CUMHURİYET DÖNEMİNDE YAŞANAN MÜBADELE HAREKETLERİ BAĞLAMINDA KOBAKİZADE İSMAİL HAKKI BEY’İN “BİR MÜBADİLİN HATIRALARI” İSİMLİ KİTABI

 CUMHURİYET DÖNEMİNDE YAŞANAN MÜBADELE HAREKETLERİ BAĞLAMINDA

KOBAKİZADE İSMAİL HAKKI BEY’İN “BİR MÜBADİLİN HATIRALARI” İSİMLİ KİTABI


Muzaffer ÇANDIR1


GİRİŞ:

Edebî bir tür olarak anı, bir kişinin aklının erdiği dönemden itibaren görüp yaşadığı, kendisi ve toplum için önemli gördüğü olayları ve durumları belli bir sistem içinde yazıya döktüğü, genellikle, otobiyografik metinlere denir. Otobiyografi, kişinin yalnızca kendisiyle ilgili bilgileri verirken anı, hem bireysel hem de sosyal anlamda bilgi içerir. Günlük tutan yazar, sıcağı sıcağına o günün olay, yaşantı ve düşüncelerini aktarırken; anı yazarı, tarih olmuş eski zamanların olaylarını belleğe ya da belgelere dayalı olarak ortaya koyar. Bu bakımdan anı metinleri yalnızca hatırlanabilen, unutulmayan, kaydedilebilen olayları içerdiği için tarihi aynen aksettirmekten uzaktır, büsbütün objektif olması beklenemez. Toplumların sosyal hayatlarında anı aktarmak önemli bir gelenektir. Özellikle yaşlı insanlar kendilerinden daha genç kimselere daha önce görüp geçirdiklerini, yaşadıkları ilginç olayları anlatırlar.

Anı yazma geleneği, Tanzimat döneminde, kimi devlet adamlarında batıdaki meslektaşlarına olan özentiden başlamış ve giderek günümüze kadar gelmiştir. Tanzimat öncesindeki şuara tezkireleri, menakıpname, siyer, vekayi'name, gazavatname, fetihname, sefaretname gibi eserler bilinen anlamıyla birer anı eseri olmasalar da bu türe özgü özellikleri taşırlar. Anılar konuları itibariyle genellikle siyasî ve edebî olmak üzere iki kategoride değerlendirilmektedir. Bunlar kesin sınırlandırmalar değildir. Bir siyasî anı kitabında edebî anılar da olabilmektedir. Kimi anı kitapları da toplum içinde belli özellikleriyle seçilmiş kişilerin portrelerinden oluşmaktadır. Halit Fahri Ozansoy Edebiyatçılarımız Geçiyor (1939), Yahya Kemal Beyatlı Siyasî ve Edebî Portreler (1968); Yusuf Ziya Ortaç Portreler (1960); Hakkı Süha Sezgin Edebî Portreler (İstanbul 1997); Beşir Ayvazoğlu Defterimde 40 Suret (İstanbul 1996)... gibi.

Ansiklopedilerde: “Bir kimsenin içinde yaşadığı veya tanık olduğu olayları anlattığı eser” (Larousse, 1971: 675)veya “Bir kimsenin başından geçen ya da kendi döneminde ortaya çıkan olay ve olguları gözlemlerine ve bilgilerine dayanarak anlattığı yazı türüdür.” (Özdemir, 1972: 398)Şeklinde tanımlanan hatırat, Türk edebiyatında Tanzimat’tan sonra gelişmiş bağımsız bir edebî türdür.

Hatıra yazma düşüncesi, insanın birikimlerini başkalarıyla paylaşma ihtiyacından doğmuştur. Geçmişi olumlu ve olumsuz taraflarıyla yeniden yaşama, güncele ve geleceğe taşıma düşüncesi insanları hatıra yazmaya yönlendirmiştir.

1 Yrd. Doç. Dr, CBÜ, Eğitim Fakültesi Öğretim Üyesi candir45@yahoo.com

İnsan yaratılışı itibarıyla geçmiş, hal ve geleceği aynı anda yaşar. İnsanın geçmişini hatıralar, geleceğini ümitler oluşturur. Bunların belli bir zamanı ve yaşı da olmaz. Fakat yaş ilerleyip geleceğe ait ümitler azalmaya başladıkça geçmişin hafızamızdaki izleri uyanır ve böyle durumlarda içinde yaşadığımız zamandan kopup geçmişi daha fazla yaşamaya başlarız. Bu konuda Sabri Esat Siyavuşgil, geçmiş hayatın izlerini ve etkilerini hatırladığımızda düştüğümüz durumu şöyle açıklar:

“Gençlik ve orta yaşlılık, acı, tatlı, türlü hatıraların şuur altına istif edildiği çağlardır. Bütün gördüklerimiz, duyduklarımız ve yaşadıklarımız, banyo edilmemiş fotoğraf olmaları gibi, karma karışık ve biraz da bakımsız, ihtiyarlık günlerimizin sükûnunu, yalnızlığı ve işsizliğini bekler. O an gelince de, daha fazla yaşamak için bakışlarımızı tükenen istikbale değil, tükenmeyen bir maziye çevirdiğimiz zaman, yegâne tesellimiz hatıralarımızdır. Onlar bizim çocukluk oyuncaklarımızdır. Tıpkı çocuğun renkli tahta ve teneke parçasıyla, hakikat âleminin dışında, kendi fantezisine uygun bir cihan yaratması gibi, biz de istikbale küstüğümüz günlerde, mazinin yadigârlarını, hakikat olmamış emellerimize göre değiştirir, bozar ve süsleriz. Herhangi bir hatıra kitabını açın ve okuyun. Onda geçen yılların mermer veya tunç üzerindeki izlerini değil, geçmiş hayatına esef eden bir ruhun çırpıntılarını, tevillerini, mazeretlerini ve inkisarlarını bulursunuz. Her hatıra, hakikaten olmuş bir şeyden ziyade, olmaması hasret çekilmiş bir hadisenin tahayyülünden ibarettir.” (Siyavuşgil, 1948: 79)

Hatıralar yaşanan olayların insan hafızasında bıraktığı izlerdir. Hatıra yazarı da bu izleri canlandırarak geçmişi dilde sergiler. Buna göre, geçmişe yönelmek, yaşananı değil, yaşanmışı vermek, hatırat türünü en belirgin özelliklerinden biridir.

Hatıra yazılarında yazar, kendi iç dünyasına yönelir fakat bu yönelme, dış dünyadan kopuk bir yönelme değildir. Hatırat yazarının birinci endişesi kendisini değil, yaşadıklarını anlatmaktır. Hafızasındaki izleri yoklarken bu izleri bırakan olayları ve sebeplerini hatırlamaya, nedenlerini bulmaya çalışır. Bu da onu, yaşadıklarını bütün boyutlarıyla anlatmaya yöneltir. Ancak bu anlatım belgelere dayanmadığı için her zaman objektif olmaz. Yazarın duygu ve düşünceleri de işin içine girer. Çünkü yazar, yaşadığı olayları kendi penceresinden gördüğü şekilde anlatır.

İnsanın yaşadığı olayları bir başkasına veya okur topluluğuna anlatma ihtiyacı, yazılan hatıra kitaplarına bakılarak şöyle sıralanmıştır: a)Unutulma korkusundan kurtulmak, b) Kişinin kaybolup gitmesine gönlü razı olmayacağı bir gerçeği ortaya koymak, c) Yazma alışkanlığı içinde bulunmak, d) Birlikte yaşadığı kişilerden kimilerine karşı duyduğu hayranlığı belirtmek, e) Tarih ve kamuoyu karşısında hesaplaşmak, pişmanlık duygularını anlatarak rahatlamak, bir çeşit günah çıkarmak, f) Gelecek kuşaklara bir ders vermek, g) Siyasal hasımlarını kötülemek ya da kendisini savunmak. Hangi nedenle olursa olsun hatıralarını yazmanın insana dürüstlükten ayrılmama, içtenlikten uzaklaşmama gibi önemli sorumluluklar yüklediği apaçıktır.” (Olgun, 1972: 405)

Bunlardan da anlaşılacağı gibi hatıra yazarının unutulma korkusu, gelecekle hesaplaşma düşüncesi, hasımlarını kötüleme ve kendini savunma endişesi hatırat yazılarının en önemli varoluş sebebidir. Edebiyatımızda hikâye türünde olduğu gibi hatırat türünde de birçok güzel eserler veren Samet Ağaoğlu, bu konuda şöyle düşünür:

“Milletlerin hayatında muayyen devirlerin tarihini tespit ederken başvurulacak en sağlam vesikalardan bir kısmını da o devirde rol almış, iş görmüş veya o devri yakından yaşamış olanların hatıraları teşkil eder. Siyaset ve devlet adamlarının hatıralarını yazmaları bu bakımdan onlar için bir vazife sayılmalıdır. Muayyen devirleri idare eden psikolojik hâleti, zihnî durumu, gerçek telâkkileri ancak bu hatıralar yolu ile öğrenmek mümkündür. Resmî söz ve nutukların, yapılan ilânların, önünde gözükenlerin arkasında saklı duran ihtiras ve arzular, şahsi temayüller ve nihayet yazılı vesikalara şu veya bu şekilde aksetmiş bulunan hadiselerin gerçek mahiyeti hatıralarla belli olur. (Ağaoğlu, 1969: 11)

Hatırat veya hatıra diye söylenegelen bu terimin yerine Cumhuriyetten sonra yoğunlaşan öz Türkçe akımının da etkisiyle anı kelimesi, anmak fiilinden türetilerek getirilmiş, Arapça kökenli hatıra kelimesiyle birlikte söylenir olmuştur. Hatıra türünün önemli bir özelliği de gerçeğe uygunluk ve samimiyettir.

Bu iki unsurdan uzak olan bir hatıra yazısı tahmin edileceği gibi kısa ömürlü olacaktır. Hatıra yazarı; hayatını, gördüklerini ve yaşadıklarını olduğu gibi anlatır. Bu gerçekçi özelliği ile tarihçiye yaklaşır ama bir tarihçiden çok bir romancı gibi ferdi bir tutum içinde bulunur. Belki bu yüzden tarihten ayrılarak edebî bir tür olarak kabul edilmiştir.

Hatıralar ifade ve üslûp bakımından kendi aralarında farklılık gösterirler. Bu farklılık hatıra yazarının mesleğiyle ilgili olduğu gibi başka sebepler de olabilir. Örneğin askeri şahısların yazdıkları, belgelere dayanan, askeri birliklerin hareket planlarını içeren savaş hatıraları genelde daha sade ve objektif bir ifadeyle yazılmışlardır. Sanatçıların, özellikle edebiyatçıların hatıralarında ise kişi ve olaylarla beraber hatıra sahibinin gözlem, duygu ve sübjektif yorumları üsluba da etki eden edebî bir dille anlatılır. “Bu özellikleri dikkate alınarak genellikle bütün hatıralardan, özellikle de siyasi ağırlıkta olan hatıralardan bir belge ve objektif bilgi olarak faydalanmak için bunlara ihtiyatla yaklaşılması ve aynı konu üzerinde yazılmış olanların karşılaştırılması gerekir.” (Okay, 1994: 445)

Kurtuluş savaşından sonra gerçekleştirilen Atatürk inkılâpları, Serbest Fırka denemesi çok partili hayata geçiş ve sonunda 27 Mayıs darbesi gibi toplumsal olayların etkisiyle yazılmış birçok hatıra kitapları vardır. Bunlardan Ahmet Ağaoğlu’nun yazıp Samet Ağaoğlu’nun yayımladığı “Serbest Fırka Hatıraları”, ömrü ancak üç ay sürmüş olan genç bir partinin üzerinde oynanan oyunları sergilemesi yönünden en kayda değer olanıdır. Çok partili demokratik rejimin hangi aşamalardan geçtiğini göstermesi bakımından da vesikalarla dolu bir hatıra kitabıdır. O dönemi anlatan diğer önemli hatıra kitaplarından bir kaçı: Falih Rıfkı Atay, Çankaya (İst. 1961), Celâl Bayar: Ben de Yazdım (İst. 1965- 1972), Halide Edip Adıvar, Türkün Ateşle İmtihanı (İst. 1962), Fahrettin Altay,

On yıl Savaş ve Sonrası (İst. 1970), Hüseyin Rauf Orbay, Cehennem Değirmeni (İst. 1993), Afet İnan, Atatürk Hakkında Hatıralar ve Belgeler (Ankara 1959).

Hâtıralar, yazarların mesleklerine göre de kendi içinde sınıflandırılabilirler. Bunlardan edebî karakter taşıyan belli başlı hâtıra kitapları şunlardır: Hüseyin Cahit Yalçın, Edebî Hatıralar (İst. 1935); Halit Ziya Uşaklıgil, Kırk Yıl (İst 1936); Abdülhak Şinasi Hisar, Yahya Kemal’e Veda (İst. 1959); Halit Fahri Ozansoy, Edebiyatçılarımız Geçiyor (İst. 1967), Edebiyatçılar Çevremde (Ankara 1970); Yahya Kemal Beyatlı, Çocukluğum, Gençliğim, Siyâsî ve Edebî Hatıralarım (İst. 1973)

Tarih bilinci, geçmiş dönemlerin muhasebesinden bugüne açılan ve geleceğe uzanan, kesintisiz bir zaman algısı üzerine kurulu bir bilinç düzeyidir. Çoğu zaman ifade edildiği gibi geçmişe bakış, geleceği de şekillendirir. Bu bakış, farklı bir tarih algısı ve dolayısıyla resmi ideoloji prizmasından geçmemiş, sivil bir tarih anlayışı üzerinden ifade bulduğunda daha derin bir anlam ve önem kazanmaktadır. Bu tarih algısının oluşmasında yerel tarih ve mikro tarih çalışmalarının büyük önemi vardır.

Bir kentin, mahallenin, sokağın, bir kitabın, bir firmanın, bir ailenin tarihi ve bir noktada tarihsel akışa katkıda bulunmuş bireylerin tarihi; anı defterlerinde, hatıratlarda, günlüklerde yaşayan kişisel tarihler, geçmişin canlı tanıklarıdırlar. Büyük tarihsel olayları devlet adamlarından çok bireyler yapar; bireyler tarihi derinlemesine yaşarlar. O döneme ait toplumsal yaşam, bireylerin yaşantılarını şekillendirdiği gibi, onların hayat enerjileri de toplumun ve tarihin akışına yön verir. Bir anlamda resmi tarihin sayfalarında donup kalan geçmiş, bireysel tarihlerde diyalektik sıçramalarla ileriye doğru akar. Bu nedenle bireysel tarihler; resim, sinema, müzik, edebiyat gibi sanatlara da ilham kaynağı olmakta ve sanatın ölümsüzlüğüne açılmaktadırlar.

Yakın tarihimizin toplum vicdanı ve bireylerde yarattığı etkiler ve incinmeler açısından en dikkate değer olaylarından biri de mübadeledir. Lozan Mübadilleri’nin kaynaklarında mübadele şöyle anlatılmaktadır: “1912-1922 yılları arasındaki savaşlar nedeniyle Balkanlar’da, Ege Adaları’nda ve Anadolu’da büyük acılar yaşandı. Balkan Savaşı sonrasında yüz binlerce Müslüman savaşta yenik düşen Osmanlı Ordusu’nun peşi sıra korku ve panik içinde doğdukları toprakları terk ederek Anadolu’ya sığındı. Benzer trajedi, 1922 yılında Kurtuluş Savaşı’nda yenik düşen Yunan Ordusu’yla beraber Anadolu’yu terk eden Ortodoks Rumların başına geldi. Bir ay gibi kısa bir süre içinde yüz binlerce Ortodoks Rum Yunanistan’a sığındı. Bu durum Yunanistan’da büyük sıkıntılara ve karışıklığa yol açtı. Yunanistan’ın nüfusu bir anda dörtte bir oranında arttı. Lozan Barış Konferansı toplandığında öncelikle sığınmacılar ve esirler konusu ele alındı. İngiltere temsilcisi Lord Curzon’un teklifi ve Milletler Cemiyeti görevlisi Nansen’in raporu doğrultusunda; 30 Ocak 1923 tarihinde Yunanistan’da yerleşik Müslümanlarla Türkiye’de yerleşik Ortodoks Rumların zorunlu göçünü öngören Mübadele Sözleşmesi imzalandı. Bu sözleşme uyarınca; İstanbul’daki Ortodoks Rumlar ile Batı Trakya’daki Müslümanlar hariç Yunanistan’da yerleşik bütün Müslümanlar Türkiye’ye, Türkiye’de yerleşik bütün

Ortodoks Rumlar Yunanistan’a gönderildi. Mübadele sözleşmesinin kapsamına 18 Ekim 1912 tarihinden sonra yurtlarını terk etmiş olanlar da alınarak mülteciler sorununa bir çözüm bulunmuş oldu. Tarihteki ilk zorunlu göçü içeren bu sözleşme ile iki milyon civarında insan yurtlarından kopartılarak, yeni yerleşim bölgelerinde yaşamaya mecbur edildi. Tarihimizdeki bu kitlesel ve zorunlu göçe kısaca mübadele, bu insanlara da mübadil deniyor.”

Hayatta birtakım değişikliklerin olması kaçınılmaz bir gerçektir, ama bu değişlikler gönüllü, istekli ve insanın kendi iradesine göre gerçekleşirse güzel ve anlamlı olur. Zorunluluklar ise çoğu zaman insanları yaralamış ve yıkmıştır. Mübadele, ‘bireylerin tarihi’ perspektifinden bakılınca aslında zorunlu bir göç, zorunlu bir sürgündür. Emrivaki ile bir insanın, doğup büyüdüğü toprakları terk etmeye zorlanması, kabullenilmesi oldukça güç bir durumdur. Türkiye'den 1 milyon 200 bin Rum, Yunanistan'dan da 600 bin Türk doğup büyüdükleri, çocukluk sevincini yaşadıkları, ilk gençlik çılgınlıklarının peşinde koştukları, âşık oldukları, evlendikleri, çocuklarını doğurdukları, ölen yakınlarını gömdükleri topraklardan sökülüp atılmıştı.

Türkiye için Rumlardan kalan yerlerin ilgisiz kişilerce sahiplenilmesi ve bilinen şehirlerde göçlerin yoğunlaşmasından başka görünürde fazla sorun yoktu. Yunanistan’ın ise nüfus çokluğu ve ekonomik sıkıntı nedenleriyle göçleri karşılamakta zorlandığı bir gerçektir. Yunanistan’da bir süre Anadolu’dan gelen aileler, “Türk tohumu” denerek ötekileştirilmeye çalışıldı. Her iki taraf içinde tifo, kolera ve güç yaşam koşulları nedeniyle yollarda ölen 500.000 den fazla insan, mübadelenin bir başka boyutunu oluşturmuştur. Yunanistan’dan gelen göçmenlere yedi milyon dönümü aşkın toprak dağıtılmış, Türkiye’ye gelenler oldukça kısa sürede uyum sağlamışlardır. Yunanistan’a gidenler ise Anadoluluklarını uzun süre korumuşlar, Türkçeyi anadil olarak yaşatmışlardır. (Gidenlerin üçüncü kuşakları da şu anda Türkçe konuşmaktadır.) Ayrıca, köylerine, mahallelerine ve orada kurdukları yerleşim yerlerine Anadolu’da yaşadıkları yerlerin adlarını vermişlerdir.

Kitlesel göçleri liman kentlerinde kurulan karma komisyonlar yürütmüş, Mübadele 1923’ten 1927’ye kadar sürmüştür. Mübadil bilgi kaynaklarında yer alan ve birçok yaşlı mübadille yapılan görüşmelerde, kötü şartlarda yapılan gemi yolculuklarının, ölenlerin denize atılmalarının acıyla anımsandığı dikkat çekmektedir. 89 yaşındaki Maria Küpelioğlu, Yunanistan’a yolculuğunu şöyle anlatır: “Ürgüp’ten çıkıp Mersin’e geldik. Bir ay vapur bekledik. Pire’ye gittik. Gelenlerin hepsinin saçını kestiler, karantinaya aldılar. İki kız kendini denize attı. Tam iki sene çadırda yaşadık. Ürgüp’te doğdum, buraya on üç yaşımda geldim. Hâlâ orayı arıyorum, oradaki kuru üzümleri, kayısıları. Buradaki üzümler ufacık. Oranın peyniri, her şeyi daha iyiydi.” Girit’ten Cunda’ya gelişlerini ise 88 yaşındaki İsmet Hanım anlatıyor: “Üç gün gemide bekledik, yanaşamazdık ki… Cunda’da liman yoktu. Sonra bizi mavnalarla kıyıya taşıdılar, davul zurna ile karşıladılar.” Giderek böyle söyleşilerin yapılması imkânsız bir hale geldi, çünkü tarihin canlı tanıkları birer birer dünyadan göç etmeye başladılar. Sözler azalınca yazıların önemi arttı. Artık bu konuları konuşacak insanlar kalmadığı için yaşadıklarını kaleme dökenlerin yazıları daha bir önem kazanmaya başlamıştır. İşte hakkında bilgi vermeyi düşündüğümüz hatıra kitabı da böyle bir eserdir. Eski bir mübadil olan ve mübadelede önemli çalışmalar yapan Kobakizade İsmail Hakkı’nın hatıra kitabının bu anlamda önemli bir yere sahip olduğu görülmektedir.

1882 yılında Yunanistan’ın Kavala ilinin Drama ilçesinin Sarışaban köyünde doğan Kobakizade, avukat, tütün tüccarı ve vergi toplayıcısı olarak çalışmıştır. 1914-1924 yıllarında “Kralın Partisi” olarak bilinen Gunaris Partisi’nden Drama milletvekili olarak Yunan Parlamentosunda görev yapmış, 1922-1924 yıllarında mübadeleyi idare eden bir Lozan Mübadili olarak önce İstanbul’a sonra da Samsun’a yerleşmiştir. Türkiye’de de uzun yıllar avukatlık ve tütün tüccarlığını sürdüren İsmail Hakkı Kobakoğlu, kalan ömrünü Türkiye’ye yerleşen Lozan Mübadillerinin haklarını savunmaya adamış, 1953’te Samsun’da vefat etmiştir. Torunu Leyla Üstel Çağatay ve kızı Nilüfer Üstel’in girişimleriyle ve Prof. Dr. Ümit Gazilerli’nin önsözüyle yayımlanan hatıra defteri, Selahattin Galip’in eski yazıdan çevirisiyle yeniden hayat bulmuştur.

Kobakizade’nin el yazısıyla kaleme aldığı ve bir solukta adeta roman gibi okunan hatıratını, oğlu uzun yıllar titizlikle saklamış, bu notların kamuoyu tarafından tanınmasına vesile olmuştur. Pek çok ailede bulunan bu türden belgeler, kâğıtlar, anı defterleri, soyağacı notları, günlükler; bireylerin tarihine ışık tuttukları kadar, dönemin sosyal hayatından da kesitler aktarmaktadır. Önemli olan, bu belgelere tarih bilinciyle yaklaşabilmektir. Hatıraların kitaplaştırılmasıyla, yakın geçmişin; özellikle mütareke/ mübadele yıllarının, bireysel tarih bilinciyle ve sivil perspektiften algılanabilmesi için varislerin kendi paylarına düşen sorumluluğu hakkıyla yerine getirdiğini söylenebilir.

İlginç olan, İsmail Hakkı Kobakizade’nin, Yunanistan’da Gunaris yani Kral’ın partisinden 1914’te seçilen on beş Türk milletvekilinden bir tanesi olmasıdır. Bu on beş Türk mebusunun Yunan tarihinde önemli yerleri olmuştur. 1914’te yapılan parlamento oylamasında, on beş milletvekilinin verdiği oyların sayesinde Yunanistan, Birinci Dünya Savaşı’na girmemiştir. Kobakizade İsmail Hakkı, dürüst, mücadeleci, haksızlıklarla savaşan, açık sözlü bir siyaset adamı olması nedeniyle her siyasi değişiklikte ters düştüğü parti yöneticileri tarafından defalarca Girit’e, Vidin kalesine sürülmüş, türlü işkencelere maruz kalmıştır. Yunan parlamentosunda Türk azınlığı mebusluğu yapmanın özellikle o dönemdeki zorluklarını da yakından yaşamıştır. (Kobakizade, 2008: 9) Milli Mücadele’ye de destek veren Kobakizade, Yunanistan ve Anadolu arasında mekik dokumuştur. 1924’te mübadele ile Anadolu’ya gelmiş, ancak mübadillerin haklarını temin etmek için verdiği uğraş yüzünden zamanın İçişleri Bakanı Şükrü Kaya ile ters düşmüştür. Yunanistan’daki mal varlığına karşılık Anadolu’da aldığı mal ve servetini mücadelesi uğruna harcamıştır. Kızı Nilüfer Üstel’in de belirttiği gibi, “Bu anılar, meşakkatli bir yaşamın sadece bir özeti gibidir, oysa burada anlatılan olayların pek çoğunun derinliğine incelenmesi, konularla ilgili belgelerin araştırılıp ortaya konarak tarihe mal edilmeleri gerekmektedir. Bu konuda tarihçilere büyük iş düşmektedir.”(s. 11) Prof. Dr. Ümit Gazilerli ise önsözde;

“Son yıllardan itibaren, gerek Türkiye’ye, gerekse Yunanistan’a göçen mübadillerin yazdıkları yaşam öyküleri, o neslin çektiği sıkıntıları, eskiye özlemlerini anlatmaktadır. Ancak yazılan bu anılarda mübadele öncesi Yunanistan’da yaşayan Türklerin siyasal yapılanmaları, siyasal mücadeleleri, uğradıkları baskılar, zaman zaman tutuklanmaları, tutuklanmalarının nedenleri, idama mahkûm edilmeleri ve bunun gerekçeleri anlatılmamıştır.” (s. 14) Diyerek hatıra defterinde işaret edilen olayların belgeleriyle aydınlatılması için tarihçilere görevler düştüğünü dile getirmiştir. Mübadele öncesi Yunanistan’daki Türklerin durumunun da, nesnel bakış açısıyla ele alınması gereken bir tarihsel olgu olduğu unutulmamalıdır.

Kobakizade’nin hatıratında ilginç pasajlar dikkati çekiyor. Sözgelimi, Balkan Savaşı dönemindeki “bedelli askerlik uygulaması” hayli ilginç bir biçimde anlatılıyor: “Balkan Harbi’nde ben de 98 doğumlularla birlikte silâhaltına çağrıldım. Bir Midil atım vardı. Fevkalade rahvan yürür, takımları şık, göze çarpar bir attı. Bindim, Kavala’da Bademli Çiftliği’ndeki karargâha gittim. Otuz altın bedeli yatırdım. Askerliğimi bu suretle ödedim. Kavala’nın, Eski Kavala ve Kokala köylerinin aşar mültezimi bulunuyordum, işimle meşguldüm.” (s.29) İşte Balkan Savaşı dehşeti: “Hiç unutmam, kırk bin muhacir Kavala’ya doldu. Yağmur pek müthişti. Ana baba günüydü.(…) Camilerde istif halinde bulunan muhacirlerden herkesin bir aile alıp barındırılmasına karar verildi. Ben Çarşı Camii’nden bir aile aldım. Yedi sekiz nüfusluydu.” (s.28)

Balkanlardaki ateş nedeniyle önce Çanakkale’ye, oradan da Hilal-i Ahmer vapuruyla İstanbul’a geçen İsmail Hakkı, orada kendisine ve ailesine eğreti de olsa bir yaşam kurar; bir ev tutar, bir de kahvehane. Altı ay kahvehane işletir, sonra da Çatalca’dan gelen Bulgar top ateşi İstanbul’u korkutmaya başlayınca, ailesini de vapura alarak İzmir’e gider. Karataş’ta bir ev tutar, bir bakkaliye açar. Altı ay sonra durum düzelince, ailesiyle birlikte yeniden eşyalarını toplarlar ve Kavala’ya dönerler. Hatıralarda siyasete girişini de anlatan Kobakizade, sık sık ayak oyunları ve entrikalarla baş etmeye çalışır. Bulgar zulmüne de uğrayan Kobakizade sürgüne yollanır, bir toplama kampında yaşam mücadelesi verir.

Yer yer bir casusluk romanı içindeymişçesine olayları anlatıyor İsmail Hakkı Bey. Mütareke günleri onun kaleminden şöyle yansımakta: “Bizim Kavala- Sarışaban’dan gönderdiğimiz Milis askerlerinden birçok efrat bozgundan sonra perişan halde İstanbul’a gelmiş bulunuyorlardı. Bunlardan bir kısm-ı mühiminin Selimiye kışlasında bulunduklarını haber aldım. Oraya koştum, hepsini etrafıma toplayarak kendilerini teselli eden bir nutuk söyledim. Çırılçıplak denecek derecede bit, pas içindeydiler. Nihayet mütareke imzalandı. Müttefikler donanması İstanbul limanına girdi. Sabah vaktiydi, ben Galata’dan geliyordum. İngiliz, Fransız, İtalyan harp gemileri ve Yunanistan’ın Averof zırhlısı hep birlikte Dolmabahçe önünde demirlediler.” (s. 54) Savaş sonrasında mağlup Yunan ordusunun dönüşünü dile getirirken, İzmir’den, Anadolu’dan gelen Yunan askerlerinin perişan hallerini, çırılçıplak, yürek dayanmaz halde ağlayıp inlediklerini insancıl bir bakışla anlatır. Mübadele günleri gelir. Bu konuda idarecilik yapan Kobakizade, Türkiye’den Yunanistan’a firar eden muhacirlerin, müsadere memurlarıyla bir olup Kavala yakınındaki köylülerin gasp, soygun, tehditle hububat ve hayvanlarını talan ettiklerini; kendisinin bu konuda askerleri yardıma çağırarak toplanan malları iade ettirdiğini de anlatıyor. Daha sonraları, bir mübadele vapuruna bindiklerini, Samsun’da büyük bir memnuniyetle karşılandıklarını, bando getirildiğini, fotoğraflarının çekildiğini dile getiriyor. Mübadele sonrası mal haksızlıklarına uğrayan birçok kişinin yasal yollarla hakkını arayan, kendi mal varlığını da bu uğurda feda eden Kobakizade, dönemin İçişleri Bakanı Şükrü Kaya ile Ankara’da görüşmelerini, onunla görüş ayrılıklarını ayrıntılarıyla naklediyor. Özellikle mal varlıkları konusunda mübadillerin zaman zaman yaşadıkları düzensizlik ya da haksız uygulamalar açısından hayli ilginç örnekleri görüyoruz bu anılarda.

Hatıralarında Kobakizade’nin en dikkate değer yönleri arasında o dönemde Anadolu’da çok kimsede görülmeyen ataklığı, inanılmaz ticari girişimciliği, çalışkanlığı ve liberal düşünceleri olduğu görülüyor. Bunları hem Kavala’da hem de mübadil geldiği Anadolu’da ödün vermeden, titizlikle uygulayışı dikkat çekiyor. İşte onun bir girişimcilik örneği: Mübadelenin epey öncesinde, Atina’ya gidip mebuslukta biriken iki senelik tahsisatını alan Kobakizade, Kavala’da büyük bir mağaza kiralar. On beygirlik bir motor alır, bir de kahve makinesi, tuz makinesi ve un makinesi. Bir dinamo alıp bir de Alman makinist bulan İsmail Hakkı Bey, etraftaki küçük bir muhite elektrik aydınlatması yaptığını, tuz, un ve kahve öğüttüğünü anlatıyor. Sonra bu işi Sarışaban’a nakleden İsmail Hakkı, değirmen işlerinin yanı sıra elektrik ile Sarışaban’ı aydınlattığını dile getiriyor ve Kavala’da bile elektrik olmadığı halde küçücük Sarışaban kasabasının geceleri pırıl pırıl olduğunu anlatıyor…

Bir dönemin bireysel yaşantılar üzerinden dile getirildiği bu roman tadındaki hatıra defteri, hem o dönemin tarihini inceleyenlere yeni ufuklar ve açılımlar sunuyor hem de birçok sosyal /sosyolojik gerçeğin altını çizen önemli bir belge işlevi taşıyor.

SONUÇ

Osmanlının son döneminde birçok cephede birden çarpışan Mehmetçik, en son elinden silahları da alınınca teslim olmak zorunda kalmış, çekildiği bölgelerdeki Müslüman halkın perişan olmasına maalesef engel olamamıştır. Doğduğu 1882 yılından Türkiye’ye geldiği 1924 yılına kadar yaşadığı Kavala’da birçok hayırlı hizmetlere imza atmış olan İsmail Hakkı Bey, yazmış olduğu bu hatıra kitabıyla orada yaşayan Müslümanların hayatlarına en genel hatlarıyla anlaşılmasını sağlamıştır. Önce Bulgarların, sonra da Yunanlıların eline geçen Kavala şehri, içinde yaşayan Türk ve Müslüman halk için ne kadar zor bir yer olduğu, anlaşılmaktadır.

Bütün zorluklara katlanarak Türkiye’ye gelen Mübadiller, orada olduğu gibi burada da ilk yıllar rahat edememişler, hem o günkü devlet yetkilileriyle, hem de kendi aralarındaki çeşitli rekabet ve çekememezliklerle mücadele etmek zorunda kalmışlardır. Örneğin, “Anadolu günlerinde de CHF ile SCF arasında yaşanan çekişmede SCF den yana taraf olduğu ve siyasi faaliyetlerine katıldığı için resmi ideoloji ile ters düşmüş, haklarını alma uğruna verdiği mücadele sonucu Yunanistan’daki mal varlığına karşılık Anadolu’da aldığı bütün mal ve servetini kaybetmiştir (daha doğru bir ifade ile el konmuştur.) Dönemin İçişleri Bakanı Şükrü Kaya’nın sözleri bir dönemin zihniyetini yansıtması açısından ne kadar manidardır. Haksız alınan mallarının iadesini isteyen İsmail Hakkı Bey’e şöyle demiştir: “Hem Serbestçi (Serbest Cumhuriyet Fırkası) olacaksın hem de bizden mal isteyesin olur mu?” (Büyüker Karalâhana.com)

Okuyucular bu hatıra kitabını okuduklarında ayrıca Balkanlarda görev yapan çeşitli rütbedeki askerlerin yaptığı bilinçsizce hataların da mevcut olduğunu göreceklerdir. Yabancı diyebileceğimiz bir ülkede milli menfaatlerimizi canları pahasına gözeten bu insanlara engel olmaya çalışan asker ve sivil yetkililerimizin varlığı da dikkate alınması gereken bir durumdur.

1969.

KAYNAKÇA

AĞAOĞLU, Samet, Serbest Fırka Hatıraları Önsözü, Baha Matbaası, İst.


BOZKURT, Mümin, (Habergazetesi.com.tr)

Kobakizade İsmail Hakkı, Bir Mübadilin Hatıraları, YKY, İstanbul 2008

BÜYÜKER Kâmil (Karalâhana.com / Kitap)

OKAY, Orhan, “Hatırat” TDV İslâm Ansiklopedisi. C.XVI, ss. 445-449. OLGUN, İbrahim, “Anı Türü ve Türk Edebiyatında Anı”, Türk Dili Anı

Özel Sayısı, C.XXV, S.246, Mart 1972, s. 405.

ÖZDEMİR Emin, “Anı ve Anı Dilimiz Üzerine”, Türk Dili Anı Özel Sayısı, C.XXV, S.246, Mart 1972, s. 398.

ÖZSOY,İskender, Türkiye Gazeteciler Cemiyeti (tcg.org)

SİYAVUŞGİL, Sabri Esat, “Hatıralar”, Salon Mec. 15 Ocak 1948, S.6,

s.79.

SOYŞEKERCİ, Hülya, (giritturk.org)

TEVFİK, İhsan, Ayraç Dergisi, 2009, S. 3, s. 51.

Meydan Larousse, “Hatırat” maddesi, C.5, Meydan yay. İst. 1971, s. 675.

“EMANET ÇEYİZ-MÜBADELE İNSANLARI” VE “SAVAŞIN ÇOCUKLARI” ROMANLARINDA MÜBADELENİN ETKİSİ

 “EMANET ÇEYİZ-MÜBADELE İNSANLARI” VE “SAVAŞIN ÇOCUKLARI” ROMANLARINDA

MÜBADELENİN ETKİSİ

Can BAĞCI*

GİRİŞ

Edebiyat ürününü oluşturan öğelerden biri olan konunun seçimi değişik özellikler gösterir. Bu özelliklerden biri yazar değişkenidir. Yazarların, konu haritası değişiktir. Bu değişikliği kimi etkenlere bağlayabiliriz. Yazarın yetişimi, dünya görüşü, bilgi ve yaşantı birikimi bu seçimi etkiler. Sözgelimi köy kökenli romancıların yapıtlarında konu alanı özellikle köy ve köylü sorunlarıdır.

Konunun seçiminde olduğu gibi konunun algılanış, yorumlanış biçiminde de bahsettiğimiz etkenlerin payı vardır. Çünkü konuyu algılama, yorumlama onu belirli bir yaklaşıma göre değerlendirme, ona, anlam yüklemedir (Özdemir, 1980,10).

Yaşadığımız coğrafya baktığımızda çok sayıda siyasi ve sosyal olaylar yaşanmış ve tüm bu olayların yansımalarını edebiyatımızın içinde izleri görülmektedir. Çalışmanın konusunu da içinde taşıyan “Lozan Mübadelesi” Anadolu coğrafyasını derinden etkileyen bir siyasi olaydır. 1923 Lozan Mübadelesi, hem Yunanistan hem de Türkiye için ulusal bir devlet kurma yolunda uygulanmış olan çok önemli bir tarihî olaydır. Lozan Mübadelesi yalnızca iki devlet arasında yapılmış bir değiş tokuş / göç olmadığı gibi, Mübadele’ den uzun bir süre önce dünyada değişmeye başlayan devlet yapılarının uzantısı niteliğini taşır.(Bilgi, 2006:271)

Lozan Sözleşmesi’nde alınan kararlara göre İstanbul hariç Anadolu’da yasayan Türk uyruklu Ortodoks Hıristiyanlarla, Batı Trakya hariç Yunanistan’da yaşayan Yunan uyruklu Müslümanlar karşılıklı göçe tabi tutulmuştur.

Lozan Sözleşmesi   sonucu   Bu   göç   hareketinin   sonunda,   yaklaşık 1.700.000 insan mübadeleye tabi tutulmuştur. Bu sayının l.200.000’ini Anadolu’dan Yunanistan’a giden İstanbul dışındaki Türkiye uyruklu Ortodoks Rumlar; 500.000’ini de Yunanistan’dan Türkiye’ye gelen Batı Trakya dışındaki Yunanistan uyruklu Müslümanlar oluşturmaktadır (Arı 1995:8). Unutmamalı ki aktardığımız sorunların tarihi daha eskiye dayanmaktadır, bunun bir getirisi olarak Anadolu topraklarındaki “göç” hareketleri de daha evvel başlamıştır. (Aktar, 2005: 42). Özellikle Anadolu’dan pek çok Rum, Mübadele gerçekleşmeden önce Yunanistan’a göç etmiştir.

Türk-Rum nüfus mübadelesinin sona ermesiyle en çok sıkıntıya düşen taraf Türkiye olmuştur. Yunan ordusunun çekilmesi sırasında yaptığı yakma ve talanlarla işgal bölgelerinden kaçarak gelmiş olan mültecilerin yağmalarıyla uğraşmıştır. Yunanistan Türklerin evlerini, tarla ve bahçelerini herhangi bir zarara uğramadan göçmenlere vermekteyken, Türkiye iskân yapacak ev bulamamıştır. Kendi topraklarında sürgün olan Türkler evlerine döndüklerinde taş üstünde taş

Celal Bayar Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Yüksek Lisans Öğrencisi, cnbagci@hotmail.com

bulamamışlardır. Bundan başka ne tohum, ne çift sürecek hayvan ne de yiyecek bir şey bulamamışlardır. Çünkü var olan her şey çalınmış, kaçırılmış ya da yakılmıştır( Ercan, 2006:263). Yunanistan’dan alelacele evlerinden çıkarılarak Anadolu’ya gelen mübadil Türkler, burada savaştan yeni çıkmış yorgun, evsiz ve çaresiz yerli ahali ile karşılaşmıştır. Bu karşılaşmada yerli ahali mübadillere bedelsiz her türlü imkânın verilmesini kabul etmemiştir. Böylece tarla sahibi olan mübadillerle yerli ahali arasında çeşitli tartışmaların olmasına yol açmıştır (Arı,2003:168). Günümüzde büyük kentlerde yaşamak, kentin sorunlarına da ayak uydurmak olarak anlatılabilir ki yaşanılan şehir zaman mevhumunu belirsiz kılabilir. Yunanistan’dayken daha küçük yerleşim merkezlerinde yasayan mübadiller, Türkiye’de Rumlardan geriye kalan evlere yerleştirildiklerinde de şehir hayatının çeşitli zorluklarıyla yüzleşmek zorunda kalmışlardır.

Topluluk hâlinde bir göç yaşanmış göçmenlerin bu nedenle kendi kültürleri yerleştirildikleri yerlere göre daha baskın gelmiştir. Nitekim yerli halk ile mübadiller arasında kültürel çatışmalar yaşanmıştır. Yaşanan bütün olumsuzluklara rağmen mübadil Türkler, Yunanistan'a giden mübadil Rumlar kadar uyum sorununu uzun süre yaşamamıştır. Yerlilerle beraber iskân olanlar hemen çevreye intibak etmiştir. Tamamen bir köye iskân olanlar da geldikleri yerin kültürünü, yaşam tarzını devam ettirmişlerdir. Yaşam tarzı, alet ve edevatı kullanma şekli, tarımda yem ekim şekillerinin oluşması, hatta evlerin kireçle badana edilmesi gibi birçok yaşam şekli mübadillerden yerli Türklere geçmiş ve benimsenmiştir (Arı, 2003: 21).

Mübadelenin olumsuz yönlerinin yanında olumlu tarafları da bulunmaktadır. Bu uygulama ile Osmanlının başına dert olan azınlıklar sorunu büyük ölçüde çözülür. Bunun yanında Yunanistan’daki Türklerin Anadolu’ya getirilmeleri ile Anadolu büyük ölçüde Türkleşir. Bu demografik oluşum, Türkiye’nin ekonomik, toplumsal ve kültürel yapısında ortaya çıkan boşluğun doldurulmasında etkili olur. Ticaret, sanayi ve hizmet sektöründe Rumların hâkimiyeti böylece kırılır. Türklerin söz konusu alanlara girmelerine imkân doğar.(Bilgi, 2006:170 )Mübadillerle beraber çeşitli kültürel değerler gelir. Bu değerler Türkiye’deki ulusal kültürü dinamik bir yapıya kavuşturmuş ve zenginleştirmiştir. Türkiye’ye getirilen mübadillerin yerli halkla kaynaşmaları, karşılıklı alışveriş ve etkileşimleri sonunda yoğun bir kültürel değişim yaşanmıştır (Gökçatı, 2003: 30).

Türk Edebiyatı’nda iskeletini tarihsel veya tarihî gerçekliklere yaslayan yahut da bu gerçeklerden esinlenerek meydana getirilen, kısaca tarihle bir şekilde ilintili eserlerin varlığının önemli ölçüde olduğunu düşünüyoruz. Bu eserlerin çoğunda tarihsel unsurlar gerçeğe bağlı kalınarak ele alınmıştır, bunun dışında post modern eserler başta olmak üzere bazı romanlarda ise tarihsel öğeler daha çok“kurgu”nun gerektirdiği “oyun” için kullanılabilmektedir. Türkiye’nin coğrafyasının tarihî yoğunluğu şüphesiz sanat eserlerini de bir ölçüde etkilemiştir.(Bilgi, 2006:180)

Tarih-roman sarmalının bir uzantısı olarak 1990’lı yıllardan beri hız kazanan bir ivmeyle Lozan Mübadelesi’ni konu edinen yapıtlar da Türk Edebiyatı içerisinde kendine yer bulmakla birlikte; Mübadele’nin tarihsel çizgisini göz önüne alırsak, bu bağlamda üretilen yapıtlar için geç kalmış bir yansımadır. Geç kalmışlıkla alakalı olarak Mübadele’den 1960’lı yıllara kadar geçen hemen hemen kırk senelik zaman diliminde yalnızca ‘birkaç cümleyle Mübadele’den bahsedildiğine’ ifade edilir (Millas, 2005: 130).

Yunan Edebiyatı’nın isleyişi ise Türk Edebiyatı’yla karşılaştırıldığında tematik nitelikleri açısından farklı yapıda bir tarihî roman / tarihsel roman seyridir. Mübadele’nin gerçekleşmesinin ardından kısa bir süre içerisinde Yunanistanlı yazarlar ağırlıklı olarak bu konuda ürünler vermiştir.

Mübadeleden hemen sonra Yunanistan’da olayla ilgili bir sıra roman ve kısa öykü yayımlandı. Akla hemen İ. Venezis, S. Doukas, S. Mirivilis, daha sonra F. Kontoglou, D. Sotiriou, L. Nakou, P. Prevelakis, Y. Theotokas, N. Kazantzakis, M. Loudemis ve nihayet yetmişli ve seksenli yıllardan sonra Ch. Samouilidis, T. Athanasyadis, A. Nenedakis, AnzelKurtyan, Y. Andreadis, ve son yıllarda M. Veinoglou, Katerina Zarokosta gibi yazarlar anımsatılabilir.(Milas,2003:2)

Bu yazarların bir kısmı mübadeleyi yaşamış kimselerdi. Romanları anı yada bir sözlü tarih anlamı da taşımaktadır. Anlatıları mübadillerin Anadolu’daki yaşamları ve daha sınırlı olarak, yerleştikleri Yunanistan’daki yaşamla ilgilidir.

Yunanistan’da bu alandaki ilgi yalnız edebiyatla sınırlı kalmamıştır. Onlarca romanın yanı sıra, araştırmalar ve anı kitapları da yayınlanmıştır. Yunan toplumu içinde konuya ilgi duyulmuş, mübadiller geride bıraktıkları memleketleri ve kültürlerini anımsatan pek çok dernek kurmuştur. Canlı tarih araştırmaları yürütmüş ve mübadillerin anılarını, ama kültürlerini yaşatmaya yönelik bir çaba göstermiş olan Küçük Asya Araştırmalar Merkezi de bu çerçevede görülebilir (Ercan, 2006:240).

Genel olarak baktığımızda, mübadele olayının hemen edebiyata yansımış ve uzun süre edebi yazımın gündeminde kalmış olduğunu ve son yıllara kadar da, aralıklı ve azalmakta olan bir sıklıkla da olsa, bu konunun yazarların ilgisini çekmiş olduğunu görüyoruz. Konuya en başta el atan yazarlar gerçekçi diyebileceğimiz anlatımla ‘yaşadıkları’ mübadeleyi anlattılar. Yani ‘görgü şahidi’ gibi yazdılar. Sonraki yazarlar, olayla doğrudan ilişkileri sınırlandığı oranda daha soyut, dolaylı, zaman zaman sembolik anlatıma yönelmişlerdir.

Bu romanlarda genellikle mübadele öncesi yaşam anlatılmaktadır. Olayların geçtiği yerler daha çok Anadolu ve İstanbul’dur; daha az oranda da mübadele sonrası Yunanistan’dır. Bu çok geniş çerçeve, romanlarda Doğu/Batı ya da Orası/Burası yada Bırakılan/Gelinen yöre olarak anlatılsa da, yine de her iki yan bir arada ele alınmakta, her iki taraf iç içedir ve her taraf ötekine dayanarak anlam kazanmaktadır.

Bütün düz yazı örneklerinde ‘geride bırakılanın’ ne olduğuna baktığımızda egemen öğe ‘ülke’ ve ‘topraklar’ değildir, gerçek ya da hayali bir dar çevre ve ‘ev’dir, bir mahalledir. Yunan edebiyatında ‘ev’ kavramının özel bir yeri olduğunu sanılmaktadır( Milas, 2000,20)

Türk edebiyatıyla kıyaslandığında mübadeleyle ilgili Yunan romanlarında olaylara bakma biçimi Ömer Seyfettin, Halide Edip, Yakup Kadri, ve daha sonraları, Kemal Tahir, Halikarnas Balıkçısı ve Atilla İlhan gibi yazarların yapıtlarındaki ‘ulus’ ve ‘vatan’ problematiğini bulamayız. Türk romanlarında olaylar genel bir ulusal çerçeve içinde yer alır. Kahramanlar bu çerçevenin içinde yerlerini alırlar ve anlam kazanırlar. Yunan romanlarında öyküler kişilerin öyküleridir; özellikle ‘görgü şahidi’ yazarların yapıtlarında. Genel bir ulusal çerçeve varsa, bu dolaylı olarak görülür. Tipik örnekler Venezis, Doukas, Mirivilis, Sotiriou’dur..

Türk romanına baktığımızda Yunan romanına göre en çarpıcı farkın mübadeleden hemen sonra bu olayın edebiyata yansımamış olmasıdır. Bu konuda hemen hemen tam bir sessizlik vardır. Özellikle 1923’ten 1960’lara kadar, yani yaklaşık kırk yıl, bir iki romanda bir iki cümleden fazla bir şey bulamıyoruz. Mübadeleden sonraki yaklaşık kırk yıl içinde bu seyrek ve kısa göndermeler dışında Türk edebiyatında göç ve nüfus değişimi olayı pek ele alınmaz (Bilgi, 2006:200).

1990larda ve hele 2000 yılından sonra birkaç roman ilk kez nüfus mübadelesini ve halkların ulusal-sınırlar-arası göçünü ayrıntılı olarak ele alır. Burada kısaca ‘mübadele romanları’ diyeceğimiz bu romanların her birini ayrı ayrı ele almaya ve incelemeye değerdir. Her birinin özgün yanları var. Her biri yazarın kişisel dünyasını ve algılamalarını sergilemekte ve bir olayın nasıl farklı okunuşları olduğunu göstermektedir. Ancak burada olaya daha küresel yaklaşılacak, genel eğilimler gösterilecek ve romanlar ‘örnek’ olarak kullanılacaktır (Bilgi,2006:198).

Mübadele ve göç olayı Türk edebiyatında, genel olarak Türk söyleminde (örneğin okul kitaplarında, tarih yazımında, sanatta vb. olduğu gibi) ‘Öteki’ konusunda görülen eğilimleri göstermiştir: farklı paradigmaların izlenmesi sonucunda oldukça farklı yorumlar ve değerlendirmeler sergilemiştir (Millas,2000,20). Yazarların bir bölümü Türk ve Yunanları ilgilendiren bu tarihi olaylara ‘ulusçu’ anlayışa uyum göstererek başka bir bölümü ise ulusçu anlayışı yadsıyarak bakmışlardır.

Çalışmanın temelini oluşturan “Emanet Çeyiz” ve “Savaşın Çocukları romanları, mübadelenin getirdi yeni durumların izlerini taşımaktadır. Bu izleri ortaya koyarken roman kahramanlarının yaşadığı ortam, başlarından geçen olayların analizi yapılarak aktarılmıştır.

Kemal Yalçın’ın Emanet Çeyiz romanında mübadele insanları anlatılmaktadır. Önce Anadolu’dan Yunanistan’a, sonra Yunanistan’dan Anadolu’ya göçe zorlanan insanlar konu alınır. Anlatıcı romanı hümanist bir üslupla ele almıştır. Anadolu’dan Yunanistan’a göçen Rumlara, oradan Anadolu’ya göçen Türklerden daha fazla acır. Bu roman Anadolu ve Yunanistan’daki mübadillerle yapılan röportajlarla hazırlanmıştır.

Anlatıcı Bulancıklı’dır. Babasından burada eskiden Rumların yaşadığını öğrenir. Dedesi yıllarca bu Rumlarla beraber yaşamış, iyi komşulukta bulunmuşlardır. Ancak savaşlarla beraber Türk ve Rumlarında huzuru kaçar.

Daha sonra mübadele ile Rumlar Yunanistan’a gönderilir. Komsuları olan Rum aile bu Türk ailesine giderken kızlarının çeyizlerini emanet bırakır. Ve bir daha geri dönmezler. Yıllar sonra büyüdüğünde bu olayı öğrenen anlatıcı Yunanistan’a giderek çeyizlerin sahibini arar. Oraya göçen mübadillerle röportajlar yapar. Daha sonra Türkiye’ye gelir ve Yunanistan’dan göçen mübadillerle röportajlar yapar. Roman kendileriyle röportaj yapılan Türk ve Rum mübadillerin anılarını anlatmaları seklinde devam eder. Daha sonra tekrar Yunanistan’a giden anlatıcı burada kendilerine çeyizi emanet edenlerin torunlarını bulur ve emaneti sahiplerine teslim eder.

Anadolu’ya göç eden Türkler olmakla beraber burada, mübadeleyi iki taraflı verebilmek için, romanda Anadolu’dan göçen Rumların da belli baslılarının göçlerini ele alacağız. Roman mübadele ile göçen şahısların maceralarının anlatıldığı röportajlar tarzında yazılmıştır.

Anadolu’dan Yunanistan’a mübadele ile göçen Rumlardan biri Elefteria Staboulidis’un ailesidir. Elefteria’nın altı çocuğu vardır. Dördü yolda ölür. Büyük abla o zaman on yasındadır. Yolda kaybolur. Ne olduğunu nerede olduğunu bir daha öğrenemezler. Elefteria ve ailesi Yunanistan’a kaçabilmek için üç sene köyden köye sürünürler. Kayseri’den Yozgat’a, Yozgat’tan Sinop’a, Sinop’tan Çanakkale’ye, Çanakkale’den gemiyle Yunanistan’a gelebilirler.

Romanda Anadolu’dan Yunanistan’a mübadele ile göçen Rumlardan biri Amasyalı Yordanis Orfdanidis’dir. Yordanis Türkiye’de Amasya’da doğar. Türkiye’de iyi ve mutludur. Komşuları olan Türkler çok iyi insanlardır. Kardeş gibi yaşarlar. Mübadele nedeni ile Yunanistan’a göçmek zorunda kalırlar.

Anadolu’dan Yunanistan’a mübadele ile göçen Rumlardan biri de Kayserili Vasili Karabaş’ tır. Vasili Karabaş 1903 doğumludur. Konuşmanın yapıldığında 91 yasındadır. Anadolu’dan Yunanistan’a 1923 yılında 20 yasındayken göçmüştür. Çocukluğunda Türklerle çok iyi geçindiklerini, birbirlerini düğünlerine çağırdıklarını, beraber oynadıklarını, beraber güreştiklerini, beraber güldüklerini hatırlar.1914’de seferberlik çıkınca babası askere gider. Sonra bütün erkekleri alıp götürürler. Sadece kadınlar ve çocuklar kalır. Ekinlerini biçemeyenler aç kalırlar. Her işi kadınlar yapmaya başlar. 1918’de kıtlık olur. Kayseri ve köylerindeki Ermenileri de toplayıp sürgüne gönderirler:

Anadolu’dan Yunanistan’a mübadele ile göçen Rumlardan biri de Taşova Ferizdağlı Vasili Vasilyadisdir. Kiraz ayında Ferizdağ’da mısır çapalarken Topal Osman’ın çetelerininRum köylerine baskınlar yaptıkları, insanları öldürüp, malları yağmaladıkları duyulur. Herkesi can korkusu sarar. Gidilip müracaat edilecek bir merci yoktur. Buralarda kanun da, devlet de Topal Osman’dır. Köyde sadece bir tabanca, bir tüfek vardır. Bazı aileler çoluk çocuk dağa çıkıp oralarda saklanırlar. Dağa gitmeyenler sahipsiz, kimsesizlerdir. Çoluk çocuk Kızöldüren denilen Rum köyüne yönelirler. 300-400 kişi köye varırlar.

Bunun üzerine olaylardan haberleri olmayan Kızılöldüren köylüleri de telaşlanır ve dağa çıkmaya başlarlar. Vasili Vasilyadis’in babası Balkan Savasında Yunanlılara karsı savaşırken ölmüştür. Sabahadoğru çevre köylerdeki Türkler Kızöldüren’i çevirirler. Ellerinde tırpanlar, baltalar, tahralar vardır. Herkesi dışarı çıkararak meydanda toplarlar. Sonra da çırılçıplak soyarlar. Altınları, değerli ne varsa alırlar. Çıplak insanları kiliseye götürürler. Öğleye doğru sıcaktan her yer kavrulur. içecek su yoktur. O karmasa sırasında Vasili’nin annesi nöbetçilerden birini tanır. Tüccarlık yapan bu adam Ferizdağ’a geldiğinde Vasilyadislerin evinde kalmıştır. Kadın adama yalvarır yakarır. Kaya bir fıçı su getirerek Vasilyadislere verir. Sonra da kendilerini kaçıracağını söyler. Aynı aileden 13 kişi toplanır. Kaya onları kilisenin arkasından dereye indirir.

“Dimidov’un gelini, dedi, Kaya. Ovaya doğru gitmeyin. Tutup öldürürler hepinizi. Sutaraftan, bayırdan, dosdoğru dağa çıkın. Çok ekmeğinizi yedim. Bu günleri de görecekmişiz. Hakkını helal et Dimidov’un gelini! Haydi, yolunuz açık olsun, bizi birbirimize düşmanedenler Allah’ından bulsun.”

“Sağ ol oğlum Kaya, sağ ol! Yiyip içtiklerin helal olsun! Allah senden razı olsun. Bizi birbirimize düşman edenler Allah’ından bulsun.” (s. 88) Emanet Çeyiz romanında birçok Rum Türkiye’den kaçışlarını, göçlerini, mübadeleye tabi tutuluşlarını ayrıntılı bir şekilde anlatırlar. Burada Türkiye’den göçen mübadillerden bir kısmı alınmıştır. Romanda Atatürk’ten bahseden Sinop Ayancıklı olup Platamona’ya göçen Baba Yorgi’nin tespitleri Rumların Anadolu için önemli olduklarını savunan bir bakış açısının sonucudur: “Mustafa Kemal büyük adam. Ama bizi buraya göndermeyecekti. Kemal hata yaptı. Bu mübadeleyi yapmayacaktı. Biz eğitilmiş insanlardık. Zanaatkâr, usta, zengin insanlardık. Biz buraya gelince Türkiye eğitilmiş insanlarını kaybetti. Biz Türkiye’nin bereketiydik. Geldik Yunanistan’ı kalkındırdık. Yıllarca bekledik Mustafa Kemal affeder, geri ister, döneriz diye… Bizim suçumuz neydi? Sinoplular ağlıyorlardı, ‘Gitmeyin’ diye. Ama her yer bir değildir. Başka yerlerde iyi görmüyorlardı bizim Rumları.” (s.131)

Yunanistan’dan gelen mübadil Türklerin buradaki hayatları da kolay olmamıştır: “Mübadil olarak Honaz’a gelenler çiftçilik, bahçıvanlık bilmiyorlardı. Gelir gelmez ölmeye başladılar. Genci, kocası ölüyordu. Sıra sıra mezarlar dizildi, mezarlığın doğu yakasına. Sonradan mezarları yaptırdılar, taşlarına ‘Grebenalı’, ‘Vrasnolu’ yazdırdılar.”(s.170)

Giden Rumlar Türkçe bilirler. Gelen Türkler ise sadece Rumca bilir. Ekmek, su diyenyoktu içlerinde. Ev yok, bark yoktur. Rum Mahallesi yağmalanmıştır. Ev diye kendilerineverilen dört duvardan ibarettir. Anlatıcının dedesi Kemal Efendi’nin o zaman bakkalı vardır ki göçmenler alışverişi bu bakkaldan yaparlar, parasını maliye öder. Göç sırasında anne ve babası ölen, kimsesiz kalan çocukları kasabanın ahalisi paylaşarak yanlarına alır. Anlatıcının dedesi de 6-7yaslarında bir kız çocuğunu yanına alarak büyütür ve bir akrabasıyla evlendirir. Bu düşünceler anlatıcıda bizim mübadillerle de konuşma ihtiyacı doğurur. Honaz’ı bir kuru çay ikiye böler. Honaz’ın yerlileri bu kuru çayın doğusunda, muhacirler ise batısında yasarlar. Arada bir Çayboğazı Köprüsü vardı. Anlatıcı, muhacir çocuklarıyla köprü üzerinde yaptıkları kavgaları hatırlayarak, babasının dostları mübadil Türklerle röportajlar yapar.

Romanda Murtaza Acar, Mustafa Akan, Abdurrahman Akan Manastır vilayeti doğumludurlar. Bir Yunan olan Kaptan Ziku, dağlarda dokuz sene çete başlık yapar. Hem Rumları, hem de Türkleri basarak para toplar. Savaş başlayınca bu eşkıya Yunan komutanına mektup yazarak adamları ve paralarıyla Türklere karsı savaşmak istediğini bildirir. Yunan komutanı Ziku’nun teklifini olumlu karşılayınca, Ziku yanında daha fazla para götürmek ister. Kastro köyü sadece Türklerin yaşadığı zengin bir köydür. Kaptan Ziku bir cuma günü bütün köylüyü camiye toplar. Adamlarıyla köyü sararak, her köseyi tutar. Halkın önünde muhtara seslenir: “Biz para için geldik. Bakın toplar atılıyor. Cepheye yardıma gideceğiz. Sizden şu kadar para istiyoruz. Hemen dökülün paraları buraya.”

Muhtar Hasan Ağa cevap verir:“Kaptan Ziku, eğer kendin için; yiyecek, içecek için para istiyorsan verelim Ama cepheye yardıma gidiyorsan, silah almak için para istiyorsan, sana verilecek meteliğimiz yok! Eğer verirsek din kardeşlerimize karsı silah tutmuş oluruz.” Bu kesin cevap üzerine, adamlarına emreder:

“Ulan köpekler! Daha ne duruyorsunuz? Ben sizi buraya niçin getirdim? Ateş serbest!”(s.180) Yaylım ateşiyle camide bulunan 72 kişi öldürülür. 600 kişinin yaşadığı köy yağmalanır, ateşe verilir. Çetelerin öldürmesi ve yağmalamasından sonra sağ kalan kadınlar toplanıp ağlaşmaya başlarlar. Kastro’nun yanındaki Rum köylüleri dumanı görerek köye koşarlar. Ziku’ya ve adamlarına lanetler yağdırarak ölüleri gömerler. Sonra uzaktaki Türk köylülerinden duyanlar gelirler. Çocukları ve kadınları yakınları, akrabaları alıp götürürler. Acar ve Akanları amcaları Vrasno’ya götürür. Atatürk mübadele olmadan, “Herkesin malının miktarı, kıymeti takdir edilsin, kendilerine bir beyanname verilsin, Türkiye’ye gelince, mallarının mübadili verilsin” (s.184)diye bir heyet gönderir. Halka beyannameleri verilir, ancak Türkiye’ye gelince bu tatbik edilmez. Mallarının karşılığını tam olarak alamazlar.

Gelen mübadillerle Türkler arasında ufak tefek olaylar olur. Bunun üzerine köye yirmi jandarma gönderilir. Her hane sırayla yemeklerini verir. Altı ay böyle beraber yasarlar. Daha sonra mübadele emri gelir. Romanda Vrasnolu Muhittin Yavuz, Sabiha Yavuz, Tahsin Özkan Yunanistan’da yasayan Türklerdir. Tahsin Özkan Muhittin Yavuz’un yeğenidir. Muhittin Yavuz 1902,hanımı 1905 doğumludur. Balkan Savası sırasında Yanya’da Türklerle Yunanlılar arasında muharebe devam eder. Dağlarda eşkıyalar vardır. Muhitti Yavuzların köyleri olan Vrasno ile yakınlardaki köy olan Pista arasında bir anlaşma yapılır: “Eğer Balkan Harbi’ni Türkiye kazanırsa, siz bizi koruyacak, yardım edeceksiniz. Yunanistan kazanır, yönetime gelirse biz sizi koruyup yardım edeceğiz.” (s.194)

Bu anlaşmadan birkaç ay sonra yakınlardaki Türk köyü Kastro’yu Rum çeteleri basar ve camide 72 kişiyi öldürülür. Köyü yakıp yıkarlar. Ertesi gün eşkıyalar Vrasno’ya da gelirler. Köyü yakıp yıkmak isterler. Herkesi evlerinden çıkarırlar. Meydanda toplarlar. O an olayları duyan bir papaz beyaz bir kısrağın üzerinde hızla köye gelir:

“-Ulan ne yapıyorsunuz?

-Burasını yakacağız!

-Cehennem olup gidin! Haydi, derhal defolup gidin! Ne suçu var bu köyün? (s.195)

Papazın sözleri üzerine eşkıyalar köyü bırakarak giderler. Pista köyü papazı sözünde durarak Vrasno’yu kurtarır. Balkan Savasını Türklerin kaybetmesinden sonra Selanik, Yenişehir, Manastır, Yunanistan’a geçer. Yönetim değişikliği sırasında 15 gün kadar herkes birbirine saldırır, yakıp yıkar, soyar, talan eder. Devlet otoritesi, arayan soran yoktur. Daha sonra gelen hükümet kuvvetleri sükûneti sağlar ki yıl kavga olmaz. Vrasno güvenlikli bir dağ köyü olarak tanınır. Çevredeki Yunanlılarla iyi komşuluk ilişkileri içinde yasarlar. Fakir Türkler zengin Yunanlıların yanında çalışır. Düşmanlık, ayrılık yoktur. Birbirlerine gider gelirler. Rumlar Türkleri, Türkler de Rumları korurlar. Ancak zaman zaman kışkırtılan bazı Türkler Yunanlılara, Yunanlılar Türklere saldırıp öldürürler. Yolları kesip yolcuları baltalarla doğrarlar. Kimin kime gücü yeterse o elinden geleni ardına koymaz. Yunan ordusunun İzmir’e çıkmasıyla Vrasnoluların huzuru yine bozulur. 1922’de köye çoğu Laz mübadiller gelir. Bir sene kadar Türklerle muhacirler beraber otururlar. Hükümet Türklerin mallarının yarısını mübadillere verir.”

Yunanistan’dan Anadolu’ya göçen Türklerden biri de Saliha Korucu’dur. Balkan Savası çıktığında bir yasındadır. Köylerini bırakarak Selanik’e kaçarlar. Savaştan sonra tekrar köye dönerler. Evler, ocaklar hep yıkılmıştır. Evlerini tekrar yaparlar. Saliha 12yasına gelince Anadolu mübadilleri köye gelirler. Salihalar evlerini onlara vererek anneannelerinin evine yerleşirler. Bir müddet beraber yaşarlar. Yunanistan’dan Anadolu’ya göçen Türklerden biri de Kayalar-Kozlu köyünden Nazmi Önal’dır. Yunanistan’da Kayalar’a bağlı Kozlu köyünde 1907 yılında dünyaya gelmiştir. Kozlu 350 hanedir. Tamamen Türk köyüdür. Köyde 18 değirmen vardır. Arazi çoktur. Ovadır. Halk mısır eker. Balkan Harbi başlayınca Florina’ya giderek iki ay otururlar. Daha sonra aşağı Kayalar’a gelirler. Mallarını, evlerini Bulgarlar yağmalarlar. Osmanlı savaşı kaybedince yönetime Yunanlılar gelir. Yunanlıların içinde on iki, ay daha kalırlar. Nazmi Önal’ın babası yeni bir ev yaptırır. Ancak içinde oturmak nasip olmaz. Köye Türkiye’nin çeşitli yerlerinden muhacir Rumlar gelir. Çoğu Lazdır. Lazca konuşurlar. Erzurum bölgesinden bile gelenler olur. Bu bölgelerden gelenler Rumlardan ziyade Ermenilerdir. Gelenlerle bir yıl beraber yasarlar. Gelen Rumlar Türkçe konuşurlar. Hükümet Türklerin mallarının çoğunu gelenlere verir. Evleri de paylaştırır. Buradan gelen muhacirlerle Türkler arasında herhangi bir problem çıkmaz.

Yunanistan’dan Anadolu’ya göçen Türklerden biri de Kayalarlı İbrahim İşler’dir.1921 Yılında Kayalar’ da dünyaya gelmiştir. Kayalar yüz kadar köyü olan büyük bir kasabadır. Balkan Savaşı’na kadar civardaki Türkler, Rumlar, Bulgarlar gayet iyi geçinirler. Birbirlerine gider gelir, beraber ticaret yaparlar. Balkan Savaşında halklar arasına kan girer. Düşmanlık baslar. Savaş sırasında aile köyü terk ederek tepelere kaçar. Daha sonra geri dönerler. Fakat bu kez Bulgarlar gelerek Türk erkeklerini toplamaya başlarlar. Asker olan dayıları Mahmut’u bir Bulgar görerek yanına çağırır.


Yunanistan’dan Anadolu’ya göçen Türklerden biri de Giritli İsmet Altay Hanım’dır. Girit’in Resmo bölgesinde otururlar. Girit’in suyu, meyvesi, her şeyi çok boldur. Havası güzeldir. Kışlar bahar gibi geçer. İnsanları çok iyilikseverdir. Venizelos ile İsmet Paşa mübadeleye karar vermişlerdir. Kimse Girit’i bırakmak istemez. Hatta “Girit’ten ayrılmamak için dinini değiştirip orada kalanlar bile olur.” (s.271) Altay Hanım’ın Girit’teyken babası iki işte birden çalışır. Durumları oldukça iyidir. Çok güzel geçinirler. Evleri üç odalıdır. Mutfak ayrıdır. Üzümler çok tatlı olur. İlkokulda hem Rumca hem de Türkçe okurlar. Mahalledeki Rumlarla Türkler gayet iyi geçinirler. Birbirlerine gider gelir, yemeklerini yerler. Savaş başlayınca adada huzur bozulur. Köylerde, yollarda kavgalar olur. Cuma namazı için şehre inen Müslümanları pusu kurup öldürürler. Bir müddet sonra İzmir’den muhacir Rumlar gelir. Hükümet Türklerin evlerinin yarısını muhacirlere verir. Gelenler çok güzel İzmir Rumcası konuşurlar. Girit’ten ayrılıncaya kadar Türkler bu muhacirlerle beraber kalırlar.

Bu büyük yıkıma, kopuşa yol açan olaya ne Anadolu Rumları, ne de Yunanistan’da yasayan Müslüman Türkler neden olmuştur. Büyük devletlerin çıkarcı politikaları halkın basında patlamıştır Bu yıkım politikasını planlayıp, Yunanistan ordusunu İzmir’e çıkaranlar çoktan yok olup gitmişlerdir. Ama bu olayın acı sonuçlarını bu romanda anlatıcılar çok uzun yıllar yasarlar. İster Yunanistan topraklarında doğup buraya gelmiş; ister Türkiye’de doğup büyüyüp Yunanistan’a gitmek zorunda bırakılmış halklar olarak artık barış içinde yasamanın yollarını arayıp bulalım. Yaşadığımız, düşmanımızın bile basına gelmesini istemediğimiz, o büyük yıkımı ve bozumu, kalıcı bir barısın, gönülden bir kardeşlik düşüncesinin temeli yapalım…(s.268)

Romanda çeyiz sandığı bir semboldür. Mutlu, barış, huzur dolu günlerin sembolüdür. Yerine götürülen bu eşya iki halkın beraber yasamalarının ifadesidir. Romanın asıl vermek istediği mesajı İstanbullu Hristo Şamoğlu ifade eder: “Barış içinde yaşanmalı. İnsanların iyisi var, kötüsü var. Dünyada savaşlar ne zaman ortadan kalkarsa, o zaman insan olunacak. O zamana kadar hayvan kalınacak. ki tarafın da kötü yanları var. Türk tarafını tutup, Yunanlılara küfretmek kolaydır. Böyle bir kitap ta yazabilirsin. Ama böyle kitaplar kiloyla satılıyor! Yunan tarafını tutup Türk tarafını suçlayabilirsin. Kolaydır. Zor olan iki tarafında iyiliğini, kötülüğünü görmek yazabilmektir.”(s.28)

Anlatıcı yazar roman boyunca bu hümanist görüşten hiç ayrılmaz. Anlatılanları, her iki tarafın da birbirlerine yaptıkları zulümleri, insanların çektikleri acıları olduğu gibi anlatır. Giritli Hasan ve ailesi Girit’in Kamış köyünde Rumlarla birlikte yaşamaktadırlar. Babası İsmail Ağa çiftçilikle geçimini sağlamaktadır. Annesi, ağabeyi Mahmut ve ablası Nazire ailenin diğer üyeleridir. Yunan İsyanı ile birlikte Rum çeteleri köyün huzurunu kaçırdığı için köydeki Türkler göç etmek zorunda kalmışlardır. İsmail ağa ve diğer aile üyeleri göç etme fikrine sıcak bakmasalar da bu duruma alışmak zorunda kalmışlardır. Göç yüzünden aile ellerindeki toprakları yok pahasına çıkarmışlardır. Köyde bulunan Rumlar Hasan’ın ailesinin gidişine üzülmelerine rağmen ellerinden gelen bir şey yoktur. İlk durakları. Kandano köyü olmuştur. Kandano civardan gelen Türk göçmenleri ile kurulmuş Türk köyüdür. Giritli Ali babasını bu köye yapılan bir Rum Baskınında kaybetmiştir.

Hacara, Giritli Hasan ve ailesine yardım eden Giritli milliyetçi bir Türk’tür. Rum çetelerinin yaptıklarında padişahında suçu olduğunu düşünmektedir.

Hacara, Ali Ağa’ ya: “- Siz böyle düşüne durun! Yunanlıyla Rum’un şımarmasından, Padişah Efendimizin de uyuşukluğundan bazen Ruslar, İngilizler, Fransızlar ve İtalyanlar, Hanya’ ya savaş gemileri yollamışlar! Ada Rumları, Yunanın da desteğini alarak Hanya’dan başlayıp tüm adayı kapsayan isyanı başlattılar. Buradaki kuşatma da o işin uzantısı.” (s.48) der.

Hacara olanlara karşı elinden tek gelen işin ölen Türklerin intikamını almak olduğunu düşünmektedir. Kir Vladimiros, Giritli Hasan’ın ikinci göç durağı olan Hanya’da ona çalışması için işveren patronudur. Vladimiros ve karısı barışı savunan Rumlardır. Savaş olmasa Türkler ve Rumların eskisi gibi kardeşçe yaşayabileceğini düşünmektedir. “ Yüzlerce yıl sizinkilerin idaresi altında yaşamanın, bıkmanın sonucu bu! Tepki çok ağır oluyor… Yani çok insan öldürüyorlar! Yukarıdakiler ünlenecekler diye, yalın halkı birbirlerine kırdırıyorlar. Hep halk çekiyor… Benim kadar siz Türklerin iyi yanlarını bilseler, benim kadar olsun bir de okuyarak gerçekleri görebilseler, bu denli vahşi olmayacaklar.”(s.68)

Süslü Hüsniye, Afrika asıllı bir Türk’tür. Giritli Hasan’a aşıktır. Zaman zaman Hasanla birlikte olmaktadır. Lozan Mübadelesi ile Anadolu’ya gönderilmekten korkmaktadır. Anadolu’ya geçtikten sonra Hasanı görememekten ve orada hayatını idame edememe düşüncesi onu etkilemiştir.

Kemalettin Bey, savaş esiri olarak Yunanlı asker tarafından Hanya’ya getirilirmiş bir Türk askeridir. Hasan’ın esir kampına yaptığı bir ziyarette tanışmışlardır. Kemalettin Bey’i Hanya’da yaşayan Türklerin kendi dillerini yeteri kadar iyi konuşamamaları üzmektedir. Hasana Türkçe öğretme teklifi etmiştir. Hasan’ın bu teklifi kabul etmesi Kemalettin Bey’i çok mutlu etmiştir.

Badoyan Mustafa, Grand Mehmet, Kavas Ahmet; Hasan’ın Hanya’dan dostlarıdır. Onlar da Hasan gibi tüm Rumların kötü olmadığını düşünmektedir. Girit’te olup bitenler onları da üzmektedir. “Bodoyanla, Grand ‘da: Konuşarak, tartışarak orta yolun bulunmasından, kıyımların, ocak söndürmelerin ortadan kalkmasından yanaydılar. Patronum Kir Vladimiros’un insanca görüş açısından, Türk kanadını oluşturuyorlardı.” (s.95)

KiriyaMari, Hanya’da emlakçılıkla uğraşan zengin Rumlardandır. Vladimiros’ sun etkisi ile Hasan’ı ortaklığa almıştır. Uzun bir süre Hasan ile sadece iş ilişkisi çerçevesinde birlikte olmaktadır. Ancak zamanla birbirlerine karşı duygusal olarak da bir şeyler hissetmeye başlarlar. Hanya sakinleri bu Türk

– Rum ilişkisine sıcak bakmamaktadır. Mari ile Hasan bundan dolayı inşalara yakalanmamak için dikkat etmektedirler.

Mari-Hasan aşkında sadece bu sorun yoktur. Lozan Görüşmelerinde Mübadele kararı çıkması da engel olmaktadır. Ayrılmamak için Hasan’a evlilik teklifi etmiştir. Giritli Hasan Türklüğünü ve milletini kaybetmemek için bu teklifi geri çevirmiştir.

“- Hasan, dedi, doğup büyüdüğün bu adayı seviyorsun, hem de delicesine aile büyüklerinin mezarları da burada ve birbirimizi seviyoruz… Hristiyan ol, burada kal, evlenelim mutlu bir yaşam sürelim! -Olanaksız bu Marigo, dedim. Girit’i de seni de çok seviyorum, ama yapamam, bağışla beni! Irk ve din duygularım engel buna…”(s.131).

SONUÇ

Lozan’da 30 Ocak 1923 tarihinde Türkiye ile Yunanistan arasında imzalanan bir sözleşme ile Anadolu’da yasayan Rumlarla, Yunanistan’da yasayan Türklerin mübadele edilmelerine karar verilir. Bu mübadele ile Yunanistan’dan 500 000 civarında Türk Anadolu’ya gelmiş, 1 250 000 civarında Rum Anadolu’dan Yunanistan’a gitmişlerdir.

Türk romanında zorunlu göçler genel bazı ortak özellikler taşımakla beraber, romandan romana ve yazardan yazara değişen bazı farklı hususiyetler de gösterebilmektedir. Yunan edebiyatında mübadele ve bu dönemdeki Yunan yenilgisi çok daha fazla yer alırken, Türk edebiyatında uzun süre mübadele ile ilgili romanlar, araştırmalar yapılmamıştır. Ancak 1990’lı yıllardan sonra mübadele hakkında yazılan romanlar ve araştırmalar artmıştır

Ahmet Yorulmaz’ın Savaşın Çocukları romanında Girit Türklerinin yaşayışları, Rumlarla olan irtibatları, yasama mücadeleleri ve göçleri anlatılır. Önceleri Türkler Rumlarla çok iyi geçinirler. Ancak Venizelos’un iktidara geçmesi ile ortalık karışır. Roman Ali Ağa ailesinin Rumlardan kurtulma çabaları ve ailenin oğlu Hasan’ın bir Girit şehrindeki yaşayışı, Rum Marigo ile askları anlatılır. Bu eser bir Türk ile bir Rum kızının asklarını anlatan ilk romandır. Aynı zamanda incelediğimiz romanlar içinde Türklerin Yunan idaresinde yaşayışlarını konu alan ilk romanımızdır. Eserde Türklerle Rumlar hep iç içedir.

Kemal Yalçın’ın Emanet Çeyiz romanı Anadolu ve Yunanistan’daki mübadillerle yapılan röportajlarla hazırlanmıştır. Anlatıcı (yazar) Bulancıklı’dır. Savaşlarla beraber burada beraber iyi ilişkiler içinde yasayan Türk ve Rumların da huzuru kaçar. Daha sonra mübadele ile Rumlar Yunanistan’a gönderilir. Komsuları olan Rum aile bu Türk ailesine giderken kızlarının çeyizlerini emanet bırakır. Ve bir daha geri dönmezler. Yıllar sonra büyüdüğünde bu olayı öğrenen anlatıcı Yunanistan’a giderek çeyizlerin sahibini arar. Oraya göçen mübadillerle röportajlar yapar. Daha sonra Türkiye’ye gelir ve Yunanistan’dan göçen mübadillerle röportajlar yapar. Roman kendileriyle röportaj yapılan Türk ve Rum mübadillerin anılarını anlatmaları seklinde devam eder. Daha sonra tekrar Yunanistan’a giden anlatıcı burada kendilerine çeyizi emanet edenlerin torunlarını bulur ve emaneti sahiplerine teslim eder.

Rumeli’de azınlık çeteleri her fırsatta Türklere saldırır ve onları öldürürler. Devletin bir türlü bu çetelerle basa çıkamaması ve halkın korumasız kalması göçü hızlandırır. Savaşın Çocukları, Emanet Çeyiz romanlarında bu çetelerin zulümleri ve Türklerin mücadeleleri anlatılmaktadır.

Yunan hükümeti onların Müslümanlaştırılmış Yunanlılar olduklarının propagandasını yapar. Savaşın Çocukları romanında Giritli Hasan sevdiği kadın olan Yunanlı Marigo’nun adada kalıp bir Yunanlı gibi yaşama teklifini kabul etmez. Türklük ve Müslümanlık duyguları çok kuvvetli olmamasına rağmen bir Yunanlı gibi de yasayamaz.

Yaş, medeni durum, çocuk sahibi olma ve cinsiyet gibi faktörler, bireyin göç kararı almasında önemli bir rol oynar. Savaşın Çocukları Romanında İsmail Ağa ailesinin çetelerden zarar görmesini engellemek için malını mülkünü satarak Girit’ten göç etme kararı alır

Göçmenlerin Anadolu’ya gelişleri üzerine Anadolu insanlarının büyük çoğunluğu onlara yardım etmiş, yakınlık göstermiş, az bir kısmı ise onları düşman, gâvur olarak görmüşlerdir. Göçmenlerin belli bölgelerde yığılmaları o bölgede yasayan halkı da sıkıntıya sokmuştur Göçmenler yerleşecekleri yerlerin geldikleri yere benzemesini ve eski islerine imkân vermesini isterler. Giritli Hasan Girit’e çok benzeyen Ayvalık’a göçer. Kadın göçmenlerin bazıları sahipsizlik ve parasızlık sebebiyle gittikleri yerlerde cinsel meta olarak kullanılmıştır. Savaşın Çocukları romanında Süslü Hüsniye kasaba sakinleri onun çaresizliğinden faydalanabileceği şeklinde düşünmektedir

Romancılarımız göç romanlarını bazen milliyetçi bir bakış açısıyla, bazen de hümanist bakış açısıyla ortaya koyarlar. Emanet Çeyiz romanları hümanist bakış açısıyla yazılmışlardır. Bu arada bir romanda hem hümanist, hem de milliyetçi kahramanlar bulunabilmektedir. Savaşın Çocukları romanında bulunan Hacara bunlardan biridir. Milliyetçi bakış açısının hâkim olduğu romanlarda Türkler hep mazlum, yabancılar zalimdir. Emanet Çeyiz romanında yabancılar devamlı bir şekilde Türklerden zulüm görmüş olan mazlumlar, Türkler ise önlerine gelen yabancıları öldüren zalimlerdir. Savaşın çocukları romanında ise Türkler Rum çeteleri tarafından öldürülmektedir. Giritli Hasanın Babası da bunlardan yalnızca biridir.

KAYNAKÇA

Bilgi, L, Türk Romanında Savaş Sonrası Anadolu’ya Zorunlu Göçler, Doktora Tezi, Marmara Üniversitesi Türkiyat Araştırmalar Enstitüsü, İstanbul, 2006

Aktar, A. “Türk-Yunan Nüfus Mübadelesi’nin İlk Yılı Eylül 1922 – Eylül 1923”,Yeniden Kurulan Yasamlar 1923 Türk-Yunan Nüfus Mübadelesi, Der. Müfide Pekin, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, İstanbul, 2005

Arı, K. Büyük Mübadele Türkiye’ye Zorunlu Göç (1923-1925), 3. b,

Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İstanbul, 2003

Ercan, S, Yaşar Kemal, Ahmet Yorulmaz ve Saba Altınsay’ ın Eserlerine Lozan Mübadelesinin Yansıması, Yüksek Lisans Tezi, Yedi Tepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, İstanbul 2006

Gökaçtı, M, Nüfus Mübadelesi, Kayıp Bir Kuşağın Hikâyesi İletişim, İst.2003

Özdemir, E, Türk ve Dünya Edebiyatı, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Yayınları, Ankara, 1980

Milas, H, Türk Romanı ve Öteki- Ulusal Kimlikteki Yunan İmajı, Sabancı Yayınları, İstanbul, 2000

 Türk ve Yunan Edebiyatında Mübadele, Yeniden Kurulan Yaşamlar Sempozyumu, İstanbul,2003

 Türk ve Yunan Romanında Öteki ve Kimlik, İletişim Yayınları, İst.2005

2002 Yalçın, A, Cumhuriyet Dönemi Türk Romanı. Günce Yayıncılık, Ankara,

Yalçın, K, Emanet Çeyiz, Doğan Kitapçılık, İstanbul, 2001, 5. Baskı Yorulmaz, A, Savasın Çocukları, Remzi Kitabevi, İstanbul, 2002, 6.Baskı


ALİ EZGER ÖZYÜREK’İN MUHACİRLER (BİTMEYEN GÖÇ) ROMANINDA BALKANLAR VE BALKAN TÜRKLERİ

https://www.academia.edu/40245676/Dervi%C5%9F_ve_%C3%96l%C3%BCm%C3%BC_Dervi%C5%9F_Ahmet_Nurettinin_%C4%B0kilemleri_A%C3%A7%C4%B1s%C4%B1ndan_Okumak



ALİ EZGER ÖZYÜREK’İN MUHACİRLER (BİTMEYEN GÖÇ) ROMANINDA BALKANLAR VE BALKAN TÜRKLERİ

Rıza BAĞCI

Giriş

Türk tarihinin enönemli hadiselerinden biri olan Rumeli’ye geçiş (Öztuna, 1977: 270) gerçekleşmiştir. Orhan Gazi döneminde (1324-1362) gerçekleşmiştir. Türkler, Sultan Orhan’ın büyük oğlu veliaht Süleyman Paşa’nın komutasında 1352’de Rumeli’ye geçmişlerdir. 1354’te stratejik önemi olan Gelibolu’yu almışlar, beş yıl içinde güney Trakya’yı fethederek bu bölgeye yerleşmişlerdir (İnalcık, 2009: 49). 1361’de Edirne alınmış, I. Murat (1362-1389), Yıldırım Bayezit (1389-1402), Çelebi Mehmet (1413-1421) ve II. Murat (1421-1431) devirlerinde ise Rumeli baştanbaşa fethedilerek bir Türk yurdu haline getirilmiştir. Anadolu’dan yüz binlerce Müslüman-Türk, dalga dalga bu fethedilen topraklara gelip yerleşmiş oralarda köyler, kasabalar, şehirler kurmuş, yerli halklarla barış içinde, bir arada yaşamanın güzel örneklerini vermiştir. Dolayısıyla 14. yüzyılın ikinci yarısıyla 15. yüzyılın ikinci yarısı, Balkanların Türkleşmesi, bir Türk vatanı haline gelmesi süreci olmuştur.

Osmanlı Türkleri, 14. yüzyılın ortalarında başlayan Balkanlara yerleşme sürecine daha sonraki yıllarda Arnavutluk, Bosna-Hersek, Sırbistan, Bulgaristan, Romanya ve Macaristan’ın fethiyle devam etmiştir. Osmanlı İmparatorluğu’nun Avrupa’da ilerleyişi, 1683 II. Viyana kuşatması ve bozgununa kadar devam etmiştir.

Türk tarihi açısından çok önemli bir kırılma noktası teşkil eden Viyana bozgunu ile yavaş yavaş da olsa Türklerin Avrupa’dan geri çekilme süreci başlamıştır. Fakat 19. yüzyılın sonlarına kadar, Türklerin Avrupa’da kitleler halinde yaşadığı topraklar değil de, Macaristan, Podolya, Ukrayna, Romanya gibi hükmettiği ülkeler elimizden çıktığından, imparatorluğun Avrupa Türkleri açısından büyük trajik olaylar pek yaşanmamıştır.

Balkan Türkleri için asıl zor günler, acı olaylar ve İstanbul’a, Anadolu’ya kitlesel göç, 1877-1878 Osmanlı-Rus savaşı sonucunda yaşanmaya başlamış, bunu 1912-1913 Balkan Savaşı ve faciası takip etmiştir. I. ve II. Balkan Savaşları sonunda Osmanlı Devleti, bugünkü Trakya toprakları dışında hemen bütün Avrupa topraklarını kaybetmiştir.

Balkan Türkleri için, Osmanlı Devleti’nin Avrupa topraklarından çekilmek zorunda kalması, çok acı olaylara mâl olmuş, milyonlarca evlad-ı fâtihan yüzyıllardır yaşadıkları vatanlarında tarifi imkânsız baskılara, zulümlere maruz kalmıştır. Bunun sonucu olarak da, evlerini, tarlalarını, bahçelerini, servetlerini oralarda bırakarak göç etmek zorunda kalmışlardır.

Balkan Savaşı’ndan sonra, Trakya, İstanbul ve Anadolu, 1878’den beri görülmemiş derecede Müslüman muhacirlerle dolmuş, bunların sayısı iki milyona


Yrd. Doç. Dr. Celal Bayar Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü,

rizabagci58@hotmail.com


ulaşmıştı. Muhacirlerin büyük bir kısmını yüzyıllardır balkanlarda yaşayan Türkler teşkil ediyordu. Fakat muhacirlerin içinde çok sayıda Arnavut, Boşnak ve diğer Müslümanlar da vardır (Findley, 2011: 175, 177, 202, 204). “O zamana kadar, birçok Türk’ün gerçek anavatanı Anadolu değil, Rumeli’ydi. Nitekim Selânik, devriminin (II. Meşrutiyet’in ilanı) beşiği olmuştu. Enver Paşa şu sözleri söylerken aslında birçok Osmanlı Türk’ü adına konuşmaktaydı: “400 yılın ardından Rumeli’den atılmak ve Anadolu’ya göç etmek: İşte bu, katlanılmaz bir şey.” Ama katlanmak zorundalardı” (Findley, 2011: 202).

İşte bu büyük göçlerden birisi de, 24 Temmuz 1923’te imzalanan Lozan Antlaşması gereğince Türkiye’ye göç etmek zorunda kalan Yunanistan Türklerinin göçüdür. Lozan’da Yunanistan ile Türkiye masaya oturunca, karşılarına çıkan en önemli problemlerden birisi de, Yunanistan’daki Türkler ile Türkiye’deki Rumlar olmuştu.

Türkiye ve Yunanistan, her iki devlet de, artık 30 Ağustos 1922’de Türk ordusunun Yunan ordusunu imha edip 9 Eylül 1922’de İzmir’i de kurtarıp büyük bir zafer kazanması sonrası, Türkiye’deki Rumlarla Türklerin, Yunanistan’daki Türklerle Rumların barış içinde bir arada yaşayamayacağını ileri sürüp geniş çaplı bir mübadele yapılması gerektiği konusunda görüş birliğine varmıştır. Zaten o günlerde her iki ülkede yaşananlar da, buna haklılık kazandırmaktadır.

Mübadele ve Muhacirler (Bitmeyen Göç) Romanı

Sonunda, Lozan’da Türkiye ve Yunanistan, iki ülke arasında kapsamlı bir göç yağılması konusunda da anlaşır. İmzalanan antlaşma gereğince, Türkiye’deki Ortodoks-Rumlar ile Yunanistan’daki Müslüman-Türkler “zorunlu” (Lewis, 1991: 352) olarak mübadele edilecektir. Mübadele hızlı bir şekilde hemen uygulanmaya konur. Yüz binlerce Müslüman-Türk Yunanistan’dan Türkiye’ye, yüz binlerce Ortodoks-Rum da Türkiye’den Yunanistan’a göç etmek zorunda kalır.

Mübadeleye tâbi olan Müslüman-Türkler ve Ortodoks-Rumların sayısı, bugün için bile kesin olarak bilinmemektedir. Bu konuda çeşitli akademik kaynaklarda bile, birbirinden çok farklı rakamlar verilir. Mesela, kimi tarihçilere göre, “1.125.000 kadar Rum Türkiye’den Yunanistan’a ve bundan oldukça küçük sayıda Türk de Yunanistan’dan Türkiye’ye gönderilmiştir” (Lewis, 1991: 352). Başka bir tarihçiye göre bu sayı “400.000 Türk’e karşılık, 1 milyon Anadolulu ve

260.000 de Trakyalı ve (yerleşik olmayan) İstanbullu Rum”dur ve gidenler gelenlerden üç kat fazladır (Tuncay: 2005: 192). Belçikalı ünlü bir Türkiye tarihçisi ise, mübadillerin sayısını, 900.000 Rum-Ortodoks ve 400.000 civarındaki Müslüman olarak verir (Zürcher, 2004: 239). Bir diğer tanınmış tarihçi ise, mübadele ile Türkiye’den giden Ortodoks-Rumların sayısından hiç bahsetmemekle birlikte, Yunanistan’dan gelen Müslüman Türklerin sayısını

400.000 olarak gösterir (Findler, 2011: 278). Mübadele konusunda, son yıllarda yapılan müstakil akademik bir çalışmada bile, mübadillerin sayısı tam olarak ortaya konulamamıştır. Bu çalışmaya göre, “Türkiye’nin bütününe getirilip yerleştirilen mübadillerin toplam sayısı konusunda pek çok değişik rakama rastlanır. DİE’ye göre bu sayı, 456.720 iken, bir başka önemli kaynakta


499.239’dur. Aynı kaynağa göre, bu dönemde, mübadele uygulaması kapsamına girmeyip de Türkiye’ye gelen ve yerleştirilen göçmenlerin sayısı 172.029’dur” (Arı, 2012: 113).

Mübadelenin hemen sonrasında Yunanistan’da mübadeleyi konu alan birçok roman, hikâye ve hatıra yayımlanır. Ünlü yazarlar bu konuya ele alır. İ. Venesis, S. Dukas, S. Mirivilis, K. Politis, D. Sotiriu, L. Naku gibi birçok yazar bu konuyu işleyen eserleriyle tanınır (Millas, 2012: 22).

Türkiye’de ise bu trajik olay, nedense Cumhuriyet’in ilk yıllarında ne ayrıntılı tarihi ve sosyolojik araştırmalara konu olur, ne de edebiyata gereğince yansır. Bu konuda Reşat Nuri Güntekin ve bir ölçüde Memduh Şevket Esendal, bir istisna teşkil eder. 1980’li yıllardan itibaren ise, Türkiye’de mübadele keşfedilir. Necati Cumalı, Fikret Oytam, Salim Şengil, Feride Çiçekoğlu, Ahmet Yorulmaz, Mario Levi gibi yazarlar, eserlerinde bu konuyu işler. 2000 yılından sonra ise, konuya ilgi daha da artar. Ayten Aygen (Rumeli Benimdi) ailenin Bektaşi ve Melami geçmişini, Saba Altınsay (Kritimu-Girit’im Benim) Girit Türklerini, Zeliha Midilli (Balkan Şarkısı Saranda) Bektaşi kimliğini yazar. Müfide Pekin, Mübadele Öykü Seçkisi ve Maniler/Deyimler kitaplarını yayımlar. Üçüncü kuşak mübadiller, 2000 yılında Lozan Mübadilleri Derneği’ni kurar ve önemli faaliyetlerde bulunur.

Bu konuda yayımlanan eserlerden biri de, Ali Ezger Özyürek’in 2003 yılında ilk baskısı yapılan Muhacirler (Bitmeyen Göç) adlı romanıdır. Mübadele ile Türkiye’ye gelen bir ailenin ikinci kuşağına mensup olan (1957 Samsun- Havza doğumlu) Özyürek, büyükbabası Turan dedenin ve babası Nazmi Usta’nın hayatını merkezine aldığı romanında, Selanik’in Kayalar ilçesinin İnebosu köyünden, Samsun-Havza, Sivas-Divriği ve Elazığ’a uzanan bu göç hikâyesini ve hikâyenin üç nesil boyunca yoksul, acılı, çalışkan ve onurlu insanlarını anlatır. İşte biz, bu bildirimizde ikinci baskısı 2007’de, üçüncü baskısı 2011’de yapılan bu romanı inceleyeceğiz.


Selanik-Kayalar-İnebosu ve Halkı

Muhacirler (Bitmeyen Göç) romanında anlatılan mübadiller, Yunanistan’ın kuzey-batısında, şimdi adı Ptölemiya olan, o zamanlar Kayalar adını taşıyan ilçenin İnebosu köyünden gelmişler. Kayalar önceden Manastır’a bağlı imiş. Balkan savaşında Manastır, Sırpların eline geçince Kayalar bu defa Selanik’e bağlanmış. İnebosu’nun şimdiki adı ise Akrini.

İnebosu, romanın en önemli kahramanı Turan dedenin köyüdür. Yazara göre, İnebosu köyünde yaşayan insanların geçmişi, Anadolu’daki Karaman Beyliği’ne dayanır. Karaman Beyliği sınırları içinde yaşayan ve büyük ölçüde Hacı Bektaşi Veli’nin hümanist öğretisinden ve İslam’ı algılayış biçiminden etkilenen ve kışın ovalarda, yazın yaylalarda otlak arayarak yarı yerleşik bir hayat süren Türkmen boyları (Ekşioğulları aşireti), Orhan Gazi devrinde bu topraklara gelip yerleşmişler. İlçe merkezi Kayalar’da yaşayan Türkmenler, “Sünni Müslüman olarak kalmış... İnebosu, Cerelli ve Cuma köyleri ise atalarından gördükleri gibi, İslam’ı biraz farklı yorumlayıp farklı yaşıyorlar. Rumeli’ye gelen


uç beylerinin, akıncıların savaşçıları aynı zamanda birer dinsel önder. Babalar, dervişler, fethedilen topraklarda yerleşip buraları kendileri için yurt haline getirmişler” (Özyürek, 2011: 18). Bu gazi dervişler, gelip yerleştikleri bu topraklara zaviyeler, tekkeler kurarak, o tekkenin etrafında köyler, kasabalar oluşturmuşlar. Bir süre sonra da, kurucu velinin türbesi çevresinde bir kültür merkezi oluşmuş. “Cuma (Targovişte) Tekkesi’nin bulunduğu köy de, böyle bir yer. Kayalar civarındaki Bektaşi inançlarına sahip Müslüman Türk köylerinin kutsal olarak kabul ettikleri yerler, Dağ Tekkesi ile bu adı geçen Cuma Tekkesi. Mezarı Haskova’da bulunan Otman Baba ile Dimetoka’daki Kızıl Deli (Seyit Ali Sultan) buradaki Bektaşilerin en çok tanıyıp saygı duydukları ulular” (Özyürek, 2011: 18-19).

Kayalar, aynı adı taşıyan ovada kurulmuş büyükçe bir kasaba. Kayalar ovası, deniz seviyesinden beş-altı yüz metre yükseklikte. Bu bereketli ovada her türlü ürün yetiştirilirmiş. Buğday, mısır ve susam. Kaylar ve köyleri üzüm bağları ve çeşit çeşit meyve bahçeleriyle ünlüymüş. Kayalar ovası, her zaman yeşil kalan Uçana Dağları ile çevrili. Ovanın bir tarafında Sarıgöl bulunurmuş. Bu gölde yapılan balıkçılık yıllarca, yüzyıllarca çevre köylerin geçim kaynağı olmuş. Sarıgöl, bugün yok. Çünkü İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra kurutulmuş, yerine bir termik santral kurulmuş.

Yazara göre İnebosu, Kayalar’ın yüze yakın köyünden biri. İnebosu adı, yöre köylülerinin İn Obası adını verdikleri bir mağaradan geliyor. İnebosu, sırtını yemyeşil ormanlara dayamış güzel bir köy. Orman kestane, gürgen, meşe, kızılcık ve fındık ağaçlarıyla doludur. Topraklar bereketlidir. Sürüyle koyunlar, kuzular vardır. İnebosu’nun yüz seksen hanelik nüfusu, tarım ve hayvancılıkla uğraşıp gür ormanlardan ve bereketli topraklardan faydalanarak yıllarca rahat ve huzur içinde bir hayat sürer. Köydeki evlerin büyük bölümünün alt kısmı taştan, üst kısmı ağaçtandır. İnebosu’ya en yakın Rum yerleşimi, Sarıgöl yakınlarındaki Kumanaya köyüdür. Yine İnebosu’ya yakın kasabalardan Kozana’da her milletten insan yaşar. Türk köylerinin, Rumlarla ilişkileri zayıftır. Pazar yerlerinde, alış veriş dışında yakınlıkları pek enderdir. Karafere ve Kayalar kasabalarında Türkler, Rumlar, Bulgarlar ve Arnavutlar iç içe kardeşçe yaşarlar.

Bu bölgede yaşayan Türkler, atalarının Konya’dan geldiğini bilir. Çevredeki Rumlar bu yüzden, İnebosu, Sarıgöl ve Cuma çevresindeki Türkleri, “Konyarlılar” diye anarlar. Türklerin hepsi Türkçe konuşmakla birlikte, birçoğu ticari ilişkileri sebebiyle Rumca bilir. Rumların da Türkçe bildiği gibi.

İnebosu’da “Öksüz Baba” türbesi vardır. Bu türbe İn Obası adı verilen mağaranın bir köşesindedir. Rumeli’ye ilk gelen akıncılardan birisi olduğu sanılan Öksüz Baba, ulu bir kişi olarak anılır, sevilir ve adına adaklar kesilir. O zamanlar türbenin bir de Fetta adında bir bekçisi ve hizmetçisi vardır. Mübadelede Öksüz Baba’yı bırakıp gitmek istemez. Elinde olsa Öksüz Baba’yı toprağı ile alıp Türkiye’ye getirecektir. Sonunda Öksüz Baba’nın mezarını getiremez ama elbiselerini, kılıçlarını, kap kacağını toplayıp getirir. Öksüz Baba’nın türbesi şu anda Manisa’ya bağlı Yeniköy’dedir ve pek çok kişi tarafından ziyaret edilmekte,


Fetta’nın Elazığ’da doğan oğlu Baki de, babasının görevini aynı bağlılık ve inançla sürdürmektedir (Özyürek, 2011: 24-25).


Turan Dede

Muhacirler (Bitmeyen Göç) romanın en önemli kahramanı, asıl kahramanı Turan dede, 1888 yılında İnebosu’da doğar. Onun bir masal kahramanına benzer bir hayat hikâyesi vardır. Babası, köyün sürülerini güden Çoban Muharrem’dir. Latif ve Hüsnü adlı kendisinden büyük iki erkek kardeşi daha vardır. Turan, köy hayatını sevmez. Küçükken, köyün ortasındaki camide okuma yazma öğrenir. Daha sonra Kozana’daki İlkokulu bitirir. Ardından Manastır’daki Rüştiye’ye kaydolur. Okuyup subay olmak istemektedir. Ancak okulda bir buçuk yıl okuyabilir. Çünkü art arda ağabeyleri askere alınır ve bir süre sonra da, her ikisinin de Yemen’de bir ay ara ile şehit oldukları haberi gelir. İki tane aslan gibi delikanlı, askere gitmiş ve dönmemiştir.

Turan, babasının ısrarıyla okulunu bırakır. İnebosu’ya köyüne döner. Turan’ın ağabeyi Hüsnü, askere gittiğinde nişanlıdır. Diğer ağabeyi Latif ise bir yıllık evlidir. Dolayısıyla Latif’in şehit olduğu haberi gelince, karısı Fariz dul kalır. Turan’ın anne ve babası, gelinlerini baba evine göndermemek ve Turan’ı eve bağlamak için, ikisinin evlenmesini isterler. Hâlbuki Turan’ın köyde fırsat buldukça buluştuğu, Gülsüm adlı bir sevdiği vardır. Buna rağmen Turan, anne- babasının ısrarıyla yengesi Fariz ile evlenir. Evlilikten bir yıl sonra ilk erkek çocuklarını doğar. Adını Latif koyarlar. Torununa en çok sevinen Çoban Muharrem olur. Çünkü nesil devam edecektir.

1912 yılında Balkan Savaşı’nda, bu sefer de Turan askere alınır. Bu savaşta Türk ordusu tam bir bozgun yaşar. Turan önce Sırplara esir düşer. Daha sonra, Sırplar onu Yunanlılara teslim eder. Yunanlılar da Selanik’e esir kampına gönderir. Nihayet 14 Kasım 1913’te imzalanan antlaşma ile savaş sona erer. Balkanlardaki Osmanlı toprakları yaklaşık bir yıl süren savaş sonunda, Bulgaristan, Yunanistan, Sırbistan ve Karadağ arasında paylaşılır. Turan da esaretten kurtulur, köyüne döner. Anasına, babasına, eşine ve çocuğuna kavuşur. Fakat o, ailesi ve köylüleri, bundan sonra Osmanlı vatandaşı değil, Yunan vatandaşıdır. Hiçbir şey, artık eskisi gibi olmayacaktır (Özyürek, 2011: 29-75).


Balkan Savaşı Sonrası İnebosu’da Hayat ve Mübadelenin Sebepleri

Yunan idaresindeki Makedonya’da yaşayan Müslüman Türkler ve İnebosulular için artık hayat daha zorlaşır. Bütün bu zor şartlara rağmen, Turan hayata bütün gücüyle sarılır. Babası Çoban Muharrem, ihtiyarlamış, bütün iş Turan’a kalmıştır. Turan’ın bu arada bir oğlu daha olur. Onun adını da şehit olan diğer ağabeyinin adı olan Hüsnü koyarlar.

Yunan idaresinde, önce resmî dairelerdeki işler zorlaşır. Bölgedeki Rumlar, kendilerini imtiyazlı görürler. Milliyetçi duygu ve düşünceler, hızla ırkçılık boyutuna gelir ve günlük hayattan, resmî işlere kadar her alanda kendini hissettirir. Kozana ve Kayalar gibi kasabalarda bile Yunan jandarması açıkça taraf tutar. Daima Rumları haklı gösterir. Haksızlığın sabit olduğu durumlarda ise,


olayı örtbas eder. Milli ve dini farklılıklar ön plana çıkar. Balkan Savaşı’nda göç eden Müslüman-Türk ailelerin mal varlıklarına Yunan hükümeti el koyar. 1912- 1922 yılları arasında çeşitli iç karışıklar, darbe girişimleri, hükümet değişiklikleri yaşayan ve savaşa giren Yunanistan’da, aşırı milliyetçi söylem ve eylem gittikçe yükselir. Rum çeteleri, pervasızca Türk köylerini basar ve zarar verir. Fakat asıl korkulu günler, kötü günler, Anadolu’da Türk Kurtuluş Savaşı’nın zafere ulaşmasıyla başlar. 30 Ağustos 1922’de Dumlupınar’da imha edilen Yunan ordusunun ardından, 9 Eylül 1922’de Türk ordusunun İzmir’e girmesi, düşmanı denize dökmesi üzerine, Anadolu’daki Rumlar kitleler halinde Yunanistan’a göç etmeye başlar. Türkiye’ye göç etmeyen Anadolu Rumları da, çok zor durumda kalırlar. Çünkü 1919-1922 yılları arasında özellikle Karadeniz’de Rum-Pontus çetelerinin, Ege bölgesinde Yunan ordusuyla birlikte Rum çetelerin ve bir kısım Rum halkın Türklere yaptığı zulüm, baskı ve haksızlık, Türk halkında Rumlara karşı bir öfke uyandırır ve Türk ordusunun Yunan ordusunu denize dökmesiyle, Rumlara karşı istenmeyen olaylar cereyan eder.

Bu istenmeyen olayların hedefi olan ve Yunanistan’a kaçan Rumlar, bunları abartılı bir şekilde anlatır. Bu durum, Yunanistan’daki Rumlarla Türkler arasını iyiden iyiye bozar. Yunan hükümeti, Anadolu’dan Yunanistan’a kaçan Rumları, Yunanistan’da Türklerin yaşadığı bölgelere yerleştirir ve gelenlere Türklerin evlerinin, tarlalarının, mallarının yarısını verir. Hem de sahiplerine sormadan. Türkiye’den gelen Rumlardan elli-altmış hane kadarı da, İnebosu’ya yerleştirilir. Köye yerleşen Rumlar, Sivas ve çevresinden gelmiştir. Yunan hükümeti, Müslüman-Türk nüfusunu artık topraklarında istememektedir. Bunun için Türkler, tâciz edilerek göçe zorlanır. Türkleri tacize yönelik saldırılarda da Türkiye’den gelen Rumlar, başrolü oynar. Korkunç katliamlar düzenlenir. Irkçılıkla gözü dönmüş sıradan Rumlar, canavara dönüşür. Bu saldırılara zaman zaman Yunan subayları ve askerleri de katılır. Bir gün Turan’ı çocuklarının önünde sopayla acımasızca döverler. Vücudu mosmor olan Turan, bir hafta yerinden kalkamaz. Bu olaylar gittikçe yaygınlaşır ve İnebosulular, ilk defa kendilerini çaresiz hisseder. Gün geçtikçe çatışma, katliam, kundaklama olayları yayılır.

Bu arada Turan’ın babası Çoban Muharrem ve ardından annesi ölür. Turan, evinde karısı ve iki çocuğuyla kalmıştır. 1922 yılının sonunda bu olaylar gelişirken, 1923 yılı ile birlikte köye yeni haberler gelir. Mübadelenin başladığı, Yunanistan’dan gelen Rumların yerine buradaki Türklerin Anadolu’ya gönderileceği söylenmektedir. Köylüler önce bunu ciddiye almaz. Onca insan nereye gidecek? Nasıl gidecek ve malı, mülkü, yüzlerce yıldır yaşadığı toprakları ne olacaktır? Kısa bir süre sonra, 30 Ocak 1923’te Türkiye ile Yunanistan arasında “Türk-Yunan Nüfus Mübadelesi’ne İlişkin Sözleşme ve Protokol’ün” imzalandığı ve 1 Mayıs 1923’ten itibaren de zorunlu mübadelenin başlayacağı öğrenilir (Özyürek, 2011: 76-84; Arı, 2012: 1).

Trajik Göç

İnebosu’da mübadele kararı, şaşkınlıkla karşılanır. Yurtlarından, yüzlerce yıllık ata topraklarından ayrılacak olmak onlara çok zor gelir. İçlerinde, “Buraları


terk etmektense, sessizce olanlara katlanmayı” bile tercih edecekler vardır (Özyürek, 2011: 85). Ancak Yunanistan’da, İnebosu dışındaki Türk bölgelerinde durum gerçekten vahimdir. Büyük Taarruz’dan (26 Ağustos 1922) sonra bir ay içinde Türkiye’den ayrılıp, Yunanistan’a göç eden Rum sayısı 650.000’dir. Bu sayı 1922 yılının sonundan yani dört ay sonra bir milyonu aşar (Özyürek, 2011: 83). Türkiye’den göç edip Yunanistan’a gelen bu Rumlar, “Türkiye’de yaşadıkları olumsuzluklardan, kötü davranışlardan bütün Türkleri sorumlu tutup, intikam peşinde”dirler (Özyürek, 2011: 85). Bu yüzden, Yunanistan’daki Türk bölgelerinde hayat çekilmez hale gelir. Korku, haksızlık, hukuksuzluk, baskı, zulüm, katliam gün geçtikçe artar, Türklere yapılanlar artık, bir misilleme olarak algılanır. Bu anlayış, en iyi Rum komşuları bile saldırgan bir hale getirir. Yıllarca yüz yüze bakan insanlar, nefret kusmaya başlar. Kozana, Kayalar ve Karafere ve köylerinde yaşayanlar için artık mal ve can güvenliği kalmaz. Nihayet İnebosulular da göç hazırlıklarına başlar.

Yunanistan hükümeti can güvenlikleri konusunda güvence vermez. Bu yüzden köyler boşaltılıp Selanik’e götürülür. Türkler orada, liman çevresinde kurulan misafirhanelerde Türkiye’den gelip kendilerini götürecek gemileri beklemeye başlar. Binlerce insan, Selanik limanına yığılır. Selanik’te köylüler, tütüncü, bağcı, rençper diye tasnif edilir. Türkiye’de şehirliler şehirlere, köylüler köylere yerleştirilecektir.

Turan, ineklerinin, koyunlarının bir kısmını satmış, bir kısmı kesip kavurma yapmış, kaplara doldurmuştur. Gidecekleri yere kadar katık yapmak için. 1923 yılının Mayıs başlarında İnebosu’dan önce Karafere’ye gelirler. Sonra trenle Selanik’e varılır. Limana yakın bir tepenin eteklerinde kurulan çadırlarda vapur sıralarını beklerler. Gidecekleri yerler önceden bellidir. İnebosulular, Samsun’a gidecektir ve Türkiye’de aynı işi yapacaklardır. Türk hükümeti bu konuda teminat vermiştir (Özyürek, 2011: 85-97).

Türkiye, on yedi vapurla taşıma yapmaktadır. Vapurların ikisi yeni diğerleri eskidir. Mübadele Komisyonu’nda görevli ve kendisi de Kayalar’dan Dr. Ömer Lütfi Bey, Kayalar ve köylerinden gelen mübadillere, bir mecidiye verip iyi durumdaki vapurlara binmelerini, Türkiye’ye bir an önce varıp İstanbul veya İzmir’e yerleşmelerini tavsiye eder. Durumu iyi olanların bir kısmı bu çağrıya uyar. İstanbul, İzmir veya Manisa’ya yerleşir. İnebosuluların ve diğer köylülerin çoğu, okuma yazma bile bilmeyen cahil insanlardır. Bu yüzden büyük bir kısmı, İzmir’e gitmek istemez. Çünkü onlara göre Rumlar İzmir’i yeni terk etmiştir ve her an geri dönebilirler. Ancak birkaç hane İnebosulu İzmir’e gider, İzmir veya Manisa’ya yerleşir. İnebosu köylülerinin büyük bir bölümü, Samsun’a gitmeye karar verir.

Ömürlerinde hiç gemiye binmeyen bu insanlar için gemi yolculuğu, tam bir eziyet haline gelir. Yolcuların büyük bir kısmı, deniz tutmasından perişan olur. Kusar, kusmamak için yemek yemez. Yeterli beslenmeyen bu insanların bazıları hastalanır. En çok da, çocuklar ve bebekler bu durumdan etkilenir. Gemideki doktor, elde yeterli ilaç olmaması dolayısıyla hastalara faydalı olamaz. Sonuçta ihtiyarlardan, çocuklardan, bebeklerden ölümler olur. Gemide uzun süren


yolculukta cesetler kokacağından, ölenler denize atılır. Vapurda bulunan Kayalar müftüsü, bu konuda dinen bir mahzur olmadığını açıklar. Yakınlarını kaybeden insanları teselli etmeye çalışır.

Vapur ilk molasını Çanakkale boğazında verir. İkinci mola İstanbul’a gelince o zaman şirin bir köy olan Anadolu Kavağı’nda verilir. Yolcular gruplar halinde hamama sokulup yıkanır. Vapur ilaçlanır. Kayalarlı tüccar ve zanaatkârların bir bölümü Niğde ve Kayseri’ye gitmeleri gerekirken, İstanbul’da kalabilmek için vapurdan kaçar. Görevlilere rüşvet verip kalanlar da olur.

Nihayet 1923 Mayıs ayının sonlarında gemi Samsun’a yanaşır. Yolcular, karantina gibi bir yere alınır, sağlık kontrolü ve aşıları yapılır. Kendilerine Kızılay yemek dağıtır. Kısa bir süre sonra da, Rumlardan boşalan köylere yerleştirilmeleri başlar. İnebosululara, devlet bir türlü yer beğendiremez. Samsun’a yakın köylere yerleşmek istemezler. Devlet yetkilileriyle “Biz deniz kıyısı istemeyiz. Çocuklarımız suya kapılıp gider. Denizden uzak olalım, dağlık, ormanlık bir yere yerleştirin bizi” diye pazarlık yaparlar. İnebosu’ya benzer bir köy ararlar. Nihayet misafirhanede ikinci haftaları dolarken mübadele komisyonu, İnebosuluların altmış hanesini Samsun’un Havza ilçesinin köylerine, seksen hanesini Elazığ’ın köylerine, kalan kırk hanesini de Sivas-Divriği’ye gönderilir (Özyürek, 2011: 98- 118).


Samsun-Havza

Mübadillerin Havza’ya getirilince yerli halk, bir yandan yardım kampanyası düzenleyip onlara yardımcı olmaya çalışır, bir yandan da Rumların gitmesiyle sahiplendikleri yerlerin ellerinden alınıp mübadillere verileceği endişesiyle huzursuz olur. Gerçekten de yerli Türkler, Rumların Türkiye’den gitmesiyle onların mallarını sahiplenmişlerdir. O günlerde, İlk Mübadele ve İskân Bakanı olarak TBMM’ye bir açıklama yapan Mustafa Necati, bütün Türkiye’de Rumlardan kalan 100.000’den fazla terk edilmiş ev bulunduğunu, ama bunların ancak 20-25.000’inin hükümetin elinde olduğunu belirtir. “Necati’ye göre, hükümetin doğrudan elinin altında olmayan evler, ya icarda ya da şunun bunun taht-ı işgalinde” dir. (Arı, 1991: 44-57). Bu tespit, Türkiye’deki yerli Türklerle, mübadiller arasındaki anlaşmazlıkların sebebini çok iyi açıklar.

İnebosulular Havza’dan, Şeyhkoyun ve Hacıdede köylerine yerleştirilir. Köylülere, yetişkin nüfus başına on dönüm tarla, araziyi işlemek için araç-gereç verilir. Evlerini yapabilmeleri için kullanacakları malzeme temin edilir. Muhacirler Rumlardan kalan bu köylerde, ormandan kestikleri ağaçlarla taş duvarları yıkılmayan evlerin üzerine kerpiçten evlerini yaparlar. O yılın sonbaharı ve kışı muhacirler için çok zor geçer. İnebosulular için yarı aç, yarı tok bir hayat başlar. Devlet kıt imkânlarıyla muhacirlere yardımcı olmaya çalışır (Özyürek, 2011: 119-145).

Sivas-Divriğe gönderilen kırk hane İnebosulu, Divriği’nin otuz dört köyüne dağıtılır. Kendilerine, Rumlardan kalan elma bahçeleri ve tarlalar verilir. Arazi verimlidir. Fakat İnebosulular, yerli halkla geçinemez, uyum sağlayamaz. Ekonomik durumları iyi olsa da, mutlu değillerdir. Çok geçmeden Divriği’deki


İnebosulu muhacirler Havza’ya, İnebosuluların yanına göç etmeye karar verirler. Sadece değerli eşyaları ile hayvanlarını yanlarına alarak, Havza’ya hemşehrilerinin yanına gelip yerleşirler (Özyürek, 2011: 146-150).

İnebosululardan seksen hane ise 1923 yılının Ekim ayı sonlarında Elazığ’a varır. Gelenler önce bir kiliseye yerleştirilir. Sonra, Elazığ merkeze yakın, Murnik, Kesirik, Sürsürü ve Pizmuşin köylerine iskân edilirler. Elazığ’dan hem Rumlar hem Ermeniler göç ettiği için, terk edilmiş köy ve arazi çoktur. Muhacirler maddi sıkıntı çekmez. Fakat 1924 yılının Kasım ayında tifüs salgını başlayınca ,birçoğu bu hastalıktan ölür. Söz gelimi yirmi sekiz kişilik bir muhacir aileden, geriye sadece üç kişi kalır. Geri kalan İnebosulular da, bölgedeki Zaza Kürtlerle geçinemez. İç içe yaşamalarına rağmen birbirleriyle bir türlü kaynaşamazlar. Yerli halk muhacirleri, uzaklardan gelip kendi topraklarını işgal eden yabancılar olarak görür. Önce tartışmalar, sonra kavgalar başlar. Sonunda İnebosulu muhacirlerin bir bölümü Manisa (Yeniköy’e), bir kısmı Samsun- Havza’ya göç eder (Özyürek, 2011: 150-154).


Zor Yıllar

İki oğlu ve karısıyla, İnebosu’dan gelen Turan, sülalesinden diğer ailelerle birlikte Samsun-Havza’nın Şeyhkoyun köyünde Rumlardan kalma bir eve yerleşir. Turan, evi oturulacak duruma getirmek için epeyce uğraşır. Çünkü bir yıl önce terk edilen bu evleri, çevredeki Türk köyleri yağmalayıp yıkmışlardır. Birçok binanın taş temellerinden başka bir şey kalmamıştır. Turan’a otuz dönüm de tarla verilir. Ancak elde toprağı işleyecek alet yoktur. Hükümet bir miktar tohumluk buğday, arpa verir. Turan, kasabadan iki-üç de demirli saban bulur. Akrabalarının yardımıyla on dönüm buğday eker.

Turan bir kış günü iş aramak için Havza’ya indiğinde, bir cenaze namazına katılır. İmamın duaları yanlış okuduğunu söyler. Dini bilgisine Havza halkı hayran olur. Onu sık sık cenaze namazı kıldırmaya ve ölenlerin kırkında ve bayramlarda Kur’an okumaya çağırırlar. Turan bu dini bilgisi sayesinde, hem para kazanır, hem de Havza’da birçok dost edinir. 1929 yılının başında ise, Şeyhkoyun köyünde tifüs salgını başlar. Temizlik maddelerini alamayan, temiz su kullanamayan, sık sık yıkanmayan köylüler, önce bitlenir, sonra tifüse yakalanır. Köyde, tifüsten on bir kişi ölür. Ölenler arasında Turan’ın eşi, Fariz de vardır. Turan İnebosu’da doğan Latif ve Hüsnü ile burada doğan kız çocuğu Meldiye ile kalır. Yeniden evlenmez. Ömrünün sonuna kadar böyle yaşar. Ertesi yıl, büyük oğlu Latif’i evlendirir. İki yıl sonra, Latif’in ilk erkek çocuğu olur. Turan, torununun adını Muharrem koyar. Bu yıllarda Turan, çok çalışıp az yer. Sürekli para biriktirip, mal, mülk sahibi olmaya çalışır. Duvar ustalığından hocalığa, ekin biçmekten odun satmaya kadar her işi dener. Ekonomik durumları gittikçe düzelir. Bu arada Bektaşi gelenekleri, inançları yaşatılmaya çalışılır. İhbarlar sonucu, jandarma birkaç kere köye baskın yapar. Köyde bir korku oluşur. Bu korku sebebiyle, köyde oruç tutan olmadığı halde Ramazan ayı boyunca sahurda her gece davul çalınır. Sadece dışarıya karşı bir savunma olarak.


1936’da şekerpancarı ekiminin başlaması ve devlet tarafından teşvikiyle muhacirler, iyi para kazanır. Hayat şartları biraz daha düzelir (Özyürek, 2011: 153-177).


Türkiye’de Doğan İlk Kuşak ve Nazmi Usta

Muhacirler (Bitmeyen Göç) romanının en önemli kahramanlarından biri de, Turan dedenin damadı yine İnebosulu bir ailenin çocuğu olan Nazmi Usta’dır. Nazmi Usta, Elazığ’da, Sürsürü köyünde doğmuştur. 1934 yılının ilkbaharında Samsun-Havza Şeyhkoyun köyüne gelip yerleşen Bekiroğullarından Abdullah’ın büyük oğludur. Nazmi, çiftçilik dışında bir iş yapmayı ister. İlk heveslendiği iş marangozluktur. Merzifon’da marangoz Teki Usta’nın çırağı olur. Kısa sürede işi öğrenir. Usta olarak, Şeyhkoyun ve çevre köylerde çalışır.

Nazmi usta, askere gitmeden daha on sekiz yaşındayken, Turan dedenin tek kızı ile evlenir. Lâdik, Kavak hatta Samsun’da marangozluk veya inşaat işi yapar. Peş peşe iki kızı olur. 1949 yılının ilkbaharında askere gider. Asker dönüşü Türkiye, çok hızlı bir şekilde değişir. Çok partili hayata geçirilir. Dış yardımlar başlar. Muhacirler çoğunlukla Halk Partisi’ne karşı, Demokrat Parti’yi daha sonra da Adalet Partisi’ni destekler. Muhacir gençlerin bu tavrı, 1970’li yıllara kadar devam eder. Bu arada sanayileşme çabalarıyla birlikte, köyden kente göç başlar ve gittikçe hızlanır. Nazmi Usta, Kayseri ve Niğde’ye gider. Oralarda pancar ekimine nezaret edip iyi para kazanır. Biriktirdiği paralarla Havza merkezde bir arsa alır, içine kerpiçten bir bina yapıp köyden Havza’ya taşınır. Bu arada iki kızı, bir oğlu daha olur. Havza’da evin bahçesine ahır yapılıp inek beslenir. Sütten tereyağı ve peynir üretilip Havza pazarında satılır.

Karısı ve çocukları bu işle uğraşırken Nazmi Usta, celeplik yapar. Havza ve çevresinden aldığı hayvanları, trenle veya gemiyle İstanbul’a götürür, satar. Yazları Havza’da tütün ekerler. O yıllarda tütüne devlet teşviki vardır. Aile kent hayatına uyum sağlamaya başlar. İkinci kızı, Samsun Öğretmen Okulu’nu kazanır.

Turan dedenin damadı Nazmi Usta bu arada, ahşaptan patozun ilkel biçimi olan bir harman makinesi yapar ve satar. Bu makine çevrede tutulur. Müşterisi çoğalır, iyi para kazanır. Fakat bir süre sonra biçer-döverler ve patozlar yaygınlaşınca, Nazmi Usta’nın bu işi biter. Nazmi Usta önce kereste ticaretine, daha sonra devlete küçük bina inşaatları ve tamiratları işine girer, yani taşeronluk yapar. Daha çok para kazanır ve Havza civarında tanınmış bir müteahhit olur (Özyürek, 2011: 178-217).


Son Yolculuk

Turan dede, büyük oğlu Latif’in genç yaşta kanserden ölümünden sonra, Şeyhkoyun köyündeki tarlaların çoğunu Latif’in çocuklarına bırakarak, küçük oğlu Hüsnü ile 1959 yılında Havza’ya gelip yerleşir. O yaşında bile boş durmaz. Havza pazarından aldığı, margarin, tuz, şeker gibi şeyleri, eşeğiyle çevre köylere götürüp satar. Kışın ise köy yolları kapalı olduğundan, Havza’da evlere çıra satar. Hüsnü’nün oğlu yani Turan dedenin torunu Dursun, Havza’da ortaokulu bitirir.


Askerlikten sonra, İstanbul’da Başak Sigorta’da iş bulur. Şirkette kalıcı duruma gelince ailesini İstanbul’a taşımak ister.

Turan dede, “Ben oralarda yaşayamam. Ben bahçesi olan, hayvanları olan bir yerde yaşamak isterim” demesine rağmen, bu göçü önleyemez. Turan dede, Havza’da kalmaktan yanadır. Havza’daki kızının ve damadı Nazmi Usta’nın kendisine sahip çıkmasını, gitme, bizim yanımızda kal demesini beklemektedir. Fakat ne kızı, ne damadı böyle bir teklifte bulunmaz. Geleneğe göre, erkek evlat babasına bakmakla yükümlüdür. Yola çıkacakları son gece, Havza’da kızına ve torunlarına “Kuzular, artık gideceğiz. Gene yolculuk göründü dedenize. Sizi bir daha göremem. Ben fazla yaşamam oralarda” diyerek sarılıp hepsini öper.

Turan dede ve ailesi 1971 yılı sonbaharında İstanbul Mecidiyeköy’de, Gülbağ mahallesine yerleşir. Turan dede İstanbul’da sıkılır. Beton binalar arasında bunalır. İstanbul’da kendine uygun bir iş bulamaz. 1972 kışında rahatsızlanır, Havza’yı, hatta köyünü özler. Son sözleri de “Meldiye geldi mi?” olur. Kızını, biricik kızını, ayrı kalmaya dayanamadığı kızını sorar. 10 Şubat 1971 günü sabaha doğru dünyaya gözlerini kapar. Seksen dört yıllık, acılarla, ıstıraplarla dolu, çileli bir ömür sona erer. Turan dedenin cenazesi, ikinci memleketi bildiği Şeyhkoyun köyüne getirilir, çok sevdiği dağların eteklerine gömülür (Özyürek, 2011: 221-234).


Sonuç

Lozan Antlaşması’yla gerçekleşen Türkiye’deki Ortodoks-Rumların Yunanistan’a, Yunanistan’daki Müslüman-Türklerin Türkiye’ye zorunlu göçü, Türk tarihinin en önemli, en acı, en acı trajik olaylardan biridir. Bu antlaşma ile bugün için bile sayısını kesin olarak bilmediğimiz yüz binlerce insan, yüzyıllarca yaşadıkları topraklardan göç etmek zorunda kalır.

Bu büyük trajedi, belki de tarihi ve sosyolojik bir zorunluluktur. Fakat sebebi veya sebepleri ne olursa olsun, her iki toplumda da büyük bir travmaya sebep olduğu açıktır. Resmi rakamlarda göre Müslüman Türklerin bu göç esnasında, yolda, vapurdan indirilip misafirhaneye giderken, misafirhanede ve iskânın ilk günlerinde toplam 3.819 kayıp vermesi bile, yaşanan trajedinin boyutlarını göstermesi açısından önemlidir (Arı, 2012: 93).

Türk tarihinin bu büyük olayının son yıllara kadar, tarihi ve sosyolojik araştırmalara konu olmaması, tarih kitaplarında pek bahsedilmemesi, bazı küçük istisnalar dışında Türk edebiyatında pek işlenmemesi üzerinde durulması, sebepleri araştırılması gereken bir konudur.

Ali Ezger Özyürek bu trajik olayı, yüz binlerce Müslüman –Türk’ün tarifi imkânsız acılarla dolu hayat hikâyesini, kendi ifadesiyle “belgesel bir roman” olarak nitelediği eserinde çok canlı bir şekilde anlatmasını bilmiştir. Yazar bunu yaparken, yakın akraba ve çevresinin anlattıklarından hareket etmiş, onların anılarını tarihi kaynaklardan da yararlanarak bir bütün halinde ustalıkla kurgulamıştır.

Özyürek bu romanıyla bize, yıllarca unuttuğumuz, ihmal ettiğimiz, milyonlarca evlâd-ı fatihânın yıllarca süren göçünden bir kesit sunmuştur. Bizi biz


yapan değerleri, yeni Türkiye’nin kuruluş, yeniden inşa ediliş öyküsünü, son derece sade, duru, pürüzsüz ve heyecan dolu üslubuyla anlatmış, bizi tarihimizin pek de bilmediğimiz bir dönemi üzerinde düşündürmüştür.


KAYNAKLAR

ARI, Kemal (2012), Büyük Mübadele Türkiye’ye Zorunlu Göç (1923- 1925), 6. Baskı, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İstanbul.

ARI, Kemal (1991), “Cumhuriyet Döneminin İlk Yıllarında Türkiye’de Mübadele, İmar, İskân İşleri ve Mustafa Necati”, Mustafa Necati Sempozyumu (Kastamonu, 9-11 Mayıs 1991), Ankara, 1991, s. 44-47.

FINDLEY, Carter V. (2011), Modern Türkiye Tarihi İslam, Milliyetçilik

ve Modernlik 1789-2007, (Çev: Güneş Ayas), Timaş Yayınları, İstanbul.

İNALCIK, Halil (2009), Devlet-i Aliyye Osmanlı İmparatorluğu Üzerine Araştırmaları I, 36. Baskı, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Ankara.

LEWİS, Bernard (1991), Modern Türkiye’nin Doğuşu, 4. Baskı, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara.

MİLLAS, Herkül (14 Şubat 2012), “Etnik Arındırma ve Sonrası”, Zaman, Sayı: 16960, s. 22.

ÖZTUNA, Yılmaz (1977), Büyük Türkiye Tarihi, 2. Cilt, Ötüken Yayınevi, İstanbul.

ÖZYÜREK, Ali Ezger (2011), Muhacirler (Bitmeyen Göç), 3. Baskı, Alter Yayıncılık, Ankara.

TUNCAY, Mete (2005), Türkiye Cumhuriyetinde Tek Parti Yönetiminin Kurulması 1923-1931, 4. Baskı, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İstanbul.

ZÜRCHER, Erik Jan (2004), Modernleşen Türkiye’nin Tarihi, (Çev: Yasemin Saner Gönen), 18. Baskı, İletişim Yayınları, İstanbul.