruke ve mübadele ile alakalı davalarda haksız konuma düşmesinin önüne geçilmesi için, gerek insan hakları ihlalleri yapıldığı yönündeki haksız ithamlara maruz kalmaması için ihtiyaç duyulan hukuki, siyasi ve sosyal çalışmaların yapılması faydalı olacaktır.
KAYNAK: http://www.milekontkur.gov.tr/kutuphane/yay_tezler/kadir_cokcetin.doc
GEÇMİŞİN AYNASINDA LOZAN ÇİNGENELERİ: GÖÇ, HATIRA VE DENEYİMLER
Anılarda yoklar
Sosyal bilimlerde yoklar
Arşivlerde yoklar
Hasretlerini anlatmadılar
İki taş arasından ağıp çıkmamışlardı ortaya,
geldikleri yerde tarihleri, kültürleri, mezarları, masalları vardı, Nerede onlar?
Anılmadılar, sorulmadılar, konuşmadılar, kaydetmediler,
Anılarını çeyiz sandıklarında gizlediler. Kendi oğullarından kendi kızlarından. Resmi tarihin büyük anlatısı kaba hatlarla 31 Ocak 1923 dedi,
Lozan Antlaşması dedi,
“geldiler, yerleştirildiler,” “gemilere binip gittiler” dedi.
Birkaç masalsı paragraf, birkaç sepia / solgun imge.
Ve sessizlik (Kırtunç, 2005:188).
Özet
Selanik’ten göç eden Çingenelerin göç deneyimi ve hatıraları üzerine kurgulanmış bu çalışma, İzmir Tarlabaşı mahallesinde ikamet eden Çingenelerle yapılan sözlü tarih çalışmasının sonuçlarını
içermektedir. Tarlabaşı Çingeneleri Yunanistan’la 1923 yılında yapılan Lozan Antlaşması sonucuna göre Türkiye’ye gelen Çingenelerdir. Bornova’ya göç eden Çingeneler, tütüncülükle uğraşan Çingenelerdir ve Selanik’te de tütüncülük yapmışlardır. Çalışmada, geçmişi anlamlandırma sürecine ilişkin olarak ‘sözlü tarih’ tekniği kullanılmıştır. Araştırma alanından elde edilen veriler, oluşturulan ‘tanıklık çözümleme modeli’ çerçevesinde analiz edilmiştir. Çalışmada yer alan tanıklıklar, çalışmanın izlediği paradigma içerisinde geçmişin anlamlandırılmasına bir katkı ve geçmişle gelecek arasında bir köprü olarak değerlendirilebilir. Görüşülenlerin geçmişe ilişkin anlatıları; Göç ve Göç’e İlişkin Tasavvur, Geçmiş ve Gelecek Arasında Tarlabaşı, Çalışma Yaşamı ve Tütün İşçiliği, Göçmenlik ve Çingenelik Algısı başlıkları etrafında ele alınmış ve değerlendirilmiştir.
Anahtar Kelimeler: Çingeneler, Lozan Antlaşması, Göç, Hatıra, Muhacir, Kimlik.
Abstract
This study introduces the outcomes of oral history research based on the experiences and memories of the Gypsies residing in Izmir, Tarlabasi district. Tarlabasi Gypsies have migrated to
Turkey after the compulsory relocation determined by the terms of Lausanne Treaty signed with Greece in 1923. The first Gypsies migrated to Bornova were tobacco workers, who had been living on tobacco production back in Thessalonica. In the study, “oral history” technique was consulted relating to the process of interpreting the past. The data obtained from the research field were analyzed in line with the “evidence analysis model”. The statements introduced within the paradigm of the study may be considered as a contribution to interpret the past and as a bridge between the past and the future.
The past narratives of the participants were considered and evaluated within the framework of some headings, such as Migration and the Perception of Migration, Tarlabasi between the Past and the Future, Work Life and Tobacco Labor, Migration and the Perception of Gypsy Way of Life.
Keywords: Gypsies, Lausanne Treaty, Migration, Memory, Immigrant, Identity.
Giriş
Çingenelerin deneyim ve hatıraları üzerine kurgulanmış bu çalışma, İzmir Tarlabaşı mahallesinde ikamet eden Çingenelerle yapılan sözlü tarih çalışmasının sonuçlarını içermektedir.
Tarlabaşı Çingeneleri, Yunanistan’la 1923 yılında yapılan Lozan Antlaşması[1] sonucuna göre Türkiye’ye gelen Çingenelerdir. “Lozan’da imzalanan Nüfus Mübadelesi Sözleşmesi uyarınca göç eden Türk göçmenlerle birlikte belirli bir oranda Çingene nüfusu da Türkiye’ye gelmiştir” (Özkan,2000:2, Marushiakova-Popov,2001:89). Ancak Lozan Antlaşmasında, ırk ayrımına dayalı bir nüfus sayımı yapılmadığından gelen Çingene nüfusunun ne kadar olduğu konusunda elimizde belirgin bir veri bulunmamaktadır. Lozan öncesinde ise Balkanlardan Anadolu topraklarına yapılan göç hareketlerinin varlığı bilinmektedir (Hirschon, 2005a:11, Dirim Özkan, 2005:271). Ayrıca Balkanlar Bizans’ın son dönemlerinden itibaren Çingeneler açısından ikinci bir vatan olma özelliği taşımıştır.
(Alexandris, 2005: 200). Öyle ki “Çingeneler Avrupa’ya ilk olarak 13. yüzyılın sonlarında Osmanlı Türkleriyle birlikte geçmiş” ve bazı durumlarda da Türk Casusu gibi tanımlamaları alabilmişlerdir (Hancook, 2002:1).
Diğer taraftan Lozan Antlaşmasında “Türk müzakerecilerin kimliği tanımlayıcı ölçüt olarak dini belirtmiş olması -Müslüman olmak-, Türkçe konuşan Karamanlı Rum Ortodokslar ve Yunanca konuşan Giritli Müslümanların mübadeleden hariç tutulmasını engellemiştir” (Keyder, 2005:57).
Lozan’da böyle bir politikanın izlenmiş olmasının Türk tarafı açısından birkaç nedeni vardır. “İlk olarak müzakereci olan İsmet Paşa’nın, Hıristiyan azınlıkların Osmanlının içişlerine karışmak için Büyük Devletler tarafından kullanılıyor olmasını göstermesi, ikinci olarak, yapılacak barış antlaşmasında “Azınlıkların Korunması” başlıklı bir bölüm bulunacak olması ve üçüncü olarak da, Rum azınlığın ve Patrikhanenin Yunan ordusuyla işbirliğine ilişkin anılarının henüz çok taze olmasıdır. Diğer bir neden de Türk hükümetinin bir ulus inşası sürecine girmeye hazır olması gibi etkenlerdir” (Oran, 2005: 165).
Lozan göçmenlerinin Türkiye’ye gelişiyle birlikte ‘ekonomik ve sosyal durumları göz önüne alınarak yerleştirilme işlemleri yapılmış ve tütün üretimiyle geçimlerini sağlayan Drama, Kavala, Girit ile adalar ve kıyı Yunanistan’dan gelenler, ağırlıklı olarak, kıyı Ege ve Tekirdağ ile çevresinde ikametleri sağlanmıştır. Bu bölgelerin dışında Karadeniz’in kıyı şeridi ve özellikle de Samsun, uygun yerler olarak yerleştirmede ön plana çıkmıştır. Bu bağlamda bir kısım Drama ve Kavala ahalisinden 30.000 tütüncü Samsun ve havalisine yerleştirilmiştir. Kaba anlamda, Türkiye’ye getirilen mübadele göçmenleri, Edirne, Balıkesir, İstanbul, Bursa, Kırklareli, Samsun, Kocaeli, İzmir, Niğde ve Manisa’ya daha yoğun olmak üzere yerleştirilmiştir (Arı, 2003). Araştırma alanını oluşturan Çingenelerin ise Bornova’ya (Tarlabaşı) yerleşme tarihleri, 1931-1937 tarihleri arasında gerçekleşmiş gözükmektedir. Bunun dışında toplu bir göçten ziyade belli aralıklar içerisinde gerçekleştirilen bir göçün yaşandığı bulgulanmıştır. Alanda yapılan mülakat sonuçlarına göre, ilk yerleşen Çingene ailesinin 1931 yılında gelmiş olması muhtemeldir. Bornova’ya göç eden Çingeneler, tütüncülükle uğraşan Çingenelerdir ve Selanik’te de tütüncülük yapmışlardır.
Araştırmanın Yöntemi
Çalışmada, geçmişi anlamlandırma sürecine ilişkin olarak ‘sözlü tarih’ tekniği kullanılmıştır.
Sözlü tarih tekniğini kullanımdaki temel amaç, geçmişin dünyasını derin ve geniş bir biçimde çözümleyebilme çabasıdır. Diğer bir ifadeyle, zamana ve mekana somut bir şekilde yerleşmiş olan toplumsal yapılar ve süreçleri irdeleme düşüncesidir (Skocpol, 1999:3). Bu düşüncenin öte yandan bir metin üretme veya ortaya koyma çabası olduğu da söylenmelidir (Chartier, 1998:16). Sözlü tarihin ‘gerçeğin kendisi değil, kanıtları olduğu varsayımı’ ile (Caunce 2001, Thompson 1999, Neyzi 2004, Danacı 2001) göç süreci, Bornova’ya geliş ve mahallenin kuruluşu, sosyo-ekonomik durum ve sosyal ilişkiler çerçevesinde araştırma alanından veriler toplanmıştır. Veri toplama aşamasında, araştırmacı olarak oturum belirlenmiş, başlatılmış ve konuşulan teşvik edilmiştir, ancak asla yönlendirme ve sorgulama yapılmamıştır. Görüşülenlerin hassasiyeti ve politik bir dil kullanabilmeleri kaygısıyla mülakatlar ses alma cihazı kullanılmadan kayda alınmıştır. Görüşmeye katılanların seçimi, alana belli aralıklarla yapılan ziyaretler sonucunda seçilen görüşülenlerle yapılmıştır. Görüşmeler 11-25 Mart 2004 tarihleri arasında gerçekleştirilmiştir. Çalışmadaki tanıklıklara ait veriler, görüşülen yedi kişiden elde edilen metinlere dayanmaktadır.
Araştırma alanından elde edilen veriler, oluşturulan ‘tanıklık çözümleme modeli’[2] çerçevesinde analiz edilmiştir. Tanıklık çözümleme modeline göre; görüşme metinleri içinde geçen; ifade, söylem,[3] atasözü, slogan ve deyimler uygun başlıklar altında gösterilmiştir. Buna göre tüm bir metin yerine, nokta ile belirtilen ifadeler başat gösterge olarak değerlendirilmiştir. Hangi ifadenin kime ait olduğu (H.K.) gibi kısaltmalarla belirtilmiştir. Gösterilenin (ifade, söylem, atasözü, slogan ve deyimlerin) tespitinde ‘tarihsel olana yapılan vurgu, bağlamı anlamlandırmaya ilişkin olarak gerçekleşmiştir. Zira söylemler tarihseldir ve ancak bağlamları içerisinde anlamlandırılabilirler” (Wodak, 1996:19). Bu yolla, elde edilen anlatılar arasında “örülmüşlük” ilişkisi korunmaya çalışılmıştır. Kalın anlatılar yerine, aynı olayların çoklu sunumları verilmiştir. Çözümlemenin içeriği kadar, biçimi de gözden geçirilmiş verilerin ortaya koyabileceği durağanlıktan kaçınılmıştır. (Burke, 1994:160). Görüşülenlerin geçmişe ilişkin anlatıları; Göç ve Göç’e İlişkin Tasavvur, Geçmiş ve Gelecek Arasında Tarlabaşı, Çalışma Yaşamı ve Tütün İşçiliği, Göçmenlik ve Çingenelik Algısı başlıkları etrafında ele alınmış ve değerlendirilmiştir.
Verilerin Değerlendirilmesi
1.Göç ve Göç’e İlişkin Tasavvur
“Biz Dramalıyız..”
Görüşülenlerin göçe ilişkin olarak hatıralarında yer alan ilk vurgu mekana ilişkindir. Zira görüşülenler arasında Drama’dan göç etmiş olmak, vurgulanan en belirgin ifadedir. Ancak Drama vurgusu bazı anlatılarda Selanik’le birlikte ele alınırken, diğer anlatılarda daha özel bir mekan olarak; Prosaçan, Rauka ve Sardıvan köyleri bağlamında hafızalarda yer almakta ve belirtilmektedir. Bu ikili ifade biçiminin temel nedeni, görüşülenlerin mekansal büyüklüğe ilişkin algılarıyla bağıntılı görünmektedir. Türkiye’ye gelişle birlikte ise, görüşülenlerin göçe ilişkin ifadeleri Sinop, Samsun, Hayrabolu ve Adapazarı üzerinden anlatılmaktadır.
●Babam Drama’dan gelmiş. (A.İ.), Cihan[4] harbinde ayrılmışlar. (H.K.), ●Baskı vardı
Yunanistan’da. (N.O.), ●Babamın dediğine göre yer değiştirdik gavurlarla[5] (D.Ç.),
●Selanik’ten çıkmışız. (R.Ç.), ●Proşaçan köyünden. (R.Ç.), ●Drama doğumluyum. (R.Ç.),
●Selanik’te Müslümanları, Türkleri kesecekleri söylendiği için biz kaçtık. (R.Ç.),
●Adapazarı’na Drama’nın Sardıvan köyünden geldik. (N.O.) ●Selanik’te çiftliğimiz varmış. (N.O.), ●Prosçan’ın Rauka köyünden geldik. (N.O.), ●Biz Dramalıyız. (D.Ç.), ●Nüfus cüzdanımda Drama yazar. (D.Ç.), ●Drama’dan Sinop’a gittik. (D.Ç.), ●Bize Sinop’ta 40 dönüm[6] arsa ve 3 katlı ev verdiler. (R.Ç.), ●Drama’dan gelmiş babamlar. (Y.P.), ●Drama’dan gelmişiz. (E.Y.), ●Anavatanımıza, Türkiye’ye geldik. (N.O.), ●Türkiye anayurdumuz. (N.O.), ●Biz macir [muhacir] olarak geldik. (H.K.).
Görüşülenlerin göçe ilişkin olarak yukarıda yer alan anlatıları, onların Tarlabaşına gelmeden önceki mekanları olarak önemli bir gösterge niteliğindedir. Zira anlatılar arasındaki benzerlik ve bu anlatıları koruma kültürü yaşanılanların sözlü olmasına karşın oldukça önemli bir karakteristik ve veri niteliğindedir. Ayrıca, görüşülenlerin geçmişe yönelik anlatılarıyla yazılı veriler arasında belirgin benzerlikler bulunduğu da görülmektedir. Nitekim Arı, Yunanistan’daki göçmenleri getirmek için kurulan kamplar arasında, Pirsıçan’a gönderilen 30 çadırdan bahsetmektedir’ Arı’nın belirttiği ‘Pirsıçan’ ve görüşülenlerin vurguladığı ‘Prosaçan’ arasında görece bir bağın olduğu düşünülebilir (Arı, 2003). Bunun dışında geçici bir süre de olsa, yerleşim yerinin tercihinde karışıklık yaşandığı görünmektedir. Göç’e ilişkin anlatılar arasında diğer önemli bir nokta, “Selanik’te Müslümanları, Türkleri kesecekleri söylendiği için biz kaçtık” ifadesinde olduğu gibi Tarlabaşı Çingenelerinin kendilerini Türk/Müslüman kimliği altında tanımlamaları ve Türklerle birlikte görmeleridir. Nitekim Balkanlarda yaşayan bazı Müslüman Çingene[7] gruplarının kendilerini Türk kimliği altında tanımlamaları bilinen bir durumdur. Bunların dışında görüşülenlerin Türkiye’yi anayurtları (Türkiye anayurdumuz) olarak görmeleri onların yaşadıkları ülkeyi sahiplenmeleri, bir aidiyet göstergesi ve çabası olarak algılanabilir. Aidiyete ilişkin görüşleri, Atatürk’e ilişkin ifadelerinde de belirgin bir biçimde ortaya çıkmaktadır.
●Atatürk’ü gördüm. (H.K.), ●Hayrabolu’ya geldi. (H.K.), ●Mavi gözlüydü. (H.K.),
●Kemalpaşa vardı, Atatürk. (D.Ç.), ●Onun sayesinde çok yaşadık rahmetlinin. (D.Ç.),
●Babalarımız onu [Atatürk’ü] çok severdi. (D.Ç.), ●Ben rahmetliyi [Atatürk’ü] iki sefer gördüm. (D.Ç.), ●Türkiye’yi kurtaran odur. (D.Ç.), ●Atatürk getirdi bizi buraya. (E.Y.), ●Atatürk getirmiş bizimkileri. (H.K.), ●Atatürk gel deyince bizimkiler gelmişler. (A.İ.), ●Atatürk bizi çağırdı. (R.Ç.), ●Atatürk Adapazarı’nda iskan hakkı vermiş ama bizimkiler buraya geldi. (N.O.), ●Atatürk bize 60 dönüm yer vermiş ama bizimkiler değerlendirememiş. (N.O.), ●Atatürk iskan verdi ama bırakıp gelmiş bizimkiler. (A.İ.).
Diğer taraftan görüşülenlerin Atatürk’e ve onun kurtarıcılığına yönelik ifadeleri, güçlü olan üzerinden kendilerini konumlama çabası olarak da değerlendirilebilir. Bir anlamda Babalarımız onu [Atatürk’ü] çok severdi ve Onun sayesinde çok yaşadık rahmetlinin, ifadelerinde olduğu gibi geçmiş koşullar daha olumlu gösterilmektedir. Bunun dışında Atatürk’ün Selanik doğumlu olması görüşülenlerce, yine güçlü olanla benzeşmede önemli bir araç niteliğindedir. Bu özellik görüşülenlerin kimliğe ilişkin bazı tanımlamalarında (Biz macir [muhacir] olarak geldik) ve özellikle de kendilerini göçmen olarak nitelendirmesinde daha belirgin izlenmektedir.
2. Geçmiş Ve Gelecek Arasında Tarlabaşı
“Eski Tarlabaşı’nı özlüyorum.”
Görüşülenlerin Tarlabaşına yerleşmeleri 1931 tarihi ve sonrasında yapılan göçler çerçevesinde gerçekleşmiş görünmektedir. Göç kararının alınmasında, “Akraba akrabayı buraya çekti” ifadesinde olduğu gibi ‘akrabalık ilişkileri’ önemli bir rol oynamıştır. Türkiye’ye geldikten sonra ise Tarlabaşına hangi bölgeden göç ettikleri konusunda görüşülenlerin belirttiği; Hayrabolu, Adapazarı ve Sinop yukarıda belirtilen ve göçmen yerleşim alanlarıyla aynıdır.
●1933’te geldik buraya. (R.Ç.), ●Akraba akrabayı buraya çekti. (A.İ.), ●Ben Sinop’tan 7 yaşında geldim buraya. (E.Y.), ●Şimdi Tarlabaşı değişti. (H.K.), ●O zaman sakindi, neşeliydi. (H.K.), ●Şimdi Kuruçayır[8] gibi oldu burası.(H.K.), ●İnsanlar değişti. (H.K.), ●Gelenler bize imrenirdi. (H.K.), ●Şimdi felaket. (H.K.), ●Eski Tarlabaşı’nı özlüyorum. (A.İ.), ●Tarlabaşında yer almadım (...) rahat değil, gürültü çok. (R.Ç.), ●Tarlabaşında iki evim vardı, sattım ve şimdiki evimi satın aldım. (R.Ç.), ●Düzelmez orası, dozer gelip yıkması gerekir. (R.Ç.), ●Burası tütün tarlasıydı, tütün dikerdik. (D.Ç.), ●Komşularımızla sorunlarımız olmazdı. (E.Y.), ●Şimdiki Tarlabaşı iyi. O zaman ev yoktu burada. (Y.P.), ●Buraya gelen ilk Romanlar bizleriz. (N.O.), ●Bornova’ya ilk gelen bizleriz. (A.İ.), ●Hayrabolu’dan geldik. (H.K.), ●Hayrabolu’da evimiz vardı. (H.K.), ●Hayrabolu’dan buraya geldik. (A.İ.), ●Babamlar Adapazarı’ndan gelmiş. (N.O.), ●Roman olmayanlar mahalleye yerleşmek istediğinde onları kovduk. (N.O.),
●Bizim tayfa buradaydı. (H.K.).
Görüşülenlerce Tarlabaşı mahallesinin geçmiş görünümüne ilişkin anlatılar, daha çok olumlu olarak kabul edilen sakinlik ve neşelilik gibi özelliklerle tanımlanmaktadır. Aynı zamanda “Bornova’ya ilk gelen bizleriz” ifadesinde olduğu gibi Tarlabaşı mahallesine ve Bornova’ya karşı bir sahiplenme durumu da söz konusudur. Bugünkü Tarlabaşı ise tüm olumsuzlukların kaynağı (Düzelmez orası, dozer gelip yıkması gerekir) olarak sunulmaktadır. Genel anlamda Tarlabaşı mahallesine ilişkin algının belirmesinde ekonomik etkenlerin belirleyici olduğu görünmektedir. Zira ekonomik açıdan daha iyi durumda olan görüşülenler Tarlabaşını olumsuzlarken, diğer görüşülenler Tarlabaşını olumlayabilmektedir. Bu bağlamda Tarlabaşını olumsuzlayanlar; daha çok belirli bir ekonomik seviyeye ulaşmış ve Tarlabaşı mahallesinden ayrılarak Gaco’larla (Çingene dilinde Çingene olmayan) birlikte oturan görüşülenlerdir. Diğer yandan “Roman olmayanlar mahalleye yerleşmek istediğinde onları kovduk” ifadesinde olduğu gibi görüşülenlerin mekan olarak Tarlabaşını sahiplenmeleri de önemli bir özelliktir. Bu tutum daha çok mahalleye eski ve yeni yerleşenler ve akraba olanlarla olmayanlar arasındaki ilişkileri açıklaması noktasında belirleyici olmaktadır. Zira mahalleye ilk yerleşen ailelerle, sonradan yerleşen aileler arasında bir kutuplaşma durumu da yaşanmaktadır.
3. Çalışma Yaşamı Ve Tütün İşçiliği
“Biz tütüncüydük. Tütün Bornova’da vardı.”
Nüfus mübadelesinde Ege bölgesinde tütün işiyle uğraşan Rumların göçüyle birlikte büyük bir işgücü talebi ortaya çıkmış ve bu talep Drama’dan gelen Çingenelerle kapatılmaya çalışılmıştır. Zira Mübadelesinde Anadolu’dan giden yaklaşık 1.2 milyon Hıristiyan’a karşı, 450 bin ila 500 bin arasında bir Müslüman nüfus Anadolu’ya gelmiştir (Keyder, 2005;57, Hirschon, 2005b;21).
“Yerleştirmeler çoğunlukla Rum göçmenlerin boşalttığı ve tarımsal üretimin düştüğü bölgelere yapılmıştır. Bu çerçevede tütün tarlaları, üzüm bağları, ipek kozası çiftlikleri ve halı tezgahlarının bulunduğu bölgelerdeki üretimin yeniden artmasında, Yunanistan’dan gelen mübadele göçmenlerinin önemli rolü olmuştur’ (Arı, 2003:179). Bununla beraber, belirtilmesi gereken diğer önemli bir nokta da, Yunanistan’dan Türkiye’ye gelen nüfusun büyük bir kısmının küçük ölçekli çiftçilikle uğraşan köylüler olmasıdır. Gelen nüfusun çoğunluğunun tarımla uğraşması nedeniyle, kentlerin ekonomik hayatı üzerinde bir etkisi olmamış, zaten tarım temelli olan ekonominin şişirilmesine yol açmışlardır (Hirschon, 2005b:23).
Öte yandan görüşülenlerin Bornova’yı tercih etmelerinin esas nedeni tütün işidir. Görüşülenlerin tütün işçisi olması ve tütün işlerinin de Bornova’da olması nedeniyle yerleşim yeri olarak seçilmiştir. Anlatılanlara göre göç edilen yıllarda Bornova’nın büyük bir kısmı tütün tarlasıdır ve görüşülenlerin büyük bir çoğunluğu da tütün işinde çalışmıştır. Günümüzde ise tütün tarlalarının yerini konut ve sanayi alanlarına bırakmasıyla görüşülenler farklı iş ve mesleklere[9] doğru kaymışlardır.
●İş yoktu orada [Hayrabolu’da]. (H.K.), ●Sinop’ta bir şey yapamadık. (R.Ç.), ●Adam [eşim] at arabacılık yaptı. (H.K.), ●[Eşim] Sabun fabrikasında çalıştı. Oradan emekli oldu. (H.K.), ●Tütünde çalıştım. (H.K.), ●Değirmendere’ye, köylere tütüne giderdik. (H.K.), ●Tütün işinde çalıştık. (H.K.), ●Drama’da tütüncülük, hayvancılık yaparlarmış. (A.İ.), ●Burada tütün yaptık. (A.İ.), ●Bizler fakirdik. (A.İ.), ●Açlık parasızlık, işsizlik çektik. (H.K.), ●Tütün mağazasından emekli oldum. (A.İ.), ●Biz tütüncüydük. (R.Ç.), ●Tütün Bornova’da vardı. (R.Ç.), ●Burada icar tutar, tütün yapardık (R.Ç.), ●Tütün işçiliği yaptık. Selanik’te de tütün işçiliği yaparlarmış. (N.O.), ●Tütün çok zordur. (N.O.), ●Tam on iki ay çalışmak zorunda kalırsın. (N.O.), ●Çapalarsın, ekersin, balya yaparsın. (N.O.), ●Burası tütün tarlasıydı.Tütün
dikerdik. 10 kuruşa, 25 kuruşa. (D.Ç.), ●Babam kunduracılık, eskicilik yapardı. (D.Ç.), ●Babamlar tütün kırarlardı, yaparlardı. (E.Y.), ●25-30 kuruşa çalışırdık. (E.Y.), ●Tütün tarlalarında çalışırdık.(Y.P.), ●Germenciğe zeytine gider oradan geldikten sonra Manisa’ya giderdik. (Y.P.).
Tütün işçiliğinde çalışanların bir kısmı tütün tarlalarında çalışmış iken, diğerleri tütün işletmelerinde çalışmışlar ve “Tütün mağazasından emekli oldum” ifadesinde olduğu gibi emekli olma şansını elde edebilmişlerdir. Bunun dışında tütün işçiliğinde kadın çalışanların rolü oldukça büyüktür.
Tütün işçiliğinden başka yapılan işler olarak; at arabacılığı ve zeytincilik belirtilmektedir. Nitekim zeytin ve zeytinciliğin Ege bölgesinin tarımsal üretiminde ve istihdamında önemli bir yeri vardır. Çalışma ilişkileri bağlamında değerlendirildiğimizde, görüşülenlerin bugünkü konumlarının temel sorumlusu ve çalışma yaşamına ilişkin olumsuzlamalarında ağa olarak tanımladıkları işverenleri ilk sırada yer almaktadır. Araştırma alanından elde edilen verilere göre işverenleri de Drama’lıdır ve görüşülenleri Drama’dan tanımaktadırlar. Çingenelerin Bornova’ya gelişinde işverenlere olan yakınlık önemli rol oynamıştır. “Dedelerimizi ağalar kandırıp buraya getirtmiş Hayrabolu’dan” ifadesinde olduğu gibi, ağa olarak tanımladıkları işverenlerin işgücü ihtiyaçlarını karşılamak üzere görüşülenlerle temas kurduğu açıktır.
●Buranın yerlileri Hasan beydi. Onun dört oğlu vardı. (D.Ç.), ●Emin, İbrahim, Abdul ve Ali beydi. (D.Ç.), ●Onların emrinde çalışırdık. (D.Ç.), ●Sami beyler, Tevfik beyler vardı. (H.K.), ●Hüseyin ağada çalıştık. (H.K.), ●Ben çalışkan olduğumdan beni severlerdi. (H.K.), ●Senin gibi on işçimiz olsa yeter derlerdi. (H.K.), ●Ağalık vardı o zaman. (A.İ.), ●Abdul, Emin, Tevfik ve Sami bey, İbrahim bey bizi köle gibi kullandı. (A.İ.), ●Ben icarla iş alırdım onlardan. (A.İ.), ●Dedelerimizi ağalar kandırıp buraya getirtmiş Hayrabolu’dan. (A.İ.), ●Ağalar halk partisindendi. Şimdi hepsi cezasını buldu. (A.İ.), ●Romanlar, ağaların tarlalarında yatarlardı. Çardaklarında otururlardı. (N.O.), ●Halk partisinin ağaları vardı. Onlar ne derse o olurdu. (N.O.), ●Emin bey, Abdul bey burada olunca bizi buraya çektiler. (E.Y.), ●Emir beyler, Tevfik beyler, Sami beyler vardı. (Y.P.), ●Onların barakalarında
kalırdık. (Y.P.), ●Ağalar bizimkileri hep borçlu çıkarırdı. (Y.P.), ●Çalışırdık, çalışırdık ama hep borçluyduk [Ağalara karşı]. (Y.P.).
Görüşülenlerin bazılarına göre, ağalar kendilerini köle gibi kullanmış ve çalışmalarının karşılığını alamamışlardır. Diğer görüşülenler ise ağaları olumlamaktadırlar. Ancak genel anlamda ağalar, “Ağalar bizimkileri hep borçlu çıkarırdı” ifadesinde olduğu gibi olumsuz ve bugünkü durumlarının temel sorumlusu olarak sunulmaktadır. Tütün işinde oldukça maharetli görünen görüşülenlerin anlatıları, bazı anlarda (Halk partisinin ağaları vardı. Onlar ne derse o olurdu) oldukça dramatik[10] bir hal de alabilmektedir.
4. Muhacirlik ve Çingenelik Algısı
“Sonradan Çingene dediler bize.”
“Etimolojik olarak muhacir kelimesi bizi hicr ve hicran kelimelerinin türediği hcr köküne götürmektedir. Kök itibariyle ise bir yerden üzüntü duyarak ayrılmak anlamı taşımaktadır” (Mavromatis, 2005:357).Görüşülenler bağlamında ise muhacir kimliği, yeni yerleşim alanlarına tutunum sağlamada oldukça önemli bir işlev yüklenmiş görünmektedir. Özellikle kendilerini Yunanistan’dan gelen diğer göçmenlerle/Türklerle bir tutma isteği bu anlamda düşünülebilir. Bu durum Atatürk’e ilişkin ifadelerinde de yer almıştı. Bunun dışında Göçmen kimliğini bir üst kimlik olarak düşünecek olursak, aslında Selanik göçmeni olan komşularıyla aralarında bir bağ ve işbirliği de geliştirdikleri de görünmektedir. Özellikle çalışma yaşamındaki ilişkilerinde bu işbirliği ve bağın izlerini görmek mümkündür. Nitekim Bornova merkezde hamallık yapan Çingeneler, nakliyeci[11] olan Türk göçmenler ile birlikte çalışmaktadırlar.
●Sonradan Çingene dediler. (H.K.), ●Çingene, göçebe olanlara denir. (A.İ.), ●Ayıcılar
Çingenedir. (A.İ.), ●Çingene ne demek bilmiyorum. (R.Ç.), ●Çingene gezginlerdir.
(N.O.), ●Çingenelik yapmak hırsızlık yapmaktır. (N.O.), ●En kötü Çingeneler Girit
Çingeneleri yani Ali Kuti’lerdir. (N.O.), ●Biz söylenen Çingeneler gibi değiliz. (N.O.), ●Has Çingene iyidir. (N.O.), ●Türkiye’de Çingene yok. (E.Y.), ●Önceden Çingeneceyi konuşurduk yalan yok. (E.Y.), ●O zamanda Çingene diyorlardı bize. (Y.P.), ●Biz söylenen Çingeneler gibi değiliz. (N.O.), ●Bizim nüfusta Çingene değil, İslam yazıyor. (E.Y.), ●Bizim Romanlar eski hocalardan [Din görevlisi] üstün. (E.Y.), ●Roman moman yok, hepimiz Müslümanız. (E.Y.), ●30 yıldır Roman diyorlar. (R.Ç.),
●Sonradan Roman dediler bize. (E.Y.), ●Roman diyorlar. (E.Y.), ●Orhangazi
“Romanları severim dövüşçü ve sadık insanlardır” demiş. (N.O.), ●Romanın gelişi
yedi düvelden belli olur. (N.O.), ●Ben kendimi buraya ait görüyorum. (A.İ.), ●Hepimiz
Müslümanız. (H.K.), ●Ben Türküm, kendimi Türkiye’ye ait görüyorum. (N.O.),
●Hepimiz Türk’üz. Macir (muhacir) değil. (E.Y.), ●Önceden bize macir [muhacir]
derlerdi. (R.Ç.), ●Gaco, Türklere denir. (H.K.), ●Türkler selamı bilmez. (D.Ç.).
Diğer yandan Çingene kimliği görüşülenlerin çoğu tarafından olumsuzlanmaktadır. “Sonradan Çingene dediler”, “Çingene, göçebe olanlara denir”, “Ayıcılar Çingenedir”, “Çingenelik yapmak hırsızlık yapmaktır” ifadelerinde olduğu gibi görüşülenler kendilerini Çingene olarak sunmaktan kaçınmaktadırlar. Çingene kimliğinin kabul edildiği durumlarda ise, iyi Çingene ve kötü Çingene ayrımı (Biz söylenen Çingeneler gibi değiliz) yapılarak kimliğe ilişkin bir kaygı yaşadıklarını göstermektedirler. Kuşkusuz bu durumun ortaya çıkışında Türk toplumunda Çingene adının olumsuz olarak taşımış olduğu anlamlar oldukça belirleyici olmaktadır. Bunların dışında “Hepimiz
Müslümanız” ifadesinde olduğu gibi tüm tanımlamaların yerini Müslüman kimliği de alabilmektedir.
Gerçekte bu durum kimliğin dışarıyla-ötekiyle kurulan ilişki bağlamında kendini dönüştürme ve sunum halleri olarak algılanabilir. Roman adının kullanımı noktasında ise son dönemlere ilişkin bir tanımlama olduğu (30 yıldır Roman diyorlar) görüşülenlerce belirtilmektedir. Roman adının kullanımındaki bu yenilik hali, bazı Çingene araştırmacıları[12] tarafından da doğrulanmaktadır. Genel anlamda, görüşülenler arasında, Göçmen, Çingene ve Roman adı, bağlama göre kullanımı tercih edilen bir tanımlama olarak yer almaktadır. Bu anlamda ‘döngüsel kimliği’[13] kullananlar olarak Çingeneler, yer, zaman ve kurulan sosyal ilişki biçimine bağlık olarak birden çok kimliği kabul edip kullanabilmektedir.
Sonuç
Geçmişin aynasında görüşülenlerin yaşanılanlara ilişkin ifadeleri, Çingeneleri tanıma ve anlama bağlamında önemli veriler sunmaktadır. Çalışmada yer alan tanıklıklar, çalışmanın izlediği paradigma içerisinde geçmişin anlamlandırılmasına bir katkı ve geçmişle gelecek arasında bir köprü olarak değerlendirilebilir. Tanıklıklar aracılığıyla, geçmişi sadece hatırlamak ve tasvir etmek hedeflenmemiştir. Zira tanıklıklar, geçmişin dünyasını derin ve geniş bir biçimde çözümleyebilmenin anahtarı olarak düşünülmüştür. Ayrıca tanıklıklar birbiriyle Bağlantılandırıldığı zaman kümülatif bir değere sahiptir. Zira ortak öğeler meydana çıkınca, parçaların toplamından çok daha fazla bir şey oluşmaktadır.
Çalışmadan elde edilen sonuçlara göre; Tarlabaşı Çingenelerinin Selanik’ten/Drama’dan
yaptıkları göçün ana nedeni, Birinci Dünya savaşından sonra yaşanan kargaşa ortamı ve Nüfus Mübadelesi’dir. Göç edilen köy olarak da Prosaçan, Rauka ve Sardıvan köylerini belirtmektedirler.
Ancak göç edilen köy konusunda yazılı bir kaynağın olmaması, tarihsel olanın sözlü olanla sınırlı kalmasına yol açmaktadır. Drama’dan yapılan göç, direkt olarak Bornova’ya gerçekleşmemiş, Hayrabolu, Sinop Samsun ve Adapazarı’ndan sonra Bornova’ya gelinmiştir. Bornova’ya gelişteki temel neden ise, “Biz tütüncüydük, tütün Bornova’da vardı” ifadesinde olduğu gibi, görüşülenlerin tütün işçisi olması ve Bornova’nın tütün işçiliği istihdamına olanak sağlayan yapısıdır. Bu ifadenin sunduğu bir diğer açılımda, görüşülenlerin Drama’da da tütün işleriyle uğraşmalarıdır. Nüfus Mübadelesinde, göç eden Rum nüfusun yarattığı işçi talebi bu bağlamda Drama’lı Çingenelerce karşılanmıştır.
Geçmişe yönelik anlatılarda, Tarlabaşı mahallesi başlangıçta olumlu özelliklere sahip bir mekan olarak tanımlanmaktadır. Gerçekte bu vurgu, mahalleye ilk yerleşenler arasındaki dayanışmanın da göstergesidir. Sonrasında ise olumsuzlamalar daha yoğun şekilde dile getirilmekte ve “Şimdi Kuruçayır gibi oldu burası” ifadesinde olduğu gibi, mahalleye sonradan gelen Çingene aileler ve yerli aileler arasında bir kutuplaşma, açık bir biçimde belirmektedir. Görüşülenlerin Tarlabaşına ilişkin olumsuzlamalarıyla kastettikleri ise; küfür ve kavganın yaşanması, sokakların darlığı, hanelerin iç içe oluşu ve konutların eskiliğidir. Oturduğu mahalleden ayrılmak isteyen görüşülenlere göre “mahallenin geleceği yoktur.” Diğer etkenler; çocukların iyi yetişmeyeceği düşüncesi ve alkol kullanımı gibi nedenlerdir.
Geçmişe yönelik en büyük olumsuzlama ise, işveren olarak ağalara karşı yapılanlardır. Ağalar ve görüşülenler arasında bir takım sorunlar yaşanmış olmakla birlikte, gerçekte bu durum, kendilerini madun (subaltern) gösterme isteklerinin de bir sonucu olarak algılanabilir. Nitekim olumsuzlamalar tüm görüşülenlerin (Ben çalışkan olduğumdan beni severlerdi) sergilediği bir tutum değildir. Bunun dışında görüşülenler bağlamında yeni yerleşim alanlarına uyum sağlamanın oldukça zor gerçekleştiği ve dramatik ilişkilerin yaşandığı açıktır. Ayrıca işveren olarak ağalara karşı kullanan olumsuzlamaların, bugünkü genç kuşaklar tarafından da kullanılıyor olması, iç dayanışma bağlarını pekiştirmede işlevsel rol oynadığı görülmektedir.
Görüşülenlerin kimliğe yönelik algıları; Muhacir, Çingene Roman ve Müslüman kimliği
üzerinden kurgulanmaktadır. “Biz muhacir olarak geldik buraya, sonradan Çingene dediler, hepimiz Müslümanız” ifadeleri, bu algının somut göstergeleridir. Bu anlamda, kimlik tarihsel olarak kendini döndürmekte ve ortama göre şekil almaktadır. Roman adına ilişkin gönderme ise “30 yıldır Roman diyorlar bize” ifadesinde olduğu gibi, adın yeniliğini belirtmesi bağlamında oldukça önemlidir.
Müslüman kimliğine yapılan vurgulamalarda, benzer olma ve birliktelik göstergeleri belirgin bir biçimde ortaya konmaktadır. Diğer yandan Görüşülenlerin biz ve diğerine yönelik vurguları Çingene olan ve olmayan arasındaki sınırları belirlemede önemli bir noktadır. Görüşülenlerce biz, dayanışmayı, birlikteliği ve yerliliğe, diğeri ise; Çingene olmayan, farklılaşmayı yaratan ve olumsuz özellikler taşıyana işaret etmektedir. Bu kurgu kültürel farklılaşma ve konumlamanın da bir göstergesidir. Biz ve diğeri ayrımı, tarihsel olarak üretilen ve temelde kendini korumaya yönelik olarak kullanılan bir tanımlamadır.
Bunların dışında görüşülenlerin Atatürk’e ve onun kurtarıcılığına yönelik “Atatürk getirmiş bizimkileri” ifadeleri, görüşülenlerin güçlü olan üzerinden kendilerini konumlama çabasının sonucu olarak algılanabilir. Bir anlamda bu ve benzeri ifadeler, ötekiyle girilen ilişkilerde sahiplenme ve kendini eşit sunma amacıyla kullanılan bir araçtır. Son söz olarak tanıklık çalışmasındaki genel karakteristik, görüşülenlerin geçmişe yönelik anlatılarının, kendi tecrübeleriyle bağlantılı sunumudur.
Diğer bir ifadeyle, geçmişe yönelik anlatılar, görüşülenin ‘o ana’ ilişkin konumunu ve bakışını sunmakta ve bir eyleyen olarak görüşülenin oynadığı rolü belirlemektedir. Bu bağlamda anlatılar, kişisel özelliklere bağlı olarak ortaya çıkmaktadır. Ancak kümülatif değerlendirmede, bir çıkarsama yapılmasına olanak tanımaktadır.
Kaynaklar
Alexandris, Alexis (2005), “Din ve Etnisite: Yunanistan ve Türkiye’deki Azınlıkların Kimlik Meselesi”, Ege’yi Geçerken:1923 Türk-Yunan Zorunlu Nüfus Mübadelesi (içinde), Derleyen: Renee Hirschon, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları.
Arı, Kemal (2003), Büyük Mübadele Türkiye’ye Zorunlu Göç 1923-1925, Tarih Yurt Vakfı
Yayınları, İstanbul.
Burke, Peter (1994), Tarih ve Toplumsal Kuram, Çev. Mete Tuncay, Tarih Vakfı Yurt
Yayınları, İstanbul.
Caunce, Stephen (2001), Sözlü Tarih ve Yerel Tarihçi, Çev. B.Bülent Can-Alper Yalçınkaya,
Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İstanbul.
Chartier, Roger (1998), Yeniden Geçmiş, Tarih Yazılı Kültür Toplum, Çev. Lale Arslan, Dost Kitabevi Yayınları, Ankara.
Danacı, Esra (2001), Geçmişin izleri: Yanıbaşımızdaki Tarih İçin Bir Kılavuz, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İstanbul.
Dirim Özkan, Özgür (2005), “Kültürel Kimliğin Yeniden Keşfi: Mübadil Kimliğinin
Oluşturulması” Türk (iye) Kültürleri (içinde), Derleyenler: Gönül Putlar – Tahire Erman, Tetragon Yayınları, İstanbul.
Hancook, Ian (2002), We are the Romani People, University of Hertfordshire Press, Hatfield.
Hirschon, Renee (2005a), “Ege Bölgesi’ndeki Ayrışan Haklar” Ege’yi Geçerken:1923 Türk-Yunan Zorunlu Nüfus Mübadelesi (içinde) Derleyen: Renee Hirschon, İstanbul Bilgi
Üniversitesi Yayınları.
Hirschon, Renee (2005b), “Lozan Sözleşmesinin Sonuçları, Genel Bir Bakış” Ege’yi
Geçerken:1923 Türk-Yunan Zorunlu Nüfus Mübadelesi (içinde), Derleyen, Renee Hirschon,
İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları.
Keyder, Çağlar (2005), “Nüfus Mübadelesinin Türkiye Açısından Sonuçları”, Ege’yi
Geçerken:1923 Türk-Yunan Zorunlu Nüfus Mübadelesi (içinde), Derleyen: Renee Hirschon,
İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları.
Kırtunç Lahur, Ayşe (2005), “Mübadeleyle İlgili Metinler, İkisi de İki Kere Yabancı”,
Yeniden Kurulan Yaşamlar: 1923 Türk-Yunan Zorunlu Nüfus Mübadelesi (içinde), Derleyen: Müfide Pekin İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları.
King, Charles, (1972), Men of the Road, Frederick Muller Ltd., London.
Kolukırık, Suat (2004), Aramızdaki Yabancı: Çingeneler, Yayımlanmamış Doktora Tezi, Ege Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Kurumlar Sosyolojisi ABD, İzmir.
Lieblich, A., Tuval-Mashiach, R., Zilber, T., (1998), Narrative Research, Reading, Analysis, and Interpretation, Applied Social Research Methods Series Vol.47, Sage Publications.
Martinez, Nicole (1994), Çingeneler, Çev. Şehsuvar Aktaş, İletişim Yayınları, İstanbul.
Marushiakova, E-Popov V., (2001), Gypsies in the Ottoman Empire, University of
Hertfordshire Press, Hatfield.
Mavromatis, Yorgos (2005), “Yunanistan’da Hıristiyan Göçmenler ve Müslüman Azınlıklar”, Yeniden Kurulan Yaşamlar: 1923 Türk-Yunan Zorunlu Nüfus Mübadelesi (içinde), Derleyen: Müfide Pekin İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları.
Meray, Seha L. (2001), Lozan Barış Konferansı, Tutanaklar-Belgeler, Cilt:2 Kitap:8, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul.
Neyzi, Leyla (2004), Ben Kimim? Türkiye’de Sözlü Tarih, Kimlik ve Öznellik, Çeviren:
Hande Özkan, İletişim Yayınları, İstanbul.
Oran, Baskın (2005), “Kalanların Öyküsü: 1923 Mübadele Sözleşme’sinin Birinci ve
Özellikle İkinci Maddelerinin Uygulanmasından Alınacak Dersler”, Ege’yi Geçerken:1923
Türk-Yunan Zorunlu Nüfus Mübadelesi (içinde), Derleyen: Renee Hirschon, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları.
Özçelik, Mustafa (2003), 1930-1950 Arasında Tütüncülerin Tarihi, Türkiye Sosyal Tarih
Araştırma Vakfı Yayınları, İstanbul.
Özkan, Ali Rafet (2000), Türkiye Çingeneleri, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara.
Skocpol, Theda (1999), “Sosyolojinin Tarihsel İmgelemi”, Tarihsel Sosyoloji, Bloch’tan Wallerstein’e Görüşler ve Yöntemler, Çev. Ahmet Fethi, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İstanbul.
Sözen, Edibe (1999), Söylem: Belirsizlik, Mübadele, Bilgi/Güç ve Refleksivite, Paradigma Yayınları, İstanbul.
Thomson, Paul (1999), Geçmişin Sesi, Çev. Şehnaz Layıkel, Tarih Vakfı Yurt Yayınları,
İstanbul.
Wodak, Ruth (1996), Disorders of Discourse, Addison Wesley Longman, New York.
Yağcıoğlu, Semiramis, (2002), “Eleştirel Söylem Çözümlemesi”, 1990 Sonrası Laik-Antilaik Çatışmasında Farklı Söylemler: Disiplinlerarası Bir Yaklaşım, Der.: Semiramis Yağcıoğlu,
Dokuz Eylül Yayıncılık, İzmir.
--------------------------------------------------------
*Yrd. Doç. Dr., Akdeniz Üniversitesi, Sosyoloji Bölümü.
[1] 24 Temmuz 1923'te Lozan Barış Antlaşması imza edilmiştir. Antlaşma içerisinde yer alan 30 Ocak 1923 tarihinde imzalanmış Yunan ve Türk halklarının mübadelesine ilişkin sözleşmenin birinci maddesi şöyledir. “Türk topraklarında yerleşmiş Rum Ortodoks dininden Yunan uyruklularıyla, Yunan topraklarında yerleşmiş Müslüman dininden Türk uyruklularının, 1 Mayıs 1923 tarihinden başlayarak, zorunlu mübadelesine girişilecektir. Bu kimselerden hiçbiri, Türk hükümetinin izni olmadıkça Türkiye’ye ya da Yunan hükümetinin izni olmadıkça Yunanistan’a yeniden dönerek orada yerleşemeyecektir” (Meray, 2001:82).
[2] Tanıklık çözümleme modelinin oluşturulmasında ‘kategorik bağlamsal çözümleme tekniğinden (Categorical-Content Perspective) yararlanılmıştır. ‘Bu çerçevede öncelikli olarak araştırma alanından elde edilen veriler yazılı birer metin haline dönüştürülmüş ve sınıflaması yapılmıştır. Daha sonra sınıflaması yapılmış metinler, bağlamsal olarak tanımlanmış ve kategoriler içerisindeki veriler uygun olan temalar içerisine yerleştirilmiştir. Son olarak da veriler araştırmanın problemleri çerçevesinde işlenmiş ve bulgular analiz edilmiştir’ (Lieblich-Tuval ve Zilber, 1998:112-114).
[3] Kullanılan söylem ve ifadeler bağlamında, hangi orijinalliğe veya otoriteye dayanarak konuşulmaktadır? (Sözen, 1999, Yağcıoğlu, 2002).
[4] Birinci Dünya Savaşını kastediyor.
[5] Gavur kelimesi, görüşülenlerce Yunanlılar ve Müslüman olmayanları kasden kullanılmaktadır.
[6]Görüşülenlerin belirttiği bu veriyi Arı’da çalışmasında doğrulamaktadır. ‘Göçmenlere verilen araziler ortalama 50 ve 75 dönüm arasında değişmiştir” (Arı, 2003).
[7] 2003 yılında Bulgarista’nın Kırcaali ve Varna kentlerinde yaptığım görüşmelerde,
Çingenelerin kendilerini Müslüman ve Türk kimliği altında tanımladıklarını bulguladım.
[8] İzmir’deki Çingene yerleşim alanlarından biri.
[9] Alanda yapılan anket çalışmasının sonuçlarına göre Tarlabaşı Çingenelerin iş ve meslekleri
şöyledir. Hamal, Ayakkabı boyacısı, Şoför, Nakliyeci, Pazarcı, Kaynakçı, Müzisyen,
Badanacı, Memur, İşçi, Aşçı, Seyyar satıcı, Tütün işçisi, Eskici, İnşaat işçisi, Temizlik İşçisi.
Bunların dışında Tarlabaşı doğumlu olan, ancak Tarlabaşında oturmayan öğretmen, hemşire ve devlet memurluğu yapan Çingeneler de vardır (Kolukırık, 2004).
[10] İstanbul’daki tütün işçileri ve işverenleri arasında yaşanan dramatik ilişkiyi değerlendiren Özçelik’te, Tarlabaşı Çingenelerinin anlatılarını doğrulamaktadır. “Tütün işçilerinin çileli hayatı dört ay köyde barındıktan sonra, tekrar şehre dönme hazırlıklarıyla başlamaktadır. Ağa ile kilo başına işlerin hesabı yapılır. Eğer avans olarak alınan paradan fazla iş yapmış ise parasını alır ve şehre dönerler. Ağadan alacağı olmayanlar, birbirlerinden borç alırlar, arkadaşları verecek durumda olmayanlar, ağaya borçlu kalanlar; yatağını yorganını, kap kaçağını hatta ceketini satar yol parası yaparlar. Bir kısım borçlu kalanlar da, gelecek sene ödemek üzere yol parası alır, şehre döner” (Özçelik, 2003:16).
[11] Son 3 yıl içinde kamu kurumlarından emekli olan Çingenelerin girişimleriyle nakliyecilik yapmaya başlamışlardır. Nakliyecilik yapan görüşülenlere göre, Çingeneler her alanda başarılıdırlar.
[12] ‘Roma-n-‘ kelimesi 1968 yılından beri yukarıda adı geçen adların yerini alma eğilimindedir” (Martinez, 1994:7). İkinci Dünya Çingene Konferansında, Uluslararası Çingene Komitesi’nin adı, Uluslararası Roma -n- Birliği olarak değiştirilmiştir. (Hancook, 2002:121-122). King’e göre “Çingeneler, kendilerinin Rom olarak adlandırılmasını istemektedirler. Bununla birlikte Çingeneler pek çok isimle anılmaktadır. Almanya’da Zigeuner, Fransa’da Bohemian, Romanya’da Tigane, Macaristan’da Cigany, İtalya’da Zingari, Litvanya’da Cigonas, Hollanda’da Heiden, Danimarka ve İsveç’te Tartars, Türkiye’de Tchinghane, İspanya’da Zincali veya Gitanos, Güneybatı Pakistan ve İran arasında Luri, İran’da Karaki, Afganistan’da Kauli ve Bizans’ta Atsincanoi” bu örneklerden bazılarıdır (King, 1972:15).
[13] Döngüsel kimliği; kimliğin birden çok tanım alabilme özelliğini göstermek bağlamında kullanıyorum.
KAYNAK: http://www.sdergi.hacettepe.edu.tr/suatk.pdf
Lozan Antlaşması ve Ege Adaları
Ankara Sözleşmesini imzalayan Türk ve İtalyan yetkililer, Meis dışında kalan Onikiada bölgesi için de benzer bir çalışmanın yapılmasının yararlı olacağını öngörmüşlerdir. Bu amaçla, yine Ankara'da, 28 Aralık 1932'de bir araya gelen Türk ve İtalyan teknisyenler, çalışmalarını bir toplantı tutanağı ile somutlaştırmışlardır. Anılan "Toplantı Tutanağı (Proces Verbal)", Onikiada bölgesi ile Anadolu arasındaki deniz alanlarının paylaşımına ilişkin olarak Türk ve İtalyan teknisyenleri arasında Ankara'da yapılan ve yalnızca teknisyenler düzeyindeki bir görüş birliğini yansıtan müzakereleri ve sonuçlarını ortaya koyan bir zabıt olup, görüşmelere katılanların parafını içermektedir. Bu görüşmelere katılan Türk ve İtalyan teknisyenler, kendi ulusal hukuk sistemlerine göre, tam bir yetki belgesine de sahip değildiler. Ayrıca, "Toplantı Tutanağı" ilgili devletlerce resmen imzalanmadığı gibi, onaylanmamasından ötürü de hukuken geçerlilik kazanmamıştır. Bu nedenle, imzalanmış, onaylanmış ve yürürlüğe girmiş bir hukuksal antlaşma metni değildir.
İkinci Dünya Savaşı sonrasında İtalya ile Müttefik Devletler arasında yapılan 10 Şubat 1947 tarihli Paris Barış Antlaşması ile Onikiada bölgesinde bulunan ve İtalya'ya ait olan 14 ada ve bunlara bitişik adacıkların egemenliği, Yunanistan'a devredilmiştir. Bu Antlaşmanın 14'üncü maddesi, Onikiada bölgesinde Yunanistan'ın egemenliğine devredilen bu adaların hukuksal statüsünü düzenlemektedir.
MADDE 6 : Bir nehrin ya da bir ırmağın kıyılarıyla değil de akım yollarıyla tanımlanan sınırlar bakımından, işbu antlaşmadaki tanımlamalarda kullanılan "akım yolu" (mecra "cours" ya da "chenal" terimleri) şu anlama gelmektedir: Bir yandan, gemilerin gidiş-gelişine (ulaşımına) elverişli olmayan nehirlerde, akar suyun ya da ana kolunun ortay çizgisi (ligne mediane), ve öte yandan, gemilerin gidiş-gelişlerine (ulaşıma) elverişli nehirlerde, ana gidiş-geliş yolunun ortay çizgisi (ligne mediane du chenal de navigation principale). Bununla birlikte, akım ya da gidiş-geliş yolunda değişiklikler olması halinde, sınır çizgisinin, bu biçimde tanımlanmış olan akım yoluyla gidiş-geliş yolunu mu izleyeceğini, yoksa, bu yolun, işbu antlaşmanın yürürlüğe giriş anındaki durumunda olduğu gibi kesin olarak saptanmış mı kalacağını kararlaştırmaya, işbu antlaşmada öngörülen Sınırlandırma Komisyonu yetkili olacaktır.
İşbu antlaşmada aykırı bir hüküm bulunmadıkça, deniz sınırları kıyıya üç milden daha yakın bulunan adaları ve adacıkları da içine alacaktır.
MADDE 12 : İmroz (İmbros) adası ile Bozcaada (Tenedos) ve Tavşan adaları (İles aux' Lapins) dışında, Doğu Akdeniz adaları ve özellikle Limni (Lemnos), Semadirek (Semendirek, Samothrace), Midilli (Mitylene), Sakız (Chio), Sisam (Samos) ve Nikarya (Nicaria) adaları üzerinde Yunan egemenliği konusunda 17/30 Mayıs 1913 tarihli Londra Antlaşmasının 5 nci ve 1/14 Kasım 1913 tarihli Atina Antlaşmasının 15 nci maddeleri hükümleri uyarınca alınan ve 13 Şubat 1914 tarihinde Yunan Hükümetine bildirilen karar, bu Antlaşmanın İtalyan egemenliği altına konulan ve 15'nci maddede belirtilen adalara ilişkin hükümleri saklı kalmak üzere, doğrulanmıştır.
İşbu antlaşmada aykırı bir hüküm bulunmadıkça, Asya kıyısından 3 milden az bir uzaklıkta bulunan adalar Türk egemenliği altında kalacaktır.
MADDE 15 : Türkiye, aşağıda sayılan adalar üzerindeki bütün haklarından ve sıfatlarından İtalya yararına vazgeçer : Bugünkü durumda İtalya'nın işgali altında bulunan Stampalia (Astropalia), Rodos (Rhodes, Rhodos), Kalki (Calki, Khalki), Skarpanto (Scarpanto), Kazos (Casos, Casso), Piskopis (Piscopis, Tilos), Miziros (Misiros, Nisyros), Kalimnos (Calimnos, Kalymnos), Leros, Patmos, Lipsos (Lipso), Simi (Symi) ve İstanköy (Cos, Kos) adaları ile, bunlara bağlı adacıklar ve Meis (Castellorizo) adası (2 sayılı Haritaya bakılması).
MADDE16 : Türkiye, işbu antlaşmada belirtilen sınırlar dışında bulunan topraklar üzerindeki ya da bu topraklara ilişkin olarak, her türlü haklarıyla sıfatlarından ve egemenliği işbu antlaşmada tanınmış adalardan başka bütün öteki adalar üzerindeki her türlü haklarından ve sıfatlarından vazgeçmiş olduğunu bildirir; bu toprakların ve adaların geleceği (kaderi), ilgililerce düzenlenmiştir ya da düzenlenecektir.
İşbu maddenin hükümleri, Türkiye ile sınırdaş olan ülkeler arasında komşuluk durumları yüzünden kararlaştırılmış ya da kararlaştırılacak olan özel hükümlere halel vermez.
Madde 37: Yunanistan, 38nci Maddeden 44 üncü Maddeye kadar olan Maddelerin kapsadığı hükümlerin temel yasalar olarak tanınmasını ve hiçbir kanunun, hiçbir yönetmeliğin (tüzüğün) ve hiçbir resmi işlemin bu hükümlere aykırı ya da bunlarla çelişir olmamasını ve hiçbir kanun, hiçbir yönetmelik (tüzük) ve hiçbir resmi işlemin söz konusu hükümlerden üstün sayılmamasını yükümlenir.
Madde 38: Yunan Hükümeti, Yunanistan’da oturan herkesin, doğum, bir ulusal topluluktan olmak (milliyet, nationalite), dil, soy yada din ayırımı yapmaksızın, hayatlarını ve özgürlüklerini korumayı tam ve eksiksiz olarak sağlamayı yükümlenir.
Yunanistan’da oturan herkes, bir inancın, dinin yada mezhebin, kamu düzeni ve ahlak kurallarıyla çatışmayan gereklerini, ister açıkta isterse özel olarak, serbestçe yerine getirme hakkına sahip olacaktır.
Müslüman azınlıklar, bütün Yunan uyruklarına uygulanan ve Yunan Hükümetince, ulusal savunma amacıyla ya da kamu düzeninin korunması için, ülkenin tümü ya da bir parçası üzerinde alınabilecek tedbirler saklı kalmak şartıyla, dolaşım ve göç etme özgürlüklerinden tam olarak yararlanacaklardır.
Madde 39: Müslüman azınlıklara mensup Yunan uyrukları, Müslüman olmayanların yararlandıkları aynı yurttaşlık (medeni) haklarıyla siyasal haklardan yararlanacaklardır.
Yunanistan’da oturan herkes, din ayrımı gözetilmeksizin, kanun önünde eşit olacaktır.
Din, inanç ya da mezhep ayrılığı hiçbir Yunan uyruğunun, yurttaşlık haklarıyla (medeni haklarla) siyasal haklarından yararlanmasına, özellikle kamu hizmet ve görevlerine kabul edilince, yükseltilme, onurlanma ya da çeşitli mesleklerde ve iş kollarında çalışma bakımından bir engel sayılmayacaktır.
Herhangi bir Yunan uyruğunun, gerek özel gerekse ticaret ilişkilerinde, din, basın ya da her çeşit yayın konularıyla açık toplantılarında, dilediği bir dili kullanmasına karşı hiçbir kısıtlama konulmayacaktır.
Devletin resmi dili bulunmasına rağmen, Yunanca’dan başka bir dil konuşan Yunan uyruklarına, mahkemelerde kendi dillerini sözlü olarak kullanabilmeleri bakımından uygun düşen kolaylıklar sağlanacaktır.
Madde 40: Müslüman azınlıklara mensup Yunan uyrukları, hem hukuk bakımından hem de uygulamada, öteki Yunan uyruklarıyla aynı işlemlerden ve aynı güvencelerden (garantilerden) yararlanacaklardır. Özellikle, giderlerini kendileri ödemek üzere, her türlü hayır kurumlarıyla, dinsel ve sosyal kurumlar, her türlü okullar ve buna benzer öğretim ve eğitim kurumları kurmak, yönetmek ve denetlemek ve buralarda kendi dillerini serbestçe yapmak konularında eşit hakka sahip olacaklardır.
Madde 41: Genel (kamusal) eğitim konularında, Yunan Hükümeti, Müslüman uyrukların önemli bir oranda oturmakta oldukları il ve ilçelerde, bu Yunan uyruklarının önemli bir oranda bulundukları il ve ilçelerde, söz konusu azınlıklar, Devlet bütçesi, belediye bütçesi ya da öteki bütçelerce, eğitim, din ya da hayır işlerine genel gelirlerden sağlanabilecek paralardan yararlanmaya ve pay ayrılmasına hak gözetirliğe uygun ölçülerde katılacaklardır.
Bu paralar, ilgili kurumların (esablissements et institutions) yetkili temsilcilerine teslim edilecektir.
Madde 42: Yunan Hükümeti, Müslüman azınlıkların aile durumlarıyla (statüleriyle, aile hukukuyla) kişisel durumları (statüleri, kişi halleri) konusunda, bu sorunların, söz konusu azınlıkların gelenek ve görenekleri uyarınca çözümlenmesine elverecek bütün tedbirleri almayı kabul eder.
Bu tedbirler, Yunan Hükümetiyle ilgili azınlıklardan her birinin eşit sayıda temsilcilerinden kurulu özel Komisyonlarca düzenlenecektir. Anlaşmazlık çıkarsa, Yunan Hükümetiyle Milletler Cemiyeti Meclisi, Avrupa’lı hukukçular arasından birlikte seçecekleri bir üst-hakem atayacaklardır.
Yunan Hükümeti, söz konusu azınlıklara ait camilere, mescidlere, mezarlıklara ve öteki din kurumlarına tam bir koruma sağlamayı yükümlenir. Bu azınlıkların Yunanistan’daki vakıflarına, din ve hayır işleri kurumlarına her türlü kolaylıklar ve izinler sağlanacak ve Yunan Hükümeti, yeniden din ve hayır kurumları kurulması için, bu nitelikteki öteki özel kurumlara sağlanmış gerekli kolaylıklardan hiçbirini esirgemeyecektir.
Madde 43: Müslüman azınlıklara mensup Yunan uyruklara, inançlarına ya da dinsel ayinlerine aykırı herhangi bir davranışta bulunmaya zorlanamayacakları gibi, hafta tatili günlerinde mahkemelerde bulunmamaları ya da kanunun öngördüğü herhangi bir işlemi yerine getirmemeleri yüzünden haklarını yitirmeyeceklerdir.
Bununla birlikte bu hüküm, söz konusu Yunan uyruklarını, kamu düzeninin korunması için, öteki Yunan uyruklarına yükletilen yükümler dışında tutar anlamına gelmeyecektir.
Madde 44: Yunanistan, bu kesimin bundan önceki maddelerindeki hükümlerin, Yunanistan’ın Müslüman azınlıklarıyla ilgili olduğu ölçüde, uluslar arası nitelikte yükümler meydana getirmelerini ve Milletler Cemiyetinin güvencesi (garantisi) altına konulmalarını kabul eder. Bu hükümler, Milletler Cemiyeti Meclisinin çoğunluğunca uygun bulunmadıkça, değiştirilmeyecektir. İngiliz İmparatorluğu, Fransa, İtalya ve Japon Hükümetleri, Milletler Cemiyeti Meclisinin çoğunluğunca razı olunacak herhangi bir değişikliği reddetmeyi, işbu Andlaşma uyarınca kabul ederler.
Yunanistan Milletler Cemiyeti Meclisi üyelerinden her birini, bu yükümlerden herhangi birine aykırı herhangi bir davranışı ya da böyle bir davranışta bulunma tehlikesini Meclise sunmağa yetkili olacağını ve Meclisin, duruma göre, uygun ve etkili sayacağı yolda davranabileceğini ve gerekli göreceği önergeleri (talimatı) verebileceğini kabul eder.
Yunanistan, bundan başka, bu maddelere ilişkin olarak, hukuk bakımından ya da uygulamada Yunan Hükümeti ile imzacı öteki Devletlerden herhangi biri ya da Milletler Cemiyeti Meclisine üye herhangi bir başka Devlet arasında görüş ayrılığı çıkarsa, bu anlaşmazlığın, Milletler Cemiyeti Misakının 14 üncü Maddesi uyarınca uluslar arası nitelikte sayılmasını kabul eder. Yunan Hükümeti böyle bir anlaşmazlığın, öteki tarafı isterse, Milletler arası Daimi Adalet Divanına götürülmesini kabul eder. Divanın kararı kesin ve Milletler Cemiyeti Misakının 13 ncü maddesi uyarınca verilmiş bir karar gücünde ve değerinde olacaktır.
KAYNAK: http://www.istankoy.org/documents/88.html
Lozan ve mübadilleri
29/11/2008
KEVSER CAN
Walter Benjamin 'Tarih Kavramı Üzerine'de, tarihin galip gelenle yenik düşen için aynı şey olmadığını söyler: "Tarih galip gelen için bir zaferken yenik düşen için bir enkazdır". Lozan Antlaşması da Türkiye için bir zaferdi, ancak Lozan mübadilleri için bir enkazdı. Geçmişlerini, mülklerini geride bırakıp göç etmek zorunda kalan mübadiller zor koşullarda, gemilerde ölen bebeklerini denize atmak gibi deneyimler yaşayarak Türkiye'ye göç ettiler. Acılar, göçten sonra da yaşam mücadelesi içinde devam etti. Peki bugün mübadil kimliği için ne söylenebilir? Bir kimliği tanımlamaya çalışırken pek çok değişken söz konusu. Ancak, devletle olan ilişkiler mübadil kimliğinin oluşmasında önemli bir etken.
Türk Devleti ve Lozan mübadilleri
Türk devleti ve Lozan mübadilleri arasındaki ilişkiye bakmak, mübadil kimliğinin ne olduğunu anlamak bakımından önemli. Çünkü ikincisine adını veren ve göç deneyimini zorunlu kılan ilki. Dolayısıyla devletin onları nasıl gördüğü, onların kendilerini nasıl tanımladıklarıyla yakından ilişkili ve bu süreç mübadele olayından öncesine dayanır. Göçten önce, Yunanistan'daki Müslüman nüfus siyasi ve askeri bir avantaj olarak görüldü. Siyasi bir avantajdı, çünkü Cumhuriyetin kurucu kadrosu için, Yunanistan topraklarında hak iddia etme şansını veriyordu. Askeri bir avantajdı, çünkü buradaki komitacılık faaliyetlerine yardım sağlıyordu. Rumeli'deki komitacılar Büyük Millet Meclisi tarafından görevlendiriliyor ve buradaki stratejilerini diledikleri gibi belirliyorlardı. Kimi komitacılar, artan Yunan baskısından dolayı göç etmeye başlayan Müslüman halkı kalmaya iknaya çalıştılar. Bizzat Fevzi Çakmak tarafından görevlendirilmiş olan komitacı Fuat Balkan anılarında şöyle der: "Bu göç heves ve arzusu alıp yürürse orada yapılması arzu edilen teşkilatı kiminle yapacaktık? Memleketi kurtarabilmek için Türklerin orada kalması zaruri idi. Bunu düşünüp göçmek için gelen bütün Türkleri köylerine geri göndermeye başladım." Misak-ı Milli sınırlarının belirlenmesinden sonra, Yunanistan toprakları üzerinde herhangi bir iddiası kalmayan Türk devleti için buradaki Müslüman halk da ulus-devlet inşası sürecinde yeni bir rol üstlendi. Nüfus mübadelesi gündemdeydi ve böylece mübadiller bir taraftan türdeş bir Türk toplumunun yaratılmasına, öte taraftan da azınlıklar sorununun büyük ölçüde çözümlenmesine katkıda bulunacaklardı. Türdeş bir Türk toplumunun yaratılması konusunda onların dini kimlikleri yeterli görüldü, dilsel ve kültürel farklılıklar gözardı edildi. Cumhuriyetin kurucu kadroları için, bu farklılıklar dikkate alınmayacak kadar küçüktü ve yerel öğelerle kolaylıkla entegre edilebilirdi...............
KEVSER CAN: İst. Bilgi Üni., sosyoloji mezunu
Bibliyografya Balkan, Fuat (1998), 'Fuat Balkan'ın Hatıraları', İstanbul, Arma. Benjamin, Walter (1993), 'Son Bakışta Aşk', İstanbul, Metis. Kemerburgaz (2002), Nisan/1
KAYNAK VE DEVAMI: http://www.radikal.com.tr/ek_haber.php?ek=r2&haberno=6470
MÜBADELEYE BUGÜNDEN BAKMAK
MÜBADELEYE BUGÜNDEN BAKMAK
Dışişleri Bakanı İsmet
Paşa’nın, baş delege sıfatıyla Lozan’a, on dört maddelik bir talimatla
gönderildiği bilinmektedir[12].
Her sayfası, o zamanki TBMM Hükümeti’ni oluşturan bakanların her biri
tarafından imzalanmış, üç sayfalık bu kısa talimatın yetersizliği[13],
Lozan’dan Ankara’ya Paşa’yı, deyim yerindeyse bir telgraf köprüsü kurmaya
mecbur etmişti[14]. Söz konusu talimatın,
azınlıklarla ilgili olarak: “Esas (temel) mübadeledir” yazılı
dokuzuncu maddesini de, bu bağlamda değerlendirmek gerekir.
|
İsmet Paşa’nın 20 Kasım günü, Konferansın açılış toplantısından hemen önce, kendisiyle görüşmek isteyen: Fransa Başbakanı Poincaré’ye yönelttiği bir sorudan, Türk tarafının azınlıklar konusunda aldığı talimatı, açığa vurmaktan kaçınmadığı anlaşılmaktadır[15]. Paşa’nın, “Ekalliyetlerin (azınlıkların) mübadelesi fikri tarafımızdan neşr ve telkin edilmektedir” tümcesiyle başlayan 25 Kasım tarihli bir telgrafı, müttefikler[16] ve Türkiye’nin, azınlıklar sorununa bakışını ortaya koymaktaydı: “ Gerek İngiliz gerekse bilhassa Amerikalılar, Ermenilerin kimlerle ve nasıl mübadele olunacağını ileri sürmektedir. Amerikan murahhası (temsilcisi) benimle temas aramakta olup bu meseleyi mevzubahis edeceğinden dolayı tehir etmekteyim (ertelemekteyim). Benim fikrimce, Ermenilerin memleket haricine çıkarılmasını aleme karşı irad etmek (söylemek) mümkün değildir. Rumların mübadelesinden bihakkın (açıkça) bahsedebiliriz. Türk Ortodoksların ihracından bahsetmek ise esasen caiz (olabilir) değildir. Bu nokta-i nazarlarımın tasvibi cevabını makine başında beklemekteyim”[17]. Başbakan Rauf Bey, 28 Kasım tarihli yanıtında: “Heyet-i vekile (Bakanlar kurulu), Türkiye’deki Ermenilerin Ermenistan’daki Türklerle mübadelesi ve Türk Ortodoksların, mümtaz (başkalarından ayrı) bir hak iddia etmemek şartıyla, memlekette kalmaları fikir ve kararındadır” demekteydi[18].
Osmanlı Devleti’nin bu kez, Türkiye’nin güvenliğini, çok
yerinde olarak Meriç’in ötesinde gördüğünü açığa vuran bu yanıtına[62],
müttefiklerin karşı yanıtı 16 Temmuz tarihini taşımaktadır. Spa
Konferansı’nda (11 Temmuz 1920) hazırlanan bu yanıt[63],
Osmanlı isteklerini hakarete varan cümlelerle reddederken, imza için Türk
tarafına, 27 Temmuza kadar süre tanıyordu. Bu gelişmelerin hemen ardından: 20
Temmuz’da başlayan Yunan harekatı, on gün içinde Doğu Trakya’nın kaybıyla
sonuçlanmıştı[64]. Meriç Nehri’nin sağlam
bir savunma hattı olmadığı, bir kez daha anlaşılmıştı.
|
|

