1923 Türk - Rum Mübadele Anlaşması etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
1923 Türk - Rum Mübadele Anlaşması etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2B sorununun Mübadele'ye uzanan mazisi


Sorunun kökleri, 1981'de yapılan "orman vasfını kaybetmiş arazi" tanımlamasından çok daha eskilere, Cumhuriyetin ilk yıllarına gidiyor. Hukukçu ve gayrimenkul danışmanı Cihangir Dönmez, 2B sorununun tarihi konusunda çarpıcı bilgiler veriyor.
Kısaca 'orman vasfını yitirdiği kanunca belirlenmiş arazi' olarak nitelenen 2B arazileri hakkında tartışmalar bitmek bilmiyor. 2B arazileri ile ilgili yapılan son yasal düzenlemeye rağmen dönemeç birtürlü aşılamadı. Hukukçu ve gayrimenkul danışmanı Cihangir Dönmez, 2B araziyi tanımlarken “2B arazinin tam kanuni tanımı; orman niteliğini kaybettiği için, 6831 Sayılı Orman Kanunu’nun (1956 yılında çıkmıştı) 2B maddesi ile orman dışına çıkartılan alandır" diyor. Cihangir Dönmez, bu kanunun tarihi gerçeğine ise şöyle ışık tutuyor:

Araziler nasıl devletleştirildi

"Türkiye Cumhuriyeti, 1924 mübadelesi ile yurt dışından soydaşları getirmiş, onlara iskan ve tevzi tapular vermiştir. 1925’te öşür vergisi kaldırılmış, herkese kullandığı arazi bedelsiz verilmiştir. 1930’da toprak tevzi komisyonlarıyla araziler dağıtılmış. 1937'de Türkiye'ninilk ve liberal orman kanunu çıkmıştır. Atatürk döneminde çıkan bu kanunla vatandaşa ormandaki mülkiyet hakkı tanınmıştır. Yani siz, Selanik’ten geliyorsunuz; 100 dönüm toprağınızı bırakıyorsunuz. Devlet ona karşılık yüzde 20 veriyor. Çünkü, buradan göç eden Rumlar, tarımla fazla uğraşmadıkları için gelen tarım nüfusu fazla olduğu için mübadelede böyle bir alan çıkıyor. 1937 orman kanunu 10 yıl içinde kadastronun bitirilmesini öngörür. Atatürk’ün ölümünden sonra, 1937 yılında çıkan Orman Kanunu uygulaması esnasında vatandaşın tarım arazileri olmak üzere tamamı, o zaman yeniden orman alanı içine alınır. 1942 yılına kadar bu çalışmalar tamamlanır. Vatandaş o zaman önemsemez, çünkü kendinin mülkiyet hakkı vardır. 1945 yılında tam savaş yıllarında savaşın bitimini 2 ay takip ettiği sürede, İsmet İnönü 4785 sayılı kanunu çıkartır. Bu kanun vatandaşın orman içindeki arazileri dahil arazileri devletleştiren bir kanundur.”

KAYNAK VE DEVAMI: http://www.emlakkulisi.com/18649_2b_sorununun_70-80_yillik_mazisi_var

TÜRK VE RUM AHALİNİN MÜBÂDELESİNE DAİR OLUŞTURULAN KOMİSYONLARDAN MUHTELİT MÜBÂDELE KOMİSYONU VE FAALİYETLERİ


Erzincan Eğitim Fakültesi Dergisi Cilt: (8) Sayı: (1) Yıl:2006

107

TÜRK VE RUM AHALİNİN MÜBÂDELESİNE DAİR OLUŞTURULAN KOMİSYONLARDAN MUHTELİT MÜBÂDELE
KOMİSYONU VE FAALİYETLERİ

THE DUTY AND THE MIXED EXCHANGE COMMITTEE ESTABLISHED FOR THE APPLICATION OF THE EXCHANGE

Ercan ÇELEBİ*


ÖZET

Bilindiği üzere “Türk ve Rum Ahâlinin Mübâdelesine İlişkin Sözleşme ve Protokol”
Türk ve Yunan Hükümetleri’nce 30 Ocak 1923 tarihinde Lozan’da imzalanmış, sözleşme ile anlaşmanın uygulanmasını sağlamak ve bundan çıkacak uyuşmazlıkları halletmek için, bir Karma Komisyon’un kurulması kabul edilmiştir. Bu çalışmada, bahse konu komisyonun kuruluşu, görev, yetki ve sorumlulukları ile faaliyetlerine dair bilgi verilmiştir.

Anahtar Kelimler: Mübâdele, Karma Komisyon,

ABSTRACT

An agreement between Turkish and Greece goverments were signed on 30 th January,
1923 about “An Agreement and Protocol for the Exchange of Turkish and Greek People”. It was agreed on establishing a mixed committee to carry on the agreement and to solve the disagreements arosen. In this study, the establishment, duty, authority, responsibility and the activity of the mixed committee were explained.

Key-words: The exchange of Turkish and Greek people, mixed committee.

GİRİŞ

Türk ve Yunan Hükümetleri’ni ahali değişimine zorlayan ve bu değişimin 30 Ocak 1923 tarihinde Lozan’da imzalanan “Türk ve Rum Ahalinin Mübâdelesine Dair Sözleşme ve Protokol” ile resmî bir zemine oturtulmasını gerektiren sebepler çok farklı olmakla birlikte, mübâdelenin taraflar arasında kaçınılmaz bir hale geldiği de, şüphesiz inkâr edilemeyecek bir gerçekti. Özellikle Türkiye ve Yunanistan’ın millî bir devlet ve sosyal yapı oluşturmaya yönelik gayretleri, Türk ve Rum toplumları arasında meydana gelen güven-

* OMÜ, Amasya Eğitim Fakültesi, e-mail: ercanc@omu.edu.tr.

Erzincan Eğitim Fakültesi Dergisi Cilt: (8) Sayı: (1) Yıl:2006
108

sizlik ve düşmanlık duyguları ve yerli Rumların Millî Mücadele dönemindeki tutumları, mübâdeleye sebep olan ana etkenlerin başında gelmekteydi. Bunun yanı sıra insan kaynağının önemli bir kısmını savaşlarda kaybetmiş olan Türkiye’nin nüfusa olan ihtiyacı da, ekonomik ve sosyal alanlarda istenilen amaçlara ulaşabilmek için çaba gösteren Türk hükümetlerinin göz önünde bulundurduğu önemli faktörlerdendi. Bu çalışmada, mübâdelenin uygulanmasını sağlamak amacıyla kurulmuş olan Muhtelit Mübâdele Komisyonu’nun (Karma Komisyon) kuruluşu, yetki ve sorumlulukları ile faaliyetleri konusu ele alınmıştır.

1. Muhtelit Mübâdele Komisyonu’nun (Karma Komisyon) Kuruluşu,
Yetki ve Sorumluluğu

30 Ocak 1923’de Türk ve Yunan Hükümetleri’nce imzalanan Mübâdele Sözleşmesi’nde, taraflarca anlaşmanın uygulanmasını sağlamak ve bundan çıkacak uyuşmazlıkları halletmek için1 bir Muhtelit Mübâdele Komisyonu’nun (Karma Komisyon) kurulması kabul edilmiş ve yine aynı sözleşmede kurulacak olan Karma Komisyon’un görev, yetki ve sorumlulukları belirtilmişti.

Buna göre, Mübâdele Sözleşmesi’nin yürürlüğe girdiği tarihten başlamak üzere bir ay içerisinde Türk ve Yunan Hükümetleri’nden dörder ve I. Dünya Savaşı’na iştirak etmemiş devletlerin vatandaşları arasından Milletler Cemiyeti Meclisi’nce seçilecek üç üyeden oluşan bir Karma Komisyon kurulacak ve komisyonun başkanlığını tarafsız üyeden her biri dönüşümlü olarak idare edecek, komisyon gerekli gördüğü durumlarda tâli komisyonlar kurmaya da yetkili olacaktı.2 Karma Komisyon’un ayrıca göçü denetlemek, mübadillere ait taşınır ve taşınmaz malların tasfiyesini gerçekleştirmek,3 taşınır mallara değer biçmek,4 bulunduğu ülkenin hükümetine bıraktığı mallara karşılık, borç tutarını gösteren bir belgeyi mübadile vermek5 gibi görevleri de bulunacaktı. Ayrıca sözleşme ile taraflarca komisyona avanslar suretiyle ödemelerde bulunulması,6 Karma Komisyon giderlerinin her iki hükümet

1 Mesut Çapa, “Lozan’da Öngörülen Türk Ahâli Mübâdelesinin Uygulanmasında Türkiye
Kızılay (Hilâl-i Ahmer) Cemiyeti’nin Katkıları”, Atatürk Yolu, Yıl: 1, sa. 2, Kasım 1988, s. 242.
2 Mübâdele Sözleşmesi, Md. 11, Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi, 272.00.12/40.40.3;
Mehmed Esad Atuner, Mübâdeleye Dair Türkiye ve Yunanistan Arasında İmza Olunan
Mukavelenameler Muhtelit Mübâdele Komisyonu Kararları, Bitaraf Azaların Hakem Kararları, İstanbul 1932, s. 5. Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi bundan sonraki dipnotlarda BCA olarak gösterilecektir.
3 Mübâdele Sözleşmesi Md. 12, BCA, 272.00.12/40.40.3.
4 Mübâdele Sözleşmesi Md. 13, BCA, 272.00.12/40.40.3.
5 Mübâdele Sözleşmesi Md. 14, BCA, 272.00.12/40.40.3.
6 Mübâdele Sözleşmesi Md. 15, BCA, 272.00.12/40.40.3.

Erzincan Eğitim Fakültesi Dergisi Cilt: (8) Sayı: (1) Yıl:2006
109

(Türk ve Yunan) tarafından karşılanması7 kabul edilmişti. Diğer taraftan Karma Komisyon’un kararları bağlayıcı olup komisyon 20 Mayıs 1931 tarihindeki toplantısında aldığı 79 nolu karar ile verdiği kararların tekrar muhakeme edilemeyeceğini belirtmişti.8 Görüldüğü üzere kurulacak olan Karma Komisyon, mübâdelenin uygulanmasında çıkacak her türlü sorunun çözümünde9 Türk ve Yunan Hükümetleri adına hareket etmeye yetkili kılınmıştı.

2. Karma Komisyon Türk Heyeti

Karma Komisyon’un kurulması Mübâdele Sözleşmesi ile karar altına alındıktan sonra, Türkiye bu konudaki çalışmalarına hemen başlamış ve heyet üyelerini belirleme yoluna gitmiştir. İcra Vekilleri Heyeti, 17 Temmuz 1923 tarihli toplantısında Karma Komisyon’da Türkiye’yi temsil edecek olan delegelerin ve diğer görevlilerin durumunu görüşmüş ve bununla ilgili olarak birtakım temel ilkeleri belirlemiştir. Buna göre, Mübâdele işlerini tanzim etmek için, bir Karma Komisyon’un ve bu komisyonun göstereceği adette tâli komisyonların kurulması ve dört kişiden oluşacak olan Türk Heyeti’ne Sıhhiye ve Muavenet-i İçtimaîye, Dahiliye, Evkâf ve Maliye Vekâletleri’nden
birer kişinin seçilmesi ve refakâtlerine Adliye ve İktisat Vekâletleri’nden
birer müşavir tayin olunması kabul ediliyordu.10 Basında yer alan haberlerde ise; komisyon kararları çoğunluk esasına göre alınacağından tarafsız azaların oylarını “adil ve hak dairesinde” kullanabilmesi için Türk azaların dikkatli olmaları gerektiği, bu sebeple komisyona tayin olunacak azanın liyakât ve meziyet sahibi kişiler arasından seçilmesi lüzûmu önemle vurgulanmaktaydı.11

İcra vekilleri Heyeti’nin 8 Ağustos 1923 tarihli toplantısında Karma Komisyon’da yer alacak Türk aza meselesi yeniden ele alınmış ve Türk Heyeti’nin, Dr. Tevfik Rüştü (Aras) Beyin başkanlığında olmak üzere Dahiliye Vekâleti’nden Haydar Bey, Sıhhiye ve Muavenet-i İçtimaîye Vekâleti’nden sabık ve mülga Muhacirin Müdüriyet-i Umumisi Hamdi Bey, Maliye Vekâleti’nden Müfettiş İhsan Bey, Evkâf Vekâleti’nden Lozan Konferansı’nda evkâf işleriyle meşgûl olan Senüyiddin Bey ve Hariciye Vekâleti’nden Haydar Bey ve İktisat Vekâleti’nden Harun Beylerden oluşturulmasına karar

7 Mübâdele Sözleşmesi Md. 17, BCA, 272.00.12/40.40.3.
8 Atuner, Mübâdeleye Dair Türkiye ve Yunanistan Arasında, s. 160.
9 Mübâdele Sözleşmesi Md. 16, BCA, 272.00.12/40.40.3.
10 “30 Kanunusani 1923 Tarihinde Lozan’da Yunan Murahhasları ile Yapılan Mukavelenâme
Mucibince Tanzim Olunan Talimatnâmenin Mer’iyete Vaz’ı Hakkında Kararnâme”, Düstur,
3. Tertip, c. 4, İstanbul 1929, s. 135.
11 Vakit, 6 Ağustos 1339.

Erzincan Eğitim Fakültesi Dergisi Cilt: (8) Sayı: (1) Yıl:2006
110

verilmiş,12 ayrıca Heyet’de Hilâl-i Ahmer’i (Kızılay) temsilen Dr. Ömer Lütfi Bey’in de delege olarak bulunması kabul edilmişti.13 Türk Heyeti’nin 27 Eylül 1923’te kendi arasında yapmış olduğu toplantıda ayrıca, heyette ayrıca lüzûmu kadar kâtibin ve bir de basın memurunun bulunması kararlaştırılmış14 ve mülga Hariciye Nezareti Umûr-ı Siyasiye Müdürü Enis Bey, İran Sefareti Başkâtibi Reşat Nuri Bey, mülga Hariciye
Nezareti memurlarından İsmail Memduh Bey Heyet Kâtipliği’ne;15 Türkiye Büyük Millet Meclisi Kalem-i Mahsus Memuru Mustafa Bey Heyetin Şifre Memurluğu’na;16 daktilograf olarak Refet Bey, Tapu Memurluğu’na ise Balkan Harbi’nden önce Selanik Tapu Memurluğu’nda bulunmuş olan Osman Bey tayin edilmişlerdir.17 Bu arada Adliye Müşaviri olarak tayin edilmiş bulunan Kemal Atıf Bey istifa ettiğinden18 yerine Dersaadet Ticaret Mahkemesi azalarından Mehmet Ali Bey getirilmiştir.19

Karma Komisyon’un 7 Ekim 1923 tarihinden itibaren Atina’da çalışmalarına başlamasından sonra, Türk Heyeti Reisi Dr. Tevfik Rüştü Bey’den alınan 13 Ekim 1923 tarihli telgrafta, heyet içerisinde bir ajans muhabiri olmadığından ve Atina’da Vatan gazetesi muhabiri Lütfi Bey’den bu hususta istifade edilmek istenmiştir.20 21 Ekim 1923 tarihli başka bir telgrafta ise adliye müşavirine ait işler Senüyiddin Bey tarafından yerine getirildiği için bir müşavire ihtiyaç olmadığı belirtilmiştir. Karma Komisyon’un muhasebe işleri Fransızca yapıldığından ve henüz İstanbul’da bulunan Muhasib-i Mes’ul Hayri Beyin Fransızca bilmemesinden dolayı yerine Maliye
Müfettişi Matlauddin Bey’in tayini istenilerek, memur kadrosunun şimdilik yeterli olduğu, ihtiyaç duyulursa yeni memurların istenileceği bildirilmekteydi.21

12 BCA, 030.18.1/7.28.1; Anadolu’da Yenigün, 30 Ağustos 1339; Vakit, 30 Ağustos 1339.
13 Türkiye Hilâl-i Ahmer Cemiyeti Merkez-i Umumisi Tarafından Hilâl-i Ahmer Meclisi
Umumisi’ne Takdim Edilen (339-340) İki Senelik Döneme Ait Rapor, İstanbul 1341,
s. 13; Hakimiyet-i Milliye, 2 Teşrinievvel 1339; Mesut Çapa, “Mübâdele’de Kızılay (Hilâl-i Ahmer) Cemiyeti’nin Rolü”, Erciyes Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, sa. 10, Güz 2001, s. 29; Mehmet Çanlı, “Yunanistan’daki Türklerin Anadolu’ya Nakledilmesi”, Tarih ve Toplum, sa. 129, Eylül-Ekim 1994, s. 58.
14 Anadolu’da Yenigün, 28 Eylül 1339.
15 Vakit, 2 Teşrinievvel 1339.
16 BCA, 030.10.1/123.873.17.
17 Vatan, 2 Teşrinievvel 1339.
18 BCA, 030.10.1/123.873.17.
19 BCA, 030.10.1/121.864.11.
20 BCA, 030.10.1/121.864.7.
21 BCA, 030.10.1/121.864.11.

Erzincan Eğitim Fakültesi Dergisi Cilt: (8) Sayı: (1) Yıl:2006
111

3. Karma Komisyon’un Tarafsız ve Yunan Delegeleri

Türk Heyeti’nin İcra Vekilleri Heyeti’nin 8 Ağustos 1923 tarihli toplantısında
yukarıda belirtildiği şekilde tespit edilmesinden sonra, Türk Hükümeti komisyonun bir an önce faaliyete geçebilmesi için Cemiyet-i Akvam nezdinde gerekli girişimlerde bulunup, tarafsız ve Yunanlı azaların da kısa sürede belirlenmesini talep etti.22 Yunanistan Lozan Muahedesi’ni 6 Eylül 1923’te tasdik ettiğinden, Karma Komisyon azalarını henüz tespit etmemiş bulunuyordu.23

Eylül 1923 sonlarına doğru ise Karma Komisyon’da Cemiyet-i Akvam’ı temsil edecek olan tarafsız azanın bir İsveçli, bir İspanyol ve bir Danimarkalı üyeden ibaret olduğu Türk Hükümeti’ne tebliğ edildi.24 Cemiyet-i Akvam tarafından I. Dünya Savaşı’na katılmamış devletlerden belirlenen bu üyelerden birincisi, Rusya’da birçok muavenet işlerinde hizmette bulunmuş İsveç hariciye memurlarından Mr. Eric Einer Ekstrand, ikincisi Danimarka’nın önemli iş adamlarından Mr. Karl Marius Widding ve üçüncüsü İspanya Silâh Endaz Komutanı Don Manuel Manrique De Lara25 olarak belirlenmişti.26 Karma Komisyon’un Yunan azaları ise Mr. Jean Papas,27 Mr. Alexander Pallis, Mr. Ankonius Calvocoressi ve Mr. P. Canaginis’ten oluşmaktaydı.28

Amerika Birleşik Devletleri Hükümeti, Yakın Doğu’da göç ve göçmen işlerinde önemli roller üstlenmişse de, Karma Komisyon’da Mübâdele Sözleşmesi gereğince aza bulunduramıyordu. Bununla birlikte Cemiyet-i Akvam tarafından komisyon çalışmalarında tecrübeli Amerikalı (ABD) me-

22 Vakit, 10 Eylül 1339; Anadolu’da Yenigün, 10 Eylül 1339.
23 Vakit, 17 Eylül 1339; Vatan, 24 Eylül 1339.
24 İstikbal, 20 Eylül 1339.
25“Ceneral De Lara, İspanya Bahriyesi Silâh Endâz Kıta’atı Kumandanlarından olup Fas
Muharebesi’nde temayüz etmiştir. Ceneral elli yaşlarında, kır bıyıklı, mütenasip vücutlu bir zattır” (Tevhid-i Efkâr, 3 Kanunusani 1340).
26 Akşam, 27 Eylül 1339.
27 “Mösyö Papa az bıyıklı, beyaz yüzlü ve kırk yaşlarında olup lisanımıza vakıftır. Son memurini olan Yunanistan’ın Tokyo Sefareti’nden evvel şehrimiz (İstanbul) sefareti müsteşarlığında bulunmuştur” (Tevhid-i Efkâr, 3 Kanunusani 1340).
28 Bkz. Selahattin Önder, Balkan Devletleriyle Türkiye Arasındaki Nüfus Mübâdeleleri
(1912-1930), Ankara Üniversitesi Türk İnkılâp Tarihi Enstitüsü, Yayınlanmamış Doktora
Tezi, Eskişehir 1990, s. 114. Müstakil gazetesinde yer alan bir makalede Yunan Heyeti
üyelerinin seçme diplomat ve Yunanistan’ın en kurnaz adamlarından olduğundan bahisle,
bunlardan Mr. Papas’ın “en kuvvetli Türk düşmanı”, Mr. Pallis’in ise İstanbul’da Yunan Salib-i Ahmer başkanlığında bulunduğu dönemlerde Yunanistan’a muntazam raporlar
göndererek “casusluk vazifesinde muvaffak olduğu” ifade edilmekte idi. Bkz. Müstakil,
23 Mayıs 1340.

Erzincan Eğitim Fakültesi Dergisi Cilt: (8) Sayı: (1) Yıl:2006
112

murlardan da faydalanılması gereği Türk ve Yunan taraflarına tavsiye edilmiş, Türk ve Yunan Hükümetleri’de bu teklifi kabul etmiştir. Daha sonra Amerika Şark-i Kârip Muavenet Cemiyeti, komisyon işlerine yardımcı olmak amacıyla Mr. James Krutscher, Mr. Ray Davidson ve Mr. Cristopher’i tayin etmek arzusunda olduğunu Türk Hükümeti’ne bildirmiştir.29

Karma Komisyon üyelerinde 1933 yılına kadar ölüm, istifa gibi nedenlerlebirtakım değişiklikler görülmüştür. İki istifa ve bir ölüm nedeniyle tarafsız üyelerin üçü de komisyon çalışmalarını tamamlayamamıştır. Milletler Cemiyeti, Mr. Ekstrand’ın yerine 20 Mart 1926’da Norveçli Hans Holstad’ı, Mr. Widding’in istifası üzerine ise yerine 13 Mart 1928’de Senor Manuel de Rivas Vicuza Sperlier’i ve General Manrique de Lara ölünce 27 Şubat 1929’da yerine Danimarkalı Holger Anderson’u görevlendirmiştir.30
Yunanlı azalardan Calvocoressi’nin istifa etmesi üzerine yerine Yunan Hariciye Nezareti Cemiyet-i Akvam Şubesi Müdürü Subdas(?) tayin edilmiştir. Yunan Heyeti Reisliği’nde bulunmuş olan Meteksas’ın Yunan Hükümeti’nce Sofya’da görevlendirilmesinden sonra ise31 yerine Eksindaris atanmıştır.32 Ayrıca Ekim 1923’de Pallis istifa etmiş ve yerine Yunan müşavirlerinden Katinakis(?) atanmıştır. Yunan Başkâtipliği’ne ise Lefkoparadis getirilmiştir.33 Karma Komisyon başkanlığı tarafsız üyelerce dönüşümlü olarak yürütüldüğünden Mr. Ekstrand’ın başkanlığı 7 Ekim 1924’te sona ermiş ve General de Lara ikinci defa Komisyon başkanlığına gelmiştir.34
4. Karma Komisyon’un Bütçesi ve Harcamaları Mübâdele Sözleşmesi gereğince Karma Komisyon’a Türk ve Yunan Hükümetleri’nce avanslar ödenmesi35 ve Komisyon giderlerinin her iki hükümetçe karşılanması36 kabul edilmişti. Kayıtlardan anlaşıldığına göre Karma Komisyon’un üç tarafsız azasından her biri senelik 7.400 dolar maaş alacak ve bütün masrafları, Türk ve Yunan Hükümetleri’nce karşılanacaktı.37

13 Ekim 1923 tarihinde Türk Heyeti Reisi Dr. Tevfik Rüştü Bey’den alınan telgrafta, komisyonun üçüncü toplantısında, komisyon aza ve memur

29 Vakit, 1 Teşrinievvel 1339.
30 Önder, Balkan Devletleriyle Türkiye Arasındaki, s. 114-115.
31 Tanin, 19 Ağustos 1340.
32 Hakimiyet-i Milliye, 1 Teşrinievvel 1340.
33 Cumhuriyet, 17 Teşrinievvel 1340.
34 İleri, 17 Teşrinievvel 1340.
35 Mübâdele Sözleşmesi Md. 15, BCA, 272.00.12/40.40.3.
36 Mübâdele Sözleşmesi Md. 17, BCA, 272.00.12/40.40.3.
37 Vakit, 1 Teşrinievvel 1339.

Erzincan Eğitim Fakültesi Dergisi Cilt: (8) Sayı: (1) Yıl:2006
113

maaşlarının görüşüldüğü ve komisyonlar emrine hükümetleri tarafından verilecek
avanslar için şimdilik beşer bin sterlin tahsisinin kararlaştırıldığı bildirilmekteydi.

38 İcra Vekilleri Heyeti’nin 17 Ekim 1923 tarihli toplantısında ise 5.000 sterlinin Mübâdele, İmar ve İskân Vekâleti bütçesinden, yetmediği takdirde kalan kısmının Maliye Vekâleti’nce karşılanması kararlaştırılmıştır.
39 Komisyonun tarafsız azalarınca belirlenen bütçesi, Türk Hükümeti’nce 28 Mayıs 1924 tarihinde onaylanmıştır.40 Dönem reisi Ekstrand tarafından Başvekil İsmet Paşaya yazılan 7 Temmuz 1924 tarihli bir mektupta, 50 bin dolarlık bir tutarın komisyon emrine hazır bulundurulması ve bu miktardan 10 bin dolarlık kısmının acilen gönderilmesi talep edilmiştir. 31 Temmuz 1924 tarihli cevabî yazıda ise 50 bin doların karşılığı olan 98.375 liranın 50 bin liralık kısmının Osmanlı Bankası telgraf poliçesiyle, kalan 48.375 liranın ise posta ile Osmanlı Bankası vasıtasıyla gönderildiği bildirilmiştir.41

Resmî olmayan kaynaklardan Türk Heyeti Reisi Dr. Tevfik Rüştü Bey’in 125 ve diğer üyelerin 100 sterlin maaş aldıklarını öğrenmekteyiz.42 Türk Heyeti üye ve memurlarının ihtiyaçları için zaman zaman Türk Heyeti emrine yeni tahsisatlar verildiği de görülmektedir. Nitekim 14 Ekim 1923’te Tevfik Rüştü Bey’den alınan bir telgrafta, heyette bulunan delege ve memurların elbiseleri bulunmadığından delege ve müşavirlere otuz, kâtiplere yirmişer sterlin gönderilmesi talep edilmekteydi.43 Bu ve benzer taleplerin Türk Heyeti’nin harcamalarını artırdığı anlaşılmaktadır. Nitekim Mübâdele, İmar ve İskân Vekâleti’nce Heyet Reisi Tevfik Beye yazılan bir yazıda istihdam olunan memurların listesi ile harcamalara dair bir raporun istenildiği görülmektedir.

44 Karma Komisyon bütçesinin yıllara göre kaç liradan ibaret olduğu ve ne kadar avanslar verildiği, ayrıca Türk Heyeti azalarına 1933 yılına
38 BCA, 030.10.1/121.864.3.
39 BCA, 030.18.1/7.37.11.
40 BCA, 030.18.1/9.27.10.
41 BCA, 030.10.1/121.864.24.
42 Müstakil, 23 Mayıs 1340.
43 BCA, 030.10.1/121.864.5.
44 BCA, 030.10.1/121.864.17. Tevfik Rüştü Bey istenilen raporu Başvekâlete göndermiştir.

Başvekâletten Mübâdele, İmar ve İskân Vekâleti’ne yazılan bir yazıda ise, harcamaların gönderilen raporda belirtildiği üzere gerçekleşmediği bildirilmekte idi. Bkz. BCA, 030.10.1/121.864.17.

Erzincan Eğitim Fakültesi Dergisi Cilt: (8) Sayı: (1) Yıl:2006
114

kadar ne kadar miktar ödendiğine dair herhangi bir kayda rastlanılamamıştır.45

5. Karma Komisyon’un Faaliyetleri

Karma Komisyon’un Yunanistan’daki ilk toplantı tarihi 3 Ekim 1923 olarak belirlendiği için, Türk Heyeti Selanik’e hareket etmek üzere son hazırlıklarını tamamlamaya çalışmaktaydı.46 Delegelerden Senüyiddin ve İhsan Bey İstanbul’da bulunmakta; Haydar Bey, Ankara’dan İstanbul’a hareket etmek üzereydi. Heyet Reisi Tevfik Rüştü Bey ise daha sonra hareket edecek, kâtip ve diğer memurlar da heyete katılacaklardı.47

Ankara’dan hareketle İstanbul’a gelen Haydar Bey, gazetecilere verdiği beyanatta, Cemiyet-i Akvam’ca komisyon teşkilinin kendilerine geç haber verildiği ve bu sebeple hazırlıkların 3 Ekim 1923 tarihine kadar tamamlanamayacağı, bundan dolayı da toplantı tarihinin telgrafla 7 Ekim 1923 tarihine ertelenmesinin teklif edildiğini bildirmekteydi.48 İstanbul’a gelen Heyet Reisi Tevfik Rüştü Bey ise “İslâmların mübâdele dakikasına kadar Lozan Muahedenâmesi’nde musarrah haklarından istifade edebilmelerini temin için elinden gelen gayreti göstereceğini”49 söylemekteydi. Tevfik Rüştü Bey ve heyeti daha sonra Konvansiyonel Treniyle Edirne üzerinden Selanik’e hareket etmiş,50 heyette yer alan kâtiplerden Refet, Reşat Nuri ve Enis
Beyler ise daha sonra posta treniyle heyete katılmak üzere yola çıkmışlardır.
51 Türk Heyeti’nde Hilâl-i Ahmer Cemiyeti’nin temsilcisi olarak yer alması
kararlaştırılan Dr. Ömer Lütfi Bey ise kâtibi Cevdet Bey ile birlikte hareket etmiştir.52

Bu arada Türk Heyeti’nin Selanik’e hareketinden habersiz bulunan tarafsız azalardan Mr. Widding ve Mr. De Lara Türk Heyeti’ne katılmak ve 3 Ekim 1923’te Selanik’te yapılacak toplantı hakkında fikir alış verişinde bulunmak üzere İstanbul’a gelmişlerdi. Tarafsız azalar İstanbul’da bulundukları süre içerisinde Danimarka ve İspanya Sefaretleri ve ayrıca Türk Hükümeti’nin İstanbul temsilcisi Dr. Adnan Bey ile temaslarda bulunmuşlardır.45

Basına yansıyan haberlerde Karma Komisyon Türk Heyeti’nin harcamalarının çok sık eleştirilere maruz kaldığı görülmektedir. Bu eleştiriler vekâletin kaldırılması gündeme geldiğinde daha da artacaktır.

46 Açıksöz, 26 Eylül 1339.
47 Hakimiyet-i Milliye, 28 Eylül 1339.
48 Vatan, 30 Eylül 1339.
49 Vatan, 1 Teşrinievvel 1339.
50 Anadolu’da Yenigün, 4 Teşrinievvel 1339.
51 Akşam, 4 Teşrinievvel 1339.
52 Osmanlı Hilâl-i Ahmer Mecmuası, 15 Ekim 1339, No: 26, s. 385.

Erzincan Eğitim Fakültesi Dergisi Cilt: (8) Sayı: (1) Yıl:2006
115

Mr. Widding, komisyonun yapacağı çalışmalara dair gazetecilere şu beyanatta bulunmuştur:

“Mübâdele-i ahâli gayet mühim bir iştir. Cemiyet-i Akvam’da bu işe lâyık olduğu derecede ehemmiyet atfetmektedir. Binaenaleyh biz tarafsızlar hüsn-i niyetten ayrılmayarak bu mühim meselede gerek Türk ve gerek Rumlar’a muavenet etmek ve her iki
tarafın refah ve saadetine hidmet edebilmek ümidiyle işe başlayacağız. Derûhte ettiğimiz vazife-i insaniyetin Türk ve Yunan murahhaslarının yardımıyla bir kat daha suhûlet kesbedeceğine eminim”.53

Tarafsız azalar daha sonra Selanik’e hareket etmiştir.54 Gerek tarafsız gerekse Türk ve Yunan azaların Atina’da bir araya gelmesinden sonra Türk Heyeti Reisi Tevfik Rüştü Bey, Elefteros Logos gazetesine verdiği beyanatta “mübâdele işlerini samimi surette görmek için Ankara’dan emirler aldığını”55 söylemiş, Türk Heyeti daha sonra Arkadion Oteli’ndeki ilk toplantıya katılmıştır.56 Toplantıda komisyonun çalışma merkezinin neresi olacağı meselesi tartışma konusu olmuştur. Gerçekte komisyonun çalışma merkezi önce Selanik olarak belirlenmesine rağmen, Yunan Heyeti görüşmelerin Atina’da olmasını, Türk Heyeti ise Selanik’te yapılmasını talep etmekteydi.57 Toplantı neticesinde komisyon’un çalışma merkezinin Atina olması kararlaştırılmıştır.
Böylece Yunan azaları, Yunanlıların şimdiye kadar yaptıkları mezalimi Türk ve tarafsız delegelerden gizlemek ve yapılacak şikâyet ve müracaatlarla ilgili olarak Selanik’te resmî bir makam bulundurmamak ve mezalime devam edilmesini sağlamak fırsatını ele geçirmiş oldular.58 Makedonya Müslümanları tarafından kaleme alınan ve Karma Komisyon Reisi General De Lara’ya Fransızca ve Türk Heyeti Reisi Tevfik Rüştü Beye Türkçe olarak gönderilen bir muhtırada, Yunan mezalimi ve baskısı şu şekilde ifade olunmaktaydı:

53 Vatan, 4 Teşrinievvel 1339.
54 Anadolu’da Yenigün, 4 Teşrinievvel 1339.
55 Hakimiyet-i Milliye, 8 Teşrinievvel 1339; Anadolu’da Yenigün, 8 Teşrinievvel 1339.
56 Basına yansıyan haberlere göre Karma Komisyon Selanik’e geçecek ve Talî Komisyonlar’ın teşkilinden sonra İstanbul’a dönecekti. Bkz. Açıksöz, 9 Teşrinievvel 1339; Hakimiyet-i Milliye, 9 Teşrinievvel 1339; Vakit, 9 Teşrinievvel 1339; Vatan, 9 Teşrinievvel 1339.
57 Vatan, 10 Teşrinievvel 1339; Vakit, 10 Teşrinievvel 1339; Hakimiyet-i Milliye, 11 Teşrinievvel 1339; Anadolu’da Yenigün, 11 Teşrinievvel 1339; Açıksöz, 11 Teşrinievvel 1339.
58 Vatan, 11 Teşrinievvel 1339. Heyet Reisi Tevfik Rüştü Bey, komisyonun Selanik’te çalışması halinde Yunan Hükümeti namına bir vali-i umumî ile temas etmek mecburiyetinde kalınacağından bahsederek bunun da işlerin yavaş yürümesine sebebiyet vereceğini belirtmekteydi. Bkz. Hakimiyet-i Milliye, 10 Teşrinievvel 1339. Başvekil İsmet Paşa ise 10 Kasım 1923’te Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde yapmış olduğu konuşmada, “komisyon görevlerini ciddi ve amelî bir surette yaptıktan sonra görüşmelerin Atina ya da Selanik’te olmasının o kadar önemli olmadığını” söylemekteydi. Bkz. İsmet İnönü’nün TBMM’deki Konuşmaları (1920-1973), Ankara 1992, s. 146.

Erzincan Eğitim Fakültesi Dergisi Cilt: (8) Sayı: (1) Yıl:2006
116

“Bir seneden beri ahâli-i İslâmiyyenin emval ve zehair ve hayvanatı hükümet tarafından müsadere olunmuş ve bundan cesaret alınarak muhacirlere köylerde yapmadıkları mezalim kalmamıştır. Hiç olmazsa Mübâdele İtilâfnâmesi’nin imzasından sonra bu ahvale nihayet verilmesi lâzım gelirken müsaderat daha şiddetle hüküm ferma
olmuştur. Sekiz aydan beri mübâdelenin icrasına dört gözle muntazır idik. Maat-teessüf emval ve hayvanat ve zehairimizin müsaderesine devam edilmiştir. Ezcümle mübâdele heyetinin gelmesi yaklaşınca hatta geldiğinizden sonra da elyevm gâyr-i kâbil tahammül ve tarif-i umumî ve sarih bir müsadere devresi başlamıştır. Mübâdele Mukavelenâmesi’nin 8, 10, 14, 15 ve 16’ncı maddeleri nazar-ı itibara alınmayarak emvalimiz alındığı ve alınmakta olduğu gibi emlâkimizin icarlarına, iratlarına da vaz-ı yed olunmuştur. Bu ahval karşısında bize burada hakkı hayat kalmamıştır. Bundan dolayı hükümet nezdinde teşebbüsat-ı seri’ada bulunulmasını rica ediyor ve her türlü hukuk-ı kanuniye ve hayatiyemizin muhafazasını hakşinaslığınıza istinaden temenni ederiz”.59

Bu tür şikayetlerin artması üzerine Türk Heyeti durumu yerinde görmek maksadıyla Selanik’e gitmiştir. Tevfik Rüştü Bey, mübadillerin şikayetlerini dinlemiş ve onlara “mübâdelenin iki senede biteceğini, işleriyle güçleriyle meşgûl olmalarını, acele etmemelerini”60 söylemiş, ayrıca Selânik’te Müslümanlara uygulanan tazyikattan dolayı Yunan Başvekili Kafandaris ile görüşmelerde bulunarak gerekli önlemlerin alınmasını ve Selanik Valisi Lamsros’un değiştirilmesini talep etmiştir.61

Bu arada Komisyon çalışmalarını daha sistemli hale getirmek maksadıyla Karma Komisyon içerisinde birtakım alt komisyonlar oluşturmuştur. Bu alt komisyonlar ahâlinin mübâdelesi, emlâk, emval ve eşyanın tasfiyesi muamelâtı, Türkiye ve Yunanistan’dan altın ihracına dair hükümetlerce ilân edilen kanunların tetkiki ve mübâdeleye tatbiki meseleleriyle ayrı ayrı ilgilenecekti.

Birinci ve ikinci alt komisyonların reisi Mr. Widding olup, birinci komisyonda aza olarak Türk delegesi Hamdi Bey ve Yunan delegesi Kakfakitis(?); ikinci alt komisyonda ise Türk delegesi İhsan Bey ve Yunanlı Pallis bulunmaktaydı. Üçüncü komisyon reisi ise İsveçli tarafsız aza olup, aza olarak Senüyiddin Bey ve Calvocoressi yer almaktaydı.62 Birinci alt komisyon bütün Makedonya’yı dolaşarak Müslümanların durumunu tetkik edecek, ikinci komisyon ise Müslümanlara uygulanan mezalimi, müsadere

59 Vatan, 17 Teşrinievvel 1339.
60 Vakit, 29 Teşrinievvel 1339.
61 BCA, 030.10.1/121.864.23.
62 Vatan, 17 Teşrinievvel 1339.

Erzincan Eğitim Fakültesi Dergisi Cilt: (8) Sayı: (1) Yıl:2006
117

edilen emlâk ve emvalin iadesi, evlerinden çıkarılanların tekrar buralara yerleştirilmeleri meseleleriyle ilgilenecekti.63

Komisyonun altıncı toplantısında Tevfik Rüştü Bey, 1912 senesinden sonra Yunanistan’ı terk etmiş olan Türklerin emlâk ve arazilerinin durumunu gündeme getirmiştir. Bu gibi emlâk ve araziler Yunan Hükümeti tarafından kiraya verildiğinden ya da sahipleri bulunamadığından dolayı müsadere edilmiş bulunduğundan derhal sahiplerine iade ve tazmini istenilmiş, ayrıca “Türkiye’de de bu tür şeyler olmuşsa Türk Hükümeti’nin de bunları sahiplerine iade edeceğini” ilâve edilmiştir. Tarafsız aza Mr. Widding ve General De Lara Türk Heyeti’nin görüşünü tasvip etmiştir.64

Ayrıca Komisyon’un sonraki toplantılarında: Mübadillerin nakillerine başlanarak ilk kafilenin yola çıkarılması, muhacirlerin eşya ve emval-i menkûlelerini kontrolsüz olarak beraberlerinde götürebilmeleri, mübadillerden hiç bir vergi alınmaması,65 iki ülke hapishanelerinde bulunan tutukluların derhal serbest bırakılmaları, mübâdeleye tâbi olanların askere alınmamaları ve askerde bulunanların terhis edilmeleri;66 Tevfik Rüştü Bey ile Yunan Heyeti Reisi Eksindaris arasındaki ikili görüşmeler sonucunda ise İstanbul’dan Türk pasaportuyla ayrılan Rumların İstanbul’a geri dönebilmeleri, pasaportsuz olarak gidenlerin ise geri dönmelerine izin verilmeyip, sadece mallarının iadesi kararlaştırılmıştır.67

Komisyonda yer alan Türk ve Yunan üyeleri arasında yaşanan belki de en büyük sorun sözleşmenin ikinci maddesinin uygulanmasında çıkmıştır. İstanbul Rumları ile Batı Trakya Türklerini mübâdeleden muaf tutan ikinci maddenin, 68 İstanbul'da mümkün olduğu kadar fazla sayıda Rum bırakmak isteyen

63 Vatan, 13 Kanunusani 1339.
64 BCA, 030.10.1/123.875.6. Tevfik Rüştü Bey Yunanistan’daki Türk emlâki meselesini daha sonra Yunan Başvekili Kafandaris ile de görüşmüş, bu görüşmede Yunan Başvekili gerekli emirlerin verildiğini ifade etmiştir. Yunan Heyeti Reisi Papas ise malları müsadereye uğrayanların bir listesinin kendilerine verilmesini isteyerek, bu konuda gerekli tedbirlerin alınacağı taahhüdünde bulunmuştur. Bkz. BCA, 030.10.1/121.864.23.
65 Vakit, 20 Teşrinisani 1339.
66 Ahenk, 28 Teşrinisani 1339.
67 Vatan, 19 Şubat 1340.
68 Bahse konu ikinci madde şu şekildedir: “2. Birinci maddede musarrah olan mübâdele atideki ahâliye şamil değildir: A. Dersaadet Rum ahâlisi; B. Garbî Trakya’nın Müslüman ahâlisi. Dersaadet’in Rum ahâlisi addedilecekler 1912 kanunu mucibince tahdit edilmiş bulunan Dersaadet Şehremaneti havzasında 30 Teşrinievvel 1918 tarihinden mukaddem sakin bulunmuş olan bilcümle Rumlardır.Garbî Trakya’nın Müslüman ahâlisi addedilecekler,

Erzincan Eğitim Fakültesi Dergisi Cilt: (8) Sayı: (1) Yıl:2006
118

Yunan Hükümeti tarafından farklı biçimde yorumlanması, krizin büyümesine neden olmuştur. Muhtelit Mübâdele Komisyonu’nca çözümlenemeyen bu mesele, daha sonra Milletler Cemiyeti'nin kararı ile Milletlerarası Daimî Adâlet Dîvânı'na götürülmüştür. Adalet Divanı’nın 21 şubat 1925 tarihinde aldığı kararlar69 taraflar arasındaki anlaşmazlığı çözümleyememiştir. Yunanistan’ın, Batı Trakya'daki Türklerin mallarına el koyması, buralara Türkiye'den giden Rumları yerleştirmesi ve Batı Trakya’daki Türkleri sindirmeye yönelik hareketleri üzerine, Türkiye de İstanbul'daki Rumların mallarına el koymuştur. Bütün bu gelişmeler üzerine 1 Aralık 1926 tarihinde Türk ve Yunan Hükümetleri arasında imzalanan Atina Antlaşması ile problem yeniden ele alınmış,70 ancak, Türk tarafının iyi niyetli yaklaşımlarına rağmen mesele çözümlenemeyerek 1930 yılına kadar sürüncemede kalmıştır. Nihayet taraflar 10 Haziran 1930 tarihinde imzaladıkları yeni antlaşma ile meseleyi çözümlemiş,71 bu tarih aynı zamanda Türk-Yunan ilişkilerinde yeni bir dönemin başlangıcı olmuştur.72

Böylece Muhtelit Mübâdele Komisyonu, 10 Haziran 1930 tarihli ve öncesinde imzalanmış antlaşmalar çerçevesinde meseleyi halletmiştir. Komisyon bütün bunlardan başka 9 Mayıs 1924 tarihli 22 nolu toplantısında yabancı ülkelerde ikamet etmekte olan mübadiller; 31 Mart 1927 tarihli ve 35 nolu toplantısında Lozan Antlaşması'nda zikredilen Rum Ortodoks dini ifadesinden ne anlaşılması gerektiği; 12 Eylül 1928 tarih ve 49 nolu toplantısında veraset ve 2 şubat 1931 tarih ve 75 nolu toplantısında ise mübadillere intikal eden gayr-i mübadillerin mirası konularına açıklık getirmiştir.73

6. Tâli Komisyonlar

Karma Komisyon, Müslümanların hayat ve mallarının muhafazasını temin ile nakillerine nezaret etmek üzere birtakım tâli komisyonlar da oluşturmuştur.74 Karma Komisyon’un beşinci toplantısında kurulması kararlaştırılan tâli komisyonların,75 biri Türk, biri Rum ve reisi de tarafsız azadan ol-

Bükreş Muahedesiyle 1913’te tayin edilen hattı hududun şarkındaki havalide mütemekkin
bilcümle Müslümanlardır” (BCA, 272.00.12/40.40.3).

69 Kararlarla ilgili olarak bkz. Mehmet Gönlübol ve Diğerleri, Olaylarla Türk Dış Politikası (1919-1973), c. I, Ankara 1983, s. 66.
70 Atina Anlaşması kararları için bkz. Atuner, Mübâdeleye Dair Türkiye ve Yunanistan
Arasında, s. 12.
71 Anlaşmanın maddeleri için bkz. Atuner, Mübâdeleye Dair Türkiye ve Yunanistan Arasında, s. 25-32.
72 Fahir Armaoğlu, 20. Yüzyıl Siyasî Tarihi (1914-1990), Ankara 1986, s. 326.
73 Atuner, Mübâdeleye Dair Türkiye ve Yunanistan Arasında, s. 138-160.
74 Vatan, 17 Teşrinievvel 1339.
75 BCA, 030.10.1/123.874.10.

Erzincan Eğitim Fakültesi Dergisi Cilt: (8) Sayı: (1) Yıl:2006
119

mak üzere üç kişiden ibaret olması kararlaştırılmıştır.76 Tâli komisyonların
sayısı beş adet olup şu şekilde teşkil edilmiştir:77

Komisyonun Adı Tarafsız Aza Türk Aza Yunanlı Aza
I. Selânik Tâli Komisyonu Heg Mustafa Arif Bey Anastas
II. Kandiye Tâli Komisyonu Duhaller Reşad Nuri Bey Andriyas
III. Hanya Tâli Komisyonu Filip Ali Bey Antuan
IV. Drama Tâli Komisyonu William Aziz Bey Nicolas
V. Kavala Tâli Komsiyonu Cristian Hüseyin Bey Sorandi

Bunlardan başka Kozana, Kayalar ve Komotin’de üç tâli komisyon daha teşkil edilmiştir. Kozana ve Kayalar’daki tâli komisyonlar Hollandalı Fon Ostwen ile Baron Lenden’in başkanlığı altında bulunmaktaydı.78 Yunan Heyeti’nin teklifi üzerine ayrıca İstanbul, İzmir, Mersin, Samsun ve Şarkî Trakya’da da Rumların sevklerine nezaret etmek üzere birer tâli komisyon oluşturulması kabul edilmiştir.79 Türkiye’de teşkil edilen komisyonlardan en önemlisi, İstanbul Tâli Komisyonu olup İsveçli Kilza’nın(?) başkanlığında bulunmaktaydı.80 İstanbul Tâli Komisyonu çalışmalarını Tokatlıyan Oteli’nde sürdürmüştür. Bu komisyon İstanbul’dan gitmiş olan Rumlar’a ait emlâkin kıymetini ve İstanbul’dan gidecek olan Rumların miktarını tespit işi ile
meşgûl olacak81 ve ayrıca Mayıs 1924 tarihinden itibaren Çatalca Rumları’nın
sevklerine nezaret edecekti.82 İstanbul Tâli Komisyonu’ndaki Türk aza ise sabık Bükreş Sefareti Müsteşarı Esad Cemal Bey idi.83

İsveçli Chahmepa’nın başkanlığında bulunan Samsun’daki tâli komisyon Kastamonu, Samsun, Trabzon ile Erzurum ve Sivas vilayetleri Rumları’nın sevklerine nezaret edecekti. Mersin’de Danimarkalı Alfabro’nun başkanlığındaki komisyon ise Niğde, Kayseri, Konya ve İzmir’de bulunan Rumların sevkleriyle meşgûl olacaktı.84 Temmuz 1924’te Niğde ve havalisine mübadil Rumlarla ilgilenmek üzere Ali Haydar Bey ile Yunanlı aza Mavridis gönderilmiştir.

Yozgat Tâli Komisyonu’na Yunan aza olarak Filipotis tayin edilmiş,

76 Vatan, 3 Teşrinievvel 1339.
77 Hakimiyet-i Milliye, 30 Teşrinisani 1339; Vatan, 30 Teşrinisani 1339; Vakit, 30 Teşrinisani
1339; Anadolu’da Yenigün, 24 Teşrinievvel 1339.
78 Vakit, 25 Kanunusani 1340.
79 Vatan, 20 Teşrinisani 1339.
80 Vakit, 25 Kanunusani 1340.
81 Vatan, 22 Kanunuevvel 1339.
82 Vakit, 25 Kanunusani 1340.
83 Vatan, 22 Kanunuevvel 1339.
84 Vakit, 25 Kanunusani 1340.

Erzincan Eğitim Fakültesi Dergisi Cilt: (8) Sayı: (1) Yıl:2006
120

komisyona çalışma yeri olarak Maliye Mektebi tahsis olunmuştur.85 Yozgat Tâli Komisyonu, ayrıca Keskin Rumları’nın sevk işlemleriyle de ilgilenecekti.86 1924 yılı sonlarında mübadillerin nakilleri büyük ölçüde tamamlanmış olduğundan Kavala, Drama, Kozana ve Kayalar Tâli Komisyonları kaldırılmıştır.

Selanik ve Epir’deki Tâli Komisyonlar ise bir müddet daha faaliyetlerine
devam etmişlerdir.87

SONUÇ

30 Ocak 1923 tarihinde imzalanmış olan “Türk ve Rum Ahâlinin Mübâdelesine Dair Sözleşme ve protokol” ün uygulanması, Yunanistan’dan nakledilecek Türklerden ilk kafilenin 1923 yılı Kasım ayı sonlarında Türkiye’ye hareket etmesiyle başlamış ve mübâdelenin tamamlanması, taraflar arasında yaşanan bir takım sorunlardan dolayı 1930 yılına kadar devam etmiştir. Muhtelit Mübâdele Komisyonu, bu süreç içerisinde, üzerine düşen görevleri mümkün olduğunca yerine getirmeye çalışmıştır. Bununla birlikte zaman zaman komisyonun çalışmalarını çeşitli nedenlerle yerine getiremediği de görülmektedir.

Bunun nedenleri arasında komisyon üyeleri arasındaki uyuşmazlıklar, özellikle Yunanlı delegelerin Lozan’da konu ile ilgili alınan kararları ihlâle yönelik çabaları
ve uzlaşmaz tutumları dikkat çekmektedir. Meselâ İstanbul Rumlarından anlaşılması gerekenlerin kimler olduğu sözleşmenin ikinci maddesinde açıkça belirtilmesine rağmen, Yunan Hükümeti’nin bunu kendi menfaatlerine uygun olarak yorumlamasından dolayı, komisyonun meseleyi çözümleyememesi, devletler düzeyinde halledilemeyen bu problemin (établis) Adalet Divanı’na kadar götürülmesi ve son olarak 1930 tarihinde Türk ve Yunan Hükümetleri arasında imzalanan anlaşma ile neticelendirilmesi buna örnek olarak gösterilebilir.

Diğer taraftan başlangıçta tespit edilen Türk, Yunan ve tarafsız üyelerin
ölüm, istifa vb. nedenlerle mübâdele nihayetine kadar görevlerine devam edememeleri
de komisyonun uyumlu bir şekilde çalışmasına engel teşkil etmiştir.

Karma Komisyon son olarak 1934 yılına kadar görevini sürdürmüş, 9 Aralık 1933 tarihli “Türk-Rum Ahâli Mübâdelesi Muhtelit Komisyonu’nun İlgâsına Dair Ankara Mukavelenâmesi” ile kaldırılmıştır.88

85 Vatan, 23 Haziran 1340.
86 Keskin, 1 Eylül 1340.
87 Cumhuriyet, 17 Teşrinievvel 1340.
88 Düstur, 3. Tertip, c. 15, (ty), s. 85; Atuner, Mübâdeleye Dair Türkiye ve Yunanistan Arasında, s. 34.

KAYNAK: http://www.erzincan.edu.tr/birimler/egitim/userfiles/eefdergi/8_1/8_1_8_celebi_107-120.pdf

Mübadele Allahın belası bir şeydi

Balkan Savaşı’ndan itibaren Ege’nin iki yakasından yapılan zorunlu göçler kimseyi mutlu etmedi...

DURSUN ÖZDEN


yas01.jpg Yüzyılın ilk çeyreği biterken (1924) Ege Denizi’nin iki yanında oturan yüz binlerce insan, karşılıklı yurt değiştirdi. Vapurlar, trenler mi yol alıyor evler mi, bilemediler. 1912’de Balkan Savaşı ile başlayan göç dalgası binlerce Müslümanı Anadolu’ya savurmuştu. Ardından I. Dünya Savaşı patlak verdi. Kurtuluş Savaşı sırasında ve sonrasında, bu göç dalgası daha da büyüdü.
1924’de Lozan’da imzalanan “Nüfus Mübadelesi (değişimi) Sözleşmesi" ile büyük bir nüfus değişimi yaşandı. Selanik’ten Kavala’dan Girit’ten, Kesriye’den, Kozana’dan yaklaşık 400 bin Müslüman geldi. Anadolu’da yaşayan 1 milyon 300 bin Ortadoks Rum, Yunanistan’a göç etti. Orada yeni yurtlarını, yeni evlerini kurmaları kolay olmadı. Yıllarca çadırlarda ve barakalarda, büyük acı ve kayıplarla yaşadılar. Yolda ve yeni yurtlarında pek çoğu hastalandı ve öldü. Herkes doğduğu evi, diktiği ağacı ve komşularını özledi.

Burada doğduysa da..
Uzun yıllar sonra Yunanistan’dan kalkıp eski köylerini ziyarete gelenlerden Konstantin Feyzioğlu (95) “Mübadele (değişim) Allah’ın belası bir şeydi" diye söze başladı . “Bir başka ülkeye, bir başka denize gidelim dedim. Bundan daha iyi bir kasaba buluruz elbet. Her çabamız, kaderin olumsuz bir yargısıyla bir ceset gibi gömülür kalbimize. Aklım daha ne kadar kalacak bu çorak ülkede. Yüzümü nereye çevirsem, nereye baksam, etrafta bir kara yıkıntı görüyorum. Bunca ömür tükettiğimiz bu ülkede, neden komşularımızdan ve topraklarımızdan bizi kopardılar? Cami ve kiliselerimizle, bayram ve yortularımızla gül gibi geçinip gittiğimiz kapı komşumuzla ayrı düştük. Oysa, iyi komşu kardeşten de üstündür."
Ortodoks bir anne ve Müslüman bir babanın çocuğu olduğunu söyleyen Kostantin Feyzioğlu’na göre iki halk arasındaki fark şundan ibaret: “Rumun avanağı yokuşta sigara içer, Türkün avanağı yokuşta nara çeker."
Gelveri; Ihlara, Misli, Konaklı, Aktaş, Niğde, Bor, Kavuklu, Ovacık, Maden, Ereğli, Ulukışla... ve öteki Anadolu kasaba ve köylerindeki komşularını özleyen göçmen Rumlar, geldikleri yurtlara bir türlü alışamadıklarını söylüyorlar. Zaman zaman “memleket" dedikleri bu ata topraklarını ve evlerini ziyarete geliyorlar. Onlar İç Anadolu’da bu topraklarda doğmuşlardı. Gelveri onların ana vatanı idi. Akakiadis Pantelis, Gelveri’de doğdu, Yunanistan Nea Kalveri’de ak düştü saçlarına. Ve bu kasaba hep arkalarından gitti. 1911 doğumlu Akakiadis, anasından öğrendiği Türkçe ile; “Gelveri’nin toprağını, suyunu ve taşını özledim..." diyor. Eski adı Gelveri olan Güzelyurt’ta her sabah sokakta göç öyküleri dolaşıyor. Yıllar önce Gelveri’den göç edenler, bu ak saçlı insanlar ömürlerinin son göçünü yenileyerek, torunları ile birlikte Gelveri’ye geldiler.
Farklı inançlar, yıllarca yan yana yaşamış burada. Dost ve komşu olmuşlar. Aynı dilde, aynı türküyü söylemişler. Türkçe, onların ana dili olmuş. Türküleşmiş:

“Emek kaldı orada..."
“Haniya da benim elli direm pastırmam / Konyalı’dan başkasına bastırmam / Yürü yavrum yürü, Konyalım yürü / Şimdi burdan geçti, Konyalı’nın biri..."
İonya’da oturan Yorgis Yamıkoğlu, Selanik’te oturan Statios Efstadiadis, Kavala’da oturan Makridis Uzunoğlu, Kozana’da oturan ve zurna çalan Hristofos Hristoforidis ve öteki göçmen Anadolu Rumları, atalarından öğrendikleri “Karamanca" dili ile özlemlerini ve tepkilerini dile getirdiler. Karamanca, Rumca, Türkçe ve Farsça karışımı bir dil. Kaval ve kemençe çalan Hristofos (1905 doğumlu): “Hepimiz Allah’ın adamıyız. Rum - Türk ayrımı niye? Bize burada el gibi bakıyorlar. Kendimizi turist gibi görüyoruz. Bir türlü ısınamadık buralara..." Bildiği Türkçe tüm sözcükler, öztürkçe idi. “Benim bubamın anası iyi halva yapardı. Anamda gevsi yıkar, gülibikli horuzun etini kalaylı bakır tasta bize virirdi. Bubam da avratlara bakar, göz hamamı (banyosu) yapardı. Yunanistan’a geldik ve mutsuz olduk... Emeğimiz kaldı orda..." dedi...

“Kaçgıncılık çok zor... “
“Kaçgıncılık çok zor..." diye söze başlayan Politeseni Katrancis, “cin arabası" dediği bisiklete binemeden göçte ölen kardeşini ve göçü anımsadığını, göz yaşları içinde anlattı:
“Yayla zamanı idi. Mayıs ya da haziran ayı. Gelveri’den Ihlara’dan ya da Aksaray’dan Hasan Dağı’nın yamaçlarına sürüleriyle göç eden komşularımız (Müslüman) bize ağlayarak el sallıyorlardı. Hakkınızı helal edin, dediler. Helallik, Türklerde çok önemli bir inanç. Yunanistan’dan gelen bir komisyon ile Türk yetkililer mallarımıza kıymet biçtiler. Taşınmaz tüm mallarımızı ucuza verdik, çoğunu bağışladık. Komşularımız arkamızdan su attılar. Tekrar geri gelelim diye. Kağnılarla, at arabaları ile Konya Ereğli’ye geldik. Bir kısmımız da Niğde üzerinden (o tarihte Niğde’de tren yolu yoktu) Ulukışla’ya geldi. Bir hafta burada, Öküz Mehmet Paşa Hanı’nda konakladık. Tren vagonları içine doluştuk. Tren Toros Dağları’nın içinden geçen tünellerden ilerlerken, bir bilinmeyene doğru yol alıyorduk. Tren mi yol alıyor, evler mi, bilemiyorduk. Karaisalı ve Yenice istasyonlarında bizleri taşlayanlar oldu. Sonra, Mersin limanı’na geldik. Yolda, asker kaçağı Türk eşkıyalar bize zarar verdi."

Aziz’in naaşı da göç etti
Başımıza kötülük gelmesin diye Hıristiyanlığı Anadolu’da yayan Aziz Grigoryos’un naaşını, bulunduğu yerden çıkardık. Elliye yakın sandığın içine yerleştirdik. Her kasa 80 okka kadardı. Arabalara yükledik. Trene ve oradan da vapura bindirdik. Denizde bir fırtına başlayınca Aziz’in parçalara ayrılmış naaş sandıklarına sarılarak dua ediyorduk. Ama hiç faydası olmuyordu. Çünkü yolda çok insan öldü. Babam, ‘goyu mu olur, gabardıcın gölgesi...’ türküsünü ünlemeye başladı.
İtalyan ve Türk gemileriyle Selanik’in Karaburnu Limanı’na geldik. Burada karantinadan geçtikten sonra Türklerin başlattıkları köylere gittik. Sıtma, hastalıklar yakamızı bırakmadı. Yerli Rumlar, bize göçmen olduğumuz için çok kötü davrandılar. Mutluluk ve komşuluk, Anadolu’da kaldı...
“Biz memlekette iken..." diye söze başlayan göçmen Rumların, Gelveri’den Nea Kalvari’ye uzanan göç destanları anlatmakla bitmiyor.
Nea Kalvari Kültür Merkezi Müdürü Kaplanis Iosifidis, kınalı kaşıkla oynayıp, “Sevda nedir bilmezdim, o da geldi başıma..." türküsünü söylerken şöyle diyordu: “Kalbimizi biliyorsunuz. Seviyoruz birbirimizi. Düğünlerimize sizi bekliyoruz. Sizi davet ediyoruz, evlerimize gelin. Bizler komşuyuz. İyi komşu kardeşten de üstündür..." Atalarının bıraktığı eski evlerini, kiliselerini ve komşularını özleyen, kardeşlik çağrısı yapan bu insanlara, kucak açan Güzelyurt (Gelveri) Belediye Başkanı Süleyman Gümüş ise, “Tek meyva ile bahçe olmaz" diyor... Oysa, Hasan Dağı zaman içinde akıp giden tarihe tanıktı... Bir göç türküsü gelir uzaktan: “Göçün ucu Ulukışla’ya ulaştı / Bostanı bozulmuş bağlara döndük / Ağlamaktan kan doldu gözlere / Kaynağına akan çaylara döndük..."

Mübadelede bir göçmen ailesinin elindeki belgeler

Doç. Dr. Kemal ARI'nın Türk Ticaret-i Bahriyyesi ve Mübadele Gemileri adlı eserinden:

Bir göçmen ailesinin elindeki belgeler genellikle şunlardı:

1. Aile Kimlik Belgesi: Bu belgede, ailenin Yunanistan’dan ayrılacağı limanın adı, aile reisi olan erkeğin ve diğer yetişkin erkeklerin adları, kadın ve çocukların sayısı, ailenin toplam nüfusu, kimliğin düzenlendiği tarih, düzenleyen karma komisyonun resmi mühürle onayı, yolculuğun ücretli olup olmadığına ilişkin karma komisyonun notu yer almaktaydı.

2. Aşı Belgesi: Göçmen ailesindeki hangi bireye, hangi aşıların uygulandığına ilişkin, sağlık kuruluşlarının kaydı yer almaktaydı.

3. Tasfiye Talepnamesi: Göçmen ailesinin Yunanistan’daki mal varlığının miktarını ve paraca değerini ayrıntılarıyla gösteren ve Muhtelit Mübadele Komisyonu’na sunulması gereken belgenin bir kopyası. Bu belgeler göçmenin kendisi tarafından doldurulmuş, yerel ihtiyar heyetince imzalanmış ve karma komisyon tarafından da onaylanmıştı. Göçmen ailesinin talepnamede gösterdiği mal varlığının sonradan yapılacak incelemesinde doğruluğu saptandığında Türkiye’deki terk edilmiş mallardan hakkını alması öngörülüyordu.

4. Göçmen Yunanistan’dayken, Yunan makamlarınca müsadere edilen mallarına karşılık verilmiş makbuzlar ve resmi tutanak.


Ayrıca, göçmen ailesi vapurdan inince ilgili iskân mıntıka müdürlüğünce aşı durumunu ve iaşe edildiklerini gösteren, bir başka kimlik daha veriliyordu. Bu belgelerin en önemlileri kimlik, tasfiye ve aşı belgeleriydi. Aşılar, daha önce bu kentlere gelmiş olan İmdadı Sıhhi kurulları tarafından yapılıyordu. Ancak bu yeterli değildi.

Bir kere, Ankara’dan, Mübadele, İmar ve İskân Vekâleti’nden gelen emirler uyarınca gemilere yükleme yapmaları zorunluluğu vardı. Limanlara yığılan insanlar, gelişigüzel gemilere bindirilmeye çalışılıyor değildi. Bir düzenin olması, Türkiye’de yerleştirme planlarına uygun bindirme yapılması gerekiyordu. Bunun için de hem Ankara’dan gelen talimatlar dikkate alınıyor hem de göçmenlere ilişkin bilgiler düzenli olarak kimi defterlere kaydedilerek, tasnif ve istatistikler yapılıyordu.

Kaynak ve devamı: http://www.dtoizmir.org/türk_ticareti_bahriyesi.pdf

Mersin’e gönderilen muhacirler arasında veba

Mübadele Sürecinde Göçmenlerde Salgın Hastalık Riski ve “Fare İtlafı”
Doç. Dr. Kemal Arı

Türkiye’ye indirme iskelelerine indirildikten sonra örneğin Mersin’de göçmenler arasında veba görülmüştü. Bu konuyla ilgili bir haberi, o dönemin en önemli gazetelerinden biri olan ve İstanbul’da yayınlanan İleri gazetesi, yerel bir gazeteden aktararak şu şekilde vermekteydi:

“Mersin’e gönderilen muhacirler arasında veba: Geçen Pazar ertesi günü Mersin’e İstanbul vapuruyla 2993 ve Rize vapuruyla 866; Silifke Taşucu’na da 614 muhacir çıkarılmıştı. Muhacirlerin ezici çoğunluğu Kozanalı’dır. Muhacirler Mersin’e gelmişlerdir. Urla ile Mersin arasındaki vapur yolculuğu pek fena şartlar içinde geçmiştir. Vapurda tabip bulundurmak ve sağlık önlemleri almak gibi şeyler hatırdan geçtiği için hamilelikleri esnasında dört kadın vefat etmiş, değişik hastalıklardan da sekiz kişi ölmüştür. Yeni Adana’nın yazdığına göre vapurda doğan çocuklardan yalnız birisi sağ kalmış, muhacirler Urla’daki memurların kayıtsızlığından çok şikâyetçidirler. Mersin’e çıkan muhacirler yakında Kayseri ve Niğde havalisine sevk olunacaklardır”.

KAYNAK VE DEVAMI: http://www.samsunmubadele.org.tr/haberdetay.asp?id=1839

TÜRKİYE’DE TOPRAK MÜLKİYETİ VE TARIMSAL DEĞİŞMEDE MÜBADİLLER

Kemal ARI

GİRİŞ

Cumhuriyet döneminin tarihsel süreçte toplumsal, ekonomik, kültürel ve hatta siyasal yapısını inceleyecek bir araştırıcının, göçler ve göçmenler olgusuna yönelmesi kaçınılmazdır. Belki kimilerince abartılı bir söz sayılabilir ama, bu iki temel olguyu dikkate almadan, sağlıklı bir tarihsel çözümleme yapmak neredeyse olanaksızdır. Çünkü Türkiye, yüzyıllar boyunca göçlerin ve göçmenlerin ülkesi olmuş; toplumsal, ekonomik, kültürel ve siyasal süreçler, bu olguların yoğun etkisi altında biçimlenmiş ve gelişmiştir. Türkiye’nin yaşadığı toplumsal değişme süreci içinde, değişmeyi ve gelişmeyi belirleyen etkenlerin en başında göç olgusunun geldiği görülebilir ve bu sav, asla bir abartı sayılmamalıdır. Çünkü Türkiye nüfusu, neredeyse üç yüzyıl boyunca, başta Balkanlar olmak üzere, değişik coğrafik alanlardan nüfus alarak beslenmiş, aynı oranda olmamakla birlikte, farklı coğrafik bölgelere nüfus da vermiştir. Pek doğal olarak, toplumsal kişiliği bu göçlerle birlikte aktarılan soyut ve somut kültürel normlar, kurumlar, kavramlar ve simgeler beslemiştir. Pek çok ayrı kaynaktan beslenen bu yeni siyasal, toplumsal, ekonomik ve kültürel yapının, temelinde en önemli kalıt tarihsel birikimi ile Anadolu kültürleri olmakla birlikte, ortaklaşa yaratılmış bir sentez olduğu söylenebilir. Koşullar, 20. Yüzyılın başında siyasal ve toplumsal temelde uluslaşma sürecini dayattığında, bu süreci zorunlu kılan en önemli etken, çoğu zaman merkezi siyasal erkin istenci ve iradesi dışında, nüfusun, doğal bir eğilimin akışın sonucunda, kendiliğinden türdeş bir nitelik kazanması olmuştur. Bu türdeşlik, etnik bir türdeşlik olarak algılanmamalıdır; siyasal ideolojiye ters düşmüş olsa bile, bu türdeşlikte dinsel normların üstlenmiş olduğu işlev, etnik bütünlükten çok daha ağırlıklıdır. Sonuçta yaratılan bir ulus devlet ve çağdaş anlamda ulusal bir kültür olduğuna göre, siyasal istenç temelinde ortaklık duygusu, gelecekte ortak yaşama arzusu ve kültürel zenginliklere dayalı birlik ruhu, farklı coğrafyalardan kalkıp Anadolu’da buluşan grupların en belirgin hareket noktasını oluşturmuştur. Aslında bu olgu hem bilimsel kriterlere uygunluk özelliği hem de çağdaş bir nitelik taşımaktadır.

İmparatorluktan ulus oluş sürecine koşut oluşan nüfus yapısında ve bu nüfusun özelliklerine göre niteliği belirlenen toplumsal dokunun oluşumunda, siyasal ve kültürel temelde biçimlenen bu türdeşliği görmek olanaklıdır. Toplumsal değişmeye dayalı olarak yeni bir karakter alan bu toplumsal doku, toplumsal değişmeye göre kimi zaman büyük kırılışlar ve kopmalar, kimi zaman da baş döndürücü sıçrayışlarla yeni bir nitelik almıştır. Bu niteliğin en önemli yanı da bu toplumsal dokunun doğallığıdır. Bu doğallık, uluslaşma sürecinde koşulların zorlamasıyla ve hatta siyasal istenç ve gücün tam tersi yöndeki çabalarına karşın, kendiliğinden gelişmiştir. Aslında bu gelişmenin akışını hızlandıran olgu ise, belki de biricik etken olarak göçlerdir. Göçler, eski siyasal, kültürel ve toplumsal yapıda görülen ve sık sık Osmanlı siyasal otoritesi için baş ağrıtan yapay dayatmaları kendiliğinden parçalamıştır. İdeolojik eğilim ve tavırlar, bu parçalanmayı aslında hiç bir dönemde belki de geleneksel anlayışın dışında bir sürec olduğu için hiç de anlayışla karşılamamış, hatta çoğu zaman süreci hızlandıran ciddi siyasal kopuşları, “ihanet” olaraka görüp, “aldatılmışlık” psikolojisinin verdiği bir tepkisel tavırla yorumlamıştır. Doğrusu, bu tepkisel tavrın dozu arttıkça, bilimsel düşünce, anlayış, yorum ve bakış açıları da radikal siyasal eğilimlere kadar gitmiştir. Bu durumu, hem Osmanlı’dan kopan ulus devletlerde, hem de Osmanlı’nın son anına kadar sahiplenmişlik duygusu ile itaatını ve bağlılığını göstermiş siyasal gruplarda görmek olanaklıdır.

Buna benzer duyguları çok daha farklı olanlarıyla birlikte ve aynı anda, göç eden kitlelerde görmek de olanaklıdır. Hemen belirtelim ki bu durum, üzerinde ayrıntılı olarak durmaya değer ayrı bir konudur. Göçü yaşayan insanların elbette her birinin ayrı öyküsü vardı; ayrıldığı toplumda, anılarıyla birlikte, bütün toplumsal ilişkilerini de bırakmış oluyordu; göç sırasında taşıdığı duygular, göçten sonra da değişime uğrayarak, başka olgularla birleşerek ve bütünleşerek, yeni bir içeriğe ve düzeye ulaşıyordu. Üstelik, özellikle zorunlu yer değiştirmeler açısından sorunun, toplumsal ve kişisel yansımalarından öte, siyasal ve hukuksal yönden de sonuçları vardı. Bu, bir anlamda, elbette konunun o günkü gelişmişlik düzeyine ve ölçütlerine göre, insan haklarına bir müdahale sayılabilirdi.

Soruna Türkiye Cumhuriyeti’nin siyasal ve toplumsal değişim, oluşum ve biçimleniş süreçleri koşutunda baktığımızda, sözkonusu yapının daha doğal sürece kavuşmuşsı ve istence dayalı bir siyasal birlik temelinde biçimlenmesi –yaşananlar bir kaç kuşağı etkileyecek oranda uzun süreli ve acı olmakla birlikte- ulus devletler için gerekli sonuçlar olduğu söylenebilir. Kendi ulusal benliklerine kavuştuklarında, ulus yapısı içinde görülmeyenece unsurlara ve kalıtlara yeni ulusal devletler hiç de hoşgörülü bakmıyor, hatta bunları, kendi güvenlik ve esenlikleri açısından son derece tehlikeli de buluyorlardı. Böyle olunca da, bu duygular, katı ırkçı, şiddete dayanan politikalara bile dönüşebiliyordu. Uluslaşma süreci açısından bu süreci doğal da karşılamak gereklidir. Gittikçe doğallık kazanan bu sürecin her bir ayrıntısında, göçlerle birlikte aktarılan soyut ve somut kültürel ve ekonomik etkenlerin etkili olduğu görülmüştür. Bu etkileri, toplumsal değişmeyle doğrudan ilgili en geniş süreçlerde olduğu gibi, en ayrıntıdaki toplumsal kurum, kavram ve simgelerde görmek de olanaklıdır. Dolayısıyla kentleşme, sanayileşme, tarımsal yapı, sınıfsal ayrışma, toprak mülkiyeti ve eğitim gibi genel kurumlarda olduğu gibi; kültürel yapının oluşumunda yer alan halkın ve halkı oluşturan grupların dili ve lehçelerinde, türkülerinde, giyim-kuşam ve folklorik unsurlarında göçlerin ve göçmenlerin etkisi görülebilir. Bir anlamda ulus devleti yaratan veyahut da ulus devletin yarattığı siyasal birlik ve bütünlük temelinde olduğu gibi, kültürel, toplumsal ve ekonomik yapısının oluşumunda göçler ve göçmenler, en önemli kaynak olma niteliğini gösterir. Dolayısıyla, Türkiye’nin toplumsal değişim, gelişim, oluşum ve biçimlenme süreçlerinin oluşumunda –asla gözardı edilmemesi gereken- göçlerin ve göçmenlerin ağırlıklı ve belirleyici bir işlevi olduğu önemle vurgulanmalıdır..

BÜYÜK MÜBADELE

Bu süreçte, gerek niteliği ve kapsamı, gerekse sonraki dönemlere aktardığı sorunlar açısından en önemli göç ya da göç ettirme olgularının en çok ilgi çekeni hiç kuşku yok ki “Büyük Mübadele”dir..

Büyük Mübadele, Türk Kurtuluş Savaşı’nın hemen ardından, bir olup-bitti ile ve bir anda ortaya çıkan; kısa bir süre sonra da boyutları ve kapsamı nedeniyle, döneminin en önemli sorunlarından biri durumuna gelen Batı Trakya dışındaki Yunanistan uyruklu Ortadoks nüfus ile, İstanbul dışındaki Müslüman nüfusun karşılıklı ve zorunlu değişimidir. Bu göç hareketinin sonunda, yaklaşık 1.700.000 insan, zorunlu olarak, yaşadığı topraklardan koparılmış ve bir başka ortamda yerleşmeye zorlanmıştır. Bu sayının l.200.000’ini, Anadolu’dan Yunanistana göç etme durumunda kalan İstanbul dışındaki Türkiye uyruklu Ortadoks Rumlar; 500.000’ini de, Yunanistandan Türkiye ‘ye gelmek ve yerleşmek zorunda bırakılmış Batı Trakya dışındaki Yunanistan uyruklu Müslümanlar oluşturmaktadır. Ne var ki, 30 Ocak 1923 Tarihli Rum ve Türk Ahali’nin değişimini öngören protokol, 18 Ekim 1912 yılından sonra doğup büyüdüğü bağlı olduğu toprakları terkeden kişileri de kapsamına aldığından, gerek Türkiye’ye gelen ve gerekse Türkiye’den ayrılan göçmenlerin sayısını çok daha yukarılara çekmek olanaklıdır.

Sorun, yalnızca nedenleri ve sonuçları açısından değil, yöntemi; ve gerek göç veren ülkeler; ve gerekse doğup büyüdüğu, içinde yaşadığı, bedensel, duygusal ve zihinsel gelişimini ve beslenmesini sağladığı doğal ve toplumsal çevreden isteği dışında zorla göçe zorlanan kişiler ve gruplar üzerindeki etkileri başlı başına inceleme konusu yapmaya değecek ölçüde önemlidir.

Öyle ki, mübadele sürecinin iki tarafı olan Türkiye ve Yunanistan’da, zorunlu göç olgusunun etkileri kısa görülmüş, ülkelerin sosyo-ekonomik, kültürel ve siyasal yapılarında büyük bunalımlar, kırılmalar ve parçalanmalar yaşanmıştır. Yeni oluşan toplumsal yapıyıda, zorunlu göçün kapsamı içinde yer alan kitleler, önemli yapı taşları misyonu üstlenmişlerdir. Toplumbilim verileri açısından, toplumsal yapıyı oluşturan etkenlerin çok çeşitli, karmaşık ve çoğu zaman da birbirleriyle iç içe geçmiş ya da birbirlerine bağlı oldukları düşünüldüğünde, bu yeni etkenin, oldukça ağırlıklı bir yer tuttuğu görülebilir. Dolayısıyla, bu sorunlar yumağının süreç içinde çözümü yolundaki gelişmeler, çok çeşitli diğer etkenlerin etki alanı içinde biçimlenmiş; buna koşut olarak da, göç olgusunun kendisi de toplumsal, ekonomik, kültürel ve siyasal yapının yeniden oluşumunda, olumlu ya da olumsuz yönleriyle belirleyici etkenlerin en başında yer almıştır.

Türkiye’de yeni yeni oluşmaya başlayan siyasal ve toplumsal sınıflar; toplumsal değişim ve dönüşüm süreçlerinde kendisini gösteren kurumsal örgütlenmeler, devlet yapısı içinde yeniden örgütlenmeye çalışan ve yeni bir ideolojik eğilim içine girmiş olan bürokrasi v.b pek çok üst yapı kurumu, pek çok kaynaktan olduğu gibi, yoğun göç dalgalarının ve bu dalgaların neden olduğu sorunların, ortadan kaldırdığı ya da doğası gereği yarattığı; ya da yeni bir biçim ve içerik verdiği sorunların ve olanakların içerisinde kendine bir yön belirleme, amaç ve işlev edinebilme durumuyla karşı karşıya kalmıştır. Bu etkiler, sözgelimi; yarı feodal nitelikli geri kalmış bir tarım ülkesinde, örneğin sanayileşme, yeni bir sermaye sınıfı ve güçlü bir özel sektör-devlet kapitalizmi yaratma süreçlerinde, eski dönemlerde devletin kaderini belirleyecek ölçüde güçlü bir sermaye oranını elinde bulunduran, göreceli de olsa, bilgi birikimleri, becerileri ve alışkanlıkları açısından, diğer kesimlere göre batı kapitalizmine uyum sağlayabilmiş on bir milyonluk Türkiye’den, 1.2 milyon kişilik yüzde sekseni kent kökenli bir kitlenin ayrılmasının ne türlü etkiler, etonomik ve toplumsal yapıda ne oranda kırılmalar ve çökmeler yaratabileceğini kestirebilmek hiç de zor olmasa gerekir. Aynı belirleme, üç aşağı beş yukarı Türkiye’ye getirilen yarım milyonluk Müslüman nüfus için de yapılabilir. Getirilen bu insanların yüzde otuzu kentlerden, yüzde yetmişi kırsal alanlardan gelmişlerdi. Türkiye’de nüfus boşalmalarıyla ortaya çıkan iş gücü, sermaye ve dolayısıyla üretim eksilmelerini önemli ölçüde sağlayacak nitelikte bulunuyorlardı; ticaret, sanayi, tarım ve hizmet sektörlerinde önemli bir ağırlığı omuzlayacaklardı. Ama bu kez de, göç olgusunun doğasından kaynaklanan zorluklar, içine katıldıkları toplumsal yapı içinde zaman zaman yaşanan oldukça yoğun dışlanmışlık duygusu ve eğimimi, yitirilen şeyleri yeniden elde etmeyi son derece zorlaştırıyor ve geciktiriyordu. .

Bir anlamda mübadele göçünü yaşamış olan kitleler, diğer etkenlerden kaynaklanan ama bütünüyle kendilerini de ilgilendiren sorunlar ortasında bir varoluş savaşımı vermek gibi bir yazgıyla karşı karşıya bulunuyorlardı.

Doğal olarak bu aratabilecek bu göç süreçlerinin öncesinde ve sonrasında ayrı göç dalgaları da ortaya çıkmıştır.

Türk Kurtuluş Savaşı’nın bitiminde, Türkiye’de yoğun bir hareketlilik gözlemlenmekteydi. Bu dönemde görülen göç hareketlerini, oluşum sırasına göre üç ana başlıkta toparlamak olanaklıdır: 1- Türkiye’den Türkiye dışına yönelik göçler; 2- Türkiye’de işgalden kurtarılmış yörelere yönelik içgöçler; 3- Türkiye dışından Türkiye’ye yönelik göçler...

Elbette bu göç süreçlerinin her birinin kendine özgü oluşum süreçleri, nedenleri ve sonuçları vardır.

İlk ana başlıkta belirtilen göçler, Türk Kurtuluş Savaşı’nın hemen bitiminde, Türkiye Rumlarının Türkiye’yi terk etmeleriyle ortaya çıkan göçlerdir. Aynı oranda olmamakla birlikte, Türkiye’den ayrılan Ermeni ve Musevilerin göçlerinin de bu kategoride ele alınması gereklidir. Bu süreçte, yaklaşık 1 milyon 300 bin insan, Türkiye’yi terk etmiştir. Bu sayının 1 milyon 200 binini Anadolu’yu terk eden Rumlar, 100 bin kadarını da Ermeniler ve Yahudiler oluşturmaktadır. Ikinci ana başlıkta belirtilen göçler, işgalden kurtulmuş yöre insanlarından büyük grupların, Rumlardan kalan malları yağmalamak amacıyla, Batı’ya doğru hareketleriyle oluşan göçlerdir. Bunların sayısının 200-250.000 arasında olduğu düşünülmektedir. Üçüncü başlık altında değinilen güçler ise, Yunanistan’dan mübadele yoluyla getirilen Müslüman Türk asıllı göçmenlerin neden olduğu göçlerdir. Bunların sayısı da 450.000’dir. Bu dönemde Türkiye’nin nüfusu yaklaşık olarak 11-11,5 milyon kadardı. 1 milyon 700 bin kişinin doğduğu topraklardan koparak, zorunlu olarak sınır ötesine göç edişinin, 250.000 kişinin de ülke içinde değişik nedenlerden dolayı yer değiştirmesinin, büyük bir tarihsel kargaşa ortamından sıyrılmış Türkiye’nin toplumsal, ekonomik, etnik ve kültürel yapısında ne denli derin etkileri olduğunu tahmin etmek zor değildir. Pek çok etkenle birlikte yaşanan bu göçler, değinilen boyutlarda yeniden oluşum, biçimlenme ve gelişme süreçlerinin nedeni olmuştur.

Bu göç hareketlerinin sonunda, Türkiye’de toprak, tarım ve mülkiyet ilişkilerinde ciddi değişmelere tanık olunmuştur. Toprak mülkiyeti yeni bir biçim ve karakter almıştır. Kapitalistleşme süreci yoğunluk kazandıkça, bu yeni nitelik, önemli bir belirleyici etken olarak rol oynamıştır. Ne var ki, Türkiye’de değinilen boyutlar açısından ortaya çıkan sorunları irdeleyen kapsamlı ve nitelikli çalışmalar pek yapılmamıştır. Üretim ilişkilerindeki değişmeler, yeni toplumsal statü arayışları, mülkiyet edinme süreçleri ve bunun ekonomik statü üzerindeki etkileri yeterince incelenmiş değildir. Başta göç eden kitlelerin göç etmesini gerekli kılan etkenler olmak üzere, bu göçlerle birlikte nüfusun aldığı yeni görüntü ve bu görüntünün ekonomik ve toplumsal yapı üzerindeki etkileri; toplumsal değişmenin akışına, niteliğine ve yönüne katkıları; toprak paylaşımı ve bu paylaşımın tarımsal yapıyı nasıl zorladığı; göç edenlerle yerli halkın çok yönlü uyum sorunları, kültürlerin ve sosyal antropolojik yönden davranış kalıplarının birbirini etkileverek yeni bir sentez yaratmasıyla ortaya çıkan yeni yapı vb. konuların sağlıklı bir biçimde incelenmesi; Türkiye’nin 75 yıllık tarihinin sonunda ulaştığı toplumsal, ekonomik ve kültürel ya pıyı tanımlavabilmek için özellikle gereklidir.

Aslında bu sorundan etkilenen karşılıklı birden fazla tarafı vardır. Bu taraflar; 1- Göç sorunun ağır, ezici yükünü göğüslemek zorunda kalan hükümetler; 2- Göç eden kitlelerin karşılaştıkları ekonomik, toplumsal ve psikolojik uyum sorunları; 3- Göçmenlerin ayrılmasıyla iş ve toplumsal ilişkiler alanında yarattıkları boşluğun yükünü ve sıkıntılarını omuzlamak durumunda kalan toplumlar; 3- Göçmenlerin içine katıldıkları ve yeni ilişki türlerine, davranış kalıplarına ve uyum süreçlerine zorladıkları toplumlar ve o toplumu oluşturan bireyler...

Bütün bu olgular ayrı ayrı inceleme konusudur ve bu olgular üzerinde düşünmek de, bir göç olgusunu nesnel yönleriyle anlayabilmek için özellikle gereklidir.

Aynı olguları, daha da çeşitlenmiş yönleriyle Mübadele Göçü’nde görmek olanaklıdır.

Bu sorunların en önemlisi Türkiyeden Yunanistana giden büyük bir Rum kitlenin bırakmış olduğu taşınmaz malların paylaşılmasıdır.Bu taşınmaz mallarla ilgili olarak uygulanan tutarsız, çelişkili ve yanlış politikalar, ister istemez haksız tasarruflara neden olmuştur. Özellikle tarım yapılabilir nitelikteki pek çok tarla, bağ ve bahçe ile fabrika, değirmen, atölye ve benzeri mallar, haksız tasarruflar sonucunda ilgisiz kişilerin mülkiyetine geçmiştir. Böylece, Cumhuriyet döneminin ilk yıllarından bu yana yeniden biçimlenen Türkiyenin toplumsal ve ekonomik yapısının oluşum sürecinde, haksız toprak, sermaye ve emlak edinen kişiler, önemli bir rol oynamışlardır.Türkıye de önce küçük sermayeli özel girişimciliğin, giderek de ileriki yıllarda büyük sermayenin oluşumunda, bu paylaşımın etkisinin büyük olduğunu söylemek yanıltıcı olmasa gerekir.

Buna karşın yine de haksız sermaye ve emlak edinme sürecini, hükümetlerin bilinçli olarak belli bir kesime rant sağlaması olarak görmek ve bşekil de algılamak da yanıltıcıdır. Aşağıda ayrıntılı olarak ele alınacağı gibi, başta bu arazilerin ve diğer taşınmazların ilgisiz kişilerin eline geçmesinde hükümetlerin kararsızlıklarının ve yanlış politikalarının etkisi olmakla birlikte, bu politikaların bilinçli olarak belli bir kesime rant sağlama çabasının sonu cu olduğu söylenemez. Haksız mal ve sermaye edinilmesinin asıl nedeni, savaş sonrasında hükümetin henüz hukuksal ve siyasal otoritesini kuramadığı kargaşa ortamında, bir olup- bitti ile bu mallara bazı kişilerce ‘cebren” el konuluşudur.

Mübadele Prosedürünün Güçlükleri ve Sorunları

Bilindiği gibi, Anadolu’da ve Doğu Trakya’da yaşamakta olan 1 milyon 200 bin Rum, Türk-Yunan Savaşının sonunda, taşınır ve taşınmaz mallarını bırakarak, Türkiye’yi terk etmiştir. Rum taşınmazlarından ev, dükkan, mağaza, fabrika, hamam, hastane gibi malların sayısal dökümü ile ilgili kimi bilgiler olmasına karşın, arazi ile ilgili güvenilir bir rakam elde bulunmamaktadır. Rumlardan geriye kalan tarım arazilerinin büyüklüğü; bu arazilerin, Türkiye tarımı içindeki verimlilik düzeyi, parasal ederi, ne tür tarım yapılan araziler olduğu gibi tür ve niteliğe bağlı konular, sağlam bilimsel verilerden çok, kimi aktarma ve söylentilerden öteye gitmemektedir. Kısacası; Rumlardan geriye kalan tarım arazilerinin bilimsel ölçütlere uygun bir ürün ve karlılık dağılımı elde bulunmamaktadır. Bu belirsizliğin anlaşılabilir nedenleri olmalıdır. Arazilerin ve diğer taşınmazların büyüklük ve eder yönlerinden ölçümlerini yapmak üzere birtakım kurulların oluşturulmasına ve bu kurulların öyle ya da böyle çalışmalarına karşın, sağlıklı bir dökümün elde bulunmayışı ilginçtir. Rumlar’dan kalan tarım topraklarının büyüklüğü ne kadardı? Bu arazilerin ne kadarında ne tür ürünler yetiştiriliyordu? Rumlar’ın ayrılışından sonra bu tarım topraklarının ne kadarı bürokrasinin denetimine geçti, ne kadarı yağmalandı? Yağmalanmamış toprakların ne kadarı yağmadan kurtarılabildi ve kurtarılabilenlerin de ne kadarı göçmenlere dağıtılabildi?

Ne yazık ki bu soruların çoğuna inanılır yanıtlar vermek güçtür.

En başta tapuların düzensizliği ve diğer resmi evraklardaki yanlış kayıtlar ve bu mallar üzerindeki spekülatif nitelikli haksız savlar, söz konusu ölçüm çalışmalarının gerçek ve nesnel sonuçlarını çeldirici nedenler olmuştur. Bu mallar üzerinde şu ya da bu şekilde sonradan yerli halk tarafından ileri sürülen mülkiyet hakkı savları, bu kuşkuların haklılığını ortaya koymakta, Rum arazilerinin gerçek boyutlarını saptamak konusunda karşılaşılacak zorluğun nedenlerinin kavranmasına da yardımcı olmaktadır.

Çağlar Keyder, olasılıklara dayanarak yaptığı bir hesabın sonunda, Rumların Türkiye’de, yalnız eski Aydın vilayeti içinde bırakmış oldukları toprak miktarının 270.000 hektar ya da 2.7 milyon dönüm kadar olduğunu belirtmektedir. Belirtilen bölgenin dışındaki Rum arazilerinin, Türkiye’nin hangi yörelerinde büyük oranlı olarak kümelendiğini belirleyebilmek neredeyse olanaksızdır. Kaldı ki, Keyder’in belirttiği yöre için verdiği rakam güvenilirlik olasılığı yüksek olmakla birlikte, yine de tartışmalıdır. Ancak Rumların kalabalık olarak yaşadıkları yörelere ya da Rum taşınmazlarına yerleştirilen Türklerin sayısına bakarak, olasılığa dayanan bilgilere ulaşmak söz konusudur. Bu olasılığa göre, en çok Rum toprağı kalan bölgeler başta Ege ve Marmara bölgeleri, bu bölgeler içinde de özellikle İzmir, Aydın ve yakın çevreleridir. Bu bölgeleri Doğu Trakya ve bu bölge içerisinde Tekirdağ; Karadeniz Bölgesi’nde de Trabzon ve Samsun izlemektedir. Verilen bu örneklere karşın, Rumların ve Rum topraklarının, belli yörelerde kümelenmekle birlikte, irili ufaklı boyut0larda da olsa, bütün Türkiye yüzeyine yayılmış olduğu vurgulanmalıdır. Bunun yanı sıra, Rumlardan geriye kalan toprakların genellikle verimi yüksek olan yörelerde ve özellikle de önemli yerleşim merkezlerine yakın bölgelerde kümelendiği söylenebilir. Rumlar göç etmeden önce bu topraklarda başta buğday, mısır, tütün, üzüm, incir, zeytin, pamuk, narenciye ve bahçe ürünleri olmak üzere çok sayıda tahıl ürünü, sebze ve meyve ile baklagiler ailesine mensup ürünler yetiştirmekteydiler. Toprakları Türkiye’nin tarımsal verimlilik açısından en önemli bölgeelerinde bulunduğundan Türkiye’nin tarımsal ağırlıklı ekonomisi üzerinde önemli bir ağırlığa sahiptiler. Bir raporda belirtildiğine göre, “(İzmir ve çevresinde) tütün, üzüm, incir, zeytinyağı, pamuk istihsalatında; bazısında daha çok, bazısında daha az olmak üzere, öteden beri Rumlar alakadar idiler. Hususiyle tütün ziraatinde ve terbiyesinde Rumla rın çok iyi mevkiileri vardı. ‘Batı ülkeleriyle, Türklere göre daha yoğun bir iletişimleri bulunuyordu. Bu nedenle, başka sektörlerde olduğu gibi, tarım sektöründe de, Batı kaynaklı teknolojiyi Türkiye’ye taşımada, diğer halk katmanlarına göre daha becerikliydiler. Bu en çok, zirai ilaçların ve aletlerin kullanılması ve böylece tarım yaptıkları arazilerde verimliliğin göreceli olarak artması biçiminde kendisini gösteriyordu.

30 Ocak 1923 tarihinde imzalanan Türk-Yunan Nüfus Mübadelesi’ne İlişkin Sözleşme ve Protokol kararı gereğince, Yunanistan ‘da kalacak olan Türk malları ile Türkiye’ de kalan Rum malları ile ilgili izlenecek politikalar genel bir hükme bağlandı. Mübadele edilecek halkın mülkiyet haklarına ve alacaklarına hiçbir zarar verilmeyecekti. Göç edenlerin bırakacakları malların sayısal dökümünü yapmak ve arıtılmasını (tasfiyesini) sağlamak üzere, tarafsız üç üyeden oluşan Muhtelit Mübadele Komisyonu adıyla bir komisyon kuruldu. Bu komisyona bağlı olarak alt komisyonlar oluşturulacaktı. Bu komisyonlar, malını bırakıp gidecek olan göçmenin eline, bıraktığı malın altın lira olarak değerini gösteren bir belge verecek ve bu belge karşılığında, göçmenin yerleşmek için gittiği ülke hükümeti, göçmene karşı borçlu sayılacaktı. Göçmen, elindeki belgenin değeri oranında, göç ettiği yeni devletten, göç eden diğer kitlenin bıraktığı topraklardan toprak alacaktı.

KAYNAK VE DEVAMI: http://www.lozanmubadilleri.org.tr/arastirma_kemalari8.htm

Mübadelenin 80. yılında geçmişe bakış


3 Kasım 2003 NTV-MSNBC

Bundan tam 80 yıl önce yaşanan karşılıklı göç, sebepleri ve sonuçlarıyla hala Türk ve Yunan toplumlarının milli belleğine kazılı. O günün zorlu koşullarından bugüne yansıyan yaşam öykülerinin satır aralarında tarihe tanıklık eden gerçekler var.

7-8 Kasım’da İstanbul’da gerçekleşecek bir sempozyum mübadele günlerine farklı bir bakış açısı getirmeyi amaçlıyor. Geçmişten bugüne mübadeleyi Yıldız Üniversitesi Öğretim Üyesi Elçin Macar’la konuştuk.

Defne Sarısoy: Öncelikle mübadelenin hangi sebeplerden yaşandığına bakalım, tarihsel süreçte bu mübadeleyi hazırlayan sebepler nelerdi?

Elçin Macar: Mübadeleyi sadece 1923’te uygulandığı birkaç yıllık süre içinde değerlendirmek çok doğru olmaz, çünkü bunun bir geçmişi var. Mübadele esas olarak Balkan Savaşları ile birlikte incelenmesi gereken bir konu. 1912-13 Balkan Savaşları sonunda ve sırasında yüzbinlerce Müslüman, Balkanlar’dan Doğu Trakya’ya, İstanbul’a ve Anadolu’ya aktı. Böyle bir göç hareketi zaten yaşanıyordu. Bu şekilde İttihatçı yönetimde bir mübadele fikri doğmasına yol açtı. Hükümet “zaten bir sürü insan geliyor, hiç olmazsa bunlara yer açalım” diye düşündü.

Buna İttihatçıların ideolojik nedenlerini de katabiliriz. Burjuvaziyi Türkleştirme, tehlikeli gördükleri jurnalleri ortadan kaldırma planları da var. 1913-1914’te, örneğin Ege Bölgesi’nden yaklaşık 150 - 200 bin Rum’un Ege Adaları’na göçtüğünü görüyoruz. Üstelik 1914’te Osmanlı ve Yunanistan arasında, çok ilginçtir, uygulanmayan bir mübadele anlaşması var. İmzalanmıştır, ama Birinci Dünya Savaşı’nın başlaması nedeniyle pratik nedenlerle uygulanamamıştır. Dolayısıyla, bu Ege bölgesindeki Rumların mübadelesinin böyle bir arka planı var.

Mübadeleyi istemek, Yunanistan için daha acildi, çünkü İzmir’den Yunan ordusunun kaçışıyla birlikte yaklaşık 800 bin Rum zaten fiilen Yunanistan’a kaçmıştı.

Bunun üzerine bir de Yunan işgalini koyalım. Rumlar’ın bir kısmının Yunan ordusuyla işbirliği yapmış olmasını ekleyelim. Ermeniler de vardır kısmen bu mübadelenin içinde ki Ermeniler, mübadelenin ikinci planda kalmış grubudur. Oysa ki çeşitli kaynaklar ve çeşitli rakamlar var, 30 ila 90 bin arasında Ermeni’nin de Rumlar’la birlikte Yunanistan’a gittiğini biliyoruz. Birinci Dünya Savaşı, Ege’nin her iki tarafında da homojen nüfus yaratmak isteyen devletlerin isteklerini gerçekleştirmek için bir vesile oldu.

İki tarafın devletleri bu insanların, Rumlar’ın ve Müslümanlar’ın bir arada yaşayamayacaklarına kanaat getirdiler. Ve bu mübadele fikri doğdu. Kaldı ki, mübadeleyi istemek Yunanistan için görece daha acildi, çünkü İzmir’den Yunan ordusunun kaçışıyla birlikte yaklaşık 800 bin Rum zaten fiilen Yunanistan’a kaçmıştı. Dolayısıyla Yunanistan’ın derdi yeni gelenlere yerleşmeleri için yer açmak olunca, Müslümanlar’ı bu nedenle ülkeden göndermek fikri cazip geldi. Bunun ideolojik altyapısına bakarsak, zaman ulus-devlet çağı idi ve ulus-devlet, farklı etnik köken ve dinden insanları bir güvenlik sorunu olarak görür, bunlardan kurtulmak gerektiğini düşünür. İdeolojik olarak, iki taraf da mübadeleyi uygun gördü.

Defne Sarısoy: Türkiye’ye göçenlerin durumunu ele alırsak, daha çok hangi bölgelere yerleştiler ve geçimlerini nasıl sağladılar? Göçten sonraki dönemde neler yaşandı?

Elçin Macar: Şimdi bu gelenlerin ilk karşılaştıkları sorun; protokol gereği onlara tahsis edileceği belirtilen yerlerin başkaları tarafından ele geçirilmiş olmasıdır. Savaş zamanıydı, Doğu Anadolu’dan Batı’ya göçenler vardı, bunlar Rumlar’ın boşalttıkları evleri ve dükkanları işgal ettiler. Velhasıl göçmenler bir kere böyle bir sıkıntıyla karşılaştılar. Oysa geldikleri topraklarda çok daha önemli miktarda gayrimenkuller bırakmışlardı. ‘Mübadele İmar ve İskan Vekaleti’ adıyla bir bakanlık kuruldu ve bu vekalet doğrudan bu insanların yerleştirilmesi gibi konularla ilgili planlar yaptı ve uyguladı. Esas olarak yerleşilen yerler tabii ki Rumlar’ın boşalttığı yerlerdir; buralar Kapadokya, Ege Bölgesi, Marmara kıyıları, Doğu Trakya, Karadeniz Bölgesi olarak sayılabilir.

“Kaybedilmiş topraklar”, “kaybedilmiş vatanlar” söylemi çok yaygındı Yunanistan’da. Sürekli bir özlem, bir gün oraları tekrar görmek arzusu, bazıları için ele geçirme rüyası ve kimi siyasiler için politik bir malzeme oldu.

Rumlar’ın yaşadığı yerlerde Rumlar’ın bıraktığı işleri Yunanistan’dan ve özellikle Girit’ten gelenlerin devraldığını görüyoruz. Mesela Ege bölgesindeki zeytinyağı işletmeleri, şarapçılık vesaire gibi işler mübadelelerde Türkiye’ye göçenler tarafından devam ettirildiler. Selanikliler diyebileceğimiz bir kesim ki bunlar şehirli bir kültüre sahip oldukları ve eğitilmiş oldukları için daha çok büyük şehirlere, İstanbul ve İzmir’e yerleştiler ve yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin bürokrasisi içinde eğitimleri sayesinde önemli noktalara geldiler. Ama dediğim gibi bunların dışında kalan kesim, özellikle Karadeniz’e yerleşenler çok sıkıntı çektiler.

Defne Sarısoy: Beraberlerinde getirebildikleri fazla bir mal varlığı yoktu diyebilir miyiz?

Elçin Macar : Doğrudur yoktu. Protokol gereği, taşınabilir olanları getirmek serbestti ama o zamanın teknolojisi ve ulaşım koşulları düşünüldüğünde bu mümkün olmadı. Ancak yükte hafif “pahada ağır” ne getirebildilerse onları getirdiler. Ama şunu da unutmayalım ki, oradan gelen Müslümanlar küçük bir kesim dışında esas olarak köylüdürler ve tarımla uğraşıyorlardı. Dolayısıyla getirebilecekleri menkuller de bununla sınırlı. Tarlasını, evini barkını orada bırakıyor ve buradan karşılığını alması gerekiyor. İşte o karşılıkların alınması sırasında çok büyük sorunlarla karşılaştılar.

Defne Sarısoy: Türkiye’den göçen Rumlar için ne söylenebilir? Onların durumu nasıldı, ne tür koşullarla karşılaştılar?

KAYNAK VE DEVAMI: http://www.ntvmsnbc.com/news/241985.asp

1923 Türk - Rum Mübadele Anlaşması Sonrasında İzmir'de "Emval-i Metruke" ve Mübadil Göçmenler

Araştırma Görevlisi Kemal Arı

ATATÜRK ARAŞTIRMA MERKEZİ DERGİSİ, Sayı 18, Cilt: VI, Temmuz 1990

1923 yılı kışa dönerken, çok yönlü Türk Devrimi’nin özdeş bir toplum, ulusal bir devlet yaratma boyutunun gelişme çizgisi önemli bir evreye girmiş bulunuyordu. Mustafa Kemal Paşa’nın, “Rum Sındığı Meydan Muharebesi” olarak nitelendirdiği1. Başkomutanlık Meydan Savaşı ile, sömürgeci düşman ordularının “kuvâ-yı asliyesi” ni inanılmayacak kadar kısa bir sürede yok ederek, uzunca bir zamandır ezilmek, sömürge altına alınmak istenen Türklere eşsiz bir zafer kazandırmasıyla, Türklerin aşağı-yukarı üç buçuk yıl boyunca bir ulus olarak yaşama savaşı verip2, “ulusal diriliş” gibi yolunda çalıştıkları “ulvî ve mukaddes” amaç, ulusun genel ve ortak “gayret ve himmeti” ile sonuçlanırken3, yeni Türkiye’nin “ulusal diriliş süreci” de, yeni bir aşamaya girmişti. Anadolu, Yunan Ordusu’nun en son neferinden dahi “tathîr” edilirken4, bir zamanlar sömürgeci orduların Anadolu’ya çıkışlarını “İsa’nın Dirilişi” gibi dinsel bir motife dayandırarak5 işbirliği içine girmiş olan Anadolu Rumlarının da Anadolu’yu terk etmeye başlamalarıyla, birdenbire artan demografik ivme, Türklere, çokça zamandır kangren olmuş bir yarayı kesip atma ve özdeş bir toplum yaratma yolunda önemli bir fırsat yarattı. 30 Ocak 1923’te, Lozan’da imzalanan “Türk-Rum Nüfus Mübadelesine ilişkin Sözleşme ve Protokol Anlaşması” uyarınca6, İstanbul dışındaki Ortadoks Rumlar ile, Batı Trakya dışındaki Müslüman Türkler, zorunlu olarak göçettirildiler.

Bu yeni evrede, Türkiye için de, Yunanistan için de çözümü zor yeni sosyal, ekonomik, siyasal, kültürel sorunlar ortaya çıktı7. Savaş yıllarının ekonomileri, her iki ulus için de savaş sonrası yıllara küçümsenemez ekonomik külfetler bıraktı8. Yunanistan, Anadolu’yu fethetmek gibi bir ülkü uğruna tüm kaynaklarını seferber ettiği Küçük Asya Macerası sonunda uğradığı yenilgi ile, bu kaynakların heder olup gitmesine neden olmuşken, bu duruma savaş sonrasının yaşanan sosyal, ekonomik ve siyasal şok dalgaları da ekleniverdi. Yunanistan’ın uğradığı yenilginin sonuçları, hem Yunanistan’ı hem de Türkiye’yi ilgilendiren sorunlar yarattı; çünkü, Yunanistan, iki halkın karşılıklı mübadelesi öncesinde, yenik düşmüş askerlerin ardısıra Yunanistan’a yığılmış olan Anadolu’lu Rum göçmenlerin yarattığı izdihamı ortadan kaldırmak, onların barınmalarını, iaşelerini sağlamak gibi çetin bir sorunla karşı karşıya iken9, yenilginin psikolojik etkisiyle Anadolu’dan kaçan başıbozuk asker, Yunanlı eşkıya, hınç alma amacı güden halk grupları, hatta Yunan polisi aracılığıyla, Yunanistan Türklerine akıllara sığmaz baskılar uygulanıyordul0. Zorluklar açısından, Türkiye de aşağı-yukarı benzer durumdaydı. Sosyo-ekonomik güçlükler, yeni Türkiye’nin idealist, atılımcı kadrolarının heyecan dolu çabalarıyla aşılmaya çalışılırken, yanıp-yıkılan yerler ahalisinin barınma, iaşe, sağlık v.b. sorunları ile, bunlarla birlikte, Yunanistan’daki baskıdan kaçan mülteci Türklerin yarattığı demografik sorunlara bir de, sayıları 500.000’e yakın mübadele göçmenlerinin barınma, iaşe, sağlık v.b. sorunları eklenivermişti11.

Bu çalışmanın amacı, Anadolu’yu terk eden ve mübadele yolu ile giden Rumlardan artakalan ve “emvâl-i metruke” denilen, Türkiye’nin genelini ilgilendirir nitelikteki terkedilmiş mallar; yani ev, dükkân, mağaza, fabrika, değirmen, tarla, bağ, bahçe v.b. ile paraca değerli her türlü taşınabilir mallar sorununu, mübadele göçmenlerinin yerleştirilme sorunu paralelinde, İzmir ve çevresi örneğinde ele almaktır. 1922 yılı sonlarından, mübadil göçmenlerin gelmeye başladıkları 1923 yılı sonuna değinki bir yıllık süreli “emvâl-i metruke” ve “fuzûli işgal” sorununu, bu derginin geçmiş sayılarından birinde yayınlamıştık12. Savaş yıllarında evi barkı tahrip olmuş felâketzedeler, yanıp-yıkılmaş harikzedeler ve yurt sınırları ötesinden kalkıp, anayurda sığınmış olan mültecilerin, “emvâl-i metruke “den bir pay kapmak amacıyla, varolan terkedilmiş malları pay-paçak edercesine yarattıkları “fuzûli işgal” sorunu, bu insanların ve oluşturdukları grupların sos-yo-ekonomik durumları, hükümetin hem “emvâl-i metruke”, hem de bu grupların yarattığı sorunlara yaklaşım biçimi, sorunu değerlendirişi ve çözümü için izlediği uygulamalar, bu çalışmanın konusunu oluşturmuştu.

1923 yılı kışa dönerken, mübadele göçmenlerinin Anadolu’ya gelmeye başlamalarıyla, emvâl-i metruke sorunu yeni bir evreye girdi. Bu yeni evre, terkedilmiş malların, mübadele göçmenlerinin taşınmaları, beslenmeleri, yerleştirilmeleri ve üretici insanlar durumuna getirilmeleri gibi pek çetin ve zor bir işin başarılmasında kullanılması ve yeni pek çok sorunların; yolsuzluğun, suistimalin, plansızlığın ve koordinasyonsuzluğun görüldüğü bir evre olmuştur13.

Göçmen sorunu çözmek amacıyla örgütlenmeler ve bu yolda çalışmalar, göçmenler daha gelmeden önce başlamıştı. İlk önemli adım olarak 13 Ekim 1923 tarihinde, Mübadele İmar ve İskan Vekâleti kurulmuş14, bu vekâletin ilk vekili olarak da, Mustafa Necati]5 seçilmişti. Vekâletin kuruluş bütçesi 6 milyon 95 bin 83 liraydı16. 8 Kasım 1923’te ise, 363 nolu “Mübadele İmar İskân Kanunu” çıkarılarak, vekaletin görev ve yetkileri saptanmıştı 17. Mübadele İmar ve İskan Vekâleti kurulmadan önce göçmenler sorunuyla, Muavenet-i İçtimaiye Vekâletine bağlı bir müdüriyet uğraşıyordu. Mübadele göçmenleriyle ilgili olarak, 17 Temmuz 1923 tarihinde, İcra Vekilleri Heyeti tarafından tasdik edilen bir kararname ile, mübadele yoluyla gelecek göçmenlerin ne şekilde kabul edilip iskân mıntıkalarına sevkedilecekleri, muhtaç olanların “tarz-ı iaşeleri” hakkında hükümler belirlenmiş; ülke sekiz iskân mıntıkasına ayrılarak, bunların her birine yerleştirilecek göçmenlerin sayısı, tablo halinde gösterilmişti. İskân mıntıkaları, buralara yerleştirilecek bölge halkı, vilayet, sancak, kaza ve köyler halinde bu tabloda belirlenmişti18. Konu, Muavenet-i İçtimaiye Müdürü olan Doktor Muhiddin Celal Bey’in başkanlığında, her vekâletten birer uzmanın katıldığı bir kurulda, 6 Eylül 1923 günü, yeniden ele alındı. Bu toplantıda, Anadolu’ya gelecek göçmenlerin yerleşim alanları yeniden saptanmış, ülke yedi yerleşim alanına ayrılmıştı19. Mübadele İmar İskân Vekâleti kurulduktan sonra yerleşim alanları yeniden gözden geçirilmiş, mıntıka sayısı 10’a çıkarılmış; İzmir, daha önceki durumu değiştirilmeden, 4. iskân mıntıkası olarak kabul edilmişti20. Bu ön çalışma ve etütlerde dikkate alınan şey, hangi yöreden gelecek olan göçmenlerin nerelere yerleştirilecekleri, ekonomik durumları, oralardaki yaşam koşulları ve bu niteliklerine göre, yerleştirilecekleri yerlerde kendi kendilerine yetecek duruma gelip-gelemeyecekleri idi21. Oysa, göçmenlerin Anadolu’ya geldikten sonra karşılaştıkları güçlükler, dağınık ve düzensiz bir yerleştirme politikası, elde bir kolonizasyon plânının olmayışı ve daha sonraki denemelere aktarılan sorunlar, bu tür değerlendirmelerin ve kabul edilen esasların pek uygulama ortama bulamadığını gösteriyor22. Göç başlamadan önce, kaba da olsa bu tür ayrıntılar saptanmış, iskân alanlarına hangi yöre göçmenlerinin yerleştirileceği belirlenmişti; buna göre, dördüncü iskân mıntıkası olarak saptanmış olan İzmir ve çevresine tütün ziraatıyla uğraşan Drama ve Kavala Türklerinin bir kısmı ile, başta Girit olmak üzere adalar ve kıyı Yunanistan Türklerinin bir kısmının yerleştirilmesi, 6 Eylül 1923 günü, Muhiddin Celal Bey’in başkanlığında toplanan kurulca saptanmış ve bu belirlemeler, daha sonraları da büyük ölçüde geçerli olmuştu23.

Göçmenlerin yerleştirilmelerinde yararlanılacak ilk kaynak, Anadolu’dan ayrılan Rumlar’dan artakalan terkedilmiş mallar olarak görülüyordu. Teorik olarak, bu malların, iskân mıntıkalarındaki nicel ve nitelik durumu göçmenin, sahip olduğu uğraşı alanına göre yerleştirilmesinde oldukça önemliydi. Sahip olduğu uğraşı alanını sürdürecek ortam bulamayacak olan göçmenlerin düşecekleri zor durumu anlamak, pek o kadar zor değildi. Bu nedenle, kamuoyundan, göçmenlerin yerleştirilmesinde, terkedilmiş mallardan bilinçli biçimde yararlanılmasını içeren ciddi uyarılar, sürekli olarak geldi24. Gerçekten de, göçmenler henüz gelmeden önce, mübadele kapsamına giren ve girmeyen yardıma muhtaç grupların yerleşme gereksinimleri gibi önemli bir sorun, bu tür uyarıların önemini artırıyordu. Örneğin Mehmet Şevki, Ahenk’teki yazılarıyla bu tür uyarıları sürekli olarak yaptı. “Tine Mübadeleye Dair” isimli bir yazısında o, mübadillerin gelmelerinden sonra büyük sorunlara neden olmuş olan önemli bir konuyu gündeme getirdi: Henüz mübadele başlamadan önce, mübadele kapsamına giren pek çok kişi Teselya, Girit, Selanik gibi bölgelerden “valide, hala ya da teyzesini” bırakarak gelmiş ya da son zamanlarda artan “Yunan zulmünden yakasını kurtararak” iltica etmişlerdi; Mehmet Şevki: “... ve madem ki böyledir, mübadele muamelesini tecrübe etmiş olmak için bu kardeşlerin hesabını bir an evvel görmek fâideli olacaktır. “ diyor, onların önceden bir miktar mala kavuşturulup, iskân edilmelerini istiyordu; onun bir kaygısına göre de, artan Yunan gaddarlığı karşısında, “-ne olur ne olmaz-”, bu insanların oralardaki emvalini bir ön önce elden çıkarmak gerekiyordu; onun şu sözleri, emvâl-i metruke sorununun sağlıklı bir çözümü için büyük öneme sahipti: “Haksız-sebepsiz işgaller, göçüp-gelmeler memleket için çok fena olmuştur. Haksız-sebepsiz işgallerin, daima ittihaz olunan tedâbirin biçimsizliği yüzünden, karışmaya müstenid olan emvâl-i metruke işlerini büsbütün berbat etmiş ve içinden çıkılmaz bir hale getirmiştir. Bu tezebzüb içinde bulunan emvalden, geleceklerin hisselerine isabet edenleri arayıp temlik etmek akla sığmaz bir şey değildir”25.

Mehmet Şevki’nin değindiği bu konu, pek çok boyutu olan bir sorunun sadece bir yönünü ortaya koyuyordu. Tarımsal boyutlara ise, Türk Sesi gazetesindeki yazılarıyla Çiftçi Necati ciddi olarak dikkat çekti. Bağcılık, bahçecilik, zeytincilik gibi konularda giden Rumların önemli bir boşluk bıraktığı ortadaydı ve onlardan artakalan bağlar, bahçeler, tarlalar küçümsenemez orandaydı; bu tür “emvâl-i metrûke”nin bilinçsizce kullanılması durumunda ortaya çıkacak zararın boyutları, gerçekten pek büyük olurdu. Çiftçi Necati, “Mübadele ve İskân” isimli bir yazısında, mübadele ile gelecek göçmenlerle ilgili gözetilmesi gerekli olan noktalara değindi; gelen köylülerin, çiftçilerin, “tamamıyla yabancı arazi; arazisi, iklimi, muhiti, tarz-ı ziraati, mahsûlü, mamûlatı yabancı bir muhite düştüğü bu yeni rejime, yeni usûl ve yeni arazisiyle uğraşırken, hayât-ı fizyolojisi, iktisadi büyük tahavvüllere” uğrayacağını belirterek26, bundan sonra ve başka yazılarında teknik açıklamalarda bulunuyordu.

Kamuoyundan, terkedilmiş malların bilinçli biçimde kullanılması gerektiği üzerinde duran bu tür ciddi uyarılar gelirken, Makedonya’dan gelecek göçmenler yerlerini yurtlarını terk etmeden önce, terk etmek zorunda kalacakları taşınır-taşınmaz malların değerini belirme çalışmaları da devam etmekteydi. Mübadele kararları gereği, bu tür taşınır-taşınmaz mal varlığı, ilgili göçmenin gözleri önünde yerel makamlar tarafından saptanacak, malların dökümünü ve değerini gösteren tutanaklar dört nüsha olarak düzenlenecek; bunlardan birisi yerel yönetim kurumlarınca saklanacak, ikincisi mal dökümünü ve değerini denetlemekle yükümlü olarak oluşturulan Muhtelit Mübadele Komisyonu’na (Karma Komisyon), üçüncüsü göçmenin gittiği ülke yetkili makamlarına, dördüncüsü de göçmenin kendisine verilecekti27. Böylece, Türk ve Yunan asıllıların mübadelesini düzenlemekle görevli Muhtelit Mübadele Komisyonu’nun en önemli “aslî” işi, mübadillerin ayrıldıkları yerlerde bırakacakları malların değerinin belirlenmesi konusuydu28. Bu açıklama belgeleri temel alınarak, borçlu kalınan para tutarları, arıtımın yapılacağı ülke hükümetinin, göçmenin bağlı olduğu hükümetine karşı borcu olacaktı; göçmenin göç ettiği ülkede, kendisine borçlu bulunulan para karşılığında, ayrıldığı ülkede bıraktığı mallarla eşdeğerde ve nitelikte mal alması gerekecekti; değerlendirme ise, altın değeri üzerinden saptanacaktı29.

Mübadele uygulamasının en çok eleştirilen yanlarından birini, göçmenlerin mal varlığının saptanışı ve bununla ilgili olarak da Muhtelit Mübadele Komisyonu’nun çalışmaları oluşturur. Ömer Dürrü Tesal, “kıymet takdiri tanzim” eden, anlaşmanın 9, 10, 12, 13 ve 14. maddelerinin oldukça “muğlak ve müphem” olduğunu, kıymet takdiri ve malların tasfiyesi işlemlerinin ne suretle yapılacağının açıkça belirtilmediğini; takdirin komisyona bırakıldığını belirterek, eleştirisine şu şekilde devam eder: “Ahvalin sıkışıklığı ve zorlaması ileri sürülerek, mübadil mallarının kıymetinin takdiri işi, kendilerinin anavatana şevkinden sonraya bırakılmış, beyannameler de, bizzat komisyon tarafından ve usulü dairesinde doldurulacak yerde, mübadillere doldurtulmuştur. Bu suretle, hem kıymet takdiri sıhhatli biçimde yapılamamış, hem de söz konusu beyannameler, hak sahibi dinlenerek usulü dairesinde icra edilecek bir takdire dayandırılmış, resmi nitelikteki bir belge halini alamayarak, tek taraflı bir beyan belgesinden ibaret kalmıştır. Ve bu yüzden muahedenin hukuki teminat altına almayı amaçladığı mübadele işlemi de basit, olağan bir muhaceret olayından ileri gidememiştir30.

Mübadele İmar İskân Vekâleti kurulur kurulmaz, taşradaki örgüt birimlerine gönderilen yazılarla, ilgili bölgede gelecek göçmenlerden ne kadarını yerleştirebilecek olanaklar olduğu; bölgenin coğrafi, iktisadi, sosyal durumlarının yanında, nerelerden gelecek göçmenlerin ne gibi uğraşı türü ve yeteneklerine göre, yurdun değişik bölgelerinde bulunan “emvâi-i metruke ‘ye” dengeli ve gerçekçi olarak dağıtılabilmesi için, vilayet sınırları içinde, ne kadar sayıda ve nitelikte terkedilmiş taşınır-taşınmaz mal bulunduğu; hâlâ “fuzûli işgâl”den arındırılamayan terkedilmiş malların ne kadarlık süre içinde boşaltılabileceği; terkedilmiş bağların, bahçelerin, tarlaların miktarının ne kadar olduğu sorulmuş; vilayetlerden gelen bilgilere göre, ayrıntılı iskân cetvelleri hazırlanmıştı31. Bu cetveller, Ekim ayı içinde kamuoyuna açıklandılar. Selanik’ten gelecek göçmenler için iskân mıntıkası olarak saptanmış olan İzmir, Aydın, Manisa, Menteşe havzasında, 64.000 kadar nüfusun yerleştirileceği anlaşılıyordu; ne var ki, mübadeleye dahil olup, mübadele öncesinde iltica etmiş olan insanların, bu sayının içinde olup- olmadığı belli değildi32; kaldı ki, İzmir kentindeki mevcut terkedilmiş malların33, henüz çözümlenmemiş felaketzede, harikzede ve mülteci sorunları da ortada olduğu halde, göç sorunu için yeterli olup-olmadığı, büyük bir kaygı konusuydu34.

Mustafa Necati’nin azimli çalışmaları sonucu, velâketin kuruluşundan kısa bir zaman sonra, 363 nolu Mübadele İmar İskân Kanunu ile, vekâletin görevlerinin ve etkinliğinin neler olduğu belirlendi35. Yirmi maddeden oluşan kanun, içerik olarak vekâlete, “salâhiyyet” konusunda önemli bir etkinlik veriyordu. Buna göre, gereksinim duyuldukça, vekâletçe gösterilecek istek üzerine, bütün terkedilmiş mallar gayrı menkulleri vekâlet emrine veriliyor, vekâlet de bunları göçmenler ile, düşman tarafından evi-barkı tahrip edilmiş yardıma gereksinimi olanlar için kullanmak üzere alıkoyma, taşınmazlardan işgal olanları boşalttırma yetkisine sahip oluyordu36; yine, icara verilmiş terkedilmiş malları, işlememiş sürenin değerce tutan hesaplanıp, “müstecire”geri verilmek koşuluyla vekâlet, geri alabiliyordu37.

Vekâletin dayanacağı tek kaynak, devlet bütçesiydi. Memurlarının çoğu, devşirme yöntemiyle başka vekâlet memurlarından ve emeklilerden sağlanmıştı. Bu ise, iskân işlerinde görülen başarısızlığın pek çok nedeninden yalnızca bir tanesiydi38.

Vekâlet, 4. iskân mıntıkasına, mıntıka müdürü olarak İhsan Paşa’yı atamıştı39. Türk Sesi, onun müdür olarak atanışını yazarken, “pek kıymetli ümrayı askeriyemizden olup, harb-i umumide büyük hizmetler eden mütekaid mirlivalarımızdan “ ibaresiyle tanıtıyor ve “harb-i umumideki esaret hayatındaki menâkîbı vatandaşlarımızca malûm olan İhsan Paşa’nın harap yurtların ihyâsına büyük bir âmîl olacağı(nın) şüphesiz” olduğunu belirtiyordu40. İhsan Paşa, 26 Kasım 1923 günü Ankara’dan İzmir’e gelmiş, ön araştırmalarda bulunduktan sonra, dairesine gelerek görevine başlamıştı41. İskân daireleri hükümet konağından uzakta, Kordon’da bulunuyordu. Dairelerin ilk başta hükümet konağına yakın olması istenmiş, sonunda Kordon’daki bazı boş binalar bu iş için ayrılmıştı42.

Vekâlet mıntıka müdürlerinin çalışmalarını yakından izliyor, gönderdiği tamimlerde bazı uyarılarda bulunuyordu. Bu tamimlerden birinde, mübadeleye yakından başlanmak üzere olduğu bildirilerek, ilgili dairelerin buna göre azami olarak çalışmaları istenmişti. Emri alan İhsan Paşa, durumu bütün kazalara bildirerek, ilgili birimlerin hemen harekete geçmesini sağlamıştı43

Bu tamimlerden sonra, vilayet sınırları içinde büyük bir gayret görüldü. İhsan Paşa, yapılan çalışmaları bizzat yerinde görebilmek için sık sık incelemelerde bulunuyor, kamuoyu ise, bütün bunları yakından izliyordu. Üzerinde durulan konular, iskân mıntıkaları, terk edilmiş malların durumu ve bunların onarımıydı.

1923 yılı kışa dönerken, göçmenler de büyük kafileler halinde gelmeye başladılar. Kamuoyunda, gelecek göçmen kafileleri zaten büyük bir heyecanla beklenirken, onların gelmeye başlamalarıyla bu heyecan daha da arttı44. İlk gelen göçmen kafilesi Hanya’dan 1027 kişi olarak gemiye binmiş, hamile bir kadının yolda doğum yapmasıyla bu sayı 1028’e ulaşmıştı45. İlk göçmen kafilesinin İzmir’e doğru hareket ettiği haberinin gelmesi üzerine, İzmir’deki cemiyetler büyük bir yardım kampanyası başlatmışlardı. Muhacirin Muayenet Yurdu gelecek göçmenlerin şeker ve çayını, Kordon Amele Cemiyeti ekmeklerini ve Musevi Cemiyeti de sigara ve tütünlerini karşılama gayreti içindeydiler46. Ahenk: “... cümlesine garipler ve mazlumlar hesabına şimdiden beyan-ı teşekkür” ederken47, Hâkimiyet-i Milliye de, göçmenler için yurt çapında başlayan yardım kampanyasının Türkiye’deki boyutlarına dikkat çekiyordu48. İzmirli hanımların oluşturduğu Hilâl-i Ahrner Tardım Heyeti’nm çalışmaları, gerçekten övgüye değerdi; onlar, göçmenlere yardım için bazı esaslar kararlaştırmışlardı49. İzmir’deki mevcut cemiyetler, Hilâl-i Ahmer İzmir Şubesi’nin merkezinde toplanarak, İzmirli hanımların bu çabalarına ekonomik yönden katkıda bulunmayı kararlaştırmışlardı. Oluşturulan Muhacirin Tardım Komisyonu’nun halkı yardıma çağıran beyannamesi, “... her türlü sai ve sanatlarıyla harabelerimizi ihyaya, bu güzel vatanımızı şenlendirmeye, nurlandırmaya gelen bu bedbaht kardeşlere her türlü muavenete din’en ve insanet’en mecbur...” olunduğunu vurguluyordu50. Göçmenlere yardım kampanyasına halkın desteği, umulanların da üstünde olmuştu; ne var ki, Mehmet Şevki’nin, göçmenlerin hareket etmesi ve halkın göçmenler için yardıma çağrılması üzerine: “... İşte dediğimiz gibi elde avuçta olan bütün vesait-i mesai heder edildikten sonra, kardeşlerin nakline başlandı. Bizden de, ahaliden de muavenet istendi. Biz şüphesiz muavenet edeceğiz.” diyordu ki51, burada, özellikle ilk cümlenin altını çizmek gerekiyor; çünkü, göçmenlerin yerleştirilmesinde, iş-güç sahibi yapılmasında, dolayısıyla araç-gereç sıkıntısı çekilmesinde, zamanında müzayede ile satılan terkedilmiş Rum mallarının rolü52, hiç de küçümsenecek gibi değildi.

Göçmenlerin şevki, hemen hemen tamamıyla Seyr-i Sefain İdaresi’ne ait vapurlarla yapılmıştır53. Türkiye’den hareket eden bu vapurlar Selanik, Hanya, Kandiye, Girit v.b. yerlerden göçmenleri alıyorlar, İzmir, İstanbul, Samsun, Trabzon gibi büyük iskeleleri olan yerleşim birimlerine indiriyorlardı. Göçmenler, karantinalarda ilk sağlık kontrolleri yapıldıktan sonra, daha önce vekâletçe hazırlanmış olan misafirhanelere yerleştiriliyorlardı. Vekâletin, 25 Ekim 1923 tarihli “Misafirhaneler talimatnamesine göre, ihraç iskelelerinde, konak yerlerinde ve iskân mıntıkalarında misafirhaneler açılması, bunda, terkedilmiş mallardan olduğunca yararlanılması, yine, askeri kurumlardan yatak, yorgan, yastık, kap-kacak v.b. “levazımın” tedarik edilmesi ve böylece hiç kimsenin taş ve toprak üstünde bırakılmaması karar altına alınmıştı54. Böyle bir yolculukta, Hilâl-i Ahmer Cemiyeti’nin yerine getirdiği görevlerindeki başarısı büyüktü55.

İzmir ve çevresine gelecek göçmenlerin geçici iskânları için büyük misafirhanelere gereksinim duyulduğu ortadaydı. Bunu dikkate alan İmar ve İskân Komisyonu, bu konularda incelemelerde bulunmak ve önlemler almak üzere mıntıka müdürü İhsan Paşa ile komisyon azalarından Hüsnü ve Sabri Beyler’den oluşan bir başka komisyon oluşturmuş56, yapılan incelemelerden sonra İhsan Paşa, göçmen misafirhanesi için Kordon’daki terkedilmiş 13 evin uygun olduğunu ve bunların boşaltılarak hemen İskân Komisyonu emrine verilmesini talep çetmiş, İmar ve İskân Komisyonu da, söz konusu encümenin bu önerisini dikkate alarak, bu evlerin boşaltılması için Tahliye Komisyonu’na emir vermişti57. Bundan daha önce Kemer’de, Hilâl-i Ahmer’in donatım ve yardımlarıyla İzmir’in en büyük misafirhanesi olan Kalazomen Misafirhanesi kurulmuştu58. Bunlardan başka Çeşme, Bayındır ve diğer bazı ufak yerleşim yerlerinde, küçük misafirhaneler kurulduğu biliniyor; bunlar daha çok, Hilâl-i Ahmer’in İngilizlerden aldığı barakalarla, saclardan çatılmış binalardan oluşuyorlardı.

Göçmenler misafirhanelerde bulundukları sürece vekâlet tarafından iaşe edildiler; giyecekleri de dahil olmak üzere, bütün donatımlarında Hilâl-i Ahmer’in büyük yardımları oldu59. Vekâletin iaşe yardımı İskân Kanu-nu’na göre, toplam iki ay olarak belirlenmişti60. Ortalama üç gün misafirhanelerde ağırlanan göçmenler, bu süre içinde bir terkedilmiş eve yerleştiriliyor, iaşelerine bu evlerde devam ediliyordu61

Göçmenlere terkedilmiş malların dağıtımı, Yunanistan’da bıraktıkları malların değerinde mal sahibi olup olamadıkları başlı başına büyük bir sorun olmuştur. Bu konuda karşılaşılan güçlükler, bir süre sonra görülecektir; ama, göçmenlerin “emvâl-i metrûke”nin Türkiye’deki dağılımına göre oraya-buraya pay edilişleri vardır ki, iskân politikasının karma-kan-şıklığının en önemli örneğini oluşturur.

Göçmenlerin daha “irkâb” iskelelerinden Türkiye’ye ayak basmalarıyla karşılaştıkları kötü koşullar, kamuoyunda, göçmen işlerinin iyi gitmediğine ilişkin bir yargı oluşturmaya başlamıştı. İşlerin aksamasına neden olan tutarsız ve yanlış uygulamaların kötü sonuçları somut örneklerle, kısa sürede kendini göstermiştir. Basında, iskân mıntıkalarında, nakil sırasında herkesin sandığını, sepetini sırtında taşımaya ve tâ ikametlerine ayrılan yerlere kadar hamallık yapmaya mecbur edilişleri, eşyalarının çalmışı62, kaybedilişi, misafirhane diye camları, kapıları kırık bir mektebe, birbirlerinin üzerlerine istif edilircesine yerleştirilişleri gibi haberler çokça yer almış63, “... Orada bir hükümet olur da, bu zavallıların eşyalarını naklettirecek bir vasıta bulunmaz olur mu?... (bu duruma) meydan vermek, vazifesizliğin en kabil-i af olmayan kısmıdır... Bu elim vaziyete muttali olduktan sonra ses çıkarmamak en büyük günahtır... Ne oluyor da bu kadarcık şey yapılmıyor? Ve ne oluyor da, zavallı kardeşlerimizin düşman elinden kaçırabildiği üç-beş parça eşyanın sirkat edilmesine meydan veriliyor?”gibi sorularla64, kaygılara yanıt aranmıştı.

Bu örnekler, büyük ölçüde ilgisizliğin ve işi savsaklamanın canlı ve somut belirtileridir; ama temel sorun, düzenli bir koordinasyonun olmayışıydı. Bu durum, en belirgin örneğini, iskân alanlarına sevk anında kendisini göstermiş, zaten büyük bir ruh kırgınlığı, heyecan ve garip bir ürkeklik içinde Anadolu’ya gelen göçmenler, bir dama taşı gibi65, terkedilmiş evler, bağlar, bahçeler, tarlalar ve diğer mallar hakkında yeterince bilgiye denetime sahip olamama, olaylar ve gelişmeler karşısında, bu mal varlığı üzerindeki zaten zayıf olan kontrol gücünü kaybetme gibi nedenler yüzünden, bir iskân alanından başka bir iskân alanına sevk edilip durmuşlardı. Bunun örnekleri dönemin yazılı kaynaklarında, örneğin meclis tutanaklarında, basının günümüze ulaşabilen kolleksiyonlarında bolca görülüyor. Yunanistan’dan gelen Türklerin % 90’ı Yunanistan’da iken tarımsal üretimle, örneğin tütüncülükle uğraşıyorlardı; bununla birlikte, göçmenleri sistemli bir biçimde yerleştirme, teorik olarak düşünülmesine karşın, uygulamada gerçekleşmedi. Göçmenlerden çoğuna Rumlardan kalan terkedilmiş topraklar verilirken, bir çok tütün üreticisi bağlık bölgelere, serbest meslek sahipleri ise köylere yerleştiriliyorlardı66. Terkedilmiş evler, bağlar, bahçeler, tarlalar dikkate alınarak yapılmaya çalışılan yerleştirme politikası, akıllara sığmaz ilginç örnekler bıraktı. Örneğin, mebusların TBMM’nde yana-ya-kıla üzerinde durduklarına göre, önce Balıkesir’e sevkedilmiş bir grup göçmen, onları iskân etmek için “emvâl-i metruke” bulunmaması yüzünden Vakfıkebir’e gönderilmiş, orada da “emval-i metruke” bulunamayınca, Ankara’nın Keskin kazasına gönderilmeleri kararlaştırılmıştı; bunun için İnebolu İskelesi’nden aktarmalı yolculukları uygun görülmüş, Balıkesir, Vakfıkebir, İnebolu yollarını tepen göçmenlerin bir kısmı Keskin’e gitmek için İnebolu’dan yola çıkarılınca, geriye kalan ailelerden bir kısmı, önde giden grupla ya çocuklarını, ya mallarını-davarlarını göndermiş, “Nasıl olsa biz de gideceğiz-” diye, bunu yapmakta bir sakınca görmemişlerdi. Durum bu nitelikte iken, Ankara’dan, İnebolu’da terkedilmiş ev olduğu, ikinci grubun İnebolu’ya yerleştirilmeleri emri gelmişti. Oysa, Kastamonu Mebusu Halit Bey’in belirttiğine göre, sözü edilen terkedilmiş evler, zanaatkar Hıristiyanlara aitti; göçmenler ise çiftçi olduklarından, kentin göbeğinde ne yapabilirlerdi? Nitekim bir süre sonra bunlar bunalmışlar, Keskin’e her pahasına gitmeye karar vermişler, bunun için ilgililere başvurmuşlardı; fakat onlara, kesinlikle İnebolu’ya yerleşecekleri söylenmiş, göçmenler ise: “Biz katiyyen oturmayız, çünkü biz çiftçiyiz, burada arazi yoktur. Burada oturmak ölmek demektir. Aynı zamanda bir çok eşyamız, ailemiz, hayvanat vesairemiz ileri (Keskin’e) gitmiştir. Behemahal gideceğiz!” demişler ve yola çıkmışlardı. Mıntıka müdürü ve vilayet, kesinlikle geri çevrilmelerini ve oraya iskân edilmelerini emredince ortalık gerginleşmiş, sonuçta göçmenler, iskân haklarından vazgeçmek koşuluyla serbest bırakılmışlardı67. Olayı anlatan Halit Bey, meclis kürsüsünden şöyle bağırıyordu: “Eğer bir muhacir iskân hakkından vazgeçerse, serbest kalsın diye bunu kabul etmek demek, memlekette anarşi tevlidetmek demektir... Memlekette bir anarşi sürüsü yaratmak istemiyoruz… Eğer Balıkesir’de yer yoksa, niçin gönderdik? Sonra Trabzon’da, Vakfıkebir’de yer yok idiyse, niçin kaldırdık Keskin’e gönderdik? Sonra Keskin’de yer yoksa, niçin İnebolu’ya gönderdik? Bu ne istir? Bu da gösteriyor ki bir program, bir fikir yok demektir. İsin esasında düşüncesizlik, programsızlık vardır”66

Bütün bu aksaklıklar, çok daha önemli bir sorunu gündeme getirdi: Örneğin, uğraşısı çiftçilik olan bir göçmen ailesi, terkedilmiş ev var diye kente69, zeytincilikle uğraşan birisi hemen hemen hiç zeytin yetiştirilmeyen başka bir yöreye70 yerleştiriliyordu. Buralarda oturmak demek, onlar için bir anlamda, -Halit Bey’in deyişiyle- “ölmek” demekti71. Zaman zaman da göçmenler, daha önceleri müzayedeye konulmuş ya da toprakları icara verilmiş yerlere, orada “emval-i metruke” var diye gönderiliyorlardı. Böyle bir nedenle Çirkince’ye yerleştirilen göçmenler, pek sefil durumlara düşmüşlerdi. Çirkince’de, “emval-i metruke’ye” ait mallar daha önce icraya verilmiş olduğundan, onlar, ziraat yapabilecek arazi, “istifade” edebilecek ağaç bile bulamıyorlardı72. Esad Bey: “Dağlıyı ovaya, ovalıyı dağlara iskân etmek gibi hatalarla öteye-beriye sevkolunan muhacirler ... mahv-û perişan olmaktadırlar” sözüyle73, acı gerçeği görmüş olurken, Mustafa Necati’den sonra Mübadele İmar ve İskân Vekilliği’ne getirilmiş olan Mahmut Celal (Bayar) Bey’in74: “Adaya koyamayız, yanık yere koyamayız- Bastan aşağı memleket yanık ve haraptır. Nereye koyacağız?” sözleri75, bir çaresizliği ve var olan olanaklarla başarılı bir iskân olayı beklemenin pek iyimserlik olduğunu dile getirmiş oluyordu. Aslında bu sözler, çaresizlik yanında, bir gerçeğin keskin bir biçimde dile getirilmesiydi; çünkü kamuoyuna yansıyan haberlerde ve yazılan gazete makalelerinde, “yanık ve harap” olan memleketin “ahvâl-i ruhiyesi” ve “ahvâl-i içtimaiyesi” bütün çıplaklığı ve acı yanlarıyla ortadayken, böylesine ağır bir yükün altından hangi teşkilatla, hangi araçlarla ve hangi parayla, nasıl kalkılabilirdi? Böylesine bir dağınıklık işin en kötü yanıdır; bunun nedeni ise, bir bilim adamının belirttiği gibi, “bir iç kolonizasyon plânının olmayışıdır76. Yazara göre, “Daimi harp gaileleri içinde bunalmış, idaresiz ve geri bir memlekette başıboş ve yardımsız bırakılan veya cahilane bir idare ile, fena tatbik edilmiş olan bir iskân işi, Türk nüfus ve ekonomisi üzerinde tahribedici tesirler doğurmuştur... Bu bozgun ve göç facialarının insan zayiatı ve iktisadi tahrip bakımından yarattığı boşluk yanında, manevi sahalarda açtığı yaralar da, daha az ehemmiyetsiz değildir”11. Mehmet Şevki ise bu işleri “Tezebzüb” (karışıklık, kararsızlık) olarak niteler; çünkü ona göre merkezi hükümet İzmir’e ait olması gereken işi, Ankara’dan idareye kalkışmıştır; İzmir’in gerçek durumunu Ankara’dan tanımanın olanağı olmadığına göre, bu işin mıntıkalarda vali ve kaymakamlara bırakılması gerekiyordu78. Önemli bir demografik inceleme yapmış olan C. Geray da bu durumu, “olaylar çıktıkça ve zorlandıkça tedbir alınması yoluna gidilmiştir” diye niteler79.

Yurdun dört bir yanına dağılmış durumda bulunan terkedilmiş evlerin ve benzeri taşınmazların onarımı, göçmenlere yerleşmeleri için dağıtılmaları amacına dönük olarak, büyük önem taşıyordu. Kaçan Rumlardan artakalan binaların hemen geneli oturulma durumunu kaybetmiş, onarıma muhtaç bir duruma gelmişlerdi; uzmanlıkla büyük ilgisi olan göçmen iskânı işlerini “salahiyetle tedvir edecek unsurları bulmak”, iskân ve imar işlerini sahip olduğu sermaye ve araçları tedarik etmenin olanaksızlığı içinde80 bu emvalden yararlanmak, büyük bir gereksinimdi.

Kasım 1923’te, Mübadele İmar ve İskân Vekâleti, iskân mıntıkalarındaki onarıma muhtaç terkedilmiş malların onarımına başlanmak üzere, iskân alanlarında kurulmuş olan iskân komisyonlarına emir verdi. Vekâlet ayrıca, onarılan binaların bekçiler tarafından korunmasını da istiyordu. İlk aşamada Samsun, İzmir, İstanbul ve Trakya mıntıkalarındaki onarımın büyük çapta yapılması; onarım için gerekli para, araç ve gerecin, onarımı mümkün olmayan terkedilmişlerin satışından sağlanması ve ayrıca enkazlarından yararlanılması da kararlaştırıldı. Bunun için kurulan İmar Komisyonları, valinin başkanlığında, Mübadele İmar ve İskân Vekâleti memurlarıyla, nafıa mühendisi; Jandarma kumandanlığından, belediye meclis azalarından birer kişiden oluşuyordu81. İzmir’de mıntıka müdürü olarak atandıktan sonra İhsan Paşa, onarım işleriyle doğrudan ilgilenmeye başladı. Bu işte, Hilâl-i Ahmer Cemiyeti’nden her türlü yardım görülmekteydi82. Göç olayının kış aylarında başlaması, onarım işlerini yavaşlatmasına karşın, “istilazede” kasaba ve köylerde onarım ve inşaat işleri, büyük bir gayretle devam ettiriliyordu83. Hilâl-i Ahmer Cemiyeti’nin elinde bulunan araç-gereç ile, İngilizlerden satın alınan bir kısım barakalık sac, iskân mıntıkalarındaki tamiratta kullanılıyordu84. Gelecekte vasıflı inşaat ustalarının imar işlerinde üstleneceği işlev bilindiğinden, usta yetiştirilmesi için İzmir, Ankara ve İstanbul’da kurslar düzenlenmiş; usta ve amelelikle geçinen Rumeli Türklerinin öncelikle yurda getirilmeleri için, ilgili makamlara emirler verilmişti85. Onarım için vekâletin paraca sıkışması kaçınılmaz olduğundan, iskân alanları dışındaki evlerin satışından ve enkazından yararlanılıyordu86. İnşaatlarda kullanılacak kerestelerin sağlanması için mıntıka müdürlükleri kerestecilerle müzakereler yaptılar87. Bir süre sonra İzmir mıntıka merkezinde bir inşaat heyeti oluşturuldu; bu heyet, mıntıka içindeki vilayet, kaza ve köylere mimar, usta ve amele göndermekte ve harap haneleri oturulacak duruma sokmakla uğraşmaktaydı88. Vekâlet, terkedilmiş taşınmazların onarım masrafı olmak üzere, vilayetlere 300.000 lira gönderdi; 1924 yılı Martı’nın sonuna değin Türkiye’nin genelinde bini aşkın hanenin onarımı tamamlandı; yine de onarılmayı bekleyen pek çok ev bulunuyordu89. 9 Aralık 1923 tarihli bir talimatname hükmü uyarınca, kasaba ve köylerdeki terkedilmiş binalardan, göçmen yerleştirilmesi gerekenlerin hızla iskâna yarar duruma getirilmelerine çalışıldı. İşgal edilen terkedilmiş malların boşaltılması sürerken, 11 Ekim 1923 tarihli İcra Vekilleri Heyeti’nin onayına dayanarak, İmar ve İskân Komisyonları aracılığıyla, binaların çatı aktarması, kapı ve pencere tamiri v.b. küçük onarımı ile uğraşıldı90. Muhtelit Mübadele Komisyonu’nca evlere değer biçileceği-ne göre, onarılan evlerin onarımdan önceki durumları, onarılmayacak biçimde olup yıkılan evlerin enkaz değeri, onarım için kullanılan malzeme, işçilik ücretleri, onarım harcamaları için ayrı ayrı tutanaklar düzenlenmesi, her ay sonunda yapılan işlerden vekâlete haber verilmesi, iyi durumda olan binaların ise, bir bekçi teşkilâtı tarafından korunması kararlaştırıldı91.

Aydın, Manisa, Salihli, Alaşehir, Gördes gibi yerleşim merkezlerinin yeniden inşa ve onarımı için önlemler alındı; onarım işlerini “tanzim ve teftiş vazifesiyle iştigal ve ihtiyacat-ı mahalliyi tetkik” etmek üzere, mühendis müfettişler görevlendirildi. Yerli kerestelerden takma evler inşası için, Samsun ve İzmir havalisinde birer fabrika kurulması hususunda bir Alman şirketiyle müzakerelere bile başlanmıştı92. Şubat 1924’te, İzmir ve çevresindeki iskân olayını yerinde görmek amacıyla İzmir’e gelen Mustafa Necati, Urla ve Foça’da teftişte bulunmuş, terkedilmiş evlerin onarımı işleriyle yakından ilgilenmişti93. Haziran 1924’ten sonra, İzmir ve çevresindeki evlerin onarımı yavaşlamış, numune köylerin yapımına hız verilmişti94.

Üzücü ve acı olan bir başka konu da, göçmenlerin gelmeye başlamasından sonra bile, terkedilmiş evlerin tahrip edilmesine devam edilişiydi. Terkedilmiş evlerin büyük kısmı, Türk-Yunan Savaşı ile zaten tahrip edilmişti; daha sonra “fuzûli işgale” uğrayan bir ev, ilgili makamlarca boşalttırıldıktan sonra, bu kez de boş olduğu halde tahribe uğruyordu; bu nedenle işgale uğrayan evler birden bire boşaltılmadı; göçmenler geldikçe, onların yerleştirilmeleri için gereksinim duyuldukça boşaltma yoluna gidildi95. Bu nedenle, “memurin-i mülkiyeyi ve inzibatiyeyi emvâl-i metrûkeyi muhafaza hususunda daha fazla tedabir ittihazı için ikaz” etme yolu tutuldu96.

Bütün bu olumsuz koşullara karşın, pek çok yerde harcanan emeğin iyi sonuçları alındı. Onarım için harcamalarda bütçe mevzuatına uymak büyük zaman kaybettirdiğinden, işlerin hızla ilerleyebilmesi için, 50.000 liradan fazla ödeme gerektiren sorunların daha çabuk çözümünü sağlamak amacıyla, her iskân mıntıkasında “Muhasibi Mesullükler” oluşturuldu; böylece, bunlar tarafından vekâlete havale edilen avanslar, mal sandıkları tarafından, mıntıka müdürlerinin onayı ile ödenebiliyordu. Daha sonraları, Muhasibi Mesullükler tasfiye edildiğinde, bunlara ait pek çok sorun tasfiye edilemediği için, harcamaların önemli bir kısmının nerelere yapıldığı gizli olarak kalmıştır97.

Terkedilmiş malların korunması ve onarımı ile ilgili sorun, zaman zaman göçmenlerin yerleştirilmesinden sonra da devam etti. Bu sorunun önemli bir boyutu da, doğrudan doğruya, herhangi bir terkedilmiş eve yerleştirilen göçmenin parasal durumu ve kültür seviyesi ile ilgiliydi. Sorun şu noktalarda düğümleniyordu: Herhangi bir terkedilmiş taşınmaza yerleştirilen bir göçmen ailesi, çoğu zaman bu eve bakabilecek parasal güce sahip olabiliyor muydu? Yerleştirme sırasında, “dağlıyı ovaya, ovalıyı dağa” yerleştirme gibi, uğraşısı ile ilgili bulunmayan ortamlara yerleştirilen göçmenler, işine yaramayacak bir terkedilmiş malı ne ölçüde ve hangi amaçla koruyabilirdi? Yine, bir göçmen ailesine verilen bir terkedilmiş taşınmaz, onun toplumsal seviyesi ile uygun olabiliyor muydu? Bunlar birer çelişki yarattığı durumlarda, evler üzerinde görülen davranış biçimi ne gibi sonuçlar yaratıyordu?

Sorun gerçekten de önemliydi. Bir çok göçmen ailesi, bakamayacakları büyüklükteki evlere yerleştirilmişlerdi. Bu tür ailelerin evler ile ilgili yarattıkları sorunu M. Şevki, “Hemen Yapmalı” isimli yazısında ele aldı. Bu yazıda duruma değinirken o, bu insanlar için “Evlere layık olmayanlar oturuyor. “ demek istemediğini belirterek, sözlerini şöyle devam ediyordu: “Bir adam ki, bakamayacağı bir eve girerek, kınları camını yaptırtmaz. Sökülen bir tahtasını çaktıramaz- Badanasına vesaire bakamaz, o halde tedricen harabolur. 0 adam da, bitnetice harabeyi terke mecbur olur. İste bir zarar ki, hem kendine, hem hükümete, yahut işgal etmekte bulunduğu hanenin ait olduğu mutasarrıfa ait... Bununla beraber zarar, heyet-i umumiyesi itibarıyla memlekete taallûk da ediyor”98.

Yazar kendi mevkileriyle pek uygun olmayan evlere yerleştirilmiş kişilerin, evlerin camını, çerçevesini, kapısını satıp yediklerinin bilindiğini, para bitince de, bu kez o güzelim evi bir kaç yüz lira mukabilinde sattıklarının görüldüğünü söylüyor ve: “Bunlar iskân ve himayeye muhtaç insan değil, birer afettir. Hem oturdukları evi tahrip ederler, hem devleti izrar ederler, hem memleketi, hem muhtac-ı iskân olanları süründürürler. Tuhaf su ki, bu kabil eşhastan bazılarına hükümetçe ihbarname tebliğ olunmuş ve bunlar da -’Hükümet bize zûlm işliyor!’- diye bize gelip şikayet ediyorlar” diye devam ediyor’’9.

O, mübadeleye tabi olmayan emvalin “kanunun tarifi veçhile” zarar gören yerli halka temlik edilmesini, mübadele kapsamına girenlerin de, ciddiyetle korunup göçmenlere “temlikinin” azami surette yapılması gerektiğini belirterek: “Yoksa İzmir’i iki sene sonra göreceğiz ki, İzmir değil” biçiminde, kaygılarını dile getiriyor 10°.

Bu tür kaygıların gerçek payı, acı sonuçlarıyla kendisini gösterdi; yanlış iskân uygulamalarının sonuçları, kentte, kasabada, köyde; evler, bahçeler, bağlar, tarlalar, Mehmet Şevki’nin bu işte pek acele davranıp “emvalin harabolmasını önlemek” gibi haykırışlarına karşınl01, acımasızca tahrip edildiler102. Bunun nedenleri arasında göçmenlerin, hatta harikzede, felaketzede ve mültecilerin doğal acımasız davranışlarının, sosyal seviyelerinin bir göstergesi olarak ortaya çıkmasından başka, göçmen yerleştirilmelerindeki plândan çok plansızlık olduğunu, bilmem vurgulamak gerekir mi?

Gelen göçmenleri, iskân mıntıkalarında, “emvâl-i metrûk”e evlerine yerleştirmek, onları alacaklarına karşılık olarak mal sahibi yapmanın ilk evre-siydi; asıl sorun, onları gerçek bir üretici kitle haline getirmek, böylece devleti yük altından kurtarmaktı. Bu nedenle, 16 Nisan 1924 tarihinde, “Mübadeleye Tabiî Ahaliye Verilecek Emvâl-i Gayrtmenkûle Hakkında Kanun” ile103, 6 Temmuz 1924 tarihinde de Emvâl-i Gayrımenkûle-i Metrûkenin Kanunen Hakk-ı iskânı Haiz Muhacirine Suret-i Tevziini Mübeyyin Talimatnamenin Meriyete Vazına Dair Talimatname”m çıkarıldı. Söz konusu talimatnamede, gelen mübadil göçmenlere, “emlâk, arazi ve eşcar-ı müsmire tevziatı” öngörülüyordu. Buna göre her vilayet ve kaza merkezinde vali ya da kaymakamın başkanlığında birer dağıtma komisyonu oluşturulmuştu. Söz konusu komisyonlar, ilk başta, paylaştırılacak arazinin sınırlarını belirtiyorlar, terkedilmiş mallar üzerinde hak iddia edilecek olursa, tasarruf belgelerine göre ispatını isteyebiliyordu. Talimatname gereği komisyonlar arazilerin krokilerini belirlemiş; araziler; mevki, verimlilik ve kuvvet açısından; “âlâ evsat, ednâ” -(yüksek, orta, düşük)- olmak üzere üç dereceye ayrılmış; derecelendirilen arazinin kaç kişilik ailenin geçim koşullarını sağlayacağı komisyonlarca belirlenmiş; daha sonra her haneye isabet edecek oranın belirlenmesi, kura çekimi ile yerine getirilmişti. Ortalama beş nüfustan oluşan bir çiftçi ailesine, verimlilik derecesine ve büyük kentlerde ise, iskele, şimendifer istasyonlarına uzaklıkları gibi niteliklerine göre, dağıtılacak terkedilmiş mallar, şu şekilde belirlenmişti:


Arazi Asgari (dönüm)
Azami (dönüm)
Âlâ
50
75
Evsat
75
100
Edna
100
140


Tütün (Verimliliğe göre)
Birinci mevki
12-15 dönüm (Samsun, Bafra gibi)
İkinci mevki
15-20 dönüm (İzmir, İzmit gibi)
Sebze Bahçeleri

Büyük şehir ve civarı
5-10 dönüm
Uzak yerler
10-15 dönüm
Bağ (Dönüm olarak)

Birinci derece yerler
6-10 dönüm
İkinci derece yerler
10-15 dönüm
Zeytinlik (Ağaç olarak)

Birinci derece yerler
100-120 ağaç
İkinci derece yerler
120-150 ağaç
Üçüncü derece yerler
150-200 ağaç



Bu kaba tablonun105, uygulamaya dönük ayrıntıları da vardı. Talimatname hükümleri gereği, yabani ve aşısız genç zeytin ağaçlarının beş adedi bir ağaç hesap olunuyordu. Portakallık ve limonluklar gibi mallarda oranın ne olacağı belirlenmemiş, geçimi sağlayacak oranın saptanması “örf-i mahalliye” bırakılmıştı. Ziraat arazisi, bağ, bahçe, zeytinlik bulunan yerlerde yapılacak dağıtımda, “galip cinsler” esas sayılmış, diğerlerinin oran dahilinde tamamlayıcı olarak ilavesi uygun görülmüştü; yine, köylere yerleştirilecek sanayi erbabı ile mektep öğretmenlerine belirli haklarının yansı derecesinde ilaveler yapılacağı, göçmenler arasında ziraat, doktor, baytar okullarından mezun veya yüksek okullarda okumuş kimseler varsa, bunlara bir misli fazla verileceği ve buna karşın, uzmanlıklarına göre köylünün sağlık ve ekonomik durumunu geliştirmekle sorumlu tutulacakları belirtilmişti. Bir yere iskân edilecek göçmenlerin sayısını, belirlemenin, mevcut ev sayısına bağlı olmayıp, arazinin genişliğine göre yapılacağı, fazla yerlerin paylaşım dışı bırakılacağı, talimatname gereği idi106. C. Geray’ın da belirttiği gibi, göçmenlere dağıtılacak toprakların aile başına ortalaması, ülke ortalamaları karşısında küçümsenemezdi; fakat, toprakların bu derece küçük parçalara ayrılmasının, verimi azaltıcı bir etkisi olduğu da, unutulamazdı107.

16 Ekim 1924 tarihinden bu yana, İzmir’deki mübadil göçmenlere emlâk ve arazi dağıtımına başlandı. Bu tarihte yayınlanan bir duyuruda, mübadil göçmenlerin tasarruf senetleriyle, mıntıkalarındaki iskân müdüriyetine ve memurlarına başvurmaları istenmekteydi108. Bu duyuru ile başvurular başlayınca, olayın güç olan yanlarından birisi daha ortaya çıktı: Mal dağıtımının adaletli ve düzenli olarak yapılabilmesi için, göçmenlerin ellerindeki tasarruf senetlerinde, Rumeli’de bıraktıkları malların değerinin kayıtlı olması gerekiyordu; yine, tasarruf senetlerinde kayıtlı malın cins ve değerine göre, göçmenin yerleştirileceği iskân alanında, uygun değerlere sahip terkedilmiş mal bulunması, işleri kolaylaştıracak bir durum yaratmalıydı; oysa, vakıfname, mülkname, ilâm, temessüt v.b. tasarruf belgeleri, Yunanistan’dan bir an önce Anadolu’ya gelmek için yola düşmüş mübadil göçmenlerin elinde bolca bulunuyordu. Bunların hemen hemen hepsi değersiz ve iskân işlerini karıştıracak nitelikteydi; çünkü, mübadil alanlara ait emlâk, arazi sahiplerinin çoğu, atadan-dededen kalan gayrı menkul mallarla alakadar olma zorunluluğunu hissetmediklerinden, bunlar, ilk işlem tarihlerinin değerlerini taşıyorlardı. Bazı göçmenler tasarruflarındaki mallarla ilgili olarak tapu edinme gereğini bile görmediklerinden, kayıtlı olan mallar bile “intihar işlemi görmemişti. İşlem tarihleri olmadığı için de, genel kayıtlardan kayıt sureti ve değeri sağlanmasına olanak yoktu109.

Rumeli’de terk edilen taşınmazlarla, Türkiye’de kalan Rum taşınmazları arasında tür olarak da uygunluk yoktu. Mal dağıtımı, yerel düzenleme kaydıyla yapıldığından, bunun düzenli olarak uygulanması olanaksız gibi bir şeydi. Örneğin, Rumeli’de, İzmir ve Aydın’ın üzüm ve incir alanlarına eş değerde yerler yoktu. Zaten alan seçiminde iklim, uğraşı türleri gibi özellikler, hakkıyla dikkate alınamamıştı. Bu nedenle, iskân alanlarına gönderilen göçmenlere, hak ettiklerine karşılık olarak, terkedilmiş mallardan hak vermek olanağı pek azdı110.

Tasarrufu belli olmayan belgeler sayılamayacak kadar fazlaydı. İlâmlar, fermanlar, vakıfnameler ve sipahi senetleri, terhinat senetleri, Selanik’in yangın yerlerine ait bonolar, icar ve isticar mukavelenameleri..., kısaca, tasarruf hakkını doğrulayan bütün belgeler, “eşkâl ve merasimi” tabi tutulmuşlardı111. Mübadillerin terkettikleri malların değerleri yazılı olmayanlarının değerinin saptanması, bunlarda meydana getirildiği ileri sürülen değişikliklerin saptanıp, rakamlarla belirlenmesi pek zordu. Bu zorluk, mal dağıtımının uzamasında en önemli etkendi112.

Bu tür olumsuz etkenler, onaylanamaz türde sorunları içeren sonuçlar yarattı. Tesal’ın da belirttiği gibi, bazı açıkgöz mübadiller, tevfız ve tasfiye görevlilerini sahte kıymet takdiri beyanları ile, “ikna ve itma” ederek, hakları olmayan belgelerde... Yunanistan’da bıraktıkları mal varlıklarının çok üstünde mallara sahip oldular. Yine, mübadeleye dahil olmayan kişilere verilen bonolar üzerinde “spekülasyon” yapmak suretiyle pek çok kimsenin servet sağladığı dahi olmuştur. Yunanlıların sebep olduğu zararlar yanında, bu tür yolsuzluklar da, devlet ve hakka saygılı mübadil ve gayrı mübadilleri başkaca zarara uğratmıştır113.

Göçmenlerin yerleştirilmesinde düşülen en büyük yanlış, daha önce de belirtildiği gibi, göçmenlerin uğraşı alanları dışındaki yerlere yerleştirilmelerinden kaynaklanan ürün kaybı ve bunun sonraki evlere bıraktığı yeni sorunlardı. İskân alanlarını saptamak amacıyla toplanan kurullar, bu konu üzerinde durmuş, olumsuz olarak ortaya çıkabilecek sorulara dikkat çekmişlerdi; ama göçmenlerin kısa bir süre içinde, büyük kitleler halinde göçü, bu göç olayının yarattığı sosyo-ekonomik baskılar, ne ölçüde başarılı bir yerleşme işine olanak tanıyabilirdi? Bu sorun karşısında duyulan kaygı, sürekli olarak yaşanmıştır; öyle ki, Aralık 1923’te, Bornova Ziraat Mektebi’nde, Garbi Anadolu Ziraat Müdürlüğü ile, Ziraat Mektebi temsilcilerinden oluşan küçük bir kongre toplanmış, özellikle 1923 yılının üzüm, incir, tütün üretim ve pazarlamasında şanssız bir yıl olmasından dolayı, alınması gerekli önlemler konuşulmuştu114. Konu açısından bu kongrede önem taşıyan şey, gelecek mübadil göçmenler için alınacak önlemlerin de gündeme gelmesiydi. Genel amaç, bilinçli, bilgili bir ziraatçı Türk köylüsü yaratmak olduğundan, konu üzerinde önemle duruldu; Bursa, Manisa ve özellikle de İzmir vilâyeti gibi teke dilmiş bağların çokça bulunduğu yerlerde, “...muhacirin bağcılığa ait malumatları nakus olduğundan, metruk bağları alacak zevatın budama, ilaçlama, üzüm kurutma gibi yanlış ameliyatta bulunmalarına meydan verilmemek üzere” eğitilmeleri kararlaştırılmıştı115. Gerçekten bağ dağıtılacaktı ama bağcılıktan anlamayan göçmenler, gelecek için çözümü zor kayıplara neden olabilirlerdi; “... vilayette bağcılara fevkalade lüzum olduğundan”, Vali Aziz Bey, Giritli bağcı göçmenlerden bin kişilik bir kafilenin Urla’da iskânına izin verilmesini, “memleketin menafii namına”, telgrafla vekâletten istedi116. Girit eşrafının öteden beri ticari, iktisadi ve “vaktiyle İzmir’e hicret etmiş akarıbiyle mevcut münasebeti ve bir kısm-ı mühimminin İzmir’de sahib-i emlâk ve ticarethanelerle alaka ve içtihatları olması itibarıyla”, İzmir’de iskânlarının temin edilmesiyle, İzmir ve çevresindeki “metruk” bağ ve zeytinliklerde gösterecekleri yararlılık biliniyordu; hatta böyle bir arzu, İzmir Muhacirin-i İslamiye Muavenet Yurdu tarafından Mübadele İmar ve İskân Vekâleti’nden telgrafla “temenni” edilmişti117. İzmir vilâyetinin en önemli ürününün çekirdeksiz üzüm olmasına karşın, İzmir’e gönderilen göçmenlerin çoğu bağcılık işlerinden anlamayan ve bu işlerle pek uğraşmamış kişilerdi; vilâyetin pek önemli bir serveti olan bu bağlar bakımsızlık yüzünden “harabeye” dönüyorlardı; bu durum, zeytinlikler için de geçerliydi ‘18. Bunlar da vaktiyle bir kaç yıl süreyle kiraya verilmiş, kiralayan kişiler tarafından belirli bir süre işlenmiş, emek harcanmış, para sarfe-dilerek “İmar ve muhafaza” edilmişlerdi. Bir kaç kez bu bağlar müstecirle-rin ellerinden alınarak göçmenlere verilmek istenmişti; fakat itirazlar güçlü sesle çıktığı için, bu düşünce, büyük ölçüde gerçekleşememişti. Mehmet Şevki’ye göre bu bağlar “metruk” tu ve göçmenlere aitti; ne var ki, “müste-cirler (de) yerden göğe kadar haklı” idiler; göçmenlere ait olan hukukun “suhuletle” ve başkalarına zarar vermeyecek şekilde sağlanması için, hükümetin çok daha önceleri gerekli önlemi alması gerekiyordu. Yine, bu bağların zamanında kiraya verilmemesi gerekirdi. Oysa hükümet hesapsız-kitapsızca bunları kiraya vermiş, üstelik bir de kira mukavelesi imzalamıştı. Bu nedenle, mukavelede olmayan “hususiyet” için Mehmet Şevki şöyle diyordu: “Bir bağ, bir bahçe, bedel-i icarı iade olunmak şartıyla, senenin herhangi bir mevsiminde müstecirden geri alınamaz. Mesela müstecir bir sene mütemadiyen çalışır, çalıştırır. İsticar ettiği bağı, güzelce imar eder. Bağ yetişir, mahsul mevsimi gelir, üzüm toplanacağı anda müstecirden bağ geriye istenir ve ‘bedel-i icar iade olunacak’ denir. İşte bizim hususiyet demek istediğimiz bu noktadır ki, böyle bir şey olamaz”119.

Mehmet Şevki, bu insanların da zarar görmüş, acılar tatmış insanlar olduğunu, perişan haldeki bağların bunlar sayesinde az-çok iyi bir duruma geldiğini belirtip şöyle devam ediyordu: “Şimdi iltifat görmeyen bu bağlar ne halde iseler, bu anda mahsulüyle cazip, görünen bağlar da o halde idiler. Onlara azimkar insanlar baktılar, emek ve para sar/ettiler. Ve böyle mahsulüyle cazip hale getirdiler”120.

Mübadele göçmenlerine, taşınır türden terkedilmiş malların bir kısmı, kullanmaları için dağıtıldı. Özellikle mısır, buğday, arpa, darı, burçak gibi tarım ürünleri, göçmenlerin tohumluk olarak kullanmaları gibi, önemli bir işe yaradı121. Kimi zaman, dağıtılan tarlalar ise, yerel makam sahiplerinin ön-ayak olmalarıyla, yerli köylüler tarafından, güzel bir dayanışma örneği olarak, imece usulüyle sürülüp ekildi122.

Başlangıcından sonuna değin, iskân işlerinin bir karmaşaya dönüşmesine neden olan önemli bir etken de, iskân edilen göçmenlerin iskân edildikleri mıntıkalarda, kendilerine verilmiş terkedilmiş taşınmazları beğenmeyerek, başka yerlere göç etmeleriydi. Bu nedenle, İzmir’de, esas iskân mıntıkalarını terk ederek sığınmış, bununla kalmayarak, essa iskân mıntıkalarını terk ederek sığınmış, bununla kalmayarak İzmir’de iskân hakkı isteyen pek çok göçmen aile bulunuyordu123. Selanik’te yayınlanmakta olan Yeni asır gazetesi, Türkiye’ye gelen göçmenlere, yerleşme alanlarını terk etmemelerini, kendilerine neresi gösterilirse orada oturmalarını önerirken124, Mübadele İmar ve İskân Vekâleti de, bu gibi ailelerin bir kez daha iskân hakkına sahip olmadıklarını bir tamim ile açıklamıştı125. 17 Ocak 1924 tarihli tamimde, bu gibi göçmenlerin “iskân hakkından feragat” ettiklerine dair, “taahhüt senedi” verecekleri duyuruluyor, “harp ve işgal gibi mecburiyetler haricinde mahalli iskânlarım ‘hotbehot’ terk ettikleri anlaşılanların, muhtaç dahi olsalar, tekrar iskân edilmeyecekleri” belirtiliyordu126. Bu göçmenler, başta onların sicillerinin kaybedilmesi olmak üzere127, pek çok sosyo-ekonomik sorunlar yaratmaktaydı.

Böylesine bir iç göç olayının nedenleri nelerdi? Bunun en belirleyici nedeni, yerleştirilen göçmenin sahibi olduğu “emvâl-i metrûke”yi beğenmesiydi. Bu nedenle göçmen, ya daha iyi geçinme koşulları olan yeni bir yer arıyor, ya iskâna sağlanamadığından bizzat kendi başını kendisi kurtarmaya çalışıyor; ya da, başka bir yere yerleştirilmiş olan komşu veya akrabalarının yanına, -çoğu zaman onların çağırması üzerine- göç ediyordu128; ama acı olan şey, göçmen işlerine gereksiz olarak müdahele eden bazı kişiler tarafından, daha iyi bir yere iskân edilecekleri vaadine kapılarak, ellerinden paralarının kapılması, eşyalarının soyulmasıydı. Bu tür kişiler, bazı göçmenleri daha iskân mıntıkalarına gitmeden, yerleştirileceği iskân alanına aykırı olarak kuşku içine düşürüyorlardı. Göçmen için elinden parasının alınması, iskân alanını bırakıp gittiği yeni yerde kendisine telkin edilenlerin hemen hemen hiç bulunmayışı, buralarda ser-sefıl oluşu ve üstelik de, tamim gereği olarak devletçe iskân hakkını kaybedişi, çok zor günler geçirmelerine neden oluyordu. Sorunun önemini gören vekâlet, “vaki olacak (bu gibi) tekliflere kıymet ve ehemmiyet verilmemesini” istiyor, eğer göçmenlerin bir arzuları varsa “riiese-yı rnemurin-i mülkiyeye ve iskân vekâleti memurlarına veya doğruca vekâlete müracaat eylemelerini” ve bu gibi kişilerin “muamele- kanuniye icrasına tevessül” olunduğu tebliğ olunuyordu129.


1 Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, C. I, 2. baskı, Ankara, 1961, s.267; Hacı İl-Bey’in, I. Murat zamanında, Edirne’yi geri almak için ittifak kuran Sırplar, Bulgarlar ve Macarlar’ı, Meriç Nehri kenarında, gece yarısı üç koldan ani bir baskınla, az bir kuvvet ile yokettiği savaşı Osmanlı Tarihi’nde “Sırp Sındığı” denilmektedir (M. 1364). Örnek olarak bkz. İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, C. I, 4. baskı, TTK yay., Ankara, 1982, ss. 167-169; M. Kemal Paşa, Başkomutanlık Meydan Savaşı’nı, “Sırp Sındığı” savaşına benzetir: “Bu muharebe Rumlar’ın kalplerini sindirmiştir. “Atatürk’ün Söylev ve ..., s.267.
2 “İtiraf edelim ki, biz üç-buçuk sene evveline kadar cemaat halinde yaşıyorduk... Üç-buçuk senedir, tamamen millet olarak yaşıyoruz (27 Eylül 1922), a.g.e., C. II, 3. baskı, Ankara 1981, s.45.
3 A.g.e., C. I, s.267.
4 A.g.e., s.260.
5 Bkz. Dido Sotiriyu, Benden Selam Söyle Anadolu’ya, (Çev. A. Tokatlı), İstanbul, 1986, s-135.
6 Mübadele Anlaşması’nın tam metni için bkz. İsmail Sosyal, -Tarihçileri ve Açıklamaları ile Birlikte- Türkiye’nin Siyasal Antlaşmaları, C.I (1920-1945), TTK yay., Ankara, 1983, ss. 177-183; Lozan Barış Konferansı Tutanaklar-Belgeler-, (Çev. S.L. Meray), C.I, T.I, K.II, A.Ü.S.B.F. yay., Ankara, 1969, ss. 17-22; sorun üzerine ABD’nin bakış açısını sergileyen ve tam metni veren bir çalışma için bkz. Seçil Akgün, “Birkaç Amerikan Kaynağından Türk- Yunan Mübadelesi Sorunu”, ATESE-Türk-Yunan İlişkileri-, Gn. Kur. yay., Ankara, 1986, ss.241-257; özet olarak bkz. iskân Tarihçesi, Hamit mat., İstanbul, 1932, ss.8-11; yine bkz. Mehmet Esad Atuner, Mübadeleye Dair Türkiye ve Yunanistan Arasında İmza Olunan Mukaveleler, Damga mat., İstanbul, 1932.
7 Bkz. Stephan P. Ladas, The Exchange of Minorities: Bulgaria, Greece and Turkey, New York, 1932; D. Pentzopoulos, The Balkan, Exchange of Minorities and its impact upon Greece, Paris, 1962; yine bkz. S. Akgün, a.g.y., ss. 244-246; Ömer Dürrü Tesal, “-Türk-Yunan İliş
kilerinin Geçmişinden Bir Örnek- Azınlıkların Mübadelesi”, Tarih ve Toplum, CIX/53 (Mayıs 1988), ss. 302(46)-3o8(52); kültürel sorunlara değinen hoş bir çalışma için bkz. Mahmut H. Şakiroğlu, “Lozan Konferansı Sırasında Kabul Edilen Türk-Yunan Ahali Değişimine Ait Tarihi Notlar”, Ord. Prof. Dr. Yusuf Hikmet Bayur’a Armağan, TTK yay., Ankara, 1985, ss.227-238.
8 Yunanistan’ın savaş sonrası yeni Maliye Bakanı, gazete muhabirlerine şunları söylemişti: “Vaziyet-i maliye sefîlânedir, fakat nevmîd değildir. Evvelâ yalnız 216 milyon drahmi iken simdi 800 milyon drahmiye bâlîğ olan bütçe açığım kapamaya muvaffak olacağımızı zannederim” Yeni Asır, II Eylül 1922; Türkiye’nin ekonomik durumu ile ilgili olarak örneğin bkz. Çağlar Keyder, Dünya Ekonomisi İçinde Türkiye (1923-1929), Yurt Yayınları: 3, Ankara, 1982; savaş yıllarının malî zorlukları için bkz. Alptekin Müderrisoğlu, Kurtuluş Savası’nın Malî Kaynakları, 1981.
9 Savaş sonrasında, henüz hükümeti kurmadan önce Gounaris şunları söylüyordu: “Yeni kabine süratle teşekkül etmelidir. Asya-ı Suğra Ordusu’nun tahliyesi, yüz binlerce muhacirinin iaşesi, ...terhis edilecek efrada iş bulunması, ...teşekkül edecek kabineyi en ziyâde meşgul edecek meseledir.” Yeni Asır, 10 Eylül 1922; ayrıca bkz. S.P. Ladas, a.g.e., çeşt. sayf.; D. Pentzopoulos, a.g.e., çeşt. sayf.; “Yunanistan, kısıtlı topraklarında birden bire kendi ırkından yaklaşık iki milyondan fazla nüfusu barındırmak zorunda kalmıştı.” S. Akgün, a.g.y. s.247; Yunanistan’a kaç Rum’un kaçtığı kesin olarak bilinmiyor; “Muhacirinden vakit ve hali iyi olanlar otellere yerleşmişlerdir. Fakir olanlara hükümet tarafından mesken bulunacaktır” Yeni Asır, 11 Eylül 1922; yine bkz. Ö.D. Tesal, a.g.y., 5.305(49).
10 Bu baskıların en canlı kaynağı, o tarihte Selanik’te yayınlanan Teni Asır gazetesinin ulaşamadığımız sayıları olmalıdır. Bu tür haberler, Türkiye’de çıkan gazetelerde geniş yer almıştı. Konuya kısmen şurada değinilmiştir: Kemal An, 1923 Türk-Rum Mübadele Anlaşması Sonrasında İzmir’de Göçmenler, (Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi), D.E.Ü., Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü, İzmir, 1988, ss.75-79; aynca bkz. Ö.D. Tesal, a.g.y., ss. 3°3(47)”2O5(59)i ° tarihlerde Selanik’te yayınlanan Teni Asır gazetesi, Rumca gazetelerin halka “itidal ve sükûnet” önererek, “felaket zamanlarında soğukkanlılığın lüzumunu pek hareketli bir lisan ile” anlatmaya çalıştıklarını, bunun, “matbuatın uhdesine kalmış narin ve mühim vazifelerden” olduğunu yazıyor. Teni Asır, 11 Eylül, 1922.
11 D.İ.E. İstatistik Yıllığı, C.III (1930), Ankara, 1930, ss.100-101 de, 1921-1929 yılları arasında, Türkiye’ye gelen ve yerleştirilen göçmenlerin vilâyet itibarıyla tablosu verilmiştir. Toplam 477.918 olarak gösterilen sayının, 21.172’si, 1922 yılı öncesi gelen göçmenlere aittir. Aynı kaynağın 99. sayfasında bu yıllar arasında gelen göçmen sayısı toplam olarak 577.958 olarak gösterililyor ki, mübadele ile 500.000’e yakın göçmenin Türkiye’ye geldiği söylenebilir; aşağı yukarı aynı yargıya varan şu çalışmaya bkz. Cevat Geray, “Türkiye’de Göçmen Hareketleri ve Göçmenlerin Yerleştirilmesi”, Amme idaresi Dergisi, C.III/4 (Aralık 1970), s. 11.
12 Kemal Arı, “Yunan İşgali Sonrasında İzmir’de ‘Emvâl-i Metruke’ ve ‘Fuzûli İşgal’ Sorunu”, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, C.V/15 (Temmuz 1989), ss.691-706; bu yazının
basımında istenilmeyen bazı dizgi yanlışları meydana gelmiştir. Yazının daktilosunda, “Adı geçen gazete deyimim”, “A.g.g.” biçiminde kısaltmış ve bu biçimde dizgiye vermiştik. “A.g.g. “ kısaltması, “A.g.e.” biçiminde dizildiği için, “Adı geçen eser” deyiminin gerçek kısaltılışı olan “A.g.e.” kalıbı ile, bir-iki yerde karışıklık yaratmıştır; benzer dizgi yanlışları, metnin ve bazı dipnotların her-iki yerinde de meydana gelmiştir. Bizden kaynaklanmayan bu tür yanlışları düzeltiriz. K. Arı
13 Konuya geniş boyuttan bakan eleştirici bir çalışma: Ömer Lütfi Barkan, “Türkiye’de Muhacir İskânı İşleri ve Bir İç Kolonizasyon Plânına Olan İhtiyaç”, İ. Ü. İktisat Fakültesi Mec, C.I/4 (Ekim 1948-Temmuz 1949), ss.204-223.
14 Bkz. Düstur, C.V, 3. tertip, Ankara, 1969, s. 146.
15 Mustafa Necati, Türk Eğitim yaşamında ilk akla gelen isimlerden birisidir. Deren-deli Hacı Hüseyin Paşa oğullarından Halid Bey’in oğlu olan M. Necati, 1892 yılında İzmir’de doğmuş, hukuk eğitimi görmüştü. İzmir’in işgalinin üçüncü günü Balıkesir’e kaçarak, “İzmir’e Doğru” gazetesini çıkarmış, TBMM’ açılınca, “Saruhanlılar bu genç milliyetperveri kendilerine mebus intihabeylemislerdi.” Türk Sesi, 27 Haziran 1923; O, Samsun ve Kastamonu istiklâl Mahkemelerinde başkanlık yapmıştı. Bkz. Ergün Aybars, İstiklal Mahkemeleri, Bilgi yay., Ankara, 1975. ss.148-155, 168-175; yine şurada; aynı yazar, İstiklal Mahkemeleri, C.I-II (1920-1927), D.E.Ü. Atatürk İlkeleri İnkılap Tarihi Enstitüsü yay., İzmir, 1988, ss.103-108, 118-123; onun eğitimci yanlarına değinen bir çalışma: M. Rauf İnan, Mustafa Necati -Kişiliği, Ulusal Eğitime Bakısı, Konuşma ve Anıları, T.İ.B.. yay., Ankara, 1980; M. Necati, 1929 yılının ilk gününde, pek genç yaşta ölmüştür; bkz. Enver Behnan Şapolyo, “Mustafa Necati”, Türk Kültürü, C. VIII/87 (Ocak 1970), ss.222-226.
16 Masraf cetveli için bkz. Düstur, ss.160-164.
17 Bkz. A.g.e., ss. 165-167.
18 Bkz. İskân Tarihçe..., s. 16.
19 Hâkimiyet-i Milliye, 9 Eylül 1923.
20 Türkiye Hilâl-i Ahmer Mecmuası, sene: III/28 (15 Kânunuevvel 1339), s.103.
21 Bu durum ilk kez ciddi olarak, 6 Eylül 1923 günkü toplantıda ele alınmış, vekâlet kurulduktan sonra da gözden geçirilmiş, ne var ki düzenli bir plân haline getirilememiştir.
22 Bu tür sorunlar, -ileriki sayfalarda değinildiği gibi-, göç olayı boyunca pek acı biçimde kendisini göstermiştir.
23 Bkz. dn: 19; tütün ziraatıyla uğraşan göçmenlerin İzmir’e yerleştirilmeleri, buraya yerleştirilmelerinin doğru olmadığına ilişkin bir eleştiri de getirmiştir. Özellikle Mehmet Şevki, Ahenk gazetesindeki yazılarıyla dikkat çeker. O, göçmenlerin gelmeye başlamalarından sonra, “İmar ve İskân Meselesi” isimli bir yazısında açıkça, tütüncü göçmenlerin İzmir’e iskânlarının aleyhinde olduğunu belirtmiştir; ona göre, tütün işçisi, tütün diken, kıran, dizen ve fabrikalarda işleyen olmak üzere iki kısımdır; bunların İzmir’e yerleştirilmeleri yanlıştır; çünkü İzmir, hem fazla tütün dikilen, dizilen bir memleket değildir, hem de İzmir’de zaten tütün amelesi fazla olduğu için, işçi olarak gelenleri istihdam etme olanağı yoktur; bu şekilde yerleştirilenleri yarın “tebdil-i meslek” etmiş olarak görebiliriz; yine İzmir ve çevresinde yerleştirilecek tütüncüler de, kente göç edip tütün işçiliği için iş arayacaklarından, kesin bir “izdihama” neden olacaklardır. Bu nedenle, tütüncü memleket diye, tütüncülerin İzmir’e gönderilmeleri yanlıştır: “Bu doğru değildir”. Ahenk, 19 Haziran 1924.
24 Bu tür uyarılarda, özellikle Ahenk ve Türk Sesi gazeteleri dikkat çeker.
25 Ahenk, 22 Temmuz 1923.
26 Türk Sesi, 27 Eylül 1923; Çiftçi Necati, Rumeli’nin “saf ve yüksek bataklıklarından âzâde”, sıtma görmemiş çevresinden, “bizim mezrai fakat münbit ovalarımıza” yerleştirilecek köylüleri daha önce sıtma mücadelesine alıştırmak lazım geldiğini belirtiyor ve: “...aksi takdirde renksiz, mecalsiz, dalaktı, sıtmalı vücutlar memlekete kâr değil, bâr olurlar” diyordu. Türk Sesi, aynı sayı.
27 İsmail Soysal, a.g.e., s.179.
28 Ö.D. Tesal, a.g.y., s.305 (49); göçmenlerin eline verilen tasarruf belgelerinden bir örnek fotokopi: a.g.y. 3.307(51).
29 İ. Soysal, a.g.e., s.181; bkz. İskân Tarihçe..., ss.9-10.
30 Bkz. Ö.D. Tesal, a.g.y., s.306 (50); Tesal, söz konusu yazısında, Yunanistan’da yaşayan Türklerin “vahim ve feci” durumlarına karma komisyonca son verilmek gerekirken neden verilmediğini, Türk üyelerin bunda niçin muvaffak olamadıklarını; alt komisyonların çalışmalarındaki aksaklıkların neden giderilmediğini, kaybolan hakların neden korunamadığını sorar ve Türk üyeler için: “Yunan hükümeti yararına tatbikata meydan vermiş, boyun eğmiştir.” der. Bkz. a.g.y., s.308 (52); Muhtelit Mübadele Komisyonu’na Türkiye’den, İzmir Mebusu Tevfik Rüştü başkanlığındaki bir heyet seçilmişti; Heyeti öneren Heyet-i Vekile adına heyet başkanı Ali Fethi Bey’in tezkeresi için bkz. TBMM Zabıt Ceridesi, D. II, t.I, C.I, Ankara, 1961, s.311; Muhtelit Mübadele Komisyonu, Ekim 1923’te görevine başladı ve tali komisyonlar kurdu. Hâkimiyet-i Milliye, 11 Teşrinievvel 1923; Türk Murahhasların çalışmaları, komisyonu çalışma merkezi olarak Atina’nın seçilişi bir hayli eleştirilmiştir. Tevfik Rüştü Bey, merkez olarak Atina’nın seçilişini, Yunan Hükümeti ile hızlı bir ilişki ağı kurulması olduğunu açıklamıştı. Hâkimiyet-i Milliye, 10 Kanunisanı 1924; işlerin “layıkıyla” yapılmadığına ilişkin eleştiriye (Müstakil Gazete, 25 Mayıs 1924), Tevfık Rüştü Bey’in yanıtı: Hâkimiyet-i Milliye, 25 Mayıs 1924, 28 Mayıs 1924; “Yunanistan’a gittiğimiz vakit, mukavelenameyi doğrudan ölü bulduk. Karşımızda bir ihtilal idaresi vardı. “ Hâkimiyet-i Milliye, 28 Mayıs 1924.
31 TBMM Zabıt..., D.II, İ.I, C.III, Ankara, t.y., s. 184.
32 Ahenk, 19 Teşrinievvel 1923.
33 İzmir’de 26.000 kadar, emvâl-i metruke evi olduğu belirtiliyordu (Ahenk, aynı sayı); oysa gerçek rakam, aşağı-yukarı yansı kadardı. İzmir’deki emvâl-i metrûkenin sayısal durumu için bkz. Kemal An, a.g.y., s.695, dn: 12.
34 Felaketzede, harikzede ve mülteciler sorununun İzmir boyutu içindeki durumu için bkz. K.An, a.g.y., ss.691-706; Mehmet Şevki, İzmir’in öngörülen rakamdaki göçmeni kaldıramayacağını ısrarla savunur; çünkü ona göre, İzmir’de ev var diye, “... istirdat tarihinden bugüne gelinceye kadar, mıntıkaya tefrik edilen nüfusa dahil bulunmayan binlerce muhacir gelmiş ve bu muhacirler vilâyetin ötesine-berisine yerleştirilmişler” di; yapılan hesapsız-kitapsız işlerden mübadiller zarar görecek ve “... belki mevcut emvâl-i metruke, terkeyledikleri emvale mukabil de edemeyecektir.” M. Şevki, “Son Derece Dikkat” Ahenk, aynı sayı; Çağlar Keyder, olasılıklara dayalı olarak yaptığı bir yorumda, göç ile Rumların bıraktığı toprak miktarının yaptığı bir yorumda, göç ile Rumların bıraktığı toprak miktarının eski Aydın vilâyeti içinde 270.000 hektar... olduğunu söyler. Bkz. Ç. Keyder, a.g.e., s.39.
35 Bkz. dn: 17; yine bkz. iskân Tarihçe..., ss.13-15.
36 Madde: 8.
37 Madde: 9.
38 Bkz. Kemal An, 1923 Türk-Rum Mübadele Anlaşması..., ss.106-111.
39 Türk Sesi, 13 Teşrinisani 1923; 1924-1926 tarihleri arasında İzmir valiliği de yapmış olan İhsan Paşa, I. Dünya Savaşı’nda esaret yaşamı ile pek meşhurdur. Onun kısa biyografisi için bkz. Mehmet Ali Keskin, İzmir Valileri (7390-1989), İzmir, 1989, s.92; anılan için bkz. Necdet Öklem. -İhsan Paşa’nın Anılan- Sibirya’da Esaretten Kaçış, İzmir, 1985.
40 Türk Sesi, aynı sayı.
41 “Vazifem pek mühimdir. Milli bir cephe karşısında bulunuyorum. Bunu cenâb-t hakkın inayeti ve arkadaşlarımın muavenetleriyle, hüsnüniyetle başarmaya gayret edeceğim.” İ. Paşa’nın demeci: Türk Sesi, 27 Teşrinisani 1923.
42 Ahenk, 2 Teşrinievvel 1923.
43 Türk Sesi, aynı sayı.
44 “Artık geliyorlar. Kurtularak, kurtarılarak geliyorlar. Her şeylerini, babalarının, henüz toprağa kail/olmayan şehitlerinin kanlı cesetlerini terkederek geliyorlar. Onları hürmetle, muhabbetle, şefkatle karşılayalım. Bağrımıza basalım, çok acı görmüş ruhlarına teselli olalım. Zalim ve den’i düşmanın kahırlarıyla harbolanların ruhlarına teselli olmak en büyük saadettir. Gelenler din, ırk kardeşlerimizdir. Her birinin bağrında, ruhunda, kalbinde bir şehidin acısı var. “Ahenk, 28 Teşrinisani 1923.
45 Ahenk, 4 Kânunuevvel 1923.
46 Ahenk, 2 Kânunuevvel 1923.
47 Ahenk, aynı sayı.
48 Gazete, Anadolu halkının Makedonya’dan gelecek 500.000 üretici Türk’ün, şu nüfus boşluğu içinde bulunan vatana ne kadar yararlı olacağını... takdir ederek, gerçek ırk ve din kardeşlerinden oluşan “... bu faal anasırın felaketlere maruz kalmaması hususunda... yardıma tevessül” ettiğini yazıyor. Hâkimiyet-i Milliye, 18 Teşrinisani 1923.
49 Hâkimiyet-i Milliye, aynı sayı.
50 Ahenk, 4 Kânunuevel 1923; yine şurada: K. An, 7923 Türk-Rum Mübadele Anlaşması Sonrasında İzmir’de..., ss.73-74; gazetedeki ilanın fotokopisi için bkz. a.g.e., Ek:2.
51 Ahenk, 28 Teşrinisani 1923; göçmenlere yardım amacıyla kurulan göçmenlerin üç yıl gibi kısa bir zamanda bir hayli arttıkları görülüyor, bkz. İzmir Vilâyeti 7926 Senesi İstatistiği, İzmir, 1927, Ocaklar-Birlikler Kulüpler-Cemiyetler böl.
52 Yunanistan’a kaçan Rumlardan artakalan terkedilmiş mallar sorunuyla, Mübadele İmar İskân Vekâleti kuruluncaya değin Maliye Vekâleti uğramıştı. Taşınır türden terkedilmiş malların bir kısmı “cihet-i askeriyeye” verilmiş, geri kalan kısmı ya ilan yolu ile Maliye Vekâleti tarafından resmi dairelere dağıtılmış ya da açık artırma yolu ile satılmıştı. Kamuoyunda Maliye Vekâleti’nin izlediği bu politika “paracanlılık” olarak yorumlanmış, sonuçta terkedilmiş mallar işlerini Mübadele İmar İskân Vekâleti üstlenene değin, büyük ölçüde pay-paçak edilmişti. M. Şevki bu sözleriyle, Maliye Vekâleti’nin zamanında izlediği politikayı eleştiriyor. Bkz. K. An, “Yunan İşgali Sonrasında İzmir’de ‘Emvâl-i Metruke’ ve ‘Fuzuli İşgal’ Sorunu”, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, C.V/15 (Temmuz 1989). ss.691-706.
53 Lozan’da elde edilen “Kabotaj Hakkı” nedeniyle, göçmen naklinin tamamıyla Türk vapurlarıyla yapılması kararlaştırıldı; gerçi bazı ecnebi kumpanyaları bu işe talip olmuşlardı (Bkz. Hâkimiyet-i Milliye, 15 Teşdrinisani 1923); ama, bu hiç bir zaman gerçekleşmedi. Seyr-i Sefain İdaresi’nin elindeki vapurların hem sayısı az, hem de eski ve yetersizdiler; oysa, bu iş pek “müstacel” olduğundan, Mübadele İmar ve İskân Vekâleti sevk işinde kullanılmak üzere yeni vapurlar alması için Seyr-i Sefain İdaresi’ne 600.000 lira vermeyi kararlaştırmış, ilk aşamada bunun 250.000 lirasını vermişti; İsmet Paşa’nın imzasını taşıyan “esbâb-ı mucibe mazbatası” için bkz. TBMM Zabıt Ceridesi, D.II, İ.I, C.IV, Ankara, 1968, ss.15-17.
54 Bkz. İskân Tarihçesi, Hamit mat., İstanbul, 1932, ss.19-20.
55 Bkz. Kemal Arı, 1923 Türk Rum Mübadele..., ss.62-71, 75-91; yine bkz. Mesut Çapa, “Lozan’da Öngörülen Türk Ahali Mübadelesinin Uygulanmasında Kızılay (Hilâl-i Ahmer) Cemiyeti’nin Katkıları”, Atatürk Yolu, A.Ü. Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü yay., Yıl: 1/2 (Kasım 1988), ss.241-256.
56 Türk Sesi, 8 Kânunusani 1924.
57 Türk Sesi, aynı sayı.
58 Hâkimiyet-i Milliye, 18 Teşrinisani 1923.
59 Örneğin, Temmuz 1924 ayı zarfında İzmir’de göçmenlere Hilâl-i Ahmer Cemiyeti’nce dağıtılan gömlek, mintan, ceket, don, entari, yelek, pantolon, battaniye, ayakkabı, yorgan, yatak, yastık gibi giyim-kuşam eşyalarının miktarı için bkz. Türkiye Hilâl-i Ahmer Mec, sene IV/36 (15 Ağustos 1340), s.408.
60 Bkz. dn: 17 35,
61 Göçmenlerin buralardaki iaşeleri iki aylık süre sonuna kadar vekâletçe sağlandı. Bu iaşe, ilk günler pişmiş sıcak yemek biçiminde oluyor, göçmen az-çok düzenini kurduktan sonra yemeklik malzeme dağıtılıyordu; bu süre içinde de Hilâl-i Ahmer’in yardımları büyük olmuştu. Örnek olarak bkz. A.g.mec, sene IV/40 (15 Kânunuevvel 1340), s.137.
62 Muhacir Eşyası Aşırılır Mı Ya!; Dün Kavala Muhacirlerine ait olup, Saman İskelesi civarında, mavna dürununda bulunan sandıklardan birisin Mavna bekçisi İstanbullu İlyas açmış ve durumunda dokuz kalem eşyayı aşırmakta iken derdest edilmiştir” Ahenk, 29 Haziran 1924.
63 Ahenk, 28 Kânunusani 1923.
64 Ahenk, aynı sayı.
65 Rıza Nur olup-biten bu örneklerde görülen programsızlığı, “gayrı muntazam bir dama” oyununa benzetir. Bkz. TBMM Zabıt Ceridesi, D.II, İ.II, C.IX, Ankara, 1975, s.85; mecliste bu konuda görülen aksaklıkların nasıl değerlendirildiği: K. An, a.g.e., ss.
66 Çağlar Keyder, Dünya Ekonomisi İçinde Türkiye (1923-1929), Yurt yayınları: 3, Ankara, 1982, s.43.
67 TBMM Zabıt..., ss.96-97.
68 A.g.e., ss.96-97.
69 A.g.e., s.96.
70 A.g.e., s.87.
71 A.g.e., s.96.
72 “Zeytin ve incir ağaçtan dûn bir meblağla ihale edilmişlerdi. Şimdi bu zavallı kardeşler, fakir hallerine rağmen, aynı bedel-i ihale ile, kendilerine tevfiz edilmelerini istiyorlar.” Ahenk, 24 Ağustos 1923; Çirkince ve Çirkince göçmenlerinin sefil durumunu anlatan hoş bir öykü; Sebahattin Ali, “Çirkince”, Sırça Köşk, (Bütün Eserleri: 5), Bilgi yay., 2 baskı, Ankara 1975, ss. 153-176; “Buraya mübadil olarak yerleştirilen muhacirler, tütüncü oldukları için, incirlerini, zeytinliklerini yok pahasına satmışlar, hatta bir çok ağaçları kışın kesip yakmışlar, sonra her biri bir tarafa dağılmışlardı”, a.g.oy. s. 167.
73 Hâkimiyet-i Milliye, 31 Teşrinievvel 1924.
74 O, 6 Mart 1924-7 Temmuz 1924 tarihleri arasında vekillik yaptı.
75 TBMM Zabıt..., s. 100.
76 Ö.L. Barkan, “Türkiye’de Muhacir İskânı İşleri...”, ss.204-223.
77 A.g.y., s.204.
78 Ahenk, 26 Mayıs 1924.
79 C. Geray, a.g.y., s.22.
80 İskân Tarihçe..., s. 13.
81 Hâkimiyet-i Milliye, 19 Teşrinisani 1923.
82 Türk Sesi, 11 Kânunusani 1924.
83 Hâkimiyet-i Milliye, 6 Şubat 1924.
84 Evlerin onarımı için Urla’da 2.000 kişilik bir inşaat işçi ve amele grubu oluşturulmuş, bunlara Hilâl-i Ahmer Cemiyeti malzeme yardımında bulunmuştur. Hâkimiyet-i Milliye, 1 Kânunusani 1924.
85 Hâkimiyet-i Milliye, aynı sayı.
86 Hâkimiyet-i Milliye, 18 Teşrinisani 1923.
87 Onarım için gereksinim duyulan kerestenin sağlanması işi, büyük eleştirilere neden olmuştur. Kereste fiyatları açısından en pahalı kent, İzmir’di Bunun nedeni, hem keresteye pek gereksinim oluşu, hem de örneğin İnebolu gibi uzak bir yerden gelişiydi. 1923 yılında İzmir’de bir metreküp kerestenin satış fiyatı 25-50 lira arasındaydı. Taşıma gemilerle yapıldığından, taşıma ücreti, kerestenin satış fiyatını etkiliyordu. Bir metreküp kereste başına 10 lira nakliye, 5 lira da vergi alındığından, Karadeniz’de 25 liraya alınabilecek kerestenin fiyatı, İzmir’de 45-50 lirayı buluyordu. Bu konuda meclisteki eleştiriler bkz. TBMM Zabıt..., D.II, İ.I, C.V, Ankara, 1968, ss.34-36.
88 Türk Sesi, 10 Şubat 1924.
89 Hâkimiyet-i Milliye, 6 Şubat 1924.
90 İskân Tarihçe..., s.22.
91 A.g.e., s.23; Hâkimiyet-i Milliye, 18 Teşrinisani 1923.
92 Hâkimiyet-i Milliye, 6 Şubat 1924.
93 Türk Sesi, 10 Şubat 1924; Necati Bey’in İzmir gezisinin ayrıntıları: K. An, a.g.e., ss.91-94:
94 İhsan Paşa’nın yerine 4. İskân mıntıkası mıntıka müdürü olan Cemil Bey’in, bir gazete muhabirine anlattıklarına göre, o güne değin, dört ay zarfında İzmir’de, Şubat’ta 208, Mart’ta 1206, Nisan’da 919, Mayıs’ta 407 olmak üzere, toplam 2360 ev onarılmış ve “kabil-i iskân” duruma getirilmişti. Türk Sesi, 3 Haziran 1924.
95 Bkz. TBMM Zabıt..., D.II, İ.II, C.VII/i, Ankara, 1968, s.1047; yine bkz. a.g.e., s. 1044; “İstihbaratımıza nazaran, bugün yarın şehrimize muvasalatlarına intizar olunan bir kaç bin kişilik muhacirinin iskânı için beş-altı yüz hanenin derhal tahliye ettirilmesi emri verilmiştir.” Ahenk, 19 Mayıs 1924.
96 TBMM Zabıt..., s.1047.
97 İskân Tarihçe..., s.27.
98 Ahenk, 12 Haziran 1924.
99 Ahenk, aynı sayı.
100 Ahenk, aynı sayı; M. Şevki, basma yazılarında da konuyu ele aldı. O’na göre İzmir demek bu evler demekti. Ortaya attığı ilginç öneri ise, bu evlerin bedelinin belirlenip, öylece göçmenlere verilmeseydi. Ahenk, 26 Haziran 1924.
101 Örneğin: Ahenk, 27 Haziran 1924.
102 “... Burası benim... içinde en güzel günlerimi geçirdiğim yer değildi. Şu sağ tarafımdaki kapısız, penceresiz, çatısız yükselen dört duvar, bir zamanlar bahçesinde yüzlerce çocuğun oynadığı mektep olamazdı. Şu önümdeki ulu çınarın dibinde, böyle bataktık ortasında bir tas yığını değil, dört gözlü bir çeşme olacaktı... Köyü bastan basa dolaştım... Yıllardır bos duran evlerin ne kapıları, ne
pencereleri hatta ne de döşemeleri kalmıştı. Sekiz-on odalı koskoca evlerin sahipleri bile, pencerelerine tahta çiviledikleri birer odasına dolmuşlar, öteki odaların dolap kapılarına ve çerçevelerine kadar bütün tahta kısımlarını kışın söküp yakmışlardı. Onları, karlı havada birkaç yüz metre ötedeki çam ormanlarına gitmekten alıkoyan mukaddes tembellik karşısında, garip bir ürperti duyarak dolaşmaya devam ettim... (Çocukluğunu geçirdiği eve gider). Yukarı kattaki odaların da bütün kapıları, pencereleri sökülmüştü. Henüz döşemelere dokunulmamıştı amma, bütün duvarlar, hatta tavanlar bile, sanki kazma vurularak yıkılmış, delinmişti. Yanımdaki ihtiyara şaşkın şaşkın bakarak: -’Ne olmuş bunlara?’, diye sordum. - ‘Bizden evvel gelenler para aramışlar... Namussuz gâvurların paralarını nereye sakladıkları bilinmez ki!’. Yerler koyun, keçi pislikleriyle doluydu. İhtiyar bunu da izah etti: -’Kış günü yukarı katlar soğuk oluyor, biz aşağı oturur, hayvanları, buraya kaparız. Pencerelere de birer çuval çakarız. Ne yapacaksınız fukaralık’. Pencereden bahçeye bakacak oldum, gözlerim kendiliğinden kapanıverdi. Eskiden kayısı, erik ağaçlarının sıra sıra dizildiği, ortasında bir duvar gibi dümdüz şimşir fidanlarının uzandığı, beyaz güllerin asma gibi evin duvarını sardığı, yolları çakıl döşeli bahçede, şimdi bir köşeye yaslanmış ve eski kapılardan yapılmış bir tavuk kümesinden başka bir şey yoktu... İhtiyara üstünkörü bir ‘eyvallah’ savurarak merdivenleri ikişer ikişer indim ve sokağa fırladım... Şimdi oranın adı Şirince’dir, Şirince!”, Sabahattin Ali, a.g.öyk., ss.166-176.
103 Düstur, C.V, 3. tertip, Ankara, 1969, ss.430-432.
104 A.g.c, ss.648-655; özet olarak bkz. İskân Tarihçe..., s.29-33.
105 Düstur..., s.651; ailenin nüfusu beşten fazla olduğunda, her nüfus için “â/â” araziden 8-10, “evsat” araziden 10-15, “edna” araziden 15-20; tütün arazisinden 2-3; bağ-bahçeden 1,5-3 dönüm; zeytin ağaçlarından da, 20-30 adet fazla verilmesi kararlaştırılmıştı. Bkz. a.g.e., s.652.
106 A.g.e., ss.649-654; İskân Tarihçe..., ss.29-31.
107 C. Geray, a.g.y., s.26.
108 Duyuru için bkz. Ahenk, 16 Teşrinievvel 1924.
109 İskân Tarihçe..., s.45; göçmen sorunlarında, mal dağıtımı ile ilgili olarak karışıklığa en fazla nedeni, bu durum yaratmıştır; bu nedenle, iskân işlerinde pek çok göçmen, varılan sonuçtan yakınır bir tavır almıştır. Bkz. Ö.D. Tesal, a.g.y., 55.302(46)- 308(52).
110 A.g.e., s.46.
111 A.g.e., s.47.
112 A.g.e., s.48; “1929 senesinde, takdir-i kıymet hususunda basit formüller ve yem hükümler kabul edilip takip ve murakabeye mülkiye müfettişleri memur edilmeseydi, geçen müddetler zarfında neticelenen dosyalara nazaran, mevcudun ikmali yarım asırlık bir zaman sonucu olacaktı” A.g.e., s.48.
113 Ö.D. Tesal, A.g.y., 3.308(52), dn: 1; “Gelenlerin çoğu meteliksizdi. Para yedirip işlerini gönderemeyince hepsi bir yana dağıldı... Rumeli’de koca çiftlik bırakan adama yüz ağaç zeytin düşmedi de, köyün de bir baskısı olan burada üç fabrikaya sahip çıktı. “S. Ali, a.g.öyk., s.17.
114 Ahenk, 26 Kânunuevel 1923.
115 Ahenk, aynı sayı.
116 Ahenk, 28 Kânunuevvel 1923.
117 Ahenk, 23 Kânunuevvel 1923.
118 TBMM’nde, Reşat Bey’in anlattıkları: TBMM Zabıt..., D.II, İ.II, C.VII/I, Ankara, 1968, s.1048; “Buraya getirip oturttukları mübadillerin... kabahati yoktu. İskeçe’nin, Kavala’nın tütüncüleri..., zeylinden, incirden ne anlasınlar? Ağaç dediğin bakım ister, masraf ister... Muhacirler iki sene üst üste mahsul alamayınca ya kestiler, ya sattılar. “Bkz. S. Ali, a.g.oyk., s. 172.
119 Ahenk, 3 Ağustos 1924.
120 Ahenk, aynı sayı.
121 Hâkimiyet-i Milliye, 5 Şubat 1924.
122 Türkiye genelinde, 1923-1933 yılları arasında, tarımla uğraşan çiftçi göçmenlerin üretici duruma gelmelerini sağlamak amacıyla yapılan yardımlar toprak, kredi, tohumluk ve tarım araçları olarak sınıflandırılıyor. Sayısal oranlar için bkz. C. Geray, a.g.y., ss. 35-38.
123 Ahenk, 22 Mayıs 1924.
124 Ahenk, aynı sayı.
125 Tamim için bkz. İskân Tarihçe..., ss.35-38.
126 A.g.e, s.37.
127 Bkz. A.g.e., s.33.
128 “İskân mıntıkası Samsun olan bir ailenin İzmir’de uzak-yakın bir tanıdığı oluyor. İzmir’deki o zat, o aileyi tereddüde mahal görmeden İzmir’e davet ediyor. İzmir’in güzelliğinden, İzmir’de hane bulunduğundan bahsediyor. Zavallı ailecik de bunun üzerine kalkıp İzmir’e geliyor. Ve hükümete beni iskân edin diye dayanıyor. Bu kabil aileleri İzmir’e davet edenlerin miktarı çoktur, desek, mübalağa etmiş olmayız. “M. Şevki, “Vaziyet-i Muhacirin”, Ahenk, 28 Mayıs 1924.
129 Ahenk, 27 Mayıs 1924.
130 Ahenk, 22 Mayıs 1924.
131 “Mıntıkalarını terk ederek şehrimizde yerleşmiş bir çok aileler var ki, işte mucib-i hayret olan bu kabil iddialarda bulunmaktadırlar. Gerçi hükümetçe ırae olunan mıntıkaların her muhacın behema hal tatmin edecek vaziyette olduğu iddia olunamaz. Fakat ne yapalım ki, on seneden beri her çeşit düşmanla dövüşüp duran Türkiye’nin hemen hiç bir yeri sükna-yı kadimeyi bile tatmin edecek vaziyete malik değildir. “M. Şevki “Bir Tavsiye”, Ahenk, aynı sayı.
132 Ahenk, aynı sayı.
133 Ahenk, 25 Haziran 1924; “... Esasen iskân mıntıkalarını terkederek İzmir’e gelenler mübadeleye tabi bir ev elde etmeye muvaffak olsalar bile, kendilerinin hakk-ı iskânı olmadığı için bir eve sahip olamayacaklar ve İzmir mıntıkasında iskânı icap edenlere, kendi elleriyle oturdukları evlen teslime mecbur tutulacaklardır. “Ahenk, 22 Mayıs 1924.
134 Ahenk, 26 Eylül 1924; bu tebliğ daha sonra, dokuz maddelik bir tamim olarak yayınlandı: Hâkimiyet-i Milliye, 29 Eylül 1924.
135 Ahenk, 28 Eylül 1924.
136 Bkz. Mahmut Goloğlu, Devrimler ve Tepkileri (1924-1930), Ankara, 1972, ss.68-71.
137 Bkz. Düstur, C.VI, 3. tertip, Ankara, 1953, s. 18.
138 Genel sorunlar için bkz. iskân Tarihçe..., ss.53-55 ve d.
139 Bu dönemde uygulanan göçmen yerleştirme politikalarını, Ş.S. Aydemir, “Bir Sahipsizliğin Hikayesi” olarak değerlendirir: İkinci Adam, C.I (1884-1938), İstanbul, 1976, s.316.
140 Ahenk, 2 Teşrinievvel 1924.
141 Bir İzmir gazetesi, “Emvâl-i Metrûke’ye Ait Hanelerde Kimler Sakin Bulunuyorlar?” İsimli bir yazısında, terkedilmiş mallardan ne kadar “hoyratça” yararlanıldığını gösteren ilginç bir örnek sergiledi. Muhabirlerin bir-iki mahallede yaptığı incelemede, mevcut evlerin 13’ünde “hükümetten senevi 3-4 bin lira tahsisat alan mebuslar”, 22’sinde Anadolulu, 11’inde muhacir süsü veren yabancı, 44’ünde memurlar, 27’sinde mübadillerin oturduğu, 9 evin ise boş olduğu ortaya konuluyordu. Gazete, “hatır-gönüle bakarak yürütülen” iskân politikasını, acı bir dille eleştiriyor. Türk İli, 21 Kânunuevvel 1924.
142 Ö.L. Barkan, a.g.y., s.205.

----------------------
- ATATÜRK ARAŞTIRMA MERKEZİ DERGİSİ, Sayı 18, Cilt: VI, Temmuz 1990

KAYNAK VE DEVAMI: http://www.atam.gov.tr/index.php?Page=DergiIcerik&IcerikNo=841